ESKİ BİR YENİ DÜZEN’İN HİKAYESİ III. REİCH VE SİYONİZM

ESKİ BİR YENİ DÜZEN’İN HİKAYESİ III. REİCH VE SİYONİZM

Bu yazıyı beğendiyseniz paylaşınız.

Alman düşüncesine uygun olarakAvrupa’da kurulacak olan Yeni Düzenile, Yahudi ulusal hedefleri arasındaortak çıkarlar oluşturulabilir… YeniAlmanya ile İbrani alemi arasında birişbirliği mümkündür…”– Siyonist terör örgütü Stern (LEHI)nin– 1941 yılında Nazi Almanyası’na yaptığı– askeri ittifak teklifinden
George Bush, Körfez Savaşı’nın hemen ardından “Yeni Dünya Düzeni” ile ilgili sözler etmeye başlayınca, siyasi tarih bilgileri Başkan’dan daha iyi olan bazı yorumcular dudak bükmüşlerdi. Çünkü Bush, 

“Yeni Düzen” kavramını ilk kez kendisinin kullandığını sanıyordu, ama yanılıyordu. İlk önce Avrupa’ya sonra da tüm dünyaya bir “Yeni Düzen” getirme iddiası, Başkan Bush’tan yarım asır önce Adolf Hitler tarafından ortaya atılmıştı. Nazi lideri, Aryan ırkının hegemonyası altında kurulacak ve ırk ilkesini temel kabul eden hiyerarşik bir dünya hayal etmiş ve adına da “Yeni Düzen” demişti. 

Daha önce kurulmuş ve yıkılmış olan iki Alman Krallığı’ndan hareketle, Nazi Almanyası’nı “III. Reich”, yani Üçüncü Krallık olarak adlandırmıştı. III. Reich, sözde bin yıl sürecekti ve Avrupa’daki tüm mevcut düzeni yıkıp yerine sözkonusu “Yeni Düzen”i yerleştirecekti. Alman orduları, 1939 yılında sözkonusu “Yeni Düzen”i kurmak için Avrupa’nın dört bir yanını işgal ettiler.


Ancak aslında Yeni Düzen ifadesi, III. Reich’dan da önce kullanılmıştı. Amerika’nın kurucuları, 2. bölümde incelediğimiz gibi ABD’nin Büyük Mührü’ne Novus Ordo Seclorum, yani Yüzyılın Yeni Düzeni ya da Yeni Seküler Düzen ibaresini eklemişlerdi. Sözkonusu Yeni Düzen’in, Avrupa’da dini otoriteye karşı girişilen uzun bir savaş sonucunda kurulduğunu biliyoruz. Dini otoriteye karşı yürütülen bu uzun savaşı organize eden gizli el ise yine 2. bölümde incelediğimiz gibi Yahudi önde gelenleri ve Tapınakçı geleneği koruyan masonlar arasındaki İttifak’tı. Özetle, Batı’da kurulan bu ilk “Yeni Düzen”, yani Novus Ordo Seclorum, eski düzenden memnun olmayan İttifak tarafından kurulmuştu, asıl amacı İttifak’ın amaçlarına hizmet etmekti ve en büyük özelliği de seküler oluşuydu.


Bu noktada Novus Ordo Seclorum ile Naziler’in Yeni Düzen’i arasında önemli bir ortak nokta olduğuna dikkat etmek gerekir: Naziler’in kurma iddiasında oldukları Yeni Düzen de seküler bir düzendi. Nasyonal Sosyalizm, büyük ölçüde anti-Katolik bir ideolojiydi ve Alman ırkının Hıristiyanlık öncesindeki pagan (putperest) dönemine ait geleneğini canlandırmak amacındaydı. Nazilerin en önemli ideoloğu olan Alfred Rosenberg, Hıristiyanlığın, Hitler önderliğinde kurulan yeni Alman Krallığı (III. Reich) için gerekli olan spritüel enerjiyi sağlayamadığını, bu nedenle Alman ırkının antik pagan dinine geri dönülmesini savunmuştu. Rosenberg’e göre, Naziler iktidara geldiklerinde Kiliseler’deki İnciller ve haç sembolleri kaldırılmalı, yerlerine gamalı haçlar, Hitler’in Kavgam adlı kitabı ve Alman yenilmezliğini temsil eden kılıçlar yerleştirilmeliydi. Hitler Rosenberg’in bu görüşlerini benimsedi, ancak toplumdan büyük tepki alacağını düşünerek sözkonusu yeni Alman dini teorisini uygulamaya geçirmedi.1 Ancak Nazi ideolojisi, her zaman için seküler ve din aleyhtarı kimliğini korudu.


2. bölümde bir kuraldan söz etmiştik; her seküler ideoloji, Yahudi önde gelenleri ile masonlar arasındaki İttifak’ın çıkarınadır. Çünkü, İttifak’ın egemenliği için en temel şart, seküler bir dünyanın varlığıdır ve dünyayı bu hedefe götüren her ideoloji de, sonuçta İttifak’a hizmet eder. Nitekim 2. bölümde kapitalizm ve sosyalizm gibi iki zıt ideolojinin de gerçekte İttifak tarafından üretildiğini ve İttifak’ın çıkarlarına yaradığına değinmiştik.
İşte bu noktada önemli bir soru sorabiliriz: Naziler’in Yeni Düzen’i de seküler bir düzen olduğuna göre, acaba bu düzen ile İttifak’ın bir ilişkisi var mıydı? Bir başka deyişle, Naziler’in, Yahudi önde gelenleri ile Tapınakçı geleneği koruyan masonlar arasında kurulu olan İttifak’la bir bağlantıları var mıydı? 
Ya da İttifak’a hizmet etmişler miydi?


Eğer resmi tarihe bakarak bu soruları cevaplandırmaya kalkarsak tüm bu soruların hepsine kesin bir biçimde olumsuz bir cevap vermemiz gerekir. Çünkü resmi tarihe göre, Naziler, Yahudilerin tarih boyunca karşılaştıkları en büyük düşmanlardan biri ve aynı zamanda da fanatik birer anti-masondurlar. Oysa daha başka pek çok konuda olduğu gibi resmi tarihin bizlere sunduğu bu görüntünün ardında da daha farklı bir gerçek yatmaktadır. Naziler’in hem masonlukla, hem de Yahudi önde gelenleri ile olan ilişkileri bilinenden oldukça farklıdır.Konuya, Nazizmin Tapınakçı kökenini inceleyerek başlayabiliriz.


Nazizm’in Tapınakçı KökenleriKitabın önceki bölümlerinde Kabalacıların Tapınakçılarla kurdukları tarihi İttifak’ı inceledik. Bu İttifak’ın Tapınakçıların devamı niteliğindeki Gül-Haç ve mason örgütlenmeleri aracılığıyla sürdüğünü biliyoruz. Ancak Tapınakçı geleneğin birbiriyle yakın ilişki içindeki bu iki kolunun, yani mason ve Gül-Haç derneklerinin yanında, başka bazı küçük kolları da kurulmuştur. Tapınakçı geleneğe yani Yahudi mistisizmine ve Yahudilerle stratejik işbirliğine bağlı kalan bu küçük kollar, örgütlenme şekli açısından masonluktan farklılık göstermişlerdir. 


2. bölümde değindiğimiz Bavyera Aydınlanmışları (İllüminati) örgütü, bu tür örgütlerdendir. İllüminati, incelediğimiz gibi sosyalizme ve özellikle de anarşist sosyalizme öncülük etmişti.19. yüzyılın ikinci yarısında Tapınakçı geleneği devam ettiren sözkonusu okült derneklerin sayısı hızla arttı. Hemen her ülkede farklı isim ve görüntüler altında Tapınakçılardan ya da Gül-Haçlar’dan esinlenen gizli dernekler kuruluyordu. 
Bu derneklerin en önemli özelliklerinden biri ise 2. bölümde değindiğimiz gibi ulus-devletlerin kuruluşu ve milliyetçi ideolojilerin yayılmasındaki önemli katkılarıydı. Alman milliyetçiliği, hatta ırkçılığı da sözkonusu okült dernekleri ile oldukça içli-dışlıydı. 
İngiliz tarihçi Michael Howard, The Occult Conspiracy adlı kitabında “pan-Cermenik Alman milliyetçiliğinin ruhsal gücünü ve ideolojik kökenini okült derneklerden aldığını ve okült geleneğin 1920’lerde doğan Nasyonal Sosyalizm (Nazi) akımına da büyük bir zemin hazırladığını” yazar.
Gerçekten de Nazi hareketine kadar uzanan 19. yüzyıl Alman milliyetçiliğini incelediğimizde, Tapınakçı geleneği koruyan ve birbiri ardına kurulan farklı gizli derneklerin bir zincir halinde Nazi partisinin çatısını oluşturduğunu görüyoruz.


Michael Howard’a göre, tüm Almanca konuşan halkların birleştirilmesi hedefini benimseyen aşırı Alman milliyetçiliği, Helene Blavatsky adlı Rus asıllı bir medyum tarafından 1875 yılında kurulan Theosophical Society adlı okült derneğinden büyük ölçüde etkilenmişti. Peki bu derneğin amacı neydi dersiniz?… Howard şöyle açıklıyor: “Blavatsky’nin amacı, doğu mistisizmi ve okültizmi ile; masonluk, Gül-Haççılık, Kabala gibi Batı kaynaklı okült gelenekleri birleştirmekti.” Nazi partisinin öncüsü olan Theosophical Society, Gül-Haç, mason ve Kabala öğrencileri ile pan-Cermenik Alman milliyetçiliğini birleştirmişti. Derneğin yanda görülen ambleminde yan yana yer alan gamalı haç ve Siyon yıldızı figürleri ise, bir anlamda, Naziler ve Siyonistler arasında şekillenecek olan ilginç ittifakın sembolik bir ifadesiydi.
Mason, Gül-Haç ve Kabala bağlantısından da anlaşıldığı gibi Theosophical Society, Tapınakçı geleneği koruyan, yani Yahudi mistisizmine sıkı sıkıya bağlı bir örgüttü. Bu, derneğin ambleminden bile anlaşılıyordu; amblemin ortasında kocaman bir Siyon yıldızı vardı, ayrıca taç ve kuyruğunu ısıran yılan gibi M. Tevrat kaynaklı Yahudi sembolleri de amblemde yer alıyordu. Tüm bunların yanında, bir de ilginç bir sembol daha vardı derneğin ambleminde; sonradanNazi partisinin sembolü haline gelecek olan gamalı haç!Gamalı haçın sözkonusu Yahudi sembolleri arasında ne aradığını sorabiliriz. Frederick Goodman’ın, Magic Symbols (Büyü Sembolleri) adlı kitabında bu soruya tatmin edici bir cevap getiren bilgiler yer alıyor. Goodman’ın yazdığına göre, oldukça eski bir okült sembol olan gamalı haç (swastika), Kabala mistisizmi ile oldukça yakından ilgilidir. Kabala’nın “Hayat Ağacı” olanSefirot’taki “Keter” isimli Sefirah, swastikanın çıkış noktasıdır. Buna göre, “swastika (gamalı haç) Süleyman’ın Mührü (altı köşeli Siyon yıldızı) ile de yakından ilişkilidir.” 

Kısacası Theosophical Society, kullandığı sembollerden de anlaşıldığı gibi içinde hem Yahudi mistisizmini hem de Nazilere öncülük eden bir Alman milliyetçiliğini barındırıyordu.Bu, kuşkusuz oldukça ilginç bir durumdur.
Theosophical Society’den Naziler’e uzanan zincirin devamını incelediğimizde, daha da ilginç gerçeklerle karşılaşıyoruz. Theosophical Society’den kısa bir süre sonra bir başka Alman milliyetçisi okült dernek daha kuruldu: Viril Derneği. Michael Howard’a göre, Viril derneğinin amacı, “Theosophy derneğinin ve Kabala’nın mistik sistemini, İllüminati locasının politik idealleri ile birleştirmekti.” Viril Derneği’nin amblemi ise tek başına gamalı haçtı.Alman milliyetçileri tarafından aynı sıralarda kurulan bir diğer dernek ise Armanenschafft adlı gizli örgüttü. Armanenschafft, Avusturyalı bir okült uzmanı olan Guido von List tarafından kurulmuştu ve Aryan ırkının üstünlüğü teorisini kendine ideoloji olarak benimsemişti. Von List, kurduğu derneği masonik sistemi örnek alarak, Çırak-Kalfa-Üstad gibi derecelere ayırdı. Armanenschafft’ın antik okült geleneği temsil ettiğini söylüyordu. Von List’e göre, Katolik Kilisesi bu geleneği baskı altına almış, ancak bu gelenek Tapınakçılar, Gül-Haçlar, simyacılar ve masonlar tarafından canlı tutulmuştu.
Şimdi de Armanenschafft bu Tapınakçı geleneği canlandırmaya çalışacaktı.Nazilerin öncülerinden Ordo Templi Orientis (Doğu Tapınak Tarikatı) üstteki amblemi kullanıyordu. Amblemin üst kısmında yer alan masonik üçgen içinde göz sembolü, örgütün Tapınakçı-mason kimliğinin açık bir ifadesiydi.Guido von List, kendi örgütünün dışında, iki gizli örgüt ile de yakın bir ilişki içindeydi. Bu iki örgüt de List’in pan-Cermenik, aşırı sağcı görüşlerini paylaşıyorlardı. Örgütlerin adları ise oldukça ilginçti; Ordo Templi Orientis ve Ordo Novi Templi, yani “Doğu Tapınak Tarikatı” ve “Yeni Tapınakçılar Tarikatı”!… Adlarından da anlaşıldığı gibi bu iki örgüt de açıkça Tapınakçı geleneği izleyen örgütlerdi. Örgütleri ve kurucularını incelediğimizde bunu daha açık bir biçimde görebiliyoruz.


Ordo Templi Orientis (OTO), 1895 ve 1900 yılları arasında Karl Kellner ve Theodor Reuss adlı ateşli iki Alman milliyetçisi tarafından kurulmuştu. Kellner ve Reuss’un önemli bir ortak özellikleri ise her ikisinin de yüksek dereceli birer mason oluşuydu. Bu iki üstad mason, OTO’yu Memphis and Mizrahim adlı bir İngiliz locasının obediyansı altında kurmuşlardı. OTO’nun kuruluşunda önemli rol oynayan bir üçüncü isim ise çeşitli Gül-Haç localarına üye olan Dr. Franz Hartmann’dı. Theodor Reuss da Almanya’nın çeşitli şehirlerinde Gül-Haç ve mason locaları kurmuştu. OTO’nun amaçları arasında, “tüm masonik ritlere açılan anahtarların ve seksüel büyü”nün ilerletilmesi vardı.Bu”seksüel büyü”, büyük olasılıkla Tapınakçılar’ın sapkın özelliklerinden biri olanHOMOSEKSÜELLİĞİN yeni bir varyasyonuydu.OTO’NUN MASON KURUCUSU Theodor Reuss, 1912 yılında yazdığı bir kitapta, örgütün ritleri arasında “KARŞILIKLI ORAL SEKS”in de yer aldığını açıklamıştı.OTO’nun İngiliz destekçilerinden Aleister Crowley’e göre ise bu”oral seks” ritüelininkökeni, İLLÜMİNATİ ÖRGÜTÜNÜN KURUCUSU Adam Weishaupt’un bir “BULUŞU”ydu ve ondan sonra da çeşitli Gül-Haç localarında uygulanır olmuştu.Aleister Crowley, bir süre sonra OTO’nun İngiliz kolunun üstadı oldu ve kendisine “BAFOMET” adını taktı. Bafomet, 2. bölümde değindiğimiz gibi Ortaçağ’daki Tapınakçılar’ın kendisine tapındıkları bir tür puttu.OTO ile aynı dönemde faaliyet gösteren bir ikinci pan-Cermenik Tapınakçı örgütü ise az önce belirttiğimiz gibi Ordo Novi Templi, yani “Yeni Tapınakçılar Tarikatı”ydı. Örgüt, kendini bir Ortaçağ kontunun reenkarnasyonu sayan Lanz von Liebenfels adlı bir okültist tarafından kurulmuştu. Liebenfels, örgütün Tapınakçı geleneği koruduğunu açıkça söylüyordu. İngiliz yazar Nicholas Goodrick-Clarke, The Occult Roots of Nazism (Nazizm’in Okült Kökenleri) adlı kitabında, bu örgütün “1300’lü yıllarda kafirlik suçundan dağıtılmış olan Tapınak Şövalyeleri örgütünün mirasçısı” olduğunu yazar. 
Örgüt, 1907 yılında Burg Werfenstein’deki bir Ortaçağ şatosunda bir “Aryan Şövalye Tarikatı” kimliğinde kurulmuştu. Bu Aryan-Tapınakçı örgütün şatonun burçlarına asılmış olan bayrağı ise gamalı haçtı.

Naziler’in öncülerinden biri olan Ordo Novi Templi, tahmin edilebileceği gibi aşırı sağcı bir ideolojiye sahipti ve dahası, Avrupa’daki çeşitli aşırı sağcı gruplarla da ilişki içindeydi. İngiliz tarihçi Michael Howard, örgütün 1910’lu ve 20’li yıllarda Avrupa ve Amerika’daki aşırı sağcı gruplar için “uluslararası koordinatör” işlevi gördüğünü yazıyor.10 Bu gruplar içinde, Sırp milliyetçileri en dikkat çekenlerden biriydi. Ordo Novi Templi, I. Dünya Savaşı’nın patlak vermesine neden olan milliyetçi Sırp grupları ile çok yakın ilişkilere sahipti.
                                 Kısacası 19. yüzyılın başında, Almanya’da aşırı sağ eğilimlere sahip ve birbirleriyle de yakın ilişkilere sahip olan üç Tapınakçı örgüt kurulmuş durumdaydı: Armanenschafft, Ordo Templi Orientis ve Ordo Novi Templi. Her üçü de Tapınakçı geleneğe bağlı, yani Kabala mistisizmine ve masonik ideolojiye sahip olan bu üç örgütün en önemli icraatlarından birisi, Michael Howard’a göre, Germenorden (Alman Tarikatı) adlı örgütün kuruluşuydu. I. Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde kurulan örgüt, Aryan ırkının üstünlüğünü savunuyor, pan-Cermenik bir Alman İmparatorluğu’nun kurulmasını ve Hıristiyanlık öncesi (pagan) antik Alman kültürünün yeniden uyandırılmasını hedefliyordu. Örgütün amblemi gamalı haçtı ve tüm ritüellerini de mason ritüellerinden almıştı.

Thule Locasından Nazi PartisineI. Dünya Savaşı sırasında ateşli Alman milliyetçilerini organize eden Germenorden’in ortaya çıkardığı en önemli sonuç ise savaşın hemen bitiminde kurulan ünlü Thule Derneği’ydi. Thule Derneği, ya da Almanca adıyla Thule Gesselschaft, Baron von Sebottendorff adlı bir Alman milliyetçisi tarafından Germenorden’in devamı niteliğinde oluşturulmuştu. Sebottendorff ilginç birisiydi. Doğuya geziler yapmış,Mısır ve İstanbul’da uzun süre kalmıştı. Bu gezileri sırasında simya, astroloji ve Kabala üzerinde çalışmış, Gül-Haç felsefesi üzerinde de uzun araştırmalar yapmıştı.


 1901 yılında, Fransız Grand Orient obediyansına bağlı olan bir mason locasına katıldı. Sebottendorff’un bağlı olduğu loca politik amaçları olan bir locaydı ve o dönemde Halife Abdülhamid’e karşı devrim hazırlığı yapan İttihat ve Terakki derneği ile de çok yakın ilişkilere sahipti.
Sebottendorff’un masonik kariyerine Aytunç Altındal da “Hitler Doğmadan Önce” başlıklı yazı dizisinde değinmişti. Altındal’a göre, Sebottendorff, “Bursa’da Abraham Termudi adlı bir Yahudi bankerin delaletiyle Memphis adıyla tanınan mason locasına üye yapılmıştı.” Baron, o yıllarda bir de Türk Masonluğu ve Bektaşilik adlı bir kitap yazmıştı. Altındal’a göre Sebottendorff, II. Dünya Savaşı’nın ardından Türkiye’de “görünmeyen eller” tarafından saklanmıştı. (Bu “görünmeyen eller”, büyük olasılıkla Neo-Nazi masonların üye olduğu Moral Re-Armament derneğininTürkiye’deki kolu olan Manevi Cihazlanma Derneği’ydi.)


Sebottendorff’u bu denli önemli kılan icraatı ise kuşkusuz kurduğu ünlü THULE DERNEĞİYDİ. Baron, 1910 yılında, İstanbul’da bulunduğu sıralarda, masonluk ve simya prensiplerini anti-komünizm ve aşırı sağ felsefe ile birleştiren kendine bağlı yeni bir örgüt kurmaya karar verdi. 1916 yılında Germenorden ile bağlantıya geçti ve sonraki iki yıl içinde örgütün en etkin üyesi haline geldi. Sonuçta, 1918 yılında Germenorden’in adı Thule Gesselschaft’a dönüştürüldü ve Sebottendorff da örgütün büyük üstadı oldu. Umberto Eco, Thule’nin kuruluşunu şöyle anlatıyor:
1912’de Ari ırkın üstünlüğünü öne süren Germenorden diye bir grup oluşuyor.1918’de Baron von Sebottendorff diye biri buna bağlı bir grup kuruyor: Thule Gesselschaft; gizli bir dernek. Tapınakçı Geleneğe Bağlılık’ın çeşitlemelerinden biri ama güçlü ırksal, pan-Cermenist, Yeni-Arilik eğilimleri var. 1933’te de, bu Sebottendorff, kendisinin ektiklerini Hitler’in biçtiğini yazıyor. 
Öte yandan, gamalı haç, Thule Gesellschaft çevresinde ortaya çıkıyor. Thule’ye ilk katılanlardan biri kimdi? Rudolf Hess, Hitler’in kötü yoldaşı. Sonra Rosenberg! Sonra Hitler’in kendisi! Gazetelerde okumuşsunuzdur, Hess, Spandau’daki hücresinde bugün bile içrek (batıni) bilimlerle uğraşıyor… (Thule’nin kurucusu olan) Sebottendorff, 1924’te, simyayla ilgili bir kitapçık yazıyor… Gül-Haçlar’la ilgili bir roman da yazıyor.

Eco’nun anlattıklarından da anlaşıldığı gibi “Tapınakçı Geleneğe Bağlılık’ın çeşitlemelerinden biri” ya da daha basit bir ifadeyle özgün bir mason locası olan Thule, Nazi partisinin öncüsü ve hatta gerçek kurucusuydu. Örgüt kurulduktan sonra hızla büyüdü. 1918 yılında yalnızca Münih kentinde 250, tüm Bavyera’da ise 1.500 üyeye sahipti. 
Üyeler arasında; yargıçlar, avukatlar, polis şefleri, aristokratlar, doktorlar, üniversite hocaları, bilim adamları, subaylar, sanayiciler ve iş adamları vardı. Önde gelen üyelerden Bavyera Adalet Bakanı Franz Gurtner, aynı makama Nazi rejimi sırasında da atandı. Thule üyelerinden polis şefi Wilhelm Frick ise Nazi Almanyası’nda İçişleri Bakanlığı yapacaktı.

Thule’nin Nazi partisine dönüşümü bir dizi olayın sonucunda gerçekleşti. Örgüt, kurulduğu günden itibaren komünistlerle sürekli çatışma halindeydi. 1919’daki komünist ayaklanma sırasında Thule yeraltına çekildi ve aşırı sağcı karşı-devrimcileri organize ederek silahlı bir terör gücü oluşturdu. 
Komünistlere karşı halk desteği kazanmak içinse, Alman İşçi Partisi’ni kurdu. İşte bu sıralarda Adolf Hitler de Thule’ye katıldı. Hitler, savaş öncesi dönemde okültizmle yakından ilgilenmiş, özellikle Armanenschafft’ın kurucusu Guido von List’in teorilerinden çok etkilenmişti. Bu nedenle, bir Tapınakçı örgütü olan Thule’ye kolayca adapte oldu. Thule’nin siyasi uzantısı olan Alman İşçi Partisi’nin kendisine amblem olarak gamalı haçı seçmesi ise Hitler’in etkisiyle olmuştu.THULE ÖRGÜTÜ AMBLEMİ 
1920 yılında Alman İşçi Partisi’nin adı Nasyonal Sosyalist Parti (Nazi Partisi) olarak değiştirildi. Partinin lideri ise elbette Hitler’di. Hitler’in bu hızlı yükselişi, Thule’nin desteği ile olmuştu. Hitler’i keşfeden kişi, Thule’nin önde gelen isimlerinden Deitrich Eckart idi. Eckart, yaşlı bir okültist kadının kendisine yıllar önce anlattığı “Almanya’yı kurtaracak Mesih” prototipini Hitler’de görmüştü. 


Bu nedenle bu genç adamın elinden tuttu, onu Thule’nin zengin ve etkili üyeleri ile tanıştırdı. Nazi partisini ilk günlerinde finanse edenler zengin Thule üyeleriydi; Thule üyesi polis şefleri de Hitler’e korunma sağladılar.
Thule’nin Nazi Partisi’nin çekirdeği olduğuna, Aytunç Altındal da değinmişti. “Hitler’in ünlü Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (NSDAP), 1920’de Thule tarafından başlatılan çabalarla kuruldu” diyen Altındal, Thule’nin özellikleri arasında da “okültizm, simyacılık ve Kilise karşıtlığı”nı sayıyordu.
 Bunlar, bildiğimiz gibi Tapınakçı-mason geleneğinin başta gelen özelliklerindendir. Katolik ilahiyatçı August Knoll da 1950’de, Hitler’in Kilise aleyhtarı görüşlerinin asıl olarak Thule kaynaklı olduğunu dile getirmiştir.
Kısacası, Theosophical Society’den başlayarak; Viril, Armanenschafft, Ordo Templi Orientis, Ordo Novi Templi, Germenorden ve Thule gibi okült derneklerin birbirlerinden aktararak taşıdıkları Tapınakçı-mason geleneği, Nazi partisinin gerçek kökenini oluşturmuştu. 


Naziler, 1314 yılında kesin olarak yasaklanmalarının ardından yer altına giren ve Gül-Haç ve masonluk gibi örgütlerle yeniden ortaya çıkan Tapınakçı geleneğin yeni bir varyasyonundan başka bir şey değildiler. Bunu açıkça ifade etmekten de çekinmediler. Hitler, Nazi parti sistemini mason localarının sistemine uygun bir biçimde düzenlemiş ve bunu da açık açık söylemişti. 1934 yılında ise şöyle demişti: “Biz bir örgüt kuracağız, saf kan ilkesinin etrafında toplanmış Tapınak Şövalyeleri Biraderliği.” 
 Bu “Tapınak Şövalyeleri Biraderliği”nikurmakla görevlendirilen kişi ise kısa zamanda III. Reich’in Hitler’den sonraki ikinci adamı haline gelecek olan Heinrich Himmler’di. Himmler, 1920’li yıllarda Hitler’in bodyguardları olarak görev yapmış olan SS (Schutzstaffel) örgütünü Tapınakçı ve mason sistemine göre düzenleme işini üstlendi.
 Himmler, SS’ler içinde özel bir araştırma grubu da oluşturdu; bu grup, Tapınakçılar’ın ve diğer okült derneklerin tarih içindeki yerini araştırmakla görevliydi. SS’ler aynı zamanda Tapınakçılar’ın belirgin özelliği olan anti-Hıristiyan ritüellere de sahiptiler. Himmler’in liderliğinde yapılan SS törenlerinde Nasyonal-Sosyalist marşlar söylenerek Hıristiyan haçı yakılır ve yerine gamalı haç yerleştirilirdi.

Bu bölümün başında, Naziler’in Yeni Düzen’inin seküler oluşuna dikkat çekmiştik. Bu durum, bizleri, Nazizm ile Tapınakçılar ve Yahudi önde gelenleri arasındaki bir İttifak ilişkisi aramaya yöneltiyordu. Nazizmin Tapınakçı kökeni ile ilgili incelediğimiz tüm bu bilgiler ise bize kuşkularımızın yersiz olmadığını, gerçekten de Naziler’in İttifak’la yakından ilgili, hatta İttifak’ın bir parçası olduklarını göstermektedir. Bu bilgiler, Naziler’in Yeni Düzen’inin neden seküler ve din aleyhtarı olduğunu da açıklamaktadır. Çünkü eğer Naziler İttifak’ın bir parçası iseler, kurmaya çalıştıkları Yeni Düzen’in, İttifak’ın kurduğu Novus Ordo Seclorum’un bir türevi olmasını da son derece normal karşılamak gerekmektedir.

Ancak bu noktada normal olmayan bir görüntü ile karşı karşıya kalıyoruz. Eğer Nazi Partisi Tapınakçı-mason geleneğine bağlı bir örgütse, 6 yüzyıllık Tapınakçı-mason geleneğine göre, Nazilerin de Yahudi önde gelenleriyle işbirliği içinde olması gerekir. Çünkü, 2. bölümde incelediğimiz gibi Tapınakçılar ve onların devamı olan örgütler, Yahudilerle daimi bir ittifak kurmuşlar ve başta dini otorite olmak üzere her türlü düşmana karşı ortak bir savaş vermişlerdir. Ancak, Naziler’e baktığımızda, ideolojilerinin merkezinde fanatik bir antisemitizmin var olduğunu görürüz. Hatta tarih kitapları, Naziler’in gözü dönmüş birer Yahudi düşmanı olduklarını ve bu nedenle de 6 milyon Yahudiyi II. Dünya Savaşı sırasında kurulan toplama kamplarında acımasızca imha ettiklerini anlatmaktadır.

Aytunç Altındal da bu konuya dikkat çekmiş ve “Thule’nin bünyesinde hem mason olan hem de Yahudilerden nefret eden bir çok soylu” olduğunu yazmıştı. Altındal, bunun yanısıra Alman localarının kurucuları arasında çok sayıda antisemit olduğuna da dikkat çekiyordu. Bunun ardından da “günümüzde yanlış bilinen bir olguya” değinmek gerektiğini, “mason localarını Yahudilerin kurdukları ve bunlar aracılığıyla dünyada egemenlik sağlamak istedikleri gibi bir saplantı”nın var olduğunu yazmıştı. Kısacası Altındal’a göre, Alman localarındaki antisemit eğilimler, masonlar ve Yahudiler arasında bir ittifak olduğunu açıkça yalanlıyordu.

Altındal’ın yazdıkları ilk bakışta doğruydu. Öyle ya, antisemitizmin mason localarında ve Thule’de bu denli güçlü bir biçimde var oluşu, başka nasıl açıklanabilirdi?Ancak burada göz ardı edilen bir gerçek vardı. Antisemitizm, yani yahudi düşmanlığı, Yahudi cemaatlerindeki insanlar için korkunç bir belaydı elbette ama Yahudi önde gelenleri için aynı şeyi söylemek mümkün değildi. Onlar, antisemitizmde büyük bir stratejik fayda görüyorlardı. Hatta, o sıralarda yeni doğan Siyonist hareketin lideri olan Theodor Herzl, bir önceki bölümde değindiğimiz gibi şöyle demişti: “Antisemitizm, bizim isteklerimize şahane bir yardımcı olacaktır.”
Olaylar, bir kez daha, göründüğünden oldukça farklıydı.


Karmaşık Bir Hikaye; Naziler ve YahudilerNazizmin Tapınakçı-mason kimliği ile Yahudi aleyhtarı görüntüsü arasındaki çelişkiyi çözebilmek için, öncelikle bize empoze edilen dar düşünce kalıplarından kurtulmak gerekiyor. Konu, her şeyde olduğu gibi resmi tarih telkinlerinden ve yüzeysel mantıklardan bağımsız olarak incelenmelidir.
Naziler hakkında bir resmi ve bir de gerçek tarih olduğunu farketmek zor değildir. Her şeyden önce, Nazizmin önceki sayfalarda incelediğimiz Tapınakçı-mason kökeni, kesinlikle resmi tarihte konu edilmez. Aksine bu konu özenle ört-bas edilmiştir. İngiliz tarihçi Michael Howard’ın da belirttiği gibi savaşın ardından Nazizmin okült yönü ısrarla hasıraltı edilmiş, başta Churchill olmak üzere müttefik devletlerin liderleri bu gerçeğin Nuremberg mahkemelerinde ya da başka platformlarda açığa çıkmasını özenle engellemişlerdir. Kısacası, Nazizmin aslında masonluğun çeşitlemelerinden biri olduğu gerçeği, kasıtlı olarak gizlenmiştir. 
Aslında bu gerçeği gizleyenlerin arasında Naziler’in kendileri de vardır. Hitler, kendi masonik kariyerine karşın sık sık masonluk aleyhtarı yorumlar yapmış, iktidara gelişinin ardından da ülkedeki mason localarını kapattığını açıklamıştır. O yıllara başka bazı ülkelerde de kullanılmış olan bu taktiğin amacı açıktır: Sıradan mason localarını kapatarak, ülkenin gerçekte seçkin bir loca tarafından yönetildiğini gizlemek.

Naziler’in masonlukla olan ilişkisi bu denli etkili bir biçimde gizlendiğine göre, benzer bir dezinformasyonun (yanlış bilgilendirme) Yahudilik konusunda da yapılmış olabileceğini göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Naziler’in birer antisemit, yani Yahudi aleyhtarı olduklarına kuşku yoktur elbette. Ama bu Naziler’in Yahudi önde gelenleri ile uyuşmadıkları anlamına gelmez.
Bunun nedeni Siyonizmdir. Önceki bölümde, Mesih Planı’nın bir aşaması olarak 19. yüzyıl sonunda ortaya çıkan Siyasi Siyonizmin, modernizmin nimetleri yüzünden asimile olmaya başlayan Avrupalı Yahudilerden rağbet görmediğine değinmiştik. Irk bilinçlerini yitirmiş olan bu Yahudiler, Siyonizmin Filistin’e göç çağrılarına kulak tıkamışlar ve Mesih Planı’nın önünde ciddi bir pürüz oluşturmuşlardı. Bu pürüzün nasıl çözülmesi gerektiğini ise hareketin kurucusu olan Theodor Herzl açıklamıştı: Siyonizm, Yahudileri rahatsız etmek ve göçe ikna etmek için antisemitlerle işbirliği yapmalıydı.


Kısacası antisemitizm, Mesih Planı’nın bir parçasıydı. Planın gerçeğe dönüştürülebilmesi için antisemitizme mutlaka ihtiyaç vardı.
Bu durumda, Almanya’daki mason localarında antisemitizm üretilmiş olmasının açıklaması da kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Localar, stratejik bir fayda olan antisemitizmi bilinçli olarak üretmişlerdir. Hatta, Aytunç Altındal’ın da kabul ettiği gibi antisemitizmin üretilmesinde kimi Yahudiler de lider rol oynamışlar ve “Jewish Self-Hate”, yani Yahudilerin kendilerinden nefret etmesi hareketi olarak isimlendirilmişlerdir.İşte bu nedenle, Naziler’in antisemit oluşlarının da, Yahudi önde gelenleri için hiçbir olumsuz yönü yoktu. Aksine Naziler, Herzl’in kurduğu mantığa göre, Siyonizmin en yakın müttefikleri olmalıydılar. Nitekim öyle de oldular. Birbirlerine ideolojik yönden paralel olan bu iki hareket, geleneksel Tapınakçı-Yahudi ittifakının yeni bir örneğini oluşturarak, tarihin en az bilinen paktlarından birini kurdular.


Siyonizm ve Nazizm’in İdeolojik AkrabalığıHerzl’in Yahudilerin asimilasyon sürecini durdurmak ve tersine çevirmek için antisemitlerle ittifak yapma teorisi, onu izleyen Siyonistler tarafından Avrupa’nın hatta dünyanın farklı ülkelerindeki ırkçılara karşı kullanıldı. Ancak bunlar içinde en önemli olanı kuşkusuz Alman ırkçılarıdır. Nazi hareketinin öncüleri olan Alman ırkçıları, hem siyasi güçleri hem de ideolojik katılıkları sayesinde Siyonistlerin aradıkları müttefik modeline tamamen uyuyorlardı. İki taraf arasındaki ideolojik paralellik ise doğrusu oldukça çarpıcıydı.

Kendisini anti-Siyonist bir Yahudi olarak tanımlayan Amerikalı tarihçi Lenni Brenner, Zionism in the Age of Dictators (Diktatörler Devrinde Siyonizm) adlı kitabında, Siyonistler ile antisemitler arasındaki ittifakın bilinmeyen tarihini gözler önüne serer. Brenner’ın vurguladığı gibi Siyonistler ile antisemit ırkçılar arasındaki yakınlık, daha Siyonizm hareketinin ilk yıllarında kendini göstermeye başlamıştır. Örneğin Siyonist hareketin Herzl’den sonra ikinci adamı olan Max Nordau, 21 Aralık 1903 günü Fransa’nın ünlü antisemiti Eduard Drumont ile bir söyleşi yapmış ve biri Yahudi diğeri de Fransız şovenizmini temsil eden bu iki ırkçı arasındaki konuşmalar, Drumont’un La Libre Parole adlı antisemitik gazetesinde yayınlanmıştır. Nordau şöyle demektedir: “Siyonizm bir din değil, tamamen bir ırk sorunudur ve bu konuda hiç kimseyle Bay Drumont ile olduğum kadar fikirbirliği içinde değilim.”


Brenner’ın kitabın başında dikkat çektiği konulardan biri, Alman ırkçıları ile Siyonistler arasındaki ideolojik paralelliktir. Buna göre, I. Dünya Savaşı öncesinde Alman entellektüel çevrelerinde hızla yaygınlaşan Blut und Boden fetişizmi, Siyonistlerin iddialarıyla tam bir uyum içindedir. Bu ideolojiye göre, Alman ırkı kendine has bir kana (blut) sahipti ve kendine ait bir toprak (boden) üzerinde yaşamalıydılar. 
Yahudiler Alman kanından değildiler, Alman halkının (volk) bir parçası olamazlardı ve dolayısıyla Alman toprakları üzerinde yaşamaya hak sahibi değildiler. Brenner’ın vurguladığı gibi Siyonistler Blut und Boden ırkçılarının tüm argümanlarını içtenlikle desteklemişlerdi. Siyonistlere göre de Yahudiler Alman halkının (volk) bir parçası değildi, dolayısıyla Alman kanıyla karışmamalı, yani Almanlar’la evlenmemeliydiler. Yapmaları gereken en doğru şey ise kendi öz topraklarına (boden) dönmekti; yani Filistin’e.
Kuşkusuz Siyonistler Alman ırkçılığının iddialarını paylaşırken, antisemitizmi de onaylamış oluyorlardı. Çünkü madem Yahudiler Alman halkının bir parçası değildiler, Alman ırkçıları Yahudileri tecrit etmek istemekte haklıydılar, onları sürmek istemekte de haklıydılar. Siyonist düşünceye göre, antisemitizmin varlığı, Yahudilerin kendi suçuydu. Kendilerine ait olmayan bir toprak üzerinde ısrarla yaşayarak, kendilerine yabancı bir ırka karışmaya çalışarak Yahudiler kendileri antisemitizmi kışkırtıyor.

Oyunuzu bırakın


Bu yazıyı beğendiyseniz paylaşınız.

Yorumlar

yorumlar

GİZLİ ÖRGÜTLER