Yaratılıştan, Günümüze Kadar Tarihe Bakış

 



Yaratılışımızın öyküsü hep söylenir... Dinlere göre; 7 günde Yaratıcımız tarafından, Yaratıldığımız söylenir.. bu konuda fazla yorum yapmayı uygun bulmadığım için Direk dünyanın ilk insanlarının tarihi kültürlerini ele almak istiyorum...


Hz.Adem ilk insan olarak yaratıldı.. Adem'in ilk eşi olarak Allah tarafından, Adem ile aynı anda çamurdan yaratılan Lilith (İslam inancında olmamasına rağmen birçok Müslüman, Hırsitiyan ve Musevi Havva'nın Adem'in kaburga kemiğinden yaratıldığına inanır) eşitlik iddiasında bulunan ilk insan olarak tarihte yerini almıştır. Buradan bakabilirsiniz. Lilith Çok Gaddar ve hiçbir zaman söz dinlemeyen birisiydi... Günümüz kadınlarının bütün kötülüklerini almış hiçbir söz dinlemeyen bir kadın haline gelmişti.. Adem çok sevmektedir ama o hiç sevmemektedir.. şeytan gibi kadın tabiri vardır ya aynı onun gibi sürekli eleştirir durur... Bunun üzerine Allah onu cezalandırır.. Ademin kaburgasından havva Anamızı yaratır... Adem ile Havva çok mutludurlar... Cennetten kovulan şeytan bu durumu çekemez... Onlara önceden uyarılan Yasak Elma Yedirir... (Buradan ulaşabilirsiniz) Cennetten kovulur.. Adem Günlerce tövbe eder, Allah onun Tövbesini kabul eder... Tövbe ettiği içinde Ona 2 çocuk nasip eder... (Hz. Ademin Tövbe Duası için Tıklayınız)



Bunlardan 2 çocuk doğar Habil ile kabil... Kabil ile Habil, Tanah'ta, Eski Ahit'te, Kur'an'da ve hadislerde bahsi geçen dini şahsiyetler. Kabil, Âdem ve Havva'nın büyük, Habil ise küçük oğludur. Kabil'in, kardeşi Habil'i öldürdüğüne ve tarihteki ilk katil olduğuna inanılır.



Habil çok iyi bir insandır Sevgi doludur... Kabil ise art niyetli birisidir... bundan dolayı Sevgisi hep yarım kalmaktadır... Kabil Habili Öldürünce Adem ile havva kahrolurlar... Allah Onların Tertemiz Soy nasip eder oda Sethdir... bu peygamber soyudur... Bu soy kutsal bir soydur... Şit, Tevrat anlatılarına göre Âdem'in beşinci çocuğudur. Âdem'den sonra Dünya'ya gönderilen ikinci, Dünya'da doğan ilk peygamberdir. Kabil'in Habil'i öldürmesinden beş yıl sonra diğer kardeşlerinin aksine ikiz olarak değil, tek başına doğmuştur.



Buraya kadar ilk yaratılış öykümüzden bahsettim bundan sonra dilimizdeki kültürel değişikliliğimizden bahsedeceğim... Bizim Sonumuzu Allahım Kabil gibi yapmasın... Amin...

(Bu islami ve hristiyan inanışına doğaçlama yaparak anlattım...Doğruluğu tartışılmalıdır Biz Müslüman olduğumuz için Hz. Adem ile Havvayı biliriz...)

Dil Kültürünün başlangıcı:

İlkel çağlarda Dil Bilimi yok idi yani herkes bebek dili ile konuşurdu o zamanlar kimse dil bilmez herkesin anlaşması normal bebek dilleriyle olurdu zaman geçtikçe tek dil haline geldi bu dil dünya çapında değerli oldu... herkes birbiriyle anlaşıyordu.. Kültürlerimiz aynıydı... Ne zaman birbirimize karşı savaş açtık Sapıttık... Allah bizi cezalandırdı... Dillerimizi kültürlerimizi kıyamete kadar ayırttı...

Bir rivayete göre Eski Zamanlarda Kayalar getirip Allaha ulaşmak için üst üste koymuşlar... Bunun üzerine Allahın Gazabına uğramışlar... Dilleri kültürleri ilelebet değişti kendimiz bilmediğimiz farklılıklarımız ortaya çıktı...


Dünyanın karanlık çağı Dinazorlar:

Hep düşünürüz bu çağda nasıl yetişirler ev boyutunda büyük kozmik canavarlar var ise insanlık nerde? bilinmeyen çağ olarak tanımladığımız bu durumda;
Biraz daha öykülerden fantastik gerçeklere dönüyorum...

Bu çağda insanoğlu yer yüzünde yok idi kimine göre var olduğunu söylerler ama bu zamanda dünya yapısı el verişli değildi... Dünyaya gök çarpmasına kadar yaşayan hayvanlar Dinazorlar idi... Bu nokta da bilim ve tarih durmuş durumda sonucuna bir türlü erişilemiyor...



Şimdi düşünün Bu dinazorlar neden yok oldu: Yani bunların soyu nasıl kurudu...

O zamanlarda insan varlıkları yok idi... Adem ile havva olayı da bu vakitten sonra olduğu inanılıyor...

Dinozor kelime kökeni olarak Yunanca’ya dayanıyor. Korkunç kertenkele demek olan dinozorları geçmiş bilim adamları büyük kertenkeleler olarak düşünmüşler çünkü.

Dinozorların tarihçesine uzanacak olursak uzun bir zaman dilimi çıkıyor karşımıza. Tam 150 milyon yıl boyunca yaşamış bu büyük yaratıklar. İlk kez 230-225 milyon yıl önce gözükmüşler dünyada. Tükendikleri tarih ise 65 milyon yıl önceye dayanıyor.

Yeryüzünde tam 850 tür dinozor bulunmaktaymış. Dinozorlar da sıcakkanlı ve soğukkanlı olarak iki gruba ayrılmış durumda. Etoburlar (theropod) ve otoburlar (sauropod) olarak da ayrılıyorlar.Alıntı#

Bu zamanda bir çok dinazor türleri de vardır... bunları da buradan ulaşabilirsiniz...

Dinozorların Yok Oluşu



Dinozorların neden yok olduğu yıllaca tartışılmış çeşitli teoriler üretilmiştir. Yanardağ patlamaları, büyük iklimsel değişiklikler olduğu düşünülse de kesin bir şey ortaya konmamıştır.

1980’de Nobel ödüllü fizikçi Luis Alvarez ve jeolog oğlu Walter Alvarez dinozorların yok oluşuna neden olarak dünyaya bir meteorun çarpmasını neden gösterdi. Zamanla bilim dünyası da bu görüşü kabul etmeye başladı. Daha sonra bu iddia kanıtlarla güçlendi.

Araştırmalara göre 65 milyon yıl önce yaklaşık 10 km çapında bir göktaşı saatte 54.000 km hızla Meksika’nın Yukatan Yarımadası açıklarında Dünyaya çarpmış. Çarpma anında 200.000 km madde buharlaşmış, erimiş ya da yüzlerce öteye savrulmuşlar. Öyleki bu çarpma nedeniyle canlı türlerinin %70i yok olmuş, Dünyanın en büyük kriteri olan Chicxulub krateri meydana gelmiştir.

Çarpma sonucu oluşan toz tabakası dünyanın atmosferini kaplamış, dünya aylar boyu karanlık kalmış, sıcaklık suyu donma derecesine kadar düşmüş ve asit yağmurları başlamış.

Bu soğuk ve karanlık dönem aylarca sürmüş, fotosentez yapamayan bitkiler besin zincirini bozmuş, dünya buzul çağına girmiş ve dinozorlar bu zaman diliminde ölmüştür. Yalnız bilime göre dinozor türlerinin yok olmadığını bazı küçük türlerinin evrimleşerek bugünkü kuş ve sürüngenlerin soylarını oluşturduklarına inanılmaktadır.

Popüler kültürde dinozorlar hakkında kitaplar, filmler ve animasyonlar çıkarılmıştır. Çizgi filmlere dahi konu olan dinozorların an bilindik ve efsane filmi elbette Jurassic Park’tır. Pek çok filmi çekilse de en bilindik filmi budur. Bir de King Kong filmine kouk olmuşlardır.

Gezegenimiz pek çok sırrı içinde barındırmaktadır. Dinozorlar gibi keşfedilmeyi bekleyen kimbilir daha ne çok gizem var. Bir gün keşfetmek ümidiyle.

Taş Devri



Karanlık çağ ile Dinazor yok oluşundan milyon yıllar sonra yavaş yavaş insan varlığı ortaya çıktı, bunlar dini ve dil kültürlerine göre ayrıldı işte bu devirlerde insanlar yeni yeni keşifler yapma peşinde... Karnını doyurabilmek adına hayvanların etinden sütünden faydalandığı doğa ile iç içe yaşadığı bir dönemdir... Tarihin bilinmediği bu dönemlerde bildiğim tek şey ilk insandan bu yana Taş devri olarak nitelendirdiğimiz dönemler vardır.. bu dönemlerde Tunç ve Demir çağlarının sonuna kadar devam ediyor...

Bunlardan kısaca bahsetmek gerekirse:

Tarih öncesi dönem olarak adlandırılan taş devri, Dünya tarihinin en eski çağıdır. Taş devri dönemlerine ait bulgularda; çakmak taşı, boynuz, insan kemikleri bulunmuştur. Ayrıca bir dönem ileri gidildiğinde taşların yontularak bıçak, testere, balta, ok gibi araçların icat edildiği gözlemlenmiştir. Taş devri 3 ara dönemden oluşmaktadır.

1.Eski Taş Devri (Kabataş, Paleolitik)

Paleolitik Çağ, insanların yerkürede yaşamaya başlamalarından yaklaşık 10.000 yıl öncesine dayanmaktadır. Buzul çağlarının yaşandığı bu dönem aynı zamanda dünya oluşumunun da en uzun çağı olarak bilinmektedir. Bu çağın başlangıcında insanlar ilk zamanlarda çıplak dolaşıp mağara ve ağaç kovuklarında yaşamışlardır. Avcılık ve balıkçılık ile besin ihtiyaçlarını karşılamışlardır. İnsanlar mağaralara resimler ve avladıkları hayvanların figürlerini çizmeye başlamışlardır. Bu çağa ait ilkel insan olarak bilinen “homo sapiens” adı verilen insan kalıntıları bulunmuştur. Anadolu ve Trakya bölgelerinde bilinen birkaç eski taş devrine ait kalıntılar bulunmuştur. Bu kalıntılar; Yarımburgaz (İstanbul), Karain (Antalya), Beldibi, Belbaşı, Anadolu’da Kaletepe ve Dursunlu bölgeleridir.



2. Orta Taş Devri (Yontma Taş Devri, Mezolik)

Bu dönem, taşların yontularak bir takım araç ve gereçlerin elde edildiği bir dönemdir. Geçiş süreci olarak da bilinmektedir. Keskin araçlar yapılmış, diğer insanlardan ve yabani hayvanlardan korunmak için kullanılmış ve bu aletler avcılık içinde kullanılmıştır. Bu dönemde insanlar ilk defa ölülerini gömmeye başlamışlardır. Buzulların erimeye başladığı bir dönemdir. Arkeolojik kazılarda elde edilen bulgulara göre ilk evcilleştirilen hayvan olma özelliğine sahip köpekler ilk olarak bu çağda evcilleştirilmiş ve insan yaşamına uyum sağlamaya başlamışlardır. Ateş bu dönemde bulunmuştur. Orta taş devrine ait kalıntılara baktığımızda; Antalya-Beldibi Mağarası, Göller Yöresi-Bardiz, Samsun-Tekke Köy bu arkeolojik bulgulara örnek olarak gösterilebilir.



3. Yeni Taş Devri (Cilalı Taş Devri, Neolitik)

Bu çağ insanoğlunun dünyayı tanıyarak doğaya hükmetmesinin başlangıç dönemidir. Değişen iklim şartlarıyla birlikte, canlı popülasyonunda oldukça büyük bir değişim ve artış meydana gelmiştir. Yeni taş devrini incelediğimizde kurak bölgelerde daha dayanıklı hayvan ve bitki türleri ortaya çıkmıştır. Ekosistemin baştan ayağa yeniden şekillendiği bir dönem niteliğindedir. Arpa, buğday, koyun, keçi, sığır gibi bir çok hayvan türü ortaya çıkmıştır. Sonrasında tarımın başlamasıyla birlikte insanlar yerleşik hayata geçmişlerdir. Avcılık hayatı terk edilip ilk yerleşim yerleri oluşturulmuştur. Hayvan sürüleri bakmayı tercih eden toplumlar ise göçebe hayata devam etmişlerdir. İnsanlar tüketici durumundan üretici durumuna geçmişlerdir. Koyun, keçi, sığır gibi hayvanlar evcilleştirilerek onlardan besin elde edilmeye başlanmıştır. Özel mülkiyet kavramı oluşturulmuş ve insanlar kendi bahçelerinde bir çok bitki ekmeye başlamışlardır. Evler ilk olarak kulübe şeklinde yapılmaya başlanmış, zamanla normal bir ev tipi oluşturulmaya başlanmıştır. Cilalı taş devrinden önceki dönemlerde ölüler yaşadıkları alanın altına veya hemen dibine gömülürmüş. Fakat cilalı taş devrinde mezarlıklar yapılmış ve ölüler yerleşim alanlarından uzak yerlere gömülmüşlerdir. Anıt mezarlara ilk örnek olarak bu dönemde Menhir ve Dolmen Lahit mezarlıkları bulunmuştur. Cilalı taş devrinde insanlar topluluk oluşturmaya başlamış ve yaşadıkları alanların etrafını duvarlarla örmüşlerdir. Ticaret ve üretime ilişkilerine baktığımız zaman, birçok alanda üretim yapıldığı ve ekonomik toplum çabaları görülmüştür. Kil ve toprakla yapılan kaplar ateşte pişirilerek kullanılmış ve böylelikle seramik sanatı da gelişmeye başlamıştır. Kıyafetlerini ise bitki liflerinden dokumuşlardır. Günlük giyisilerin dokunmaya başlanması devamında dokumacılık tekniklerinin de gelişmesine önayak olmuştur. Tarım ilk olarak Orta Doğu’daki Hilal Bölgesinde keşfedilmiştir. Ticaret ortaya çıkması ise ilk olarak bir ticaret tekniği olan takas denilen, değiş tokuş usulü ticaret ile yapılmıştır. Sözü geçen dönemler bütün dünyada eşit zaman dilimlerinde başlamamıştır. Daha çok düzenli akarsu ve tarım alanlarına sahip bölgelerde daha çabuk ilerleme kaydedilmiştir. Orta doğu ve Uzak Doğu, cilalı taş devrine geçiş yapan ilk yerleşim alanları olmuşlardır. İlk üretimin Diyarbakır-Çayönü ve Gaziantep-Sakça Gözü’nde yapıldığı; bulunan arkeolojik kalıntılara dayanarak ilk yerleşim yerinin ise Konya-Çatalhöyük olduğu bilinmektedir.



NOT: Rivayete göre insanlar besinleri ilk olarak çiğ tüketmişlerdir. Bir gün bir kadının ateşin başında çiğ eti yerken, önündeki etin hepsini ateşe düşürmüştür. Bunun üzerine çok üzülen kadın ateşin içindeki etten bir parça almış ve yedikten sonra tadını çok beğenmiştir. Bu olaydan sonra insanlar besinleri ateşte pişirip yemeye başlamışlardır.[Alıntı]

Buradan yavaş yavaş insanlar kendilerini buldu yapabileceği birşeyler olduğunu fark etti işte bu ışıkta yeme içme Alışkanlığı oldu evleri keşfetti işte yavaş yavaş ilkellikten kurtuldu.. Ateşi keşfettiler.. En büyük buluşlardan Çanak çömlek yaptılar.. bu devirde insanlar yerleşim hayatına geçme adımını atmış bulundular...

MADEN DEVRİ: (M.Ö. 5.000 – M.Ö. 3.500)

Taş devrinin sonlarına doğru ateşinde yardımıyla maden keşfedilmiştir. İnsanlar bu devirde aletler yapıp savaşmaya kan dökmeye başladılar.. Hayvan avlarını Zorbalığı tanıdılar... İnsanların kendilerini koruyabileceği alanlar inşa ettiler...

a-Bakır (Kalkolitik) devri:
İlk kullanılan maden bakırdır. İnsanlar bakırdan silah, kap, kacak yapımında yararlandılar. Özellikle bu madenin dayanıksız olması yaygın olarak kullanılmasını engellemiştir. Maden Devri’nde ilk defa işlenen ve kullanılan madenler bakırın yanında altın ve gümüştür. İnsanlar silah ve ev eşyası yapımında bakır kullandılar. Süs ve takı yapımında ise altın ve gümüş kullandılar.

b-Tunç devri:
Tunç; bakır ile kalayın karıştırılması ile elde edilen bakırdan daha sert bir madendir. Tarım ve savaş aletlerinin yapımında kullanılmıştır. Bu dönem Şehir Devletlerinin kurulmaya başlandığı ve ilk büyük devletlerin ortaya çıktığı dönemdir. Devletler arası ticari ilişkilerde başlamıştır.

c-Demir devri:
Demirin kullanılmaya başlanması insanlık tarihinin ilk en önemli buluşu sayılır. Doğada bol bulunmasının yanında kolayca işlenen demir, medeniyetin gelişmesine katkıda bulunmuştur. Madeni parada ilk kez bu dönemde kullanılmıştır, bu da ticareti canlandırmıştır.
Demir devrinde küçük şehir devletlerinin yerine büyük devletler kurulmaya başlanmıştır. Bu devrin sonuna doğru yazının bulunması ile tarihi devirlere geçilmiştir.



Uyarı:Cilalı Taş Devri’nde yerleşik hayata geçilmesi; toplumsal yaşantının gelişmesine, insanlar arasındaki ilişkileri düzenleyen kuralların konulmasına, mülkiyet kavramının ortaya çıkmasına, çeşitli mesleklerin oluşmasına ortam hazırlamıştır.
Yeni Taş Çağı’na önce Mezopotamya, Anadolu, İran, Suriye çevresinde girilmiştir. Ülkemizde bulunan Diyarbakır’da Çayönü, Gaziantep’de Sakçagözü, Konya’da Çatalhöyük önemli merkezlerdir [Alıntı]

Bu devirlerde Yavaş yavaş medeniyet haline gelmeye başladılar... Ve insanlık artık Dini Farklılıkları tattığı için Kültürleri de değişti... Tek bir ırk olmaktan çıktı Yeni değişik icatlar gün geçtikçe artmaktaydı...

ANADOLU’NUN (TÜRKİYE’NİN) TARİH ÖNCESİ DEVİRLERİNİ AYDINLATAN MERKEZLER


1-KARAİN MAĞARASI : Antalya’dadır. Yontma taş devrine ait ev ve av eşyaları bulunmuştur. Bu mağaranın en önemli özelliği Anadolu’da ki ilk insan izlerinin burada bulunmasıdır.

2-BELDİBİ MAĞARASI : Antalya’dadır. Eski taş ve yontma taş devrine ait eşyalar bulunmuştur. Bulgular bu devir insanlarının geçimlerini avcılık ve bitki toplayıcılığı ile sağladıklarını ortaya koymuştur.

3-ÇAYÖNÜ : Diyarbakır’ın Ergani ilçesindedir. Cilalı taş devrine ait ilk yerleşim yeridir. Türkiye’de ilk çiftçiliği başlatanlar bunlardır. Buğday üretmişlerdir. Çayönü, Türkiye ve Güneydoğu Avrupa’da Cilalı Taş Devri’nde kurulan ilk köy yerleşim yeridir. Burada oturanlar Türkiye’nin ilk çiftçileridir.

4-ÇATALHÖYÜK : Konya’nın Çumra ilçesi yakınlarındadır. Cilalı taş devrine aittir. Burası insanlık tarihinin ilk şehir yerleşmesi kabul edilir. Çatalhöyük’te tarımın yanı sıra, ticaret ve sanayi de gelişmiştir. Maden işçiliği, dokumacılık, Çanak ve çömlek yapımını gösteren kalıntılar bu yargıyı doğrulamaktadır. Konya yöresinde bakır ve kurşun madenleri bulunmamasına rağmen, Çatalhöyük’te bu madenlerden yapılmış boncuk ve yüzük gibi takılara rastlanması da başka toplumlarla ticaret yaptıklarını göstermektedir.

5-HACILAR : Burdur’dadır. Cilalı taş devrine aittir. Şehrin etrafını surlarla çevirerek, düşman saldırısına karşı sur yapımının ilk örneklerini vermişlerdir. Hacılar’da, Çatalhöyük’ten farklı olarak evlerin arasında sokakların bulunması kent yapısının gelişmeye başladığını göstermektedir.

6-TRUVA : Çanakkale İntepe bucağındadır. 9 aynı kültür kalıntılarına rastlanmıştır. Homeros’un ilyada adlı destanında anlatılan Truva Savaşları yedinci şehir döneminde olmuştur. Truva’da yaşayanların çiftçilik, hayvancılık ve balıkçılıkla uğraştıkları ortaya çıkarılmıştır. Ege Bölgesi’nde bulunan eşyaların Truva’dakilere benzemesi, Truva kültürünün bütün bölgeye yayıldığını göstermektedir.

7-ALİŞAR : Yozgat’tadır. 7 ayrı kültür kalıntılarına rastlanmıştır. Kalıntılardan madeni eşya, çanak – çömlek ve seramikçiliğin geliştiği anlaşılmaktadır.

8-ALACAHÖYÜK : Çorum’un Alaca ilçesindedir. 4 ayrı kültür kalıntılarına rastlanmıştır. Altın, gümüş ve bakırdan güneş figürleri ileri medeniyet olduklarını göstermektedir. Alacahöyük’te bulunan ve M.Ö. 2500 yıllarına ait olan kılıç, dünyanın en eski kılıcı olarak bilinmekteyken 1996 yılında Malatya yakınlarındaki Aslantepe’de M.Ö. 3300 – 3000 yıllarına ait, üzerleri işlemeli kılıçlar bulunmuştur. Bu durum, yeni belgelerin ortaya çıkmasıyla tarihin yeniden değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir.

Anadoluda ki diğer eski yerleşim yerleri: Adıyaman-Palanlı Mağarası, Hatay(Samandağı)-Mağaracık Mağarası, Ankara-Macunçay Mağarası, Samsun- Tekkeköy Mağarası, Gaziantep-Sakçagözü, Konya-Canhasan, Denizli-Beyce Sultan, Samsun İkiztepe, Van-Tilkitepe, Konya-İvriz [Alıntı]



Anadolu birçok tarihi medeniyetlere ev sahipliği yapmıştır.. bunun nedeni dünyanın en verimli ve iklim özelliği en iyi olan yerde bulunduğumuz için.. bu da yaşamayı kolaylaştırıyor.. insanlar verimli topraklarda rahat yaşam sürmeye devam ediyor.

İlk Çağ:



Yazının bulunmasıyla (M.Ö 3500) den başlayıp 375 yıllarındaki kavimler göçüne kadar devam eden bir çağdır... Artık insanlık eskisi gibi bir yaşamları yok yavaş yavaş yerleşik hayatlarına dini kültürler de eklemeye yenilikleri devam ettirmeye başlıyor.. önceden av aletleri yapabilmeyi başaran uygarlık bu çağın sonunda kendini tam anlamıyla savaş içinde bulacak.. bu çağda uygarlıklar çok fazla ve çoğu bilinmiyor her bir uygarlığın tarihi için yıllar geçer gider anlatmak ile bitmeyen bir çağ... Bu çağda göreceğimiz uygarlıkları uzun uzuna anlatıp detaylı keyifli anlatımlar yaparak kendimce yorumlamayıda düşünüyorum..

Tarih öncesi ve bu çağda gelişim süreci şu şekilde maddelenmiştir:

1- İlk resim ve heykel yontma taş devrinde yapılmaya başlanmıştır.
2- Ateş ilk defa taş devrinde bulundu.
3- İnsanlar ilk defa yerleşik hayata cilalı taş devrinde geçtiler.
4- İnsanlar hayvanları evcilleştirmeyi ilk defa cilalı taş devrinde öğrendiler.
5- İnsanlar ilk defa balıkçılığa cilalı taş devrinde başladılar.
6- İlk krallık ve beylik maden devrinde kurulmuştur.
7- İlk bulunan maden bakırdır.
8- İlk kez yazı demir devrinde kullanılmıştır.
9- Tarihte ilk defa aile hukuku Hititlerde görülmüştür.
10- Anadoluda kurulan ilk uygarlık Hititlerdir.
11- İlk tarih yazıcılığını Hititler yapmıştır.
12- Anadoludaki ilk siyasi birlik Hititlerdir.
13- Tarihte ilk defa meclisi Hititler kurmuştur.(pankus meclisi)
14- İlk sosyal örgütlenme maden devrinde mezopotamyadaki Sümerler tarafından gerçekleştirirdi.
15- Tarihte ilk defa Güneş Saatini Sümerler kullanmıştır.
16- Mezopatamyadaki ilk medeniyet Sümerler tarafından kuruldu.
17- İlk yazıcı (Çivi Yazısı) bılan Sümerlerdir.
18- İlk yazılı kanunlar Sümerlere aittir (Urgakina kanunları)
19- İlk ordu Sümer ve Akadlar tarafından kuruldu.
20- Tarihte ilk olarak asya ile Avrupa arasındaki kültürel etkileşimi meydana getiren olay İskender’in asya seferine çıkmasıdır.
21- İlk kez doğu-batı ticaretinin gelişmesine Lidyalılar neden olmuştur.
22- İlk parayı Lidyalılar kullandı.(m.ö. 700)
23- İlk anayasayı babiller yazmıştır.
24- İlk kanun kitabını babiller yazmıştır.
25- Tarihte ilk defa Güneş yılına dayalı takvimi mısırlar bulmuş ve gün, yıl ve mevsim olarak ayırmışlardır.
26- Tarihte ilk yazılı antlaşma kadeş antlaşmasıdır.
27- İlk hiyeroglif (resim) yazısını mısırlar bulmuştur.
28- İlk defa tıp ve mumyacığı mısırlar geliştirmiştir.
29- Sulama kanalları ve sulama işi ilk kez maden devrinde Mısırda kullanmaya başlanmıştır.
30- İlk defa alan ve hacim hesplarını bulan, daireyi 360 dereceye bölen Mısırlardır.
31- Tarım ile ilk defa mısırlar uğraşmışlardır.
32- Tarihte ilk defa ticaret kolonileri İonlar kurmuştur.
33- İlk modern tarih yunan medeniyetinde heredot tarafından yazıldı.
34- İlk posta örgütünü Persler kurmuştur.
35- Tarihte ilk alfabeyi bulanlar Fenikelilerdir.
36- Tarihte ilk denizciler Fenikelilerdir.
37- Tarihte ilk Yahudi İbranilerdir.
38- Tarihte ilk basın yayın hayatını romanlılar çıkartıkları günlüklerle başlattılar.

Biz şu zamanda geçen olayları iyi kavramamız gerekiyor bu zamanda oluşan olaylar genellikle bütün çağı etkiliyor.. Dilimizdeki Farklılığın sebebini geçen sefer anlattığım gibi olmuştu.. Bunun farklılığını farkeden insanoğlu din için güç için savaşlara başladı... yenilik yaptıkça toplumları ezdi... güçlü hissetti kendisini.. şu zamanki olayları anlamak için ilk çağdaki olaylara iyi bakmak lazım...


İlk Çağ Medeniyetleri:

İlk çağda bir çok medeniyet kültürler mevcuttur bunların en başta gelenlerini tek tek yazıp sıralamak istiyorum... bu medeniyetleri alıntı yaparak yorumlamayı hedefliyorum... en büyük medeniyetler mezopotamya da kurulmuştur...
Bunlar:

Asurlular:



Asurlular, aslen Kuzey Irakta, Dicle kıyısında bulunan Aşur/Asur şehri ve çevresinde yaşayan Sami toplulukken; özellikle M.Ö 2000 sonrası doğu-batı arası uluslararası ticaretten faydalanarak gelişmiş ve topraklarını genişleterek ülkelerini bir imparatorluğa dönüştürmüş eskiçağ halkıdır. M.Ö 2000 yıllarının başından itibaren özellikle Anadolu’da koloniler kurmuş, Anadolu’ya yazıyı taşımışlardır. Daha sonra Mitanni egemenliğine girseler de 2000 yılının ortalarında bağımsızlıklarını kazanmış ve Fırat’a kadar topraklarını genişleterek buralara yerleşmişlerdir. Asurluların başkenti Ninova kentidir. M.Ö 1000 yılının başından itibaren Doğu Anadolu içlerine doğru genişleyen imparatorluklarıyla birlikte ilerleyen Asurlular kuzeyde Elazığ ve Palu’ya kadar yayılmışlardır. Asur hükümdarları sıklıkla fethedilen toprakların yerel halkını oradan sürerek yerlerine Asurluları yerleştirmiş ve bu bölgeleri Asurlulaştırmışlardır.

İmparatorluğun M.Ö 7. yüzyıl sonunda çökmesiyle birlikte Asur halkı da tarihi kayıtlardan silinir. Son olarak Harran ve çevresinde yaşadıkları bilinmekle birlikte kayıtlarda yer almasa da Eski imparatorluk topraklarında daha sonraki yüzyıllarda da yaşamlarını sürdürdükleri ve zamanla bölgenin diğer halkları içinde eriyip gittikleri aşikardır. Günümüzde yaşayan bazı Süryaniler, Asurluların soyundan geldiklerini iddia etmektedirler.

Asurluların ilk büyük kralı, Tiglatpileser (M.Ö 1112-M.Ö 1074) olmakla birlikte, Asur İmparatorluğu, özellikle Sargonlar sülalesi ( M.Ö 721M.Ö 610) zamanında en parlak dönemini yaşamıştır. Başkent Ninova’da, Sargon П (M.Ö 727-M.Ö 705) büyük bir saray yaptırıp ve önemli bir kitaplık kurdurmuştur. Sargon П’nin yeri ne geçen Sanherib (M.Ö 705- M.Ö 681) Basra körfezi kıyılarındaki halkları boyunduruk altına alabilmek için bir donanma yaptırarak, Fenike ve Filistin kıyılarını bütünüyle ele geçirmiştir. Asurbanibal döneminde (M.Ö 668-M.Ö 626) imparatorluk en geniş sınırlarına ulaşmıştır. Asur toprakları, Anadolu’nun merkezinden Basra körfezine, Karadeniz’den günümüzdeki Etiyopya’ya kadar uzanıyordu. Henüz bütünlüğü tam olarak sağlamamış bu uçsuz bucaksız imparatorlukta, sürekli ayaklanmalar patlak veriyordu. Gerçekten de Asurlular, yenilgiye uğrattıkları ülkeleri örgütlenmeyi bilmiyor, yalnızca bir vergi koyuyor ve imparatorluğu, halkı korkutarak ayakta tutabiliyordu.

Eski Asur Çağı (M.Ö 2100-1800)


Bu çağda İlusuma (M.Ö 2000) bağımsız bir devlet kurmuştur. İl-suma’dan sonra gelen İrisum ve İlkunum Asur’un bağımsızlığını kuvvetlendirmişler ve memleketi imar etmişlerdir. Sargon I. devletin sınırlarını doğuya doğru çok genişletmiş ve Anadolu ile ticari ilişkiler kurulmuştur.

Asur Orta Çağı


Asurlular gerek siyasi, gerekse kültürel bakımdan değişik bir hüviyetle ortaya çıkmışlardır. M.Ö 1400-1350 yıllarında kral Asur-u Ballit Asur’u büyük bir devlet haline getirmiş kendisinden sonra gelen Ahadnarari I, Salmanassar I, Nimurta I, zamanlarında Asur devleti gittikçe zayıflayan Babil ve Hitit devletlerinin zararına olarak yükselişine devam etmiştir. araya giren kısa bir durgunluk döneminde Babil ve Asur arasında uzun mücadeleler olmuş ve Asurlular kısa bir zaman için Babillere vergi vermek zorunda kalmışlardır. Fakat Tiglatpileser (117-1090) zamanında tekrar büyük bir devlet haline gelmişlerdir. Bu zamanda Asur devleti, batıda Akdeniz’e kuzeyde Karadeniz’e kadar ulaşmıştır.

Yeni Asur Çağı (M.Ö 900 tarihinden sonra)


Bu çağda başa gelen krallar birkaç ayrıklık ve kısa aralıklar dışında, daima savaş ve fetihlerle uğraşmışlar, Asur İmparatorluğu’nun sınırlarını genişletmişlerdir. Tiglatpileser III, (745-727), Sargon II, (722-705) zamanlarında Asur tarihinin en yüksek devri açılmıştır. Sargon П, İsrail devletini kesin olarak yıkmış Van’a kadar bütün Urartu’yu istila etmiş Basra körfezine ulaşmış; böylece Asur devletinin sınırlarını bugünkü Bahreyn adalarından Kıbrıs’a kadar uzatmıştır. Fakat Sargon П’den sonra gelen krallar, yer yer başarılı seferlerde bulunmuşlarsa da, sur devleti eski kudretini kaybetmiştir. Med kralı Kayaksi idaresinde birleşen Babil ile diğer yenilmiş milletler Asur devletine saldırmışlar, Büyük Asur İmparatorluğuna son vermişlerdir (M.Ö 612).

Asur Devletinin Yıkılışı


I. Tukulti-Ninurta’nın ölümünden (M.Ö 1208) sonra gerileme dönemine girdi. M.Ö 11. yüzyılda I. Tiglat-Pileser zamanında kısa süre yeniden eski gücüne kavuştuysa da, bunu izleyen dönemde hem Asur Krallığı, hem de düşmanları, yarı göçebe Aramilerin akınlarıyla yıprandı. M.Ö 9. yüzyılda Asur kralları sınırlarını yeniden genişletmeye başladılar; M.Ö 8. yüzyılın ortasından M.Ö 7. yüzyılın sonuna değin III. Tiglat-Pileser, II. Sargon (Şarrukin) ve Sinahheriba (Sanherib) gibi güçlü kralların önderliğinde Basra körfezinden Mısır’a kadar uzanan toprakları egemenlikleri altında birleştirerek günümüzde Yeni Asur İmparatorluğu olarak adlandırılan bir imparatorluk kurdular.



Son büyük Asur kralı, Asurbanipal’di. Asurbanipal, Elam’ı geçerek buranın halkını yok etmiştir. bu dönemde sanatta büyük bir gelişme olduğu bilinmekteyse de, hükümdarlığın son yılları ve M.Ö 627’deki ölümünü izleyen dönemin olayları karanlıkta kalmıştır. Bu büyük imparatorluk, Asurbanipal’in ölümünden sonra, Avrupa’dan gelen İskitler tarafından istila edildi. Daha sonra Medler, Persler ve Babiller birleşerek, imparatorluğa son darbeyi indirdiler ; Ninova M.Ö 612’de alındı ve yerle bir edildi. Babil kralları, Asur İmparatorluğu’nun büyük bölümünü elde ettiler ve Asurluların egemenliğinden kurtulabilmek için canla başla savaştılar. Asurlular eski dünyanın en kuvvetli imparatorluklarından birini kurmuşlar, en büyük medeniyetlerden birini yaratmışlardır.



Asur Savaş Anlayışı ve Kültür Birikimi

Asurlular, aşırı savaşçılıklarının yanında büyük bir medeniyet meydana getirmişlerdir. Kuvvetli bir hükümet teşkilatı kurmuşlar, tek tanrı fikrini benimsemeye başlamışlar, çivi yazısını kullanmışlar, sanat, edebiyat, mimarlık ve hukuk alanlarında birçok eserler yaratmışlardır. Asurluların sanat eserlerinde Sümer etkisi hemen göze çarpmaktadır. Asur ulusunun önceden yaşadıkları soğuk ve dağlık yerler, korunmak zorunda kaldıkları yaban hayvanları, onları dayanıklı ve yırtıcı yapmıştı. İnsafsızca savaşırlar, şehirleri kuşatmayı, savaş araçları kullanmayı iyi bilirlerdi. Sami diliyle konuşurlar, Sümerlerden öğrendikleri çivi yazısını kullanırlardı.

Hareketli, güçlü, aynı zamanda da acımasız ve kan dökücü bir halk olan Asurlular, korkunç savaşlarla büyük zaferler kazandılar. Asur ordusu çok iyi örgütlenmişti. Mızraklı askerler ve okçular, örme zırhlar giyerlerdi; savaş arabaları çok çabuk yer değiştirebiliyordu, kuşatma gereçleri son derece gelişmişti. Ayrıca, gerçek bir süvari sınıfı da tarihte ilk olarak Asur ordusunda kurulmuştur. Ne var ki, bu yırtıcı insanlar, kazandıkları her zaferin ardından, ele geçirdikleri savaş tutsaklarına büyük işkenceler yapıyor, işgal ettikleri ülkelerdeki insanları ya öldürüyor ya da sürüyor, ülkeyi sistemli biçimde yakıp yıkıyorlardı.



Asur sanatını Doğu sanatından ayıran en önemli özellik, dini olmaktan kurtulmasıdır. Tanrı heykelleri yaptıkları gibi kral heykelleri de yapmışlardır. Tapınaklar saraylara ek olarak kurulmuş ve genellikle iki tanrıya ayrılmıştı. Mimarlıkta ölçülerin büyüklüğüne önem verirlerdi. Sarayları heykeller ve kabartmalarla süslerlerdi. Kapılara insan yüzlü, kanatlı boğa heykelleri dikerlerdi. Odaların ve iç avluların duvarlarını kabartmalarla süslerler; bir şehrin kuşatılması, askerlerin nehri geçmesi, suçluların cezalandırılması gibi olayları bu kabartmalarda görmek mümkündü. Hayvan heykellerinde çok başarılıydılar. İnsan heykellerinde başarılı olamamışlardır. Ninive, Asur Kalah (Nimrud), Dur Şarrukin (Horsabad) ve başka yerlerde bulunan kalıntılar, Asurluların mimarideki ustalığını göstermektedir.[Alıntı]



Asurlar Genel olarak kültürlerinde kabartma duvar işçiliği sanatı çok fazla.. kendilerinin yaptığı eserlerde, dinlerin etkisinden kalarak Çıkarmışlardır... Merkezleri Ninova olan bu medeniyet çok geniş çaplı yeniliklerden bulunmuşlardır.. dev heykeller ile göz alıcı yapıtlarla büyülendik... Yapıtlara yazı yazan ilk kavimdir.. Bütün diğer medeniyetleri sömüren devasa bir imparatorluk kurmuş olsa da hükümleri iç karışıklılık ve dinsel yönlerden dolayı çöküş yaşayıp parçalanan bir medeniyet olmuştur...

SÜMERLER:



Dünya kültürünün ve teknoloji babında o zamanların en gelişmiş medeniyeti olarak sümerlileri gösterebilirim... Bu medeniyette ceza sistemi Paraya çevriliyor.. Kapitalizmin temeli olan bu sümerli kardeşlerimiz Kendilerine göre de kültür yapıları inşa etmişler... Tarihteki İlk yazı ve ilk Tekerleği bularak Dahada gelişmişliği arttıran bir devlet olmuşlardır... Kapitalist düzeni olan bu medeniyette tabiki Sınıflar ayrılığı vardır (ironi yapıyorum  ) Bu sınıflar 3 sınıfta inceleniyor...
1. sınıfı din adamları ve askerler, 2. sınıfı halk, 3. sınıfı ise kölelerin oluşturduğu bir toplumsal hiyerarşi vardı... Bu Medeniyette Tufan ve Gılgamış Destanları vardı Kendilerinin yaptığı eserlerde bile günümüzde anlamadığımız teknolojiler kullanılmıştı hala hayretler içerisinde araştırıyor.. öğrendikçe de aktarmaya çalışıyorum  Astronomide bu zamanların bilim adamlarına taş çıkaran Sümerliler bilimde baya ileride olduklarını yaptığı icatlar ile gösterdiler  Ne kadar Kendileri Güçlü Medeniyet olsalarda yaptıkları evler tuğla ve kerpiçten yaptıkları için günümüze ulaşamamışlardır.. ( O zamanlarda da müteahhitler paradan kaçıyormuş  ) Kendi Sümerce Dili vardı.. 168 kelimeden oluşan büyük bir dildir...



Büyük medeniyetlerin ve dünya kültür mirasının temellerini atan Sümerler, tarih sahnesine diğer medeniyetlere nazaran daha erken çıkmıştır. M.Ö 4000 yıllarından itibaren başlayan tarihi ile Sümerler; yazı, dil, tıp, astronomi, matematik gibi pozitif öğretilerin yanı sıra din, fal, büyü ve mitoloji gibi alanlarda da diğer medeniyetlere örnek olmuşlardır. Sümerler döneminde Mezopotamya'da 18 tanesi büyük olmak üzere yaklaşık 35 şehir ve kasabanın var olduğu bilinmektedir. Bunlara; Kiş, Nippur, Zabalam, Umma, Lagaş, Eridu, Uruk ve Ur örnek verilebilir. İlk olarak Uruk Kralı Lugalzagizi aşağı Mezopotamya’daki kent devletlerini bir yönetim altında toplamıştır (M.Ö.2750). Sümerlere Elamlar son vermiş (M.Ö 2000 yıllarının başları) ve böylece Mezopotamya’da Akadların devri başlamıştır.



Sümerlerin Tarihçesi

Mezopotamya'nın güney ucunda yer alan Sümer şehri, MÖ 4000 - 2350 yılları arasında Orta Asya'dan göç eden Sami bir halk tarafından kurulmuştur. Bu halkın günümüz tarihindeki bilinen adı Ubaidliler'dir ve Sümer şehrinde yer alan ilk medeniyet olmuşlardır. Sümerlerin kökeni günümüzde tam olarak bilinemese de Orta Asya taraflarından oldukça kültür etkileşimi yaşadıkları tahmin edilmektedir.

Bu medeniyet, yaşamış olduğu her bölgede kendi soylarından oluşan yerleşim sistemi içerisine girmiştir. Sümerliler, böylece bölgesel site devletleri ve site devletlerinin bir araya gelmiş olduğu bir medeniyet oluşmuşlardır. Sümerlerin bölgesel olarak bu yapılanmaları irili ufaklı 35 Şehir Devleti kurmalarını sağlamıştır.

Sümerler, M.Ö. 4000’li yıllarda yerleştikleri Mezopotamya bölgesinde 2000 yıl gibi çok uzun bir süre var olmuşlardır. Fakat Sümerler, "Büyük Tufan" veya "Nuh Tufanı" olarak bilinen felaket sonrasında birbirleri ile giriştikleri mücadeleler ile kendi sonlarını hazırlamışlardır. Buna eş zamanlı olarak bölgedeki diğer toplumların zamanla kalabalıklaşıp Sümerler için tehdit oluşturmaları zamanla Sümerlerin Mezopotamya’daki hâkimiyetinin sonunu getirmiştir.

Sümerlerin oluşturmuş oldukları şehir devletleri birbirleri ile savaşarak hâkimiyet mücadelesi içerisine girmişlerdir. Sümerlere ilk tehdit doğu sınırında bulunan Elamlardan olmuştur. Elamlar, M.Ö. 3000’li yıllardan itibaren günümüz İran Coğrafyasının güney batısında varlıklarını göstermeye başlamışlardır. Fakat Elamlar zamanla güçlenmiş, Sümerler için önemli bir teklike oluşturmaya başlamışlardır. Elamlar’ın Sümerler üzerine ilk saldırısı M.Ö. 2530 – 2450 yılları arasında olmuştur. Akabinde ısrarlı olarak saldırlar düzenlemiş, Sümer şehir devletlerinin zayıflamalarını hızlandırmışlardır. Elamlar yapmış oldukları saldırılarla Sümerlileri zayıflatıp, toprak kayıplarına sebep vermiş olsa da Sümerler halen varlıklarını devam sürdürmeye devam etmişlerdir.

Sümerlerin asıl sonunu hazırlayan sebep dış devletlerden değil kendi içerisinde barındırdığı Sargon adlı bir kişiden gelmiştir. Annesi bir rahibe olan Sargon, gayrimeşru bir ilişki sonrası dünyaya gelmiştir. Yaşamına son verilmemesi için rahibe annesi tarafından gizli yollardan bir aileye evlatlık verilmiştir. Sargon, evlat edinildiği itibarlı bir aile vasıtasıyla iyi bir konuma gelerek Kiş Kralı Urzababa’nın sarayında görevlendirilmiştir. Sargon giderek daha yüksek mevkilere ulaşmış ve Kral Urzababa’nın giriştiği bir savaştan yenik olarak sarayına döndüğünde darbe yaparak Kiş Krallığını ele geçirmiştir. Sadece bir tane Sümer Şehir Devletinin Krallığını ele geçirmesiyle, krallığa bağlı olan bütün Şehir Devletlerini kendisine itaate zorlamıştır. Sargon, giriştiği bütün mücadelelerle Sümerlerin toplumsal bütünlüğünü tamamen ortadan kaldırmıştır (M.Ö. 2334 – 2279).

Sargon’un Sümerlere yaşatmış olduğu bu durum Sümer topraklarını ele geçirmek isteyen Elamlılar ve Akadların lehine olmuştur. Sümerlere önce Elamlar saldırmaya başlamıştır. Yaklaşık yüzyıl sonra da Kral Sargon yönetimindki Akadlar Sümerlere saldırmaya başlamışlardır. Sargon Hanedanı bir asır boyunca iktidarda kalmış, şehir devletlerini birleştirmiş ve Sümerleri tarih sahnesinden silerek Akadlar dönemini başlatmıştır. Sümerlerden sonra gelen hem Akad hem de Babil uygarlıkları bu büyük medeniyetin izlerini taşımışlardır.

Sümerlerde Dini İnanış ve Mitoloji
Sümerlerin dini inanış biçimleri oldukça mistik ve fantastik bir şekildedir. Çok tanrılı bir inanışla beraber her nesnenin bir tanrısı olduğu inancına sahip olmuşlardır. Sümerlerin bu tanrıları insan görünümünde fakat insanüstü güçlere sahip tanrılardır.

Sümer tanrıları insanlara ne istediklerini söylemez, ancak insanlar onlara ne istediklerini sorabilir ve bu sorularına cevap alabilirlerdi. Sümer halkı tanrılarla iletişimlerini Ziggurat adı verdikleri tapınaklarda gerçekleştiriyorlardı. Bu Ziggurat’lar, tanrıyla iletişim kurabildiğine inanılan insan olan, Rahipler tarafından işletilirdi. Din adamları tanrılara istediklerini sorar, onlara kurbanlar adar ve kendilerine azap etmemesi için tanrılarına yalvarıp dua ederlerdi.

Ziggurat’lar, o günün şartlarında mümkün olabildiğince yüksek inşa ediliyordu bunun sebebi ise tanrıların en güçlüsü, ulu tanrı olan Gök Tanrısı’na yakın olmaktı. Din adamı veya Rahipler, Sümer Kralları tarafından yetkilendirilmişlerdi. Zaten Sümer Kralları da en yüksek derecedeki Rahiplerden seçilmiş ve yarı tanrı statüsünde olmuş kişilerdi. Kralların da en ulvi görevi insanları yönetmekti. Sümerledeki tanrılar ise şu şekildeydi;


Ziggurat

Anu: İlk tanrı, baş tanrı ve gök tanrısıdır.

Ki: İlk tanrının dişisi ve yer tanrısıdır.

Enlil: Hava tanrısı ve sonraki diğer tüm tanrıların babasıdır.

Enki: Bilgelik tanrısıdır.

Ninmah: Ana tanrıçadır.

Nanna: Ay tanrısıdır.

Utu: Güneş tanrısı ve Nanna’nın oğludur.

Ecem: Tanrıların kraliçesidir.

İnanna: Aşk ve bereket tanrısıdır.

Aşnan: Tahıl tanrısıdır.

Lahar: Sığır tanrısıdır.

Sümerlerde Sosyal Yaşam, Bilim ve Teknik

Mezopotamya’da yaşamış olan Sümerler, bilim ve teknik konularında içinde bulunulan tarih çağının oldukça ilerisinde olmuşlardır. Sümerlerin çanak, çömlek, kazan, ekmek pişirme tandırları gibi birçok araç ve gereci yapmışlardır. Bununla birlikte Sümerler sert ve güçlü madenleri de işlemiş oldukça gelişmiş bir yapı tekniği kullanarak taş, kerpiç ve tuğlalar kullanarak iki ve üç katlı evler inşa etmişlerdir.

Şaşırtıcı şekilde bir sulama sistemi kullanan Sümerler, bataklıkları kurutup yaşadıkları yerlere kanallarla su taşımışlardır. Bentler yapmışlar, sel baskınlarının önlemişler ve barajlar yaparak ihtiyaç suyunu koruma altına almışlardır. Sümerler yapmış oldukları düzenli sulama ile tarım arazilerinden oldukça verim almış ve elde ettikleri mahsulleri depolamayı başarabilmişlerdir. Tarihte tekerleği de icat etmiş olan Sümerler, tarım alanlarını öküz ve sabanlarla işlemişlerdir.

Bilim ve Teknik alanında diğer tüm toplumların önünde olan Sümerler, Matematik ve Geometrinin temellerini atmışlardır. Matematiğin temeli olan dört işlemi bulmuşlar ve dairenin alanını hesaplamayı başarmışlardır. Sümerler, tüm bunların yanında zaman hesaplamasında inanılmaz bir başarı elde ederek gelişmiş bir takvim kullanmaya başlamışlardır. Tarihte Ay yılına dayalı ilk takvimi bulmuş olan Sümerler takviminde, yıl 360 gün, aylar 30’ar gün olarak hesaplanmıştır. Bütün bunlara ek olarak güneş saatini de ilk Sümerler bulmuştur. Bu güneş saati yalnızca günleri ve ayları değil güneşin hareketleriyle saatleri de hesaplamışlardır. Sümerlerin bütün bu çalışmaları günümüzdeki Matematik, Geometri ve Astronominin temellerini atmıştır. Fakat bütün bu çalışmaların arasındaki en önemli önemli bir icat olan tekerleğin icadı, tarihteki süreçleri ve gelişmeleri nasıl etkilediğine bir göz atalım.

Tekerlek



Günümüzde hayatımız kolaylaştıran, uzun mesafeleri kısa yapan birçok aracın olmazsa olmazıdır tekerlek. Bilinen en eski zamanlardan beri gerek yük taşımak, gerekse insan taşımak için kullanılagelmiştir. Tekerleği tanımlayacak olursak, hepimizin de bildiği gibi dairesel bir forma sahip olan, çoğunlukla yük taşımaya yarayan araçların hareket etmesini sağlayan mekanizmanın adıdır.

Tarihçesi MÖ 5000 yıl kadar önceye dayanan tekerleğin ilk izlerine Mezopotamya’da rastlanmıştır. Speiser ve Gawrada adlı iki arkeolog yaptıkları kazılarda, MÖ 3500 yıllarına ait bir Sümer piktogramında çizilen tekerlekli kazığa rastlamışlardır. Sümer kalıntılarında sürücü, iki tekerliğin ortasında bulunan bir eyerde ata biner vaziyettedir. Yine İngiliz araştırmacı Wolley, tam olarak nede kullanıldığını çözemediği MÖ. 2950 yıllarına ait bir tekerleğe rastlamıştır. Tüm bunların yanında tekerleğin ilk kez Kuzey Kafkasya Orta Avrupa’da kullanıldığına dair görüşler de olmakla birlikte tekerleğin orijinal vatanıyla ilgili görüş ayrılıkları hâlâ sürmektedir.

İlk Tekerlek

İzlerine ilk kez Mezopotamya’da rastlanan tekerleğin nasıl keşfedildiği merak konusu olmuştur. Tekerliğin, kütüklerin yuvarlanarak ilerlemesinden esinlenilerek icat edildiği düşünülmekle birlikte ilk tekerleğin üç noktadan yere temas ettirilen bir mekanizmaya sahip olduğu bilinmektedir.

Zaman İçerisinde Tekerleğin Gelişimi

Batı’da bulunan kalıntılardaki tekerlekler, oyuncakların alt kısımlarını destekleyen taştan bir mekanizma şeklinde dizayn edilmiştir. Batı’da büyük baş hayvandan ziyade, küçükbaş hayvanların evcilleştirilmiş olması tekerleğin daha geç dönemlerde kullanılmasına neden ,olmuş ve Batı’nın gelişmesinin önündeki en büyük engel olmuştur.



II. Ramses Savaş Arabasının Üzerinde

Sümerlerin kullandığı araba tekerlekleri, zaman geçtikçe dört tekerlek formunu almış ve arabanın kayışlar yardımıyla atlara bağlanması şeklinde kullanılmıştır. Mısır’da ise ilk olarak eşek ve öküzler yardımıyla çekilen arabalar kullanılmıştır. Bu arabalar özellikle savaş zamanlarında kullanılmaya başlanmıştır. Mısırlılara ait belgelerde Firavun, savaş arabasının üstünde savaşa gider pozisyonda resmedilmiştir. Tekerleğin zaman içerisinde yük ve insan taşımaktan başka alanlarda kullanıldığını bilmekteyiz. Yapılan kazılarda bulunan MÖ 400’lü yıllara ait çömlekçi çarkı ve su çarkı bunun ispatıdır.

19. yüzyıla gelindiğinde Güney Afrika, Etiyopya ve Somali dışında her yerde kullanılan tekerlek, buralarda da Avrupalıların gelişi ile birlikte kullanılmaya başlamıştır. Eski zamanlarda ağaç kütüklerinin yuvarlanması sonucu keşfedilen tekerlek, günümüzde gelişip, farklı fonksiyonları ile modern formunu almıştır. Kullanım alanı itibariyle öncelikle yük taşımak maksadını taşımış, ilerleyen yıllarda ise, teknolojinin gelişmesiyle savaş-araç gereçlerinin taşınması ve bir yerden bir yere kolayca gidebilme vazifelerini görmüştür.

Sümerlerin Tarihe ve Bütün İnsanlığa Armağanı

Sümer dili ve uzmanı ünlü yazar, Samuel Noah Kramer, Sümerleri anlattığı meşhur esirine "Tarih Sümer’de başlar" ismini vermiştir. Böylece Kramer, tarihin başlangıcının yazı ile olduğunu vurgulayarak, yazıyı ilk kullananların da Sümerler olduğuna dikkat çekmek istemiştir. Arkeolojik bulgular, bilinen ilk yazı sisteminin Sümerler’e ait olduğunu göstermektedir.

Çivi Yazısı




İlk yazı örnekleri M.Ö. 3300 yıllarında Sümerlerin Uruk şehrinde bulunmuştur. Bulunan bu yazılar, ucu sivri araçlarla yazıldığından çivi yazısı ismini almıştır. Sümer yazısı, ya da çivi yazısı adı verilen bu yazı, Sümer rahipleri tarafından tapınak ve depolardaki malları kayıt altına almak amacıyla kullanılmıştır. Buradaki asıl amaç, depolardaki malların isimlerinin belirlenerek birbirleriyle karışmasını önlemek olmuştur. Sümerlerden sonra başka milletler de çivi yazısını geliştirip kullanmışlardır. Bunlar; Akadlar, Elamlar, Hititler, Urartular ve Fenikeler gibi uygarlıklardır. Birçok kavim tarından kullanılan ve çözülmesi zor olan çivi yazısı, 1844’te bir İngiliz subay olan Henry Ravlinson tarafından çözülmüştür. Böylece ilk uygarlıklara dair bilgiler de gün yüzüne çıkarılmaya başlanmıştır. Bu yazı tipi papirüs’ün icat edilmesiyle son bulmuştur.[ALINTI]




Sümer uygarlığı günümüze ışık tutan ve her haliyle bize gelenek örf adetlerini aktaran binlerce yıl önce bile etkisini kaybetmemiş bir toplum olmuştur...

AKADLAR:

Akade Başkenti olan Akadlar tarihte Önemini düzenli ordu kurarak göstermiştir... Askeri düzenden başarı sağlayan akadlar Medeniyette hatrı sayılır yerini almıştır...Tarım gelişmiştir. Su kanalları yapmışlardır, Tarımsal faaliyetlerde kendilerini En çok buğday ekiminde göstermişlerdir.. Zafer anıtı ve Agade tapınakları mimari eserleridir....



Mezopotamya bölgesinde Sümerlerin zayıflamasından sonra güçlenen Akadlar, Sami kökenli savaşçı bir topluluktur. Sümerlerden sonra Mezopotamya’nın hükümdarlığını ele geçiren bu topluluk, Mezopotamya’daki medeni gelişimin öncülüğünü yapmıştır. Savaşçı bir topluluk olan Akadlar, ilerleyen tarihlerde çıkacak olan Sami kökenli Asur ve Babil halklarına da öncülük etmişlerdir. Çok tanrılı bir inanca sahip olan Akadlar zafer anıtını inşa eden topluluk olmuştur. Akadlar, Sümerlerin aksine merkezi otoriteye önem vermiş ve Mezopotamya’yı tek bir merkezden yönetme planları kurmuşlardır.

Akad hanedanının kurucu Sargon ailesidir. Agade isimli bir başkent kuran Sargon tarihi kayıtlara göre 34 savaş yapmıştır. Yinede Sargon ile ilgili anlatılan ve eldeki bulgular daha çok mitolojik ve efsane niteliğindedir. Sargon’un torunu olan Akad Kralı Naram-Sin de dedesinin yolundan giderek birçok sefer yapmıştır. Fakat bölgedeki güç dengelerinin değişmesiyle Akadlar bu dönemde düşüşe geçmişlerdir. Kısa bir süre içinde Zagros Dağları’ndan inen ve Akad ülkesini işgale başlayan Gutiler ile yönetim zayıflamış ve M.Ö 2100 yıllarında tekrar Sümerler tarafından yıkılmışlardır.[ALINTI]



Gutiler; şimdiki Kürt topluluklarının Atası(geçmişi) olarak bilinir.. Zaten adından yola çıkarak dönüşmüş bir isimdir.. Gut(kut)i zamanla Kurti olmuş ve dönüşmüş günümüze kadar isim böyle gelmiştir.. Mezopotamya da Çok büyükiç karışıklılık çıkarmışlar bu sebeble de Yönetimde büyük zayıflığa sebebiyet vermişlerdir..

İç karışıklılık nedeniyle akadlar dayanamamış düşmüşlerdir... Bunu Fırsat bilen Gutiler yönetimi zayıflatmış iyice yıkıma gitmesini sağlamışlardır.

BABİLLİLER




MÖ. 3. Binyıl’ın sonları ile 2. Binyıl’ın başlarında Mezopotamya, İkinci bir Samî göç hareketine sahne olmuştur. Bu göç hareketiyle gelenlere Martular ya da Amurrular denilmektedir.
Amurrular, uzun yıllar Sümer ve Akkad hâkimiyetinde kalarak, aylıklı asker, işçi ve tacir olarak çalıştılar, daha sonra Akkad ilinde toplandılar ve buradaki Samîler’le birleştiler. Samî dillerin doğu lehçesini konuşan Amurrular, Babil kentini ele geçirip I. Babil Sülâlesi’ni (MÖ. 1850-1550) kurmuşlar ve kendilerinden önce Mezopotamya sitelerinde mevcut olan Sümer kültürünü de büyük ölçüde benimsemiş lerdir. Bu sülâlenin ünlü kanunlarıyla tanınan altıncı kralı Hammurabi (MÖ. 1750’lerde), Sümer kentlerini ve Akkad ülkelerini tek bir yönetim altında birleştirmiştir. Hammurabi’nin kurduğu bu yeni düzenin, teokratik bir devlet olmaktan çok dünyevî bir devlet olduğu genellikle kabul görmektedir. Bu devlet, Akkad İmparatorluğu gibi büyük bir dünya devleti olmayıp, memurların yönetimine dayalı milli bir devlettir. Babil kenti, devletin başkenti yapılmış ve bundan sonra kurulan Babil devletlerinin de merkezi olmuştur.
Hammurabi dönemi, Eski Babil’in doruk noktası olmuştur. Bu dönemde,Sümer,Akkad,Elam,Gutiler ve Amurrular’ın bir araya gelmeleri sonucu oluşan ırklar karışımında,küçük bir azınlık durumuna düşen Sümerler, zamanla Samîler içerisinde eriyip gitmişlerdir.
İyi bir komutan ve idareci olan Hammurabi bütün gücüyle Mezopotamya’y ı Samîleştirdi. Babil kültürünü Mezopotamya kültürü durumuna getiren bu kralın döneminde görülen siyasal ve sosyal alandaki çalışmalarla ilgili yazılı belgelerin çokluğu bilimsel açıdan geniş bir bilgi birikimi sağlamaktadır.
Hammurabi, Mari bölgeleri ile Asur ili de dahil olmak üzere bütün Subaru’yu, Elam’ı,aşağı denizden Amurru’ya ve yukarı denize kadar olan ülkeleri ele geçirmişti. Büyük Akkad Devleti’ni yeniden canlandırmıştı. Bu büyük başarı kendisine Sümer-Akkad kralı, dört iklim hükümdarı, cihan imparatoru gibi ünvanlar kazandırmıştır. Hammurabi, sonraları bunlara ek olarak Martu Addası yani Amurru atası ünvanını da aldı.

Amurrular’ın bütün Sinear’a hâkim olmaları, büyük tarihi sonuçlara neden oldu.
Sümerler, Akkadlar, ElamIar, Guti’ler gibi çeşitli kavimleri bar ındıran Sinear, yeni gelen Amurru dalgaları ile çeşitli ırkların karışmasına neden oldu. Burada tarihin tanımış olduğu eski medeniyeti kuran Sümerlerle bu medeniyete benzeyen Akkadlar, Elamlar ve Gutiler, yarı bedevi, haşin, yırtıcı, yağmacı ve bilhassa mütevazi bir devletin kar ışık ve çeşitli özelliklerine sahip olan Amurrular’ın hakimiyeti alt ına düşmüşlerdi. Eski bir kültüre sahip ve medeni kanunlara uymaya alışkın olan Sinear Siteleri’nin yarı bedevî bir halkın hükmü altına girmesi,beraberinde şu sonuçları getirdi:
1- Sümerler’le Akkad’lar arasında binlerce seneden beri devam eden rekabet ortadan kalktı.
2- Azınlıkta kalan medeni Sümer milliyeti, Sami dalgalar ı içinde kayboldu.İstilacıların zulümlerine dayanamayan Sümerlerden bir kısmı da vatanlarını terk ederek, etrafa dağıldılar. Geride kalanlar ise çoğunluk içinde pek bir varlık gösteremediler ve zamanla onlara benzemeye başladılar.
3- Binlerce senelik bir medeniyet meydana getirmiş olan bu kavim, böylelikle tarih sahnesinden çekilmiş oldu. Ancak, manen asırlarca varlığını sürdürdü.
Öteden beri Sümer-Akkad ili Kalde adıyla anılan Sinear da bu zamandan sonra Amurrular’ın payitahtıyla ilişkili olarak Babilistan adını aldı.
Hammurabi, bütün Sinear’ı Samîleştirmek için çok çalıştı. Sümer-Akkad illerindeki eski siteler, Babil’in karşısında fazla direnemediler. Bütün bu şehirlerin güzellikleri Babil’de toplandı. Yani Babil başkent oldu. Babil halk ının kalabalıklığı, mabetlerinin, saraylarının görkemi ile yakın şarkın en güzel şehri oldu.MÖ. 18. Yüzyıl’da Sümer ve Akkad’ı birleştiren I. Babil Devleti Samî ırktan olduğu için, krallığın resmi dili de Akkadça oldu.[ALINTI]



Bu siyasi yeniliğin derin anlamını anlatabilmek için, dini sahada da bir inkılâp yap ıldı. Sami Akkad’lar devrinde bile muhteşem mevkiini koruyabilen Sümer’lerin Enlil’i,imparatorluk tapınağı olmak mevkiinden düşürüldü. Ona ait an’anevî ayrıcalıklar Babil tapınağı Marduk’a verildi.
Bu dini inkılâp siyasî inkılâptan daha önemliydi. Akkad krallarından Sargon ve Naram-Sin bile buna cesaret edememiştir. Kendilerine hükümdarlık tacını bahşedenin Enlil olduğunu ve onun vekili sıfatı ile saltanat sürdüklerini ilân etmeye mecbur kalmışlardı. Fakat Sinear üzerinde büyük bir otoriteye sahip olan ve bu gücüne güvenen Hammurabi, böyle bir şeye gerek görmemiştir. Sümer-Akkad unsurları ile beraber Enlil’i de iktidardan atmıştır.
Hammurabi döneminde Amurru İmparatorluğu’nun sınırları, Sargon devrindeki Akkad Devleti sınırlarıyla aynı idi. Amurrular Sümer, Akkad ve Elam illerini k ılıç kullanarak almışlardı. Fakat Suriye ile Filistin’e hâkim olmak için silahlı gücünü kullanmaya mecbur kalmadılar. Bu bölgede çoğunluğu oluşturan ırktaşları, bir şart göstermeksizin Babil kralını tanıdılar.
Hammurabi, İran Dağları’ndan Suriye ötelerine kadar uzanan geniş bir bölgeye hükmediyordu. Bu imparatorluğun merkezi Sinear’dı. Amurrular buraya da kuvvetle güç kullanarak hâkim olmuşlardı. Fakat imparatorluğun devamı için, Sinear’ın çeşitli unsurlarına,askerî kudrete dayanarak hâkim olmak yeterli değildi. Zamanla bu güç yok olabilirdi. Sürekli bir egemenliği sağlamak için, memlekette idari birliği de gerçekleştirmek gerekirdi. Bu yüzden, kuvvetli bir kültüre sahip olan ve belirli kanunlara uymaya alışkın bulunan medeni şehirlilerle, hâkim unsuru teşkil eden yarı medeni Amurrular’ın sosyal, hukuki ve medeni durumlarını telif ve tanzim, memurlar ın vazifelerini dikkatli bir itina ile yapmalar ını temin etmek gerekiyordu.
Hammurabi’nin bu ihtiyaçları pek güzel anlamış o lduğu görülüyor. Tarih bize Hammurabi’yi, iyi bir kumandan, kudretli bir teşkilâtçı, güçlü bir idare adamı olarak tanıtmaktadır. Son zamanlarda gün yüzüne çıkarılan idari mektupları ile kanun mecellesi bu hususlara işaret etmektedir.
Elam hükümdarlarından Şutruk-nahhunte, Mezopotamya’yı istilâ ettiği zaman, yağma edilen mallar arasında bu taşı da Sippar’dan (şimdiki Abu Habbe) alarak Sus’a götürmüştür.
Taşın yüksekliği 2,25 metredir. Sütunun üstünde tanrı Şamaş ile Hammurabi’nin tasvirlerine de yer verilmiştir. Bu tasvirde oturmakta olan güneş tanrısı Şamaş’ın, kanun kitabını, ayakta duran Hammurabi’ye verdiği görülmektedir.
Eski devirlerin çok k ıymetli bir abidesi olan bu taşın küçük bir bölümü eksik olmakla beraber,diğer yerleri tamamdır. Taş üzerinde 16’sı önde tasvirlerin altında, 28’i arkada olmak üzere yukarıdan aşağı işlenmiş 44 yazı sütunu vardır. Hammurabi kanunu, Eski Sümer Siteleri’nde uygulanan yasalar ın bir karışımıdır. Hammurabi, ilmi bir sistem dairesinde olmamakla beraber,bunları bir araya toplamış ve ayırmıştır.
Hammurabi, Sümerler’in çok iyi kavradığı idari, toplumsal, hukuki ve askeri kuralları,yasaları yeni duruma uyum sağlayacak, yeni ihtiyaçlara cevap verecek bir şekilde toplamak kudretini göstermiş bir devlet adamıdır. Hammurabi mensup olduğu I. Babil Devleti’nin kurulmasından çok önce, Sümer sitelerinde ve özellikle Larsa’da, Ur’da aynı kanunların, aynı kuralların mevcut olduğu ve uygulandığı bugün anlaşılan ve bilinen bir gerçektir. Larsa, Uruk,ve Ur krallarının Hammurabi’nin mektupları ile kanunlar ına temel olan fermanları, bugün elimizdedir.
Eski Sümerler’e ait olan kanunlar ise iki farklı dilde yaz ılı olarak Asurbanipal’ ın meşhur kütüphanesinde bulunmuştur. Hammurabi, Sümerler’in önceden beri uygulanmakta olan idari temellerini, yaz ılı bulunan kanunlar ını, Sümer krallar ının bu hususlara dair çıkarmış oldukları fermanları toplayarak, zamanındaki durum ve ihtiyaçlar ı, Amurrular’ın fikir ve eğilimlerini de dikkate almak şartıyla kanun kitabını hazırlamıştır. Hammurabi bu kitaba ilâhi bir değer vermeyi ihmal etmemiş, onu tanrı Şamaş’a atfetmiştir.
Sümer kanunları, toplumsal seviyeleri, gelenekleri, eğilimleri ile hak ve hukuku bir olan tek bir unsura mahsustu. Aslında Hammurabi devrinde, Sinear çeşitli unsurlara mensup ve farklı seviyede bulunan kavimlerden oluşmaktadır. Buna rağmen, Hammurabi bu unsurlar için hiçbir ayrıcalık tanımamıştır. Daha doğrusu bunları ayırt ederek her biri için ayrı uygulamalar tespit etmek gücünü gösterememiştir. Bütün bu çeşitli grupları homojen bir toplumsal yapıya isim ve hepsi için tek bir kanun yapmıştır.
Gerçi, bu yoldaki harekette, medeniyetten biraz uzak kalmış Amurru kalabalığını,kültürlü Sümerler seviyesine yükseltmek, siyaseten ileri, kültürü yüksek olan Samîleri, Sami çoğunluk içinde eritmek amaçlanmıştır. Fakat, bazı şeylerden arındırılmış ve ihtiyaçlara daha uygun olması gereken Hammurabi kanunlar ında bedevî Amurrular’ın gelenek ve eğilimlerine ait derin izler bulunması, böyle bir amaç takip edilmiş olması ihtimalini çürütmektedir. Sümer kanunlarına oranla Hammurabi mecellesinin cezalara ait hükümlerinde görülen şiddette Amurru kanunlarının kuvvetli tesirlerini seçmemek mümkün değildir.
Amurru gelenek ve görüşleri yalnız kanunlarda değil, I. Babil Devleti’nin kurulmasında da çok etkili olmuştur. Hammurabi’nin kendisine bazen mabut Sin’in, bazen de Amurrular’ın takdis ettiği Dagarfın oğlu dediğini, güneş mabudu Şamaş gibi (Karabaşlar) yani Samîler üzerine yükselmiş o lması ile gururlandığını görüyoruz.
Hammurabi kanunları, siyah diyorit taşından yapılmış bir stel üzerinde yazılı o larak,Sus şehri kazılarında ele geçirilmiştir. Bu stelin Sus şehri kazılarında bulunması, Elam kralı Şutruk Nahhunte’nin MÖ. 12.yüzyılda Babil’i işgal ettiği zaman, söz konusu taş abideyi,ganimet olarak Sus’a götürmüş o labileceği şeklinde açıklanmaktadır. Fakat son zamanlarda,Hammurabi’nin hâkim olduğu bütün büyük şehirlerde bu kanunların yazılı o lduğu birer stel diktirildiği şeklinde yeni bir yorum yapılmıştır.
Hammurabi kanunları, bir prologu (önsöz) izleyen 282 kanun maddesi ile bir epilog bölümünden oluşur ve bu bakımdan eski Sümer kanun yazıcılığına uygun bir şekilde kaleme alınmıştır. Louvre Müzesi’ndeki çivi yazılı tabletler koleksiyonu arasında, Hammurabi kanunlarının prologu bir tablette yazılı o larak bulunduğundan, bu durum, kanunların uzun ve zor çalışmaların ürünü olduğunu göstermektedir.

Hammurabi, kanunlarının önsözünde, kendisinin Tanrı Anu ve Enlil tarafından insanları mutluluğa kavuşturmak için seçildiğini şu şekilde ifade etmektedir:
“Hammurabi’yi, tanrılara köle olmakla şereflenen prensi, memlekette adaleti hâkim kılmak,huzursuzluğu ve kötülükleri kaldırmak, acizleri zorbalardan korumak için tanrılar seçtiler”.
Akkadça olarak yazılan Hammurabi kanunlarının prolog ve epilog bölümleri, Eski Babil edebiyat ının en mükemmel nesir örneklerinden birini teşkil eder. Hatta bazılar ına göre,“Eserin edebi kıymeti yanında hukukî değeri gölgede kalmaktadır”.
Hammurabi, kanunlarının önsözünde ünvanlarını sayarken, “Yaratılışı tayin eden Ulu Tanrı Enlil, Ea’nın oğlu Marduk için, tanrı korkusu olan ben Hammurabi’yi, memlekette adaleti tecelli ettirmem için, insanların üzerinde güneş gibi tecelli etmem için, insanların bedenini rahat ettirmem için, Anu ve Enlil adımı andılar. Enlil’in çağırdığı Hammurabi’yim ben” demektedir. Bu ifade tahlil edilirse, ilk defa bir “insan” ve onun refahı, huzuru için çalışan, onu koruyan bir “çoban kral” kavramı görülür. Ünvanlarında bile bu düşünce hakimdir: “Uruk halkına bol su temin eden” O’dur. “Mari ve Tuttul halkını gözeten” O’dur. “Malku halkını sıkıntıdan koruyan” da O’dur. Böylece halk ile burjuvazi sınıfı ilk defa bu kral zamanında karşımıza çıkmaktadır. Yani Hammurabi, eskiden mevcut olan kanunlar ı sistemleştirirken, birey ve toplum hukukunu ayırmak suretiyle yeni bir ıslahat gerçekleştirmiştir.
Bu yüzden Hammurabi, sadece bir kanun koyucu değil, aynı zamanda büyük bir reformcudur.
Diğer taraftan Hammurabi, kanunlarında ilk defa borçlar hukukunu ele almak şartıyla halkı,burjuvaziye karşı korumuştur. Kanunlarında mimarın, hekimlerin ve işçinin gündeliklerini ve ücretlerini tespit etmesinin gerekçesi, yine halk ın korunması fikrinden kaynaklanır. Borçlular, alacaklılara karşı korunur. Borcunu veremeyen köylünün malını ve hürriyetini müsadere etmek hakkı, zengin tüccar ın elinden alınır. Köylüye faizsiz olarak borcunu gelecek yılda ödeme hakkını tanır.
Bununla beraber Hammurabi kanunlar ı, Sümer kanunlar ı ile karşılaştırıldığında, bazı maddelerin eski Sümer kanunlarından alındığı veya hiç olmazsa eski Sümer Kanunlarının göz önünde tutulduğu görülür.
Hammurabi kanunlar ı ile ilgili bahsi bitirmeden evvel, bu kanunlarda yer alan ceza hukuku hakkında da biraz bilgi vermenin yararlı o lacağını düşünüyoruz.
Hammurabi, Martu (Ammurru) bedevilerinin, medenî şehirlerde yerleşmiş geleneklere uyabilmeleri için, yeni kanunlar çıkarmak ihtiyacını duymuştu. Bu amaçla, Mezopotamya’da
mevcut eski kanunların hepsi gözden geçirilmiş ve neticede yeni bir sistem uygulanarak bir codex (mecelle) meydana getirilmiştir.
Martu bedevilerini eski alışkanlıklarından vazgeçirmek ve şehir hayatına alıştırmak amacıyla, Hammurabi kanunlarında cezalar son derece ağır ve şiddetlidir. Örneğin mabetten bir şey çalmanın cezası ölümdür (madde 6). Hırsız yakalanırsa, çaldığı mallar fazlası ile ödetilir, vermezse ölecektir. Çalınmış mala yataklık eden veya onu sat ın alan kimse de öldürülecektir. Çocuk çalmanın (madde 14), yalancı şahitlik yapmanın (madde 3), iftira etmenin (madde 1) cezası ölümdür. Bunların yanında, Hammurabi kanunlarında suçlunun bileğini kesmek (madde 253), hayvanla sürüklemek (madde 256), suya atmak (madde 143) gibi, ağır öldürme şekilleri görülür. Bütün Sami kavim geleneklerinde görülen “talion” yani “kısasa kısas” prensibi, Hammurabi kanunlarının da esasını teşkil eder.
Madde 200’de : “Eğer bir adam, kendi sınıfından bir adamın dişini kırarsa, onun da dişini kıracaklardır”. Madde 196’da ise: “Eğer bir adam, hür bir adamın gözünü kör ederse,onun da gözü çıkarılır” denilmektedir.
“Başarısız bir hekim, hastasının gözünü kör ederse, hekimin elleri kesilecektir” (Madde 218)
Bu maddelerde de görüleceği gibi, bütün kanun paragrafları “eğer” kelimesi ile başlıyordu. İlk defa Sümer kanunlarında görülen bu sistem, muayyen suçlar için düzenlenmiş kalıplardan ibarettir.

Hammurabi kanunlarının ilkel noktalarından biri, bizim anladığımız manâdaki hukuk kavramı ile belediye nizamnamelerinin birbirine kar ıştırılmış olmasıdır. Eskiçağlarda kanun koyucular, toplumun bir tür çıbanlar ı o lan tefeciler, dolandırıcılar ve vicdansız kişilerle ancak kanun yoluyla savaşmaya çalışmışlardır. Bunun için, Eski Do ğu kanunlar ında fiyat tarifeleri,narhlar görülür. Serbest meslek dediğimiz hekim, mimar vb. kişilerin ücretleri tespit edilir,kiralar dondurulurdu (madde 196,273). Aynı gerekçe ile askerlikle ilgili hükümler de Hammurabi kanunlarında yer almıştır. Çünkü, Hammurabi’nin devleti, gücünü ordudan almakta idi.
Fakat, Hammurabi kanunlarında en göze batan şey, fertlerin kanun karşısında eşit olmamalarıdır. Bu da toplumdaki insanlar ın bir tak ım sosyal sınıflara ayrılmasının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir.
Hammurabi’nin bizzat kendi tarafından dikte ettirilmiş olan birtakım mektupları da bulunmuştur. Bu mektuplar, Babil hükümdarının fikirlerini, projelerini, o devrin idarî, içtima ve hukukî vaziyetini belirlemek kanun mecellesi kadar ehemmiyetlidir.
Örneğin, Hammurabi’nin valilerinden birine yazmış o lduğu bu mektuplar, temeli Sümer’ler tarafından kurulmuş o lan devlet teşkilâtının mahiyetini, halkın hükümete,hükümetin halka karşı vazife ve sorumluluklarını, hükümdar ve memurlarının genel hizmetlerin gerçekleşmesi yolunda ne gibi şeylerle meşgul olduklarını göstermek itibariyle tarihî büyük bir kıymete haizdir.
Örneğin, Hammurabi eski yerel yöneticileri şehirlerin başlarından alarak, yerine kendisine bağlı valiler atayıp, Babil’in merkez ve taşradaki yönetim birimlerinin sağlıklı bir biçimde işleyebilmesini sağlayacak bürokratik kadrolar oluşturdu. Devletin başında kral olarak kendisi yönetimi tek elden yürüttü.
Tarihte kanunlarıyla ünlü olan Hammurabi’nin bu yasalar ı bölgesel devletten imparatorluğa geçiş sürecinde, bölgelere göre değişmeyen örnek bir hukuk ve yönetim anlayışı kurmak için yaptırdığı tahmin edilmektedir.
Hammurabi’nin bu yasalar derlemesini MÖ. 1750’li yıllarda oluşturduğu ileri sürülür. Bu derleme, giriş, temel yasalar ve sonuç olarak üç bölümden oluşur. Giriş bölümünde ülke yarar ına yaptığı iş leri sıralayarak övünen Hammurabi, adaletli bir kral olduğundan, büyük kanallar ve binalar yaptırdığı için halkın kendisine olan güvencim artırdığından söz eder.
Kralın yargıçları da, ellerinde Hammurabi yasalar ıyla, ülkeye yayılmışlardır. Ayrıca bu yasa derlemesinden ve Hammurabi’nin valilere sık sık yazdığı mektuplardan anlıyoruz ki,tüm ülkede malların pazarlardaki sat ış fiyatları da belirleniyordu. Merkezi iktidarlar ın tüm ülkeyi denetlemesini sağlayan araçlar olarak, bürokrasi, hukuk ve sabit pazar fiyatları geliştirilmişti.

Fakat gerek bu mektuplarda ve gerek kanun mecellesinde görülen esasların Amurru Samîleri’nin içlerinden doğmuş prensipler oldukları, I. Babil Sülâlesi devrinde orijinal yeni fikirler görülememesi, sanat hususunda da ilerleme değil, aksine bir gerileme gözlenmiştir.
Bu devirde dini sahada bile hiçbir orjinalite, hiçbir yaratıcılık görülememektedir.
Hammurabi’den sonra iç isyanlar ve d ışardan gelen Kassit saldırıları yüzünden Babil,fazla uzun ömürlü olmamıştır. I. Babil Devleti, Hitit Kralı I. Murşili tarafından MÖ. 1550’de ortadan kaldırılmış, kentin zenginlikleri ya ğmalanmış, halkı Dicle boylar ına sürülmüştür.
Fakat Hititler’in de bu ülkede uzun süre kalamayışlarından doğan boşluktan yararlanan Kaslar,Babil topraklar ına hâkim oldular. 160 Eski Babil Devleti’nin yerini Kaslar aldıysa da, bunlar da MÖ. 1100’lerde Asurlular tarafından yıkılmışlardır. Daha sonraki yüzyıllarda kurulan Yeni
Babil Devleti de, Yunan tarihçisi Herodotos’tan öğrenildiğine göre, MÖ. 539 yılında Persler tarafından ortadan kaldırılmıştır.[ALINTI]

Buraya kadar babil devletinin özelliklerini tarihsel süreçlerini inceledik, asıl olay arka tarafında ne olduğu..

Babil hükümdarı Hammurabi tam anlamıyla devlet adamıydı.. yaptığı kanunlar ışığında devletine güç katmıştı peki bu hammurabi neden halkını düşünerek iş yapmış çalışmıştır.. Bundaki özelliği görenler hayran kalıyordu hatta bu adamın uzaylı olduğunu dile getirenlerde vardı.. bütün dünyaya nispet yapar gibi devasa yapıtlar yapmış kendisini en düzgün şekilde göstermiştir... Tarihde hiç soyu tükenmeyen perslerde her zamanki taktikleri önce yönetimi boz sonra savaş ile babil devletini düşürmüş üstüne yapıtlarında sefa sürmüşlerdir...

Elamlar:



Sami kökenli olan Elamlılar, Mezopotamya’nın Güneydoğusunda hüküm sürmüşlerdir. Sümerliler'i ortadan kaldırdıktan sonra başkentlerin Sus şehri ilan etmişlerdir. M.Ö 3000 yılında diğer kentlere egemenlik kurmuş olan Elamlar, M.Ö 7. yüzyılda Asurlular tarafından yıkılmışlardır.[Alıntı#]

Birçok Alanda kendilerini gösteren Elamlar Sümerlileri yıktıktan sonra onların kültür ve teknolojilerine sahiplenmiş kendilerini belli süre devam ettiren medeniyetlerden birisi olmuştur bu konuda fazla bilgiler elde edilmemiş olsa da Elamlar süs ve yapıtlara Çok düşkün oldukları hatta bu sebeple de Kendi Kültürünü her eserde gösterdiğini kanıtlayan bir medeniyettir..




ÇİN MEDENİYETİ


Çin Uygarlığı’nın Huang Irmağı çevresinde başladığı sanılıyor. Hunan, Shandong ve Shanxi bölgelerinde yapılan kazılarda yerleşim yerlerine ulaşıldı.



-Sarı ve Gökırmak çevresinde kuruldu.
-Çevredeki; Türk, Moğol, Tunguz, Tibet kavimlerinin etkisinde kaldılar.
-Çou hanedanı tarafından kuzey Cin'deki şehir devletleri merkez haline geldi.
-Lao Tse (Lav Dzi) bu dönemde yetişti.
-Konfiçyus ahlak ve siyasetle ilgili felsefe sistemini geliştirdi. -Çin birliğini savunduğundan zamanla Çin'in milli dini haline geldi.
-Lao Tse taoculuk felsefesini kurdu.
-Buda dinin etkisiyle zamanla büyücülük ve sihirbazlığa dönüştü.
-Porselen yapımı, ipekli dokumacılıkta ileri gittiler.
-Çin uygarlığı teknik buluşlarıyla tanınan bir uygarlıktır. Kağıdı bularak dünya kültür tarihine önemli bir hizmet gerçekleştirdiler.
-Barut ve pusulayı buldular, küçük heykeller yaptılar.
-Askeri teşkilatlanmalarda Hunlardan örnek aldılar. Hun saldırılarına karşı Çin Seddin'i yaptılar.

Arkeolojik Bulgular: 1927 de Pekin’in 50 km Güneybatı’sında bir Mağara’da bulunan iskeletleri Antropologlar Homo erectus pekinensis olarak adlandırdılar. Araştırıcılar bu Dabbe ile ilgili 350 Milyon yıllık bir geçmiş öngörüyorlar.

Çin Uygarlığı’nın Huang Irmağı çevresinde başladığı sanılıyor. Hunan, Shandong ve Shanxi bölgelerinde yapılan kazılarda yerleşim yerlerine ulaşıldı.

Huang Irmağı’nın büyük dönemecinin çevrelediği Bozkır’ın Güney Eşiği’ndeki Üst Paleolitik Sitler’de bulunan küçük Taş Aletler, Üst Pleyistosen Dönem’e (2,5 Milyon Yıldan- 10.000 yıl öncesine) ait topluluk izlerine rastlandı.

Asıl Çin’de Jiangxi’nin güneyindeki Bazı kalıntılar dışında Mezolitik Çağ’ı yansıtan bir kültüre rastlanmadı.



Kuzey sınırındaki Moğolistan ve Mançurya’da Hayvancılık ve İlkel Çiftçilik’le uğraşan bir Mikrolit Kültür’ün izlerine rastlandı. Chengde Bölgesi’ndeki sitlerde bulunan Kaba Çakıl Aletler ve Bıçaklar Yerleik Tarım’a dayalı İlkel Neolitik Kültürün belirtilerini taşır. Bu kültürün izlerine Boyalı Çömlek ve Cilalı Taş Aletler’e dayalı yeni bir Geç Neolitik Kültür’ün görüldüğü Gansu ile Liaodong Körfezi arasondaki Sitler’de rastlanması, Güney’e doğru bir yayılmanın Eski Mikrolit Kültürleri değişime uğrattığını düşündürür araştırıcıları.

1921 de Huang Irmağı’nın Aşağı Çığırı yakınlarındaki Yangshao’da Avcılık, Hayvan Besiciliği ve Çiftçiliği’nin yanı sıra Dokumacılıkla’da uğraştığı anlaşılan sayısız Büyük Köyler ortaya çıktı.

MÖ 4500 yıllarında Çin Toprakları’nda Mongoloid tipte ve Neolitik Uygarlık’ta yaşayan bir halk vardı. Bu halkın Tibet, Türk ve Tai karışımı olduğu sanılmaktadır.

Büyük DÜN: Çin Düşüncesi, ‘Klasik İlkçağ Felsefesi’ kapsamı içinde inceleniyor. Yeni belgeler Çin Uygarlığı’nın sanıldığı kadar eski olmadığını, MÖ.1000 yıllarında başladığını gösterdi.

MÖ 2500’lere tarihlenen yaşayışta bulunan Seramikler Hunan ve Gansu’da yüksek düzeyde bir Uygarlığın gelişmeye başaldığı gösteriyor. Daha sonraki araştırmalar bu Uygarlığın Güney’e de yayıldığını ve Çin’in Batı Asya ve Hindistan’da olduğu gibi boyalı Seramikler’den Cilalı Siyah Seramikler’e geçtiğini göstermiştir.



Longshan’da elde edilen çeşitli eşyalar bu kültür ile bilinen ilk Çin Hanedanı Shanglar’ın ulaştığı Tunç Çağı arasında bir süreklilik olduğuna ilişkin ip uçları verir.

MÖ. 2000 yıllarına doğru bu halkın iki ayrı kültür düzeyinde gelişmeye başladığı ve bu kültürlerden birine Yang-Shao, öbürüne Long-Shan denildiği biliniyor.

Yangshao’daki Beyaz ve Longshan’daki Siyah Seramikler çok eski tarihlerde Batı Asya ile bağlar bulunduğuna işaret ediyor. Çin’e özgü olduğu sanılan üç oyuk ayaklı sehbaların bir benzeri Anadolu’da bulundu. Boyalı Çömleklerin Çin’de birdenbire ortaya çıkması, aynı sıralarda bu alanda ilerlemiş olan İran ve Güney Rusya’dan etkilenme ihtimalini kuvvetlendiriyor.


MÖ. 1450 yılında Shang Devleti kuruldu.

1950 lerde yapılan çeşitli araştırmalar Eski tarihlerde Güney Çin’in Kuzey Çin’i geriden izlediğini ortaya koydu.Aşağı Yangtze çevresinde elde edilen bulgular, bu bölgelerin Batı Zhou Hanedanı döneminde (MÖ 1111-771) bile Kalkolitik Çağ’ın ilerisine gidemediğini gösteriyor.

Shang Uygarlığı’nın Kökleri:

Birçok değişik etnik topluluğun ve ilkel kültür merkezinin karışıp kaynaşmaı ile doğduğu sanılıyor. Bugünkü Sinkiang ve Moğolistan’dan bazı göçlerin ve Batı Asya ile Güneydoğu Avrupa’dan gelen bazı etkilerin varlığına ilişkin bulgulara karşın bu uygarlığın beşiği büyük ölçüde bugünkü Çin topraklarıdır. Eski Dönem Çin efsaneleri siyasal ve toplumsal etkilerle değişime uğradığından, tarihe ışık tutmada yarar sağlamıyor. Bu efsanelerde halka çeşitli aletleri öğreten ve illeri öğreten bilge Hükümdarlardan bahsedilir.



Hakkında kesin tarihi bilgiler sunulan ilk Çin Hanedanı Shang (Yin) Hanedanı’dır. (MÖ. 18-12.yy.lar). İlk edebi eserler ve arkeolojik bulgular bu Hanedan’ın birkaç Başkent değiştirdiğini gösteriyor. Shang Hükümdarlığı en parlak döneminde Batı’da Shanxi, Güney’de Yangtze Irmağı ve Kuzey’de Hebei’nin (eskiden Zheli) Güney kesimiyle çevrili topraklarda egemendi.

Hükümdarlar bir Soylular Hiyerarşisine dayanıyordu. Devlet büyük ölçüde verdi toplayan bir ayhıt görünümündeydi. Eski Hükümdarlar’a ve Doğa Güçleri’ne tapılırdı. Shanglar’ın tarımsal gereksinimler için geliştirdiği takvim kaba olmakla birlikte sağlam bir yapı taşıyordu. Resim, işaret ve Hece biçimindeki harflere dayanan Shang Yazısı, bu uygarlığın en çarpıçı başarılarından sayılıyor.

Tunç İşlemeciliği’nde Usta olan Shanglar, savaş ve tarımda gelişmiş aletler kullanıyorlardı. Darının yani Pirinç ve Buğday ekmeği biliyorlardı. Ticaret geniş bir alana yayılmıştı. Dokumacılık ileri düzeydeydi

Zhou Hanedanları: (MÖ 1111-0221) (veya 1122)

Kökenleri kesin olarak bilinmemekle birlikte Shang Hanedanı’na bağlı bir uyruk Halk oldukları anlaşılan Coğlar (Zhoular) öteki halklarla kurdukları ittifaklara dayanarak güçten düşmüş olan Shang Hanedanı’nı devirdiler. Daha sonra Shang Egemenliği’ndeki toprakları ele geçirerek kendi hanedanlıklarını kurdular. Hükümdarlık Ailesi’nden gelenlerin Huang Irmağı Vadisi boyunca kurdukları Yeni Kentler, Doğu ve Güney yönündeki yayılmayla birlikte yaygın bir feodal devletler sisteminin çekirdeğini oluşturdu. Zhou Yönetimi’nin ilk 2 yy.ı istikrar ve iç barış içinde geçti. Bununla birlikte Kuzey’deki Göçebeler’le sık sık savaşlar yapıldı.

MÖ 8.yy.da merkezi yönetimin zayıflamsıyla feodal Devletler arasındaki bağlar gevşedi. MÖ 770’te Chunqiu (Bahar) olarak bilinen döneme geçildi. Bir Hükümdar’ın çevresinde Feodal Beylere ve Saray İşlerini bilen Soylular’a (Shi) dayanan ayrı ayrı Devletler ortaya çıktı. Bunu Devletler arası önderliği ele geçirmeye yönelik iç kavgalar izledi. Bu kavgalarda öne çıkan Devletler Zorunlu Vergi’ye dayalı bir üst Feodal Beylik Sistemi kurdular. Böylece çeşitli Uydu Devletleri şeörelerinde toplayan Qi, Qin, Jin ve Chu Devletleri arasında bir güç dengesi oluştu.

MÖ 5.yy.da Chu Devleti’nin Güney’deki egemenliği sarsılınca ve Jin Devleti kendi içinde bölününce bu denge bozuldu. Öteki Devletlerde de başlayan çözülmelerle yarım yüzyıl süren bir karışıklık başladı. Küçük Devletler Büyük Devletler’e yem olurken, Büyük Devletler içinde yeni Hanedanlar başa geçti. Karışıklık bittiğinde yalnızca 7 Büyük 6 Küçük Devlet ayakta kladı. Eski Jin Toprakları üzerinde Zhao, Han ve Wei Devletleri kurulurken, Qi ve Qin’de de Hükümdar Aileleri değişti. Tek Eski Devlet olan Chu Devleti de büyük ölçüde Kuzey Kültürü içinde eridi. Yeniden başlayan iktidar mücadelesiyle Zhanguo (Savaşan Devletler) Dönemi’ne girildi.

Toplumsal,Siyasal, Kültürel Değişmeler: Birleşik bir Çin’in temellerinin atıldığı Kanlı İç Savaşlar Dönemi’nde en önemli değişim eski foodal yapının yerini ilkel bir bürokrasi sisteminin alması oldu. Devlet topraklarının Feodal bağlar temelinde bölünmesi sonuçta Hanedanlar’ın güçten düşmesine yol açtığından, zamanla bu sistemden vazgeçildi. Aynı sıralarda belirli merkezlerden dışa doğru hızlı bir kentleşme süreci başladı. Bu arada Zhou kökenli olmayan Halklar giderek bu uygarlığın çekim alamına girdiler. Devlet Toprak ve Nufus olarak büyüdükce, yni bir iktidar yapısı oluşturma gereği ortaya çıktı. Hükümdarlar’ın Kilit makamlara beceri ve kıdem esasına göre kendilerine bağlı adamlar atamalarıyla Monarşik iktidar güçlendi. Devlet’e bağlı topraklarda Valilik Sistemine Dayalı Yerel Yönetim birimleri kuruldu. Saray Katipleri ve Sayısız Görevliler’den oluşan merkezi bir yönetim oluşurken, Askerler’den ayrı bir sivil görevliler kadrosu gelişti. Devlet işleri için arşiv tutulmaya başlandı.

Daha önce savaşlarda önemli rol oynayan soyluların yerini meslekten Savaşcılar ve Paralı askerler aldı. Piyadeler’in önem kazanmasıyla zorunlu askerlik hizmetibe geçildi. Kuzey’de ise Bozkır Halklarının etkisiyle Süvari Taktikleri gelişti. Tarımda temel tahıl olan Darı’nın yanı sıra Buğday, Pirinç ve Soya Fasulyesi ekimi yaygınlaştı. Yoğun tarım gübre kullanımı, dönüşümlü ekim gibi teknikler ortaya çıktı. Küçük çağlı Sulama Sistemi kuruldu. Bölgeler arası Ticaret canlı bir yapıya kavuşurken, Demir işlemeciliği yeni aletlerin yapımını hızlandırdı. Daha önce Feodal beyler için çalışan Köylüler, yoğun tarıma geçişle birlikte Mülk sahibi olmaya ve Feodal bağımlılıktan kurtulmaya başladı. Tüccar ve Zanaatcılar’ın benzer bir değişimden geçmesi ile, bütün toplum kesimleri doğrudan doğruya Devlet’in uyruğu haline geldi.



Chunqui Dönemi’nin sonlarında eski yönetici ve soylu kesimlerden gelenlerin oluşturdu, edebiyat görmüş seçkin bir tabaka doğdu. Büyük Siyasal ve toplumsal değişikliklere düşünsel bir coşku eşlik etti.

Konfüçyüs (MÖ 554-479), Mengzi (MÖ y.371-289), Mozi (MÖ 5.yy) ve Xunzi (MÖ y.298-y.230) gibi Filozoflar aynı zamanda Devlet görevini ve Bilge Önderler olarak da Ün yaptı. Sonradan Çin Uygarlığı’nın temel kurallarına dönüşe toplumsal kurallarına dönüşen toplumsal kavramları özenle işleyen Konfüçyüs, Katı Feodal Yükümlülükler yerine baba-oğul gibi evrensel insan ilişkilerine dayanan, yetenek ve ahlak üstünlüğünü öne çıkatan bir düzen önerdi. Onu izleyen düşünürler genellikle onun çizdiği temel varsayımlar içinde kaldılar. Bununla birlikte bazıları Konfüçyüs gibi yönetici seçkin tabakaların niteliğini vurgularken, bazıları da iyi örgütlenmiş bir yönetim mekanizmasına öncelik verdiler. Geleneklere karşı cesur çıkışların pek seyrek görülüğüi Chunqui Döneminin Yenilikçi Ruhu, Konfüçyüzcülüğün 2000 yıllık egemenliğinin ardından ancak 20.yy.da yeniden yaşanabildi.

Çin uygarlığı’nın 5000 yıl kadar önce başladığı söylenir. Uygarlığın doğduğu yerler ise Sarı Nehir ve Yangtze nehirlerinin havzaları olarak tarif ediliyor.

Asya Kıtası’nın en uzun nehri Yangtze, yüzyıllardır kıtanın göbeğindeki Çin topraklarını batıdan doğuya doğru ikiye bölerek akıyor. İnsanların tarihin ilk dönemlerinden bu yana suya yakın bölgelere yerleştikleri ve uygarlıklarını suya yakın olan verimli topraklar üzerine kurdukları düşünüldüğünde, doğu Çin Denizi’ne dökülmeden önce Çin’in 12 eyaletine uğrayan 6300 kilometrelik dev Yangtze Nehri’nin onmilyonlarca insanın yaşam tarzını, geleklerini ve tüm kültürel birikimlerini nasıl etkilediği daha iyi anlaşılır.

Yangtze’nin şehirleri Çin’de nüfus yoğunluğu bugün halen Yangtze Havazası çevresinde bulunuyor. Havza boyunca uzanan büyük ovalarda ve nehrin kıyılarında Şangay, Nanking, Wu-han, Chungking ve Ch’eng-tu gibi herbiri 2 milyonu aşkın insan barındıran büyük şehirler yer alıyor. Nehrin doğduğu batıdaki yüksek Tibet Platosu’nda yaşayan milyonlarca köylünün hayatı Yangtze ile iç içe geçmiş olarak sürüyor. Nehir, binyıllardır uzandığı her yere kültrünü de taşıyor.

Ünlü gezgin Marco Polo’nun da yıllarca kaldığı ve adını nehirden alan Yangzhou kentinde yüzlerce yıl önceki Çin mimarisinin eserleri dimdik ayata durmaya devam ediyor. Marco Polo yazıtlarında kenti uygarlık merkezi olarak tanımlıyor.

Qian Fu tayfaları Aynı zamanda ülke içindeki en önemli ulaşım yollarından biri olan nehir boyunca binlerce yıldır çalışan gemicilere “Qian Fu” deniyor. Qian Fu tayfalarının ataları eski çağlarda nehrin kürek kullanılamayan kesimlerinde teknelerinden inerler ve halatlar yardımıyla gemilerini akıntıya karşı çekerlerdi. Aynı yöntem bugün sadece birkaç yerde kullanılmasına karşın günümüzün modern Qian Fu tayfaları yaz aylarında geleneksel törenler düzenleyerek tekneleri akıntıyla mücadele ediyor ve tekneleri nehrin yukarlarına çekiyorlar. Yangtze Nehri’nin sularında nesillerdir yıldır avlanmakta olan balıkçılar da bugün mimarisi 15. yüzyıldan kalma tekneleriyle avlanmaya devam ediyorlar.

1 808 500 kilometrelik bir alana yayılan nehrin sekiz ana kolu tarım, enerji, taşımacılık ve balıkçılık alanlarında ülkenin bel kemiğini oluşturuyor.



Çin tarım üretiminin yarısının yapıldığı ve pirinç, buğday, arpa , mısır tarlalarının hektarlarca uzandığı Yangtze Havzası’nda geniş, çeşitli ve renkli bir kültürel yaşam varlığını sürdürüyor.

Üç büyük kanyon Nehrin adını dünyaya duyuran üç büyük kanyon ise birçok antik kente ve tapınaklara ev sahipliği yapıyor. ‘Şeytanlar Kenti’ Anlamına gelen ‘Fengdu’ sivri Mingshan tepesi üzerine kurulu birçok antik yapıdan oluşan, doruklarındaki kayalarda çeşitli şeytan tasvirlerinin bulunduğu bir site. Çin efsaneleri ölümden sonra ruhların bu kente yolculuk ettiklerini söylüyor Wu Kanyonu yakınındaki tepeler üzerin kurulu Wushan kenti de M.Ö 1100 ‘de kurulan Shang hanedanlığından kalma

Huangsan ve bulutlar denizi Nehir Deltasındaki en önemli kültürel merkezlerden olan Huangsan ise yüzyıllardır Çinli şairlerin ve ressamların ilham kaynağı. Kentin kurulu olduğu Sarı Dağ’ın dört eşsiz güzelliği kayalara oyulmuş dev heykellerden geliyor. Kentin daima bulutların içinde olan doruk noktası bulutlar denizi olarak adlandırılıyor.[ALINTI]

Çin Medeniyeti Yüzyıllar boyunca var olmuş köklü bir medeniyettir bundan dolayı eşsiz eserleri ve mozaiklerin ışığında kendi medeniyetini geliştirmiş çağın gerisinde kalmadan dini boyutlara göre esrarengiz eserler çıkarmıştır.. bu yandan bizlere ilham kaynağı olan çin ilk çağlardan bu yana yapıtlarında hep Dini faktörleri ön planda tutmuştur.. Tarihte çok sıkıntılı günler geçsede hiçbir zaman Geçmişini unutmamış korumuş ve sıkıntılı günlerden günümüze kadar gelebilmiş büyük bir devlet olmuştur... Bu da gösteriyor ki sömürgelerden etkilenmemek milli bağlılık her zaman olmalı.. bu çini ayakta tutan da budur.. Ne kadar fikir yönünde devrimler geçirse de Devlet yapısı olarak hiçbir zaman düşmemiştir..

HİNT MEDENİYETİ

Merhabalar arkadaşlar bu konuda hint medeniyetini ele alacağım burada sorun şu: Hint medeniyeti her ne kadar etkili olmasa da kültürleri yaşayış şekli hiç değişmeyen kültürleriyle iç içe yaşamış bir yerdir bu durumda yaptıkları bir kaç sömürüye rağmen kendilerini toparlamış sistemlerini devam ettirmiş günümüze kadar gelen bir topluluktur.. peki değişen ne olmuştur Kast sistemi ve düşünceleri olmuştur.. sömürülmesi de etken olmaktadır... kültürleri hiçbir zaman yıkılmamış Her daim ilerletmiştir...

Hindistan oldukça zengin bir coğrafyaya sahip olmasına rağmen ilkçağ’da burada güçlü bir devlet kurulamamıştır. Bunun temel sebebi farklı milletler tarafından sürekli işgal edilmesi ve burada varlığını sürdüren “Kast Sistemi” dir. Kast sistemi Hindistan’da yaşayanların milletleşmesini engellemiştir. Burada din adamlarının yönettikleri feodal prenslikler hüküm sürmüştür.



Kast sistemine göre halk beş gruba ayrılırdı. Bunlar:

* Brahmanlar: Din Adamları

* Kşatriyalar: Asiller ve Askerler

* Vaysiyalar: Sanatkar ve Tüccarlar

* Südralar: Köylüler ve işçiler

* Paryalar: Köleler

– Paryalar, aslında kastın dışında kalan ve insan bile sayılmayan grubu oluşturuyorlardı. Bunların hiçbir hakları yoktu.

– Kast sınıflarında birinden diğerine geçiş yoktur. Her sınıf ancak kendi içinde evlenebilir, farklı sınıflarla evlilik yoktur. Sınıflar babadan oğula geçer. Örneğin, din adamının oğlu mecburen din adamı olmak zorundadır.

– Hindistan’ın en eski dini Veda dinidir. Bu dinin liderlerine Brahman denilir. Din adını Veda denilen kitaplardan almıştır.

– Budizm’in Hindistan da doğmasına rağmen burada yayılamamasının en önemli sebebi Kast sistemidir.

– İslamiyet’in Hindistan’da yayılması sebebiyle Kast sistemi zayıflamaya başlamıştır. İslamiyet Gazneliler tarafından Hindistan’da yayıldı.

– Hindistan’da ortaya çıkan Budizm günümüzde Hindistan, Çin ve Uzak doğu’da yaygındır.[ALINTI]



Burada Ele aldığımız Hint Uygarlığında geçmişteki yaşayışı fazla derinden anlatılmasa da yine de kültürel etkileri bütün dünyaya yayılmış etrafında etkiler göstermesini sağlamıştır... Örn: İslamın yaygınlaşmasıyla kendi kıyafetlerinden vazgeçilmemiş.. Sadece kültür anlayışı yeni zenginlik kazanmış bu durumdan dolayı ne kadar Sömürgeci ülkeler tarafından sömürülse de kültürlerini çalamamış günümüze kadar gelmiş bir toplum olmuşlardır...

İSKİT MEDENİYETİ (SAKA)

Merhaba Arkadaşlar Bilinen ilk Türk Topluluğu olan iskitleri ele alıp araştırmalar yaptım... İskitler Orta asyadan avrupaya kadar gelmiş Tarihin en eski topluluğudur... bu topluluk bazı ekonomik sorunlar ışığında kendini toparlayamamış ve yenilgiler ile sarsılmış bölünmüş olsa da yaptığı sanatlar ve yüzyıllara dayanan bir geçmişe sahip olmasıyla bugünkü Türklerin oluşmasını sağlamışlardır...

Batılıların Türkleri Avrupa’dan atma girişimleri karşısında Türklerin Avrupa’nın eski halkları içinde yer aldığını göstermek üzere Atatürk’ün ilk incelettiği eski Türk devletleri içinde İskitler ön sırada yer almaktadır. Tarihin ilk dönemlerinde ortaya çıkan ve Orta-Asya’dan hareketle Avrupa’ya gelen ve burada yaygın bir imparatorluk kuran İskitlerin Türk kökenli olduğu konusunda birçok tarih kaynağı birleşmektedir. Tarihin ilk dönemlerinin en büyük imparatorluğunu kurmuş olan İskitler ve Sakalar Atatürk’ün de haklı olarak belirttiği gibi Avrupa’ya gelen ve ilk Avrupa devletini kuran Türklerdir.



İskitler, M.Ö.VII yüzyılda Avrupa ile Asya’nın batı kesiminde, Tuna ile Volga ırmakları arasındaki bölgede yaşamış bir Orta Asya kavmidir. Karadeniz’in kuzey kısımlarında daha önceleri yaşayan Kimmerler Türkistan ve Batı Sibirya’dan gelen İskitler tarafından dağıtılmışlar ve Güney Rusya bozkırlarının dışına sürülmüşlerdir. Yunanlılar tarafından İskit (Skuthoi), İranlılar tarafından “Saka” adı ile anılan bu kavim Hintlilerce “Caka” diye biliniyordu. İskitler kendi bölgelerinde zamanlarının en ileri uygarlığını kurmuş olmalarına karşın, sonraları çeşitli nedenlerle imparatorluk dağılmış ve halk başka ülkelere göç etmiştir. Ünlü tarihçi Herodot, İskit adının Karadeniz’in kuzeyinde yaşayan yerli halkın kullandığı “Skolot” ya da “Oskolot” sözcüğünden geldiğini ileri sürmektedir. Eski dönem coğrafyasında Karadeniz’in kuzey bölgesine İskitya adı verilmektedir. Bu bölgenin mi kavime, yoksa kavimin mi bu bölgeye adını verdiği tarihçiler arasında tartışma konusudur. Ayrıca İskit adını bu kavimin mi kendisine verdiği, yoksa bu kavim hakkında bilgilerin merkezi olan Yunan kaynaklarının sahibi olan Grek tarihçilerinin mi bu adı taktığı da tartışmalı konular arasındadır.

İranlılarla beraber Türklerin de Sakalar diye andığı bu kavimin ilk yurtlarının Tanrı Dağları, Fergana ve Kaşgar bölgesi olduğu benimsenmektedir. Sakaların ilk boyları M.Ö.VIII yüzyılda bu bölgeden batıya göç etmişlerdir. Bu göç edenlerden bir grubun Aral gölü dolayında, Seyhun nehri ağzı çevresinde yerleştikleri, diğer bir grubun ise Hazar Denizi‘nin kuzeyinden geçerek Güney Rusya’ya gittikleri ve o tarihlerde o bölgede yaşamakta olan Kimmerleri Kafkasya‘nın güneyine, Ön Asya’ya doğru göçe zorlayarak yerlerini aldıkları kesin olarak bilinmektedir. İskitlerin konuştukları dil ile İran dili arasında bazı benzerlikler olması nedeniyle tarihçilerin bir kısmı da İskitleri İran asıllı olarak benimsemek eğilimindedir. Diller arasındaki benzerliklere bakarak bir kavimin kökeni hakkında karar vermek son derece hatalı bir tutumdur. Bugün Türkçe’de yaşayan Arapça ve Farsça sözcüklere bakarak Türklerin Arap veya Fars kökenli oldukları ileri sürülemeyeceğine göre, İskit dilindeki İran asıllı sözcüklerin de bu kavimin İran asıllı olduğunu göstermesi yetersiz bir delildir. Ne var ki, İskitlerin geldikleri bölgenin Türkistan olması İskitlerin bir Türk kavimi olduğu konusunda daha güçlü bir kanıtıdır.

İskitler hakkındaki bilgilerin çoğunluğu Yunan kaynaklarından gelmektedir. O kaynaklarda ise İskitlerin İranlı olduklarına dair herhangi bir bilgi yoktur. Herodot tarihi ise İskitlerin Asya’dan geldiklerini ve Massagetlerin baskısı ile Batı’ya göç etmeye zorlandıklarını belirtmektedir. Ayrıca İran İmparatoru Darius‘un İskit ülkesini ele geçirmek için açtığı savaşı anlatırken, Herodot, İskitlerin kesinlikle İranlılara benzemediğini açıklamaktadır. İran da tıpkı Anadolu gibi tarihin çeşitli dönemlerinde birçok kavimin gelip yerleştiği bir bölge olduğundan, birçok kavim veya boy ile kültürel etkileşimi olmuştur. Herodot’un tanımlamasına göre İskitler kentlere yerleşmiyorlardı. Beraberlerinde götürdükleri atlı arabalarda yaşıyorlardı. At sırtında, yay ve ok ile savaşa alışmış bir kavim olan İskitler, yiyecek için tarıma değil, hayvan sürülerine dayanıyorlardı. Genellikle pantolon ve bot giyip, atlarında üzengi kullanıyorlardı. İskitler domuz eti yemedikleri gibi bu hayvanı kesinlikle yetiştirmezlerdi. Yemin törenleri sırasında büyük bir kaba şarap koyan İskitler bu şaraba biraz da kanlarından karıştırarak içerlerdi. Türklere özgü olan kan kardeşliği İskitlerde yaygın olarak görülmekteydi. Kral öldüğü zaman kol ve yüzlerini kesmek, saçlarını tıraş etmek de Türk kavimlerinin bir özelliği olarak gene İskitlerde görülmekteydi. İskitlerin Türklere benzeyen birçok yanı vardı, üstelik araba içinde yaşamaları Türk olmayan göçebe kavimlerde pek sık rastlanmayan bir adetti.

Bu özelliklerin farkına varan tarihçilerin hemen hepsi İskitleri Türk saymaktadırlar. Ancak, bazı Türk tarihçileri de İskitleri yeterince incelemeden Türk olarak benimsememektedirler. Arabalarda yaşayan İskitler sürekli olarak civar bölgelere akınlar yaptıkları için komşu ulusların sürekli korktukları bir kavim olmuştur. İran’da Medler, Persler tarafından uzaklaştırılınca Güney Rusya ve Aral bölgesine doğru göç etmişler, ama İskitlerle yaptıkları savaşlarda yenilmişlerdir. İran imparatoru Sirüs son seferini İskitler üzerine yapmış ve Aral bölgesinde M.Ö.529 da yenilmiştir. Bu tarihlerde İskit İmparatoru Tomris isimli bir kadındır. Daha sonraları ise Darius’un yaptığı seferler boşa çıkmıştır. İskitler yalnız İran cephesinde değil, sınırları bulunan tüm cephelerde sürekli savaşmış cengâver bir ulus olarak tarih sahnesine geçmişlerdir.

İskitler, Asur kaynaklarında ‘Cogu’ diye anılan hükümdarlarının yönetiminde Kuzey Kafkasya yolunu izleyerek göç etmişler ve bu bölgede yaşayan ve gene proto-Türk sayılan Kimmerleri sürmüşlerdir.

İskit Sanatı




İskitler göçebe bir ulus olmalarına karşın kendi dönemlerinde önemli bir uygarlık yaratmışlardır. İskit eserleri günümüzde bile o bölgede görülebilmekte, bazıları ise müzelerde izlenebilmektedir. Özellikle İskit vazosu Batı dünyasında çok tanınmıştır. Arabalarda yaşayan İskitler kendi yaptıkları eşyalarını da beraberlerinde taşırlardı. Mücevherden başlayarak çeşitli süs eşyası yapan İskitler, yepyeni bir sanat yaratmışlardı. Daha sonraları aynı bölgeye gelerek yaşayan ve devlet kuran Hunların da İskitlere benzer bir yaşam biçimine ve özelliklere sahip bulunması da İskitlerin Türk olması savını güçlendirmekledir. İskitlerin kültür ve sanat eserleri de bu savı doğrulamaktadır.

Altın broş Hermitaj Müzesi
(Jettmar 1964, s.185)



İskitlerle ilgili kazılar, İskitlerin gelişmesi hakkında genel bir görüş vermektedir. Başlangıçta İskit kültür merkezi güneydoğu bozkırlarına, Kuban ve Taman Yarımadası’na doğru kaymaktadır.
Martonaşa ve Melgunov kazılarının gösterdiği gibi İskitler Güney Ukrayna‘da aşağı Dinyeper ve aşağı Buğ arasında dağınık bir egemenlik kurmuşlardı. Ancak M.Ö.IV. asırda İskit kültürü Ukrayna’da gelişebilmiştir.

Solokha ve Denev kurganlarının gösterdiğine göre ise M.Ö.III. yüzyılda İskit uygarlığı en üst düzeyine çıkmıştır. İskit yayılmasının Batı’da erişebildiği en kuzey uç kuzeydeki ormanlık bozkırların sınırı Voronej yöresi olmuştur.

Kuzeydoğuya doğru İskit yayılması yukarı çıkarak Saratov bölgesine erişmiştir. Bu bölgede yapılan önemli kazılar Savromal adlı bir İskit boyunun bu bölgede yerleştiğini açıklığa kavuşturmuştur. İskitler Ukrayna’da tam bir köylü kültürü yaratmışlardır. İskitler yarattıkları yüksek kültür ile komşu ulusları da etkileri altına almışlardır. Bugün müzelerde bulunan sanat eserleri İskitlerin uygarlık düzeylerinin ne kadar yüksek olduğunu göstermekledir. İskit sanatı doğrudan Yunan sanatını da etkilemiştir. Doğu’dan gelen göçler nedeniyle İskitler Avrupa’nın batısına doğru göç etmeye başlayınca İskit sanatı bütün Avrupa’ya yayıldı. İskitlerin yalnız erkekleri değil, kadınları da usta savaşçı idiler. İskit kadınlarının cesaretleri ve beceriklilikleri dillere destan olmuştur. İskit toplumunda kadının yeri çok yüksekti. Toplumun ve devletin en üst makamlarına kadar kadınlar yükselebiliyorlardı. İskit hükümdarları arasında kadınların da önemli yeri vardır.

İskitler çiftçi ve göçebe olmak üzere ikiye ayrılırlardı. Çiftçiler daha uygardılar. Göçebeler ise arabalarda yaşarlardı. Elverişli buldukları yerlerde uzun süre yaşarlar, sonra da kendilerine yeni yurtlar ararlardı. İklim ve mevsime göre İskitlerin yurtlarını değiştirdikleri anlaşılmıştır. Arabaları iki, üç veya daha fazla öküz ile çekilirdi. Göç zamanında kadınlar araba içinde, erkekler at üstünde, arabaların yanında giderlerdi. Asya’nın kuraklığı yüzünden durmadan göç ederler, ancak elverişli bir yer bulduktan sonra yerleşirler ve ilkel köy toplulukları oluştururlardı. Eski Türkler’de olduğu gibi İskitler’de en geçerli hayvan at idi. Kesilen kurbanlar kazanlarda pişirilerek dağıtılırdı. İskitler şarap yaparlar ve içmeyi severlerdi. Şarabın yanında İskitlerde kımız gibi bir içkinin bulunması da bu kavimin Türklüğünü gösteren başka bir göstergedir. İçkiyi seven İskitler, içki içmenin yöntemini de bilirlerdi. Eski tarih kitaplarında Ispartalılara susuz şarap içmesini İskitlerin öğrettiği yazılıdır.

Altın aplik, Hermitaj Müzesi
(Jettmar 1964, s.187) İskitler M.Ö.VI. yüzyılda Ön Asya’ya akınlar yaptıkları sırada bronz çağını bırakarak demir çağına geçmişlerdir. İskit sanatının başlangıcı Kelt-Tuna bölgesindeki Hallstat demir tekniğinden de geniş ölçülerde yararlanmıştır. Bronz tekniği konusunda ise aynı bölgede İskitlerden önce yaşamış olan proto-Türk bir kavim olan Kimmerlerin İskit sanatı üzerinde geniş etkileri olmuştur. Kuban bölgesinde bulunan İskit dönemi sanat eserlerinin bir kısmında ise Asur ve Babil sanatının etkileri görülmüştür. İskit hayvan sanatı, Asur veya Yunan natüralizminin süsleme biçimine dönüştürülmesiyle meydana gelmiştir.

Bozkır estetiği, İskitler aracılığı ile Güney Rusya‘ya yerleşmiştir. İskitler göçebe yaşam biçimleri nedeniyle, resim, heykel ve kabartmacılık gibi sanat alanlarına yabancı kalmışlardır. Bütün lüksleri elbise, kuyumculuk ve koşum takımları yapmaktan öteye gitmiyordu. Kemer kopçası, kılıç tasması, eyer halkaları, araba süsleri, bayrak direkleri, halılar hep İskitlere özgü bir stilde yapılmıştı. İskitler geyik ve yaban eşeği sürülerini kovalamak, ceylanlarla kurtların kapışmasını izlemekten zevk alarak tüm yaşamlarını at üzerinde geçiriyorlardı. Hayvanlar arası çekişmeler İskit sanatını konu olarak etkilemiş ve hayvan figürleri İskit sanat eserlerinde çokça yer almıştır. İskit sanatında sırf süsleme amacıyla geometrik desenler içinde hayvan biçimleri görülmektedir. Sanatta hayvan biçimlerinin stilize olmasına İskitlerin katkısı büyüktür. Gerçekçi hayvan resimleri İskit süsleme sanatının temelini oluşturmuştur. Uzuvların ve organların ezilmesi, yırtıcı hayvanların diğer canlıları parçalamaları, ayıların pençelerinde kıvranan geyikler sıkça işlenen konular arasında yer almıştır. Yukarı Volga ormanlık bölgesine doğru ilerleyen İskit bozkır sanatı Fin-Uygur kaynaklı olan, Kazan civarındaki Anonin uygarlığını etkilemiştir. Bu bölgede yapılan kazılarda İskit izleri taşıyan hayvan figürlerine çokça rastlanmıştır. Orta Sibirya bölgelerine kadar İskit bozkır sanatının etkileri yayılmıştır. İskit sanatı çok yaygınlık kazanmış ama, dağılırken de zayıflamıştır. Sibirya ormanlarında bu devirden örnekler bulunmuştur.

M.Ö.III. yüzyılda İskitlerle benzer özellikler gösteren ve Kuzey İran’dan gelen göçebe bir kavim olan Sarmatlar İskitlerin bölgesini ele geçirip İskitleri Batı Avrupa’ya doğru sürmüşlerdir. İskit sanatının M.Ö.III. yüzyılda Sarmat sanatına geçişi Aleksandrapol’daki kazılar aracılığıyla kesinlik kazanmıştır. İskitler külahlı, geniş elbiseli ve natüralist bir hayvan sanatının temsilcileriyken, Sarmatlar konik külah ve zırh etekliği giyen mızraklı süvarilerdi. İskit sanatındaki Batı etkilerine karşı Sarmatlar kesinlikle Doğu etkisine sahip bir sanat geliştirmişlerdi. Sarmatların egemenliğinden sonra bile birkaç yüzyıl İskit sanatı hem Doğu’da, hem de Batı’da etkisini sürdürmüştür.

İskitler’de İnanç ve Gelenekler

Atlı kavimler uygarlığının kurucusu olan İskitler Çin’den Tuna’ya kadar olan geniş bozkırlara egemen olmuşlardır. Helenistik dönemde İskit sözcüğü tüm kuzey ve doğu barbarlarını içine almıştır. İskitler her bakımdan atlı bir uygarlığın temsilcisi oldukları için barbar sözcüğü ile tanımlanmışlardır. Tüm göçebelerde ve dağlı kavimlerde olduğu gibi İskitlerde de ruhsal yaşama inanış öncelik taşımıştır.



Kostromskaya kurganlarından birinin kesiti ve durum planı
(Sulimirski/Taylor 1991, Fig.31) Tüm yaşamları doğa ile savaşım ve kaynaşma olan bu insanlar zaman zaman bazı korkunç ve garip doğa olayları ile karşılaşmışlardır. Açıklayamadıkları bu tür doğal olayları genellikle ruhlara bağlamışlardır. İskitler kutsal saydıkları her şeyin ve cismin bir ruh taşıdığına inanmışlardır. Greklerle temastan önceki İskit dininde Şamanizme ait önemli kalıntılar bulunmaktadır. Şamanizm genellikle Orta Asya ve Sibirya kavimlerinin dini olup, sihirbaz anlamına gelen şaman sözcüğünden türetilmiştir. İskitler’de de Şamanların varolduğu Herodot tarihinden öğrenilmektedir. Şamanizm İskitler aracılığı ile Traklara da geçmiştir. İskit dininde Şamanizm ile beraber görünen öğeler Türk-Moğol kültüründe de bulunmaktadır. Daha sonraları Hıristiyan bağnazlığı içindeki bazı tarihçiler Şamanizmin din sayılmaması gerekliğini savunmuşlardır. Onlar Şamanların din adamı değil, birer sihirbaz olduklarını ileri sürmüşlerdir. Bir kısım tarihçiler ise Şamanizmi göktanrı ile yertanrı arasında yer alan bir din olarak açıklamışlardır.

İskit tanrıları M.Ö.IV. yüzyıldan sonra belirginlik kazanmışlar, Grek etkisi ile Yunan tanrıları da İskit tanrılarından sayılmıştır. İskitler tarih sahnesine çok çabuk girdikleri gibi, aynı hızla da yok olmuşlardır. Kendileri zamanla yok olmuşlar, ama oluşturdukları yüksek kültürel değerler bir süre daha tarih sahnesinde etkisini sürdürmüştür. Yaşadıkları yerlerde paganizm İskitler’den sonra da sürüp gitmiştir. Güçlü dinsel inançları, bazı ticaret ilişkileri ile İskandinav ülkelerine kadar yayılmıştır.

Grek kaynaklarında ve Herodot tarihinde İskit tanrıları şu sırayı izleyerek açıklanırlar. En önde canavarların tanrıçası sayılan Tabiti’ye yer verilmiştir. Büyük tanrıça kabul edilen Tabiti’nin pişmiş topraktan değişik biçimlerde yapılmış figürleri vardır. Bazılarında ayakta durur, bazılarında da kucağında bir yavru taşır. İskitler kendi bölgelerinin kıyılarını çok sıkı biçimlerde korurlar ve yakaladıkları İonyalı denizcileri bu tanrıçaya kurban ederlerdi İskit figürlerinde yarı insan yarı tanrı olarak belirtilen bu tanrıça bir bakıma Anadolu’daki Artemis’e benzetilir ve kralın halkı kesin olarak büyük tanrıçanın himayesi altındadır. Büyük tanrıçanın ilahi gücüne İskit ülkesinde yaşayan tüm insanlar inanır. Tabiti’nin yırtıcı hayvanların arasında bu hayvanları tutarak zapteden görünümleri ilgi çekicidir ve bu motifler Anadolu’da neolitik dönemin önemli merkezlerinden olan Çatalhöyük’de de bulunmuştur. Bu da, tarih öncesi dönemlerden bu yana çeşitli bölgeler arasındaki kültür alışverişini göstermesi bakımından önemli bir konudur.

Ayrıca, göktanrısı Papaios da önemli bir tanrıydı. Ay ve yıldızların sembolü olarak da tanrıça Apaia’ya inanılıyordu. Bu tanrıça evliliğin ve kadın haklarının simgesiydi. Apollon kötülükleri yok eden ışık tanrısı, Afrodit kadın güzelliğinin, aşk ile sevginin tanrıçasıydı. Sürekli savaşan bir ulus olarak İskitler savaş tanrısı olarak da Ares’e inanırlardı. Her kabilede başkanın yaşadığı yerin yanına bir Ares mabedi yapılırdı. Düşmanlardan aldıkları her yüzüncü esiri bu mabette tanrılarına kurban ederlerdi. Yüzüncü esirin başını şarapla ıslatarak takdis ederler, başını kestikten sonra kanını kılıçları üzerine sürerlerdi. Ayrıca yapay tepeler üzerine dikilen kılıç fetişlerine saygı gösterirlerdi. Batı İskitleri Traklarla birçok yönden ilişki içinde olduklarından din, inanç ve kültür açısından birbirlerini etkilemişlerdir. İskitlerin Tanrılar Panteonu bu ulusun çok tanrılı olduğunun açık bir göstergesidir. İskitçede İran diline benzeyen sözcükler olmasına karşın tanrı isimleri genellikle Grekçe’den alınmıştır.

İskitler tanrılarına her çeşit hayvanı adar ve kurban ederlerdi. Ancak en çok at kurban edilir, domuz ise asla kullanılmazdı, zaten bu hayvanı topraklarında yetiştirmezlerdi. Kurban törenleri çok görkemli olur, tanrılara dua edildikten sonra kurban kesilirdi. Kendilerine özgü kurban etme yöntemlerinin yanı sıra, civar kabilelere benzeyen usuller de kullanırlardı.

Tunç aplik, Hermitaj Müzesi
(Jettmar 1964, s.73) Eskiçağda yaşamış tüm kavimler gibi İskitler de aşırı batıl inanç sahibiydiler. Büyüye, sihire ve tılsımların gücüne inanırlardı. Büyüye, toplum olarak, dinden daha fazla önem vermişlerdir. Rahipleri yoktu, ama bunun yerine söğüt dallarından geleceği söyleyen şamanları vardı. Çeşitli büyücülük yöntemlerine İskitlerin evlerinde de başvurulurdu. İskitler dine önem verirlerdi ama, büyücülerin toplumda yeri pek iyi değildi.

Özellikle krala yanlış bilgi veren büyücüler cezalandırılırdı. Büyücülerin tüm kehanetlerinin çıkmaması bunların toplum içindeki yerlerini de sarsmıştı. Bazı büyücüler de bilgilerinin yanlış çıkmasından sonra odunlar üzerinde, halkın gözü önünde yakılırdı. Büyücülerin, varsa erkek çocukları da yakılır, ancak kızlarının yaşamasına izin verilirdi.

İskitlerin yemin için de ayrı törenleri vardı. Özellikle şarabın içine akıttıkları kanlarını içerek kan kardeşi olmaları çok görülen bir tören biçimiydi. Kan karıştırmak ve kan içmek hukuk anlaşmalarının ve kan bağlılıklarının yapıldığı andların en eski örneğini oluşturur. Güney Rusya’da kurganlarda bu tören ile ilgili birçok eser ele geçmiştir. Kuloba’da bulunan başka bir altın kabartma üzerinde birbirine sarılmış iki İskitli, tek bir kaptan kutsal kan içkisini içmektedir. Benzer sahnelere başka kurganlarda bulunmuş olan altın plaketler üzerinde de rastlanmıştır.

İçki içme geleneği İskitlerde epeyce yaygındı. Orta Asya Türklerinde görülen kısrak sütünden yapılan kımız ve baldan yapılan, keyif verici bir içki olan meth en çok kullandıkları içki türlerindendi. Bunlara ek olarak, Karadeniz’de Grek kolonilerinin kurulmasıyla şarap da İskitya’ya gelmiştir. İskitler sert şarapları su katmadan içmesini severlerdi. Grekler’de ölçüsüz şarap içmek “İskitçe” içmek gibi adlandırılırdı. Hipokrat, İskitleri şişman, çok yiyen, şakacı ve tüm zamanını içki içerek geçiren insanlar olarak tanımlamıştır. Bu nedenle de insanları sarhoşken etkisi altına alan soma kültürü İskitler’de gelişmiştir. Soma, insanları sarhoşken etkisi altına alan bir tanrı veya tanrısal bir güçtür. İnsanın zihnini açar, onları büyük işler yapmaya iter, yaşama sevinci verir ve insanları yeni nesiller üretmeye yönelterek ölümsüzlük kazandırır.

Gene eski Yunan tarihçilerinin verdikleri bilgilerden İskitya’daki tıp ve hekimlik çalışmaları konusunda genel bir düşünceye sahip olunabilmektedir. Tüm zamanların en büyük hekimi olarak kabul edilen Hipokrat uzun bir süre İskitler arasında yaşamıştır. Hipokrat’ın yazdıkları, İskitler hakkında bazı ilginç bilgiler vermektedir. Eski Yunanlılar Truva savaşlarından sonra İskit ülkesini tanımışlar Karadeniz’de yeni koloniler kurmaya başladıktan sonra İskitya’nın içine girmişler ve halkla yakın ilişkiler kurmuşlardır. Yunanlılar İskitler’le yalnız ekonomik değil, her alanda ilişkiler geliştirmişlerdir. İskit hekim ve filozofu Anaharsis’in anasının Yunanlı, tanınmış Yunan hatibi Demosten’in büyük anasının İskit olması bu iki ulus arasında yakın akrabalık ilişkilerinin kurulduğunu da göstermektedir. Yunanlı tarihçiler, yüksek İskit uygarlığını benimserlerken, kendi dönemlerinin en ileri bilgilerine sahip olduklarını yazarlarken; Batılı tarihçiler, Hıristiyanlığın etkisiyle, İskitlerin Orta Asya kökenli oluşları yüzünden bu uygarlığı görmezlikten gelmişler ve uygarlığın Yunanistan’da doğduğunu ileri sürmüşlerdir. Oysa Yunan uygarlığı İskit etkisiyle oluşmuş ve buraya uygarlık ışığını İskit Türkleri getirmiştir.

Hipokrat yazdıklarında İskitleri ve uygarlıklarını şöyle anlatır: İskitler ata çok iyi binerler ve savaşçı bir ulusturlar. İskit kadınları da ata binerler ve ok ile yay kullanırlar. Kız kaldıkları kadar cenk ederler ve üç düşman askeri öldürmedikçe evlenmezler. Bir kız bir erkeğe vardıktan sonra bir daha ata binmez ve silah kullanmaz. Kadınların sağ memeleri yoktur, çünkü kızlar çocukken bu iş için hazırlanmış bakır bir aleti kızdırarak bedenlerinin bu kısmını yok ederler. Sağ meme bu yoldan yakıldıktan sonra büyüyemez ve bedenin tüm gücü daha sonraki gelişmede sağ omuza ve kola gider.

Altın tarak, Solocha kurganı
(Jettmar 1964, s.25) Gene Hipokrat’a göre, İskitler genellikle su kenarında, dört tekerlekli arabaların içinde yaşarlardı. Arabalar keçe ile örtülü bir ev gibi yapılırdı. Yağmur ve rüzgârın girmediği bu arabaların bazılarını iki çift, bazılarını da üç çift öküz çekerdi. Hayvanların otlanmasına bağlı yaşarlar, bir yerde ot biterse başka yerlere göç ederlerdi. Genellikle pişmiş et yerler, kısrak sütü içerler ve sütten yaptıkları peynirleri çokça kullanırlardı, iklim nedeniyle hayvanlar küçük kalır ve gürbüzleşemezdi. Bölgeleri genellikle soğuk rüzgârlı ve karlıydı. Soğuk ve rüzgâr hayvancılık için engel oluştururdu. Mevsimler arasında pek fark olmadığı için İskitler yaz kış benzer yemekleri yerler, kar ve buzların çözülmesiyle gelen suları kullanırlardı. Çok yemek yedikleri için fazla çevik değillerdi. İskitler semizlikleri ve derilerinin tüysüzlüğüyle birbirlerine çok benzerlerdi.

Bedenlerinin rutubet etkisinde kalmasından ve gevşekliği nedeniyle hemen tüm uzuvlarında dağlamalar görülürdü. At üzerinde daha iyi durabilmesi için çocuklarını kundaklamazlar bu nedenle de boyları kısa kalırdı. Soğuğun etkisiyle İskit ırkının rengi yanık kırmızıydı. Yine soğuğun etkisiyle aşka ve sevişmeye düşkün bir ırk değillerdi. Ayrıca sürekli ata bindiklerinden dolayı erkeklerin cinsel güçlerinde azalma olmaktaydı. İskit kadınları ise şişman ve gevşek etli olurlardı. Sonradan kısırlaşan erkeklere toplumda kadın gözüyle bakılır ve onlar da bunu benimseyerek kadın elbisesi giyip kadın gibi yaşamlarını sürdürürlerdi. Kulak arkasındaki damarları keserek kan akıtma yoluyla İskitler kısırlıklarını iyileştirmeye çalışırlardı. Tanrıların kurban istediğine inanarak da çoğunlukla hastalanan bazı hayvanları kurban ederlerdi.

İskit hekimleri ıhlamur yaprağına bakarak bir hastalığın geleceği hakkında haber verirlerdi. Bir anlamda falcılık da denebilecek bu yol ile hastanın durumunu belirlemeye ve buna göre iyileştirmeye çalışırlardı. Kendilerine göre geliştirdikleri tıp yöntemleri halk arasında yaygınca kullanılırdı. Halk hekimliği İskit toplumunda epeyce yaygındı.

İskitlerin ölüler için uyguladıkları özel törenler vardı ve krallar için ayrı cenaze töreni yapılırdı. Kralın hizmetçilerinden elli tanesi seçilir ve bunlar kral için özel olarak boğdurulurdu. Bu törenlerin bazen bir yıl sürdüğü de görülmüştür. Normal olarak bir cenaze töreni kırk gün sürer ve ölen adam tüm dostlarının evlerine birer gün götürülür, ondan sonra toprağa verilirdi. Ölülerin mumyalanması da İskitler’de görülen bir başka gelenekti. Eski Türklerin yok olmayı kabul etmemeleri İskitleri de etkilemiş ve ölülerin mumyalanması yoluna gidilmiştir.

İskit-Saka İmparatorluğu, tarihin en eski çağlarında Türklerin kuzey yolu ile hem Anadolu’ya hem de Avrupa’ya gelmelerini göstermesi açısından son derece ilginçtir. Batılı tarihçilerin ileri sürdükleri gibi, Türkler ilk kez Osmanlılarla Avrupa’ya gelmemişler, aksine İskitler aracılığıyla en eski çağlarda Avrupalı olmuşlardır. Türkler bu açıdan hem Asyalı, hem de Avrupalı bir ulustur. Nitekim bu gerçeği çok iyi kavrayan Atatürk, hem İskitlere, hem de Hititlerle Sümerlere tarih incelemelerinde çok önem vermiştir.[ALINTI]

İRAN MEDENİYETİ:




Merhaba Arkadaşlar bugün iran medeniyetinin ve kültürünü kısa bir şekilde anlatacağım... Bu konu üzerinde belirli kaynak belgeler yok.. Hint Ari ırkına mensup insanlar tarafından oluşturulmuş bir uygarlıktır.. med'ler ve pers'ler genel itibariyle hüküm sürmüş en eski uygarlıktır... Medlerin kültürü ve dini zerdüştlük olduğu için birbiriyle geçinememiş ve persler ile medler hep savaş halinde olmuşlardır...

Med İmparatorluğu (Medler)



Medler’in tarihsel kaynaklarda en eski anlatımına Asur Kralı olan III. Şalmaneser döneminde rastlanmaktadır. Medler bu dönemde Babiller ile ittifak kurarak Asurluları yenmişlerdir. İran toprakları üzerinde hüküm süren Medler, M.Ö 6. yüzyılda Anadolu topraklarından Afganistan’a kadar geniş topraklara hükmetmişlerdir.

İmparatorluk, M.Ö 550 yılında Büyük Kiros’un büyükbabası Kral Astiages tarafından yenildikten sonra Ahameniş İmparatorluğu ile birlikte hükümdarlığını sürdürmüştür. Fakat Ahameniş İmparatorluğunun M.Ö 330 yılında Büyük İskender tarafından fethinden sonra Med bölgesi, Makedonyalı komutan Peyton’un emrine bırakılmıştır. Bölgenin kuzeyi ise Ahameniş komutanı olan Atropat’ın emrine bırakılmıştır. Büyük İskender’in ölümünün ardından bölgeni güneyi Selevkos İmparatorluğu topraklarına; kuzeyi ise komutan Atropat yönetiminde bağımsız Atropatena devletine bırakılmıştır. Medler; Azerice Midiya, Farsça Madha isimleri ile de anılmaktadır.

Medler, İran toprakları üzerinde kurdukları otorite ile Pers İmparatorluğunun temellerini atmışlardır. Bu birikim, Pers İmparatoru olan Achaemenid’in büyükbabasının Med Şahı olan Astyages’i öldürerek Pers İmparatorluğunu kurmasına dek sürmüştür. İmparatorluğun kuruluşuna kadar İran toprakları bölge halkı tarafından Mede ya da Mada olarak söylenegelmiştir.

Medlerin son döneminde kral olan Astiyag’ın yeğeni olan Kiros, bir saray darbesi ile ülkeyi ele geçirmiştir. Böylelikle devlet ve siyasal otorite, devletin Güney kısmında yoğunlaşan Pers aristokrasisinin eline geçer. Medler, İran topraklarında yaşadıkları için yaşadıkları şehrin adını yani Medya’nın adını almışlardır. İmparatorluk, tarihçilerin genel düşüncelerine göre Dicle havzasında ve çevresinde kurulduğu için verimli ve üretken bir toplum olarak bilinirler.

Urartulardan sonra kurulan ve Mezopotamya’da bulunan medeniyetlerden biri olan ve Guti kökenli olan Babiller, Aryen kökenli olan Med toplulukları ile birleşerek Asurlulara saldırmışlardır. Bu saldırılar sonucu imparatorluk daha fazla direnememiş ve M.Ö 625 yılında çökmüştür. Babiller bu zaferden sonra çöküş dönemine girmişlerdir. Fakat yükselen Med İmparatorluğu, Aryen-Pers kökenli olan Akhamenit hükümdarlığına bir geçiş olmuştur.

Hesaplaşma
Heredot’un Altı Med Kabilesi

Ünlü tarihçi Heredot, tarihi kaynak niteliğinde olan eserinde altı adet Med klanından bahseder. Aynı zamanda Heredot, Medlerin gelenek ve giyiniş olarak Perslere olan benzerliklerine defalarca değinmiştir. Ayrıca Medlerin Aryan ırkından oldukları, Atina’ya ilk geldiklerinde Laz-Kolhisliler olduklarını fakat daha sonra adlarını Medler olarak değiştirdiklerine de değinmiştir. Hatta Yunan Mitolojisi’nde Medea, Laz-Kolhis kralı Jason’un karısı ve Argonatların büyücüsü olarak bilinmektedir.

Medlerin Tarihsel Olarak Varlıklarına Ait Kanıtlar

Tarihsel olarak Medlerin kökeni ve tarihi hakkında pek fazla bilgi yoktur. Ayrıca uygarlığın kurulduğu yer olarak anılan Medyaya ait ne bir yazıt ne de bir anıt mevcuttur. Tarihsel bir değeri olmamasına rağmen Ctesias, anlattığı hikayede dokuz kralın isminden bahsetmektedir. Fakat bu isimler tarihten günümüze değiştirilerek ve türetilerek aktarılmıştır.

Fakat Tevrat’ta Medlerle ilgili olarak Josephus ilişkilendirilmiştir. Tevrat’ta bulunan Japheth’in oğlu Madai’den bahsedilmektedir. Bu nedenle daha sonra Grekler tarafından imparatorluğun Japheth’in oğlu Javan ve Madai tarafından kurulduğuna inanılmaktadır. Grekler tarafından bu hükümdarlık “media” olarak anılmışlardır. Strabo, Herodot, Polybius, Pliny ve Protolomeus gibi tarihçiler Medlerin yerleşkesi olarak bilinen Medya’nın kuzey kısımlarını adlandırmak için Martiane, Mantiane, Matiane, Matiene gibi isimler kullanmışlardır.

Medler’den ilk olarak Asurlular döneminde Amadai’de Zagros ile yapılan savaşlarda bahsedilmektedir. Asur fatihi olan III. Shalmaneser’in halefleri, Medler’e karşı birçok sefer düzenlemişlerdir. Bu erken dönemlerde Medler, genel olarak bir bozkır boyu ile birlikte tarihe konu olmaktadırlar. Bu boylar İskitler’dir. İskitler, Asur kaynaklarında Zerdüştlük dinine olan inançları ile bahsedilmektedir.[ALINTI]



Bilinen Med İmparatorluğu Tarihi

-Öncül-Elami Medeniyeti (M.Ö 3200-2700),

-Jiroft Medeniyeti (M.Ö 3000- 5. Y.Y),

-Elami Hanedanları (M.Ö 2700-539),

-Manna Devleti (M.Ö 10-7 Y.Y.),

-Medler (Meyden)-(M.Ö 728-550),

-Ahamenişler (Persler)-(M.Ö 648-330),

-Selevkoslar (Selefkiler)-(M.Ö 330-150),

-Arşaklılar (Partlar)-(M.Ö 250-M.S 226)

Perslerin Tarihi



PERSLER, bugünkü İran halkının çoğunluğunu teşkil eden, Hint-Avrupa soyunun Arya kolundan gelme eski bir millettir. M.Ö. 2000 yıllarına doğru dalgalar halinde bugün bulundukları yerlere geldiler. Burada kendileriyle aynı soydan olan Medler’le Samî oldukları kabul edilen Elamlar da vardı. Zamanla Persler, Medleri de, Elamları da sindire sindire kendilerine karıştırarak bugünkü İran halkını ortaya çıkardılar. Persler kendilerine çok eskiden «Aryan» derlerdi. Zamanla bu kelime «İran» oldu.

Eski İran’da, hemen hepsi Aryan soyundan olmak üzere, birçok boylar yaşardı: Bunlardan Partlar, Horasan’ın batısında, Medler, batı İran’da, Persler güney İran’da, Hikaryalılar da Hazar kıyılarında yerleşmişlerdi. Güney İran’da oturan Persler (Farslar), önce uygar Elamlar’ın, daha sonra da Medler’in idaresi altında yaşadılar. Sade bir hayat geçirir, yiğit insanlardı. Çocuklarına üç şey öğretirlerdi: Ata binmek, ok atmak, doğru söylemek.

Persler M.Ö. VII. yüzyılda Medler’den Ahmen’i kendilerine baş tanıdılar. Onun oğlu Teispes de Persler’in ilk kralı oldu. Medler’e bağlı olan bu Pers hükümdarları, önce Elamlar’ın ülkelerini ele geçirdiler, daha çok onların ülkesi Sus’ta oturdular. I. Keyhusrev ile I. Keykâvus ülkelerini iyi yönetip, toprak kazanmakla beraber, gene Med krallarına bağlıydılar. I. Keykâvus’un oğlu II. Büyük Keyhüsrev bu boyunduruğu kırıp büyük bir imparatorluk kurdu.

Büyük Keyhüsrev’in ölümünden sonra (M.Ö 530) yerine geçen oğlu Keykâvus (Kambiz) Mısır’ı İran topraklarına kattı. Onun ölümü üzerine, Ahmen soyundan Dâra, İran tahtına hak iddia eden, kendisini Ahmenler den sayan büyücü Gaumata’yı ortadan kaldırarak tahta oturdu.

Dâra’dan sonra İran tahtına Serhas geçti. I. Ardaşir, II. Serhas, II. ve III. Ardaşir çağında İran bazı toprakları kaybetti. III. Dâra zamanında, İran toprakları, Büyük İskender’in eline geçti, Dara (M.Ö. 331) İskender’le yaptığı savaşta hem tacını, hem de canını kaybedince, 200 yıldan fazla süren İran İmparatorluğu yıkıldı.

Persler’in Yaşayışı

Persler de öteki İran boyları gibi eski soyları Aryalar’ın dini inanışlarına bağlıydılar. İnanışlarına göre, bu dinin kurucusu Zerdüşt (Zaroastra) adında bir prensti. Yazdığı kitaba «Zend-Avesta» denir. Başlıca tanrı gökyüzüdür; buna «bilge» anlamına «Ahura», «akıllı» anlamına da «Mazda» adı verilirdi. Bu «Ahura-Mazda» adından dolayı «Zerdüşt» dinine Mazdaizm de denilir. Bu dinde iki kuvvet vardır: Işık’la Karanlık. İyi, kötü ruhlar bu iki kuvveti temsil ederler, hepsi de Ahura-Mazda’ya bağlı bulunurlardı. Ateş, kutsal sayılır, her evde ocak mutlaka yanardı.

Persler önceleri basit bir hayat sürerlerdi. Medler’i, daha başka Aryan soyundan ulusları bir bayrak altında toplayıp İran İmparatorluğunu kurunca gösterişli, parlak bir hayat yaşamaya başladılar. Süslü elbiseler giyerler, güzel evlerde otururlardı. Bu üstün, parlak yaşayışı Yunanlılar’a, onların aracılığı ile de Batı ülkelerine sokan Persler olmuştur.

Persler’de kadınlar hür değildi. Bununla beraber, erkekler üzerinde büyük etkileri vardı. Çocuklar 7 yaşına kadar analarına bağlı olurlar, sonra serbest bırakılırlardı. Eski Mısırlılar gibi Persler de en yakınları ile evlenirlerdi. I. Keykâvus kız kardeşiyle evlenmişti.

Pers hükümdarları başlarına elmaslı taç giyer, altınla, fildişiyle süslenmiş bir sarayda oturur, kimseye görünmezlerdi. Pers İmparatorluğu’nun geniş toprakları «Satrap» denilen valilerle yönetilirdi. Satrap, hükümdarın vekiliydi. Bulunduğu ilin merkezinde bir sarayda oturur, kendi adına gümüş para bile bastırırdı. Ordu, İran’daki uluslardan, ayrıca yardımcı kuvvetlerden kurulurdu. Çok kalabalık olan bu orduda en gözde olanlar İranlılar’dı.

Persler Avesta dili konuşurlardı. Bu dil, bütün Arya boylarının dillerini birleştirmişti. Bu dilden Pehlevî dili, ondan da IX. yüzyılda Farsça çıkmıştır[ALINTI]

iran uygarligi-Persler ülkeyi eyaletlere bölerek yönettiler. bu eyaletlere satraplık adı verilir. eyaletlerin başında merkezden atanan valiler görev alırdı. tarihte bilinen ilk divan teşkilatını kurarak devlet yönetimine verdikleri önemi gösterdiler. Devlet yönetiminde mutlak monarşi yönetimini benimsediler. başkentleri Persepolis’ti.



-Persler zerdüştlük (mecusilik) inancını benimsemişlerdi. temizliği temsil etmesinden dolayı ateşin kutsal kabul edildiği bu inanç sistemine göre iyilik ve kötülük birbirleriyle sürekli mücadele halindeydi. iyilik ve kötülüğü temsil eden iki tanrı arasındaki savaş sonunda bir gün mutlaka iyilik galip gelecekti.

-ekonomileri tarım ve ticarete dayanırdı. orduları ise düzenli ve sürekliydi. tarihte ilk kez posta teşkilatını kurdular

Tarihte önemli bir yere sahip olan Persler MÖ 333 yılında Büyük İskender tarafından yıkıldılar[ALINTI]



İran medeniyeti üzerinden perslerden sonra da bir çok medeniyet gelip geçse de genel itibariyle sürekli kültür değişikliğine uğruyor bu sebepledir ki Sürekli bir Topluluk çöküş içinde kalıyor... zaman geçtikçe güçlü toplum zayıf toplumun kültüründen dininden pay alıyor...


İbrani Medeniyeti (Uygarlığı)

Merhabalar Arkadaşlar sizlere İbrani Medeniyetini inceleyeceğim... İbrani medeniyeti yüzyıllar boyunca hep dinsel olarak etkili olmuştur kültürleri hep dini yönden yaşayan bu uygarlık ilk çağdan devam eden bir topluluktur..

İbrani Medeniyeti (uygarlığı), Mezopotamya’da var olmuş Sami ırkına mensup İbraniler tarafından oluşturulmuştur. Hz. Davud önderliğinde Kudüs’ü başkent yapmışlardır. 1948 yılından beri İsrail devleti olarak anılmaktadırlar.

M.Ö. 1500’lerde Sina yarımadası ve Fırat ırmağı arasındaki bölgeye yerleşen İbraniler Sami ırkındandır.

İbraniler, Davud (M.ö. 1010 – M.ö. 970), önderliğinde monarşik devlet kurarak, Kudüs’ü krallığın başkenti yaptılar. (MÖ. yklş. 1000).

Hz. Davud, dindar büyük hatip, müzisyen ve şairdi; bir doğulu hükümdar olarak hüküm sürdü. Onun hükümdarlığını Yahudiler pek beğendi.

İbrani Medeniyetinde, Davud, ölünce yerine oğlu Süleyman (yklş. M.ö. 970 – MÖ. 931) geçti.


Esthern kitabından sahneler

İbrani Medeniyetinde, Süleyman döneminde Mezopotamya’da keşmekeş sürüp gidiyor. Babil, Asur’un önünde çabalayıp duruyordu. Parçalanmış Olan Mısır’da, krallar ve papazlar (din adamları) iktidar için birbirleriyle çatışıyorlardı. Teb artık dini başkent olmadığı için siyaset merkezi, deltaya doğru yer değiştirmişti. Nil Vadisi, kendi feodalitesinin kurbanı olmuştu.

Kral Süleyman işte bu şartlara uygun olarak devletini, ticaret faaliyetine yöneltmeyi düşündü. Fenikeli tacirler onu desteklediler. İsrail ile yapacakları İttifak onların Kızıl Deniz ve Hindistan ile kuracakları ilişkileri de kapsamına alıyordu. Tir tacirleri ile anlaşmaya varan Süleyman İsraillileri, Akdeniz ticareti ile bağlantılı olarak, doğu ticaretine
teşvik etti.

İbrani uygarlığında, merkezi devletin güçlenmesi ve Kudüs’ün ön plana çıkması, Yahudiler arasında bir kopuşa yol açtı.
– 931 ‘de kuzeydeki kabileler ayrılarak başkent Samiriye olan İsrail Krallığını kurdu.
– Kudüs çevresinde de Yahuda Krallığı kaldı.


Süslemeli Boğa Başı

Kardeş kavgalarıyla zayıf düşen bu iki krallık, yeni güçlenen Mezopotamya imparatorlukları karşısında ezildi. Asur Kralı II. Sargon, M.Ö. 721’de Samiriye’yi yıktı. Babil Kralı II. Nabukodonosor MÖ. 597de Kudüs’ü aldı. II. Nabukodonosor M.Ö.587’de şehri cezalandırmak için geri döndü: şehir, tapınağıyla birlikte yıkıldı, soyluları göçe zorlandı (ilk diaspora – kopuntu veya Babil sürgünü).

Göçe zorlananlar, M.Ö. 538’de Yahuda’ya dönebildiler. Bir kısmı İse 2000 kilometre karelik küçük bir arazide, bir başrahibin hüküm sürdüğü bir din devleti kurdu. Bu devletin başkenti olan Kudüs, yavaş yavaş tapınağım yeniden inşa etti: diğer ulusların içinde dağılmış Israil oğulları için bir dini merkez haline geldi.

İsrailliler birinci yüzyılda Romalılar tarafından bir kez daha dağıtılırlar. İsrailliler oldukça uzun sürgünden sonra 1948 yılında eski yurtlarına dönerek, İsrail Devletini kurarlar.

En önemli yapıları M.Ö. 969 da yapılan Hz. Süleyman tapınağıdır. Yahudilik ilk tek tanrılı dindir.

Yahudilik

Tanrı (Yahova) Tevrat’ı Hz. Musa’ ya göndermiştir. Tevrat’ın esasını on emir oluşturur. Talmud Tevrat’ın tefsiri görünümündedir.

Tevrat

Sina dağında Tanrının; Musa’ya emirlerini bildirdiğine inanılır. Bu emirlere On Emir denilir ki Yahudiliğin anayasasıdır:

Tanrın Rabbin ismini boş yere ağza almayacaksın; çünkü Rab kendi ismini boş yere ağza alanı suçsuz tutmayacaktır.
Sabbat (cumartesi) gününü takdis etmek için onu hatırında tut! Altı gün işleyeceksin ve bütün işini yapacaksın, fakat yedinci gün Tanrın Rabbe sabbattır. Sen, oğlun ve kızın, kölen ve cariyen hiç bir iş yapmayacaksın! Çünkü Rab gökleri, yeri ve denizi ve onlarda olan bütün şeyleri altı günde yarattı. Ve yedinci günde
istirahat etti. Bunun için Rab, sabbat gününü mübarek kıldı ve onu takdis etti.
Kimseyi katletmeyeceksin.
Zina etmeyeceksin.
Çalmayacaksın.
Yalan yere şahitlik yapmayacaksın.
Komşuna karşı yalan şahadet etmeyeceksin.
Komşun evine tamâ etmeyeceksin.
Komşun karısına yahut kölesine yahut eşeğine yahut komşun hiç bir şeyine tama etmeyeceksin!

İsrail dininde bu on emir, din ile ahlâkı birleştirir ve Yahudi kavmine sosyal bir düzen vermeyi amaç bilir. Yahudilikte kurban merasimi de önemli yer tutar.[ALINTI]


EGE VE YUNAN UYGARLIĞI

Merhaba arkadaşlar bugün sizlere ege ve yunan uygarlığını anlatacağım, İlk Çağ'da Makedonya, Trakya, Batı ve Güneybatı Anadolu, Yunanistan ve Ege adalarında yaşayan halk, Ege ve Yunan uygarlıklarını oluşturdu. Bu uygarlıkların başlıcaları: Girit Uygarlığı, Eski Yunan (Dor) Uygarlığı, Miken (Aka) Uygarlığı ve Yunan Uygarlığı'dır.

Ege ve Yunan Uygarlığını dört başlık altında inceleyeceğiz.bu başlıkları yorumlayacağız.
MÖ 2000’den itibaren Eski Yunan’da ve Ege’de
“polis” adı verilen şehir devletleri (Atina, Sparta, Korint,
Larissa, Megara gibi) ortaya çıkmıştır. Şehir
devletlerinin merkezinde tapınak bulunurdu. Yönetim
binası, resmî yapılar ve pazar meydanları tapınağın
etrafında yer alırdı. Herhangi bir tehlikeye karşı
şehirlerin etrafı surlarla çevrilmiştir. Bu şehirlerde
yaşayanlar, tarıma elverişli toprakların azlığı, nüfus
artışı, ticaret vb. nedenlerle Ege, Karadeniz ve Akdeniz’de
koloniler kurmuşlardır, koloni faaliyetlerinde hız kesmeden devam etmiştir.
Ege ve Yunan uygarlığı, koloni faaliyetleri ve kolay
ulaşım imkânlarıyla Batı ile Ön Asya arasındaki sosyal,
siyasi ve kültürel ilişkilerin gelişmesini sağlamıştır. Bu
uygarlık ileri seviyedeki Mısır, Mezepotamya ve Anadolu uygarlıklarıyla etkileşimde bulunmuştur.
Ayrıca Yunan uygarlığı, Büyük İskender’in fetihleri
sonucu Asya kültürleriyle kaynaşarak Helenistik kültürü meydana getirmiştir. Yunan uygarlığı, daha
sonraki dönemde ortaya çıkan Roma Uygarlığı'nın da temelini oluşturmuştur. ve bu düzende ilerlemeyi düşünülmüş...





1) Girit Uygarlığı ( MÖ 3500 - MÖ 1200)

Girit Uygarlığı ya da Minos Uygarlığı, Tunç Çağı'nda Yunanistan'a bağlı olan, Ege Denizi içindeki Girit Adası'nda, MÖ yaklaşık 3500'lerde doğmuş bir uygarlıktır. Ege Uygarlıkları arasında en eskisidir.En önemli şehirleri Knasos'tur.Minos Uygarlığı, MÖ 2700 ile MÖ 1450 yılları arasında en parlak dönemlerini yaşadı ve yavaş yavaş eski gücünü yitirmesinin ardından Girit üzerinde Miken kültürü baskınlaşmaya başladı ve bu kültürün detaylıca inceleme fırsatımız olmamıştı...
Girit sarayları adadaki arkeolojik kazı çalışmaları sonucu ortaya çıkarılmış en önemli en bilinen yapı türleridir. Bu saraylar,arkeologlar tarafından gün yüzüne çıkarılan pek çok belgenin söylediklerine göre yönetim işlerinin hâlledildiği noktalardı.Bugüne kadar adada bulunan ve toprak altından çıkartılan her bir sarayın
kendine özel bir özelliği vardır ve hiçbiri birbirine benzememektedir bu durumdan dolayıda Dor saldırıları sonucunda yıkılmıştır.
Girit ekonomisi balıkçılık, tarım ve ticarete dayalıydı. yani işlerini bu şekilde yönetiyorlardı...




Knossos Sarayı'nın kalıntıları.

2) Eski Yunan (Dor) Uygarlığı (MÖ 1200 - MÖ 337)

Dorlar (Doris), Eski Antik Yunanistan asıllı, Hint Avrupa kökenli göçebe kabilelerdir. Yaklaşık olarak M.Ö 12. yüzyıl ortalarından itibaren Yunan yarımadasına dalgalar halinde akınlar düzenleyerek bu bölgedeki tunç çağı Miken uygarlığını yıkmışlardır. Demir çağı silahlarıyla kısa sürede askeri – feodal Miken krallıklarının siyasi gücünü etkisiz hale getiren Dorlar, Miken etkisi altındaki batı Anadolu,Girit ve Rodos’un da dahil olduğu adalara yayılmışlardır ve şuan filmlerde izlediğimiz özgürlük savaşları spartaküs gibi baş yapıtların esinlendiği çağdır.. buradaki kültürde insanlar yaşamlarını askeri güçten alıyorlardı.. sürekli savaşıyorlardı...
Şehir devletleri şeklinde siyasi bir örgütlenmeye sahip olan Dorlar, şehirlerine ''polis'' adı verdiler.Bu şehirlerden en önemlileri ''Atina, Sparta, Korint ve Tebai'' idi. bu yerler hala yunanistan içinde kutsal olan bir yerdir...



3) Miken (Aka) Uygarlığı (MÖ 2000 - MÖ 1200)

Miken kültürü , tunç silahlı Hint - Avrupa göçebe topluluklarından Akaların, MÖ 1800'lü yıllarda Yunanistan'ı istila ederek, yerli neolitik çiftçiler üzerinde feodal-askeri bir egemenlik kurmasıyla başlayan bir kültürdür ve bu kültür egemenliğini kazandıktan sonra silahlarıyla sanatlarıyla boy göstermiştir.
İzleyen yüzyıllarda Yunanistan yarımadasının tüm hâkimiyetini ele geçiren Miken uygarlığının en parlak dönemi MÖ 1400'lü yıllarla MÖ 1100'lü yıllar arasındadır. Bu dönemin başlarında Girit adasındaki Minos uygarlığını yıkan Miken kralları, tüm Doğu Akdenizdeki Minos ticaretini de kontrol altına almışlardır bunun üzerine ticarette dünya çapında çok büyük olmuşlardır..
Çanakkale Boğazı'nı ele geçirmek amacıyla Truvalılarla savaştılar. Nitekim bu savaşlar Homeros'un İlyada ve Odessia destanlarına konu oldu. MÖ 1200'lerde Dor saldırıları karşısında tutunamayan Mikenlerin siyasi varlıkları sona erdi bu savaş tarih de filmlerde yerini çokça almıştır...


Miken (Aka) Uygarlığı Mezar Halkaları

4) Yunan Uygarlığı (MÖ 750 - MÖ 550)

Dorlar, Akaların egemenliğine son verip Yunanistan ve Ege adalarını ele geçirerek Yunan Uygarlığını kurdular. Perslerle uzun süren savaşlar yaparak Pers tehlikesini atlattılar. Atina ve Isparta en önemli şehir devletleridir işte bu yandan büyük yararı vardır.. Atina demokrasiyle, Isparta ise krallıkla yönetilirdi.Kent devletlerinin başında önceleri krallar bulundu. Zamanla güçlenen soylular, kralları devirerek yönetimi ele geçirdi. Böylece Yunan şehir devletlerinde soylu yönetimine dayalı yönetimi kurdular ve demokrasisini de göstermiştir...
Tanrıları adına dört yılda bir olimpiyatlar düzenlemişlerdir. Olimpiyatların yapılacağı dönemlerde savaş yapılmazdı. Olimpiyatların düzenlenmesi Yunanlılarda millet bilincini geliştirmiştir bu bilinç tarih kitaplarında romanlarda konu olmuştur..
Yunanlıların çok tanrılı dinsel anlayışları vardı. Tanrılarını insan şeklinde düşünürlerdi.Bu düşünce tanrılarının heykellerini yapmalarında etkili oldu. Heykel sanatında ileri bir düzeye ulaştılar, heykel sanatı hala yaygındır...
Sparta ile Atina şehir devletleri birbirleriyle yaptıkları Peloponnes Savaşlarını Spartalılar kazandı. Büyük İskender, Sparta Krallığı'na son verdi.Yunanistan İskender’in hâkimiyetine girmiştir bu sebeple de iskender yönetiminden etkilenmiştir...
Yunanistan’da tarıma elverişli toprakların az oluşu nedeniyle, halk geçimini balıkçılık, zeytincilik ve hayvancılıkla sağlamıştır. Yunanlar, Ege ve Karadeniz kıyılarında koloniler kurmuşlardır ve koloniler devamında savaşlar çıkmıştır..
Yunanistan’da tarıma elverişli toprakların az oluşu nedeniyle, halk geçimini balıkçılık, zeytincilik ve hayvancılıkla sağlamış. Yunanlar, Ege ve Karadeniz kıyılarında koloniler kurdular.
Fenike alfabesini kullanan Yunanlılar tarih, tıp, geometri, astronomi ve felsefe alanlarında dünya uygarlığına önemli katkılarda bulundular. Sokrates, Platon ve Aristoteles önemli bilim insanlarıdır ve bu bilim insanları ışığında çok gelişmişlerdir...



Dragon ve Solon yeni bir takım kanunlar düzenleyerek sınıfsal çatışmaları önlemeye çalışmıştır. MÖ 500 yıllarına doğru Atina’da yapılan Klistenes kanunlarıyla demokrasi yönetimi kurulmuştur ve düzenlerini devam ettirmiştir...[Alıntı]
Atina’nın ilk kanun koyucusu olarak kabul edilen Drakon Batı dillerinde aşırı katı bir kural veya tedbiri nitelemek için kullanılan “draconian / draconien” sıfatı aracılığıyla ününü korumuştur.Drakon kanunları esas itibariyle cezaî sahayı ilgilendirmekteydi. Sadece kasten cinayet için değil, düşük önemdeki hırsızlık suçları için dahi idam cezası öngörülmekteydi.Drakon kanunlarının yerini M.Ö. VI. yüzyıl başlarında Solon kanunları almıştır bu kanunlar kesin görüldü ve düzen geldi...
Solon Anayasası, kendinden önce gelen Draco yasalarının toplumsal sorunları çözmek bir yana, ağırlaştıran niteliğini reformize etmek ya da ortadan kaldırmak için hazırlandı.Getirdiği en önemli reform ise bütün borçların silinmesi ve borçları yüzünden köle durumuna düşenlerin köleliklerinin kaldırılması oldu. Bu reformlar tarihte Seisachtheia (Yüklerin Sarsılması) olarak adlandırıldı.Toprağı Elinden alınan köylüye toprak dağıtıldı bu sebeple çok büyümüştür..


Argos şehrinin günümüzde kalıntıları, Argolis-Yunanistan



Kleistenes, Antik Yunanistan'da Atinalı bir soyludur. MÖ 501'de anayasal düzene geçerek demokrasinin ilk adımlarını atmıştır ve anayasal olarak demokraside el atmıştır...
Arhonlardan olan Kleistenes, Yaptığı kanunlarla Atina' ya demokrasiyi getirdi. Zenginlikten ve soyluluktan doğan sınıf farkını kaldırdı. Halk meclisi kurmuş, bu meclise geniş yetkiler vermiştir. Demokrasiyi uygulamıştır. Sınıflar arası farklılıklar kaldırıldı. Fakat köleler ile ilgili bir adım hiçbir zaman atılmadı. Bu durum XIX. yüzyıla kadar sürdü ve bundan sonra da düşüş yaşadı...




Bu yüzden de Yunan krallığı uzun zaman dayandı ve süregeldi özgürlüğü bütün dünyaca duyulmuş ve filmlere konu olmuştur...


FENİKE UYGARLIĞI (M.Ö. 2800-M.Ö III. yy)



Merhabalar arkadaşlar sizlere Fenike uygarlığını anlatacağım... Sami kavimlerindendir.

Doğu Akdeniz kıyılarında, bugünkü Suriye ve Lübnan’da yaşadılar. Bugünkü Lübnan’ın dağlık kıyı kesiminde yaşamışlardır. Bu bölgeden Suriye kıyıla*rına doğru yayılan Fenikeliler şehir devletleri kurdular. Siteler halinde yaşamışlar, merkezi devlet kuramamışlardır.Bu akdeniz kıyısında bütün yaşamı böyle sürmüştür

En güçlü kent devletleri Sayda, Biblos (Sidon) ve Sur (Tir) idi.

İlkçağ ‘da denizcilikte en ileri giden devlet oldular. denizcilik kültürü çok gelişmiştir..

Yaşadıkları bölge dağlık ve tarıma elverişli toprakları az olduğu için balıkçılığa ve denizciliğe yönelmişler, Akdeniz ve Karadeniz’de koloniler kurdular. bundan dolayıda sorun yaşamıştır..

Denizcilik faaliyetlerine ve ticaretine önem veren Fenikeliler, Akdeniz ve Karadeniz kıyılarında koloniler kurdular. En ünlü ticaret kolonisi, Kuzey Afrika’daki Kartaca idi. Fenikeliler deniz ticaretiyle Doğu ve Ön Asya kültürünü Ege bölgesine(Akdeniz’e) taşıyarak kültürel etkileşimi sağlamıştır. Fenike kolonilerinin karşısına İyon ve Yunanlılar rakip olarak çıkınca Fenikeliler kolonilerini kaybettiler. Çünkü Fenikeliler kolonilerini sadece kâr amacıyla kurmuşlardır. İyonlar ve Yunanlılar ise kolonilerini yeni bir vatan kabul etmişler ve bu doğrultuda etkili politikalar izlemişlerdir.

Siyasi açıdan güçlü olmayan Fenikeliler varlılarını Asur, Babil, Pers ve Yunanlılara vergi vererek sürdürmüşlerdir.

Genel Özellikleri:

1) Fenikeliler ürettikleri zeytinyağı, kereste, boya ve camdan oluşan ürünleri Akdeniz’in diğer bölgelerine satmışlardır.

2) Fenike sanatı, Önasya ülkelerinin bir taklididir.

3) Şehirler gelişmiştir.

4) Fenikeliler Sümer çivi yazısı ile Mısır Hisyerog*lif ya*zısını örnek alarak tarihin ilk alfabesini icat etti*ler. Fenikeliler, Mısır’dan öğrendikleri yazıyı geliştirmişler ve 22 harfli bir alfabe kullanmışlardır. İlk harf alfabesi olarak İyonlar ve Yunanlılar ve Romalılar tarafından geliştirilen Fenike alfabesi, bu günkü Latin alfabesinin temelidir.

5) Fenikeliler cam yapımını ve kırmızı boya üretimimi gerçekleştirmiştir.

6) Mısır ve Mezopotamya ile ilgili teknik gelişmeleri ticari faaliyetler yoluyla Akdeniz’in diğer kavimlerine ta*nıtmışlardır.

7) Sümerlerin dini inançlarının etkisinde kalan Fenikeliler yüksek yerlere tapınaklar yaptılar. Her şehrin bir tanrısı vardı.

8) İbraniler alfabelerini Fenikelilerden almışlardır. Ayrıca cam yapımını gerçekleştirdiler ve kırmızı boyayı buldular.[ALINTI]

Bu bağlamda Fenikeliler Denizcilik ile birçok kültürden etkilenmiş ticari zekaları dünya çapında ağır basmış bir uygarlıktır.. fazla detaylı tarihi bilinmese de yeme içmesi hep denizden karşılayan bu uygarlık bizlere Kültür mirası olarak hep alfabe yazıtlar bırakmıştır...

MISIR MEDENİYETİ:


Merhabalar arkadaşlar bugün sizlere Mısır medeniyetinin ilk çağdan süre gelen tarihini anlatacağım; bu konuda alıntılar yaparak yorumlamalar yapacağım... Mısırda ilk yerleşim MÖ 4000 yıllarında görülmektedir. İlk siyasi teşkilatlanma nom adı verilen şehir devletleri şeklinde olmuştur. MÖ 3000 yılında Kral Menes Mısır’da siyasi birliği saylayarak firavunlar dönemini başlatmıştır. Firavunlar döneminin en önemli olaylarından birisi MÖ 1280 yılında Suriye’yi ele geçirmek için yapılan Kadeş Savaşıdır. Bu savaş sonucu tarihin ilk yazılı antlaşması olan Kadeş Antlaşması imzalanmıştır. Ege göçleri sonucu zayıflayan Mısır Krallığı Persler tarafından yıkılmıştır.



Yönetim alanında Firavunlar kendilerini tanrının oğlu olarak germekteydiler. Bu nedenle emirleri tanrı buyruğu gibi algılanarak yerine getirilirdi. Aileden kişiler devlet işlerinin yürütülmesinde krala yardım ederlerdi.

Mısır’da halk katipler, rahipler, askerler; tüccarlar, zanaatkarlar; köylüler, çiftçiler; ve köleler olmak üzere sosyal sınıflara ayrılmıştır. Mısır ekonomisi tarım, ticaret ve maden işlemeciliğine dayanıyordu.

Mısırlılar, hiyeroglif adı verilen resim yazısı kullanmışlardır. Yazı yazmak için papirüs kağıdını kullanmışlardır.



Çok tanrılı dine inanan Mısırlılar, ölümden sonraki hayata inandıkları için ölülerini mumyalamışlardır. Mumyalama teknikleri sayesinde insan vücudunu tanıyan Mısırlılar, tıp ve eczacılık alanında gelişmişlerdir.

Matematikte ondalık sayı sistemini bulmuşlar, ilk defa dört işlemi kullanmış, “pi sayısı”nı bugünkü değerine yakın hesaplamışlardır. Mısır’da tarım ürünlerinden alınan vergi matematiğin Nil Nehri’nin hareketlerini geometri ve astronominin gelişmesinde etkili olmuştur. Bu da güneş yılı esasına dayanan takvimi icat etmelerini sağlamıştır.

Her biri 20 ton ağırlığındaki taşlarla inşa edilen piramitler firavunlar için, labirent adı verilen mezarlar ise halk için yapılmış; bu mezarlara her türlü araç, gereç ve yiyecekler konulmuştur. Bu anlayış Mısırlıların ölümden sonraki yaşama inanmalarının kanıtıdır.Coğrafi konumu gereği fazla istilaya uğramayan Mısır, tarihi çağları sırasıyla yaşamıştır.[ALINTI]



Burada Fazla istilaya uğramayan mısır medeniyeti kendi uygarlığını hep bir adım öne atmış ve günümüz tarihlerine kadar gelmiştir... sadece anlayışı değişen bu medeniyetin tarihini korumada ve piramitlerdeki esrarengiz olayların çözülmesinde önemli bir nokta olunduğu biliniyor... bu medeniyetin fazla istila edilmemesinin sebebininde yapılan teknolojilerde çağ atladığını gösterir... uzaylıların varlığı da bu piramitlerle açıklanıyor.. Tarihin bilinmeyen taraflarında mısır önemli rol oynuyor.. Araştırmalar tabiki Yapılıyor...

HELLEN MEDENİYETİ


Merhabalar arkadaşlar bugün sizlere hellen medeniyetini alıntılar eşliğinde yorumlarımla anlatacağım.. hellen kültürü makedonya kralı büyük iskenderin, doğuda persler ile yaptığı savaşlar sonucu ortaya çıkmıştır...



Helen Medeniyeti'ne ait en önemli kültür merkezleri İskenderiye ve Antakya'dır. Özellikle İskenderiye şehri, bilim ve kültür merkezi olmuştu. Zaten bu dönemde bilimsel alanda çok fazla gelişme yaşanmıştır. Büyük İskender, kazandığı ülkelere bilim adamlarını götürürdü. İşte buda, Doğu ve Batı uygarlığının sentezinden Helen Medeniyeti’ nin doğmasına yardımcı oldu. Yine bu dönemde İskenderiye'de Bilimler Akademisi kuruldu, Dünyanın çevresi doğru hesaplandı. Tıpta da ileri gidildi. Kalp, kan ve damar arsındaki ilişki tespit edildi. Bu kültür içinde yetişen en önemli bilim adamları; Arşimet, İskenderiyeli coğrafyacı Erastostotenes ve Batlamyus’ tur. Arşimed: Dünyanın kendi ekseni ve güneşin çevresinde dolaştığını ileri sürdü. Eratostanes: Dünyanın çevresini hesapladı. Batlamyus: “Coğrafya Kılavuzu” adlı eseriyle İslam Coğrafyacılarını etkiledi.



Helen Medeniyeti'nde daha çok pozitif bilimlerde ilerleme görülmüştür. Helen Medeniyeti'nden günümüze kalan en önemli sanat eserleri, Zeus sunağı ve İskender Lahiti' dir.

Büyük İskender, imparatorluğunu mutlak monarşi ile yönetiyordu. O’ nun ölümü ile imparatorluk parçalandı, farklı isimler altında krallıklar kuruldu:

a: Mısır’ da Ptolemer Krallığı ( MÖ 321 - 30 ) ,

b: Makedonya’ da Antigonitler Krallığı ( MÖ 279 -16- ) ,

c: Trakya, Batı Anadolu ve Hindistan’ da Selevkoslar Krallığı ( 321 – 64 ) .

Bu dönemde önem kazanan bazı şehirler ise şunlardı: Mısır’ da İskenderiye, Anadolu’ da Antakya, Milet, Efes ve Bergama. İskender İmparatorluğu zamanında İskenderiye, Rodos, Bergama, Efes, Antakya gibi şehirler ticaret şehri olmuşlardı.



Helen medeniyetinden günümüze kalan en önemli eserlerden birkaçı ise İskenderiye Feneri ve Zeus Sunağı’ dır.[ALINTI]

Büyük İskender'in amacı, Helen kültürünü tüm dünyaya yaymaktı. O, Helen kültürünü yaymak için bir çok halkı kılıçtan geçiren bir komutandı. İskender Helen dilinin ve kültürünün fanatik bir savunucusu idi.

Bu kültürden günümüze kalan önemli eserler :

a) İskenderiye Feneri - İskenderiye - Rodos heykeli
b) Bergama - Zeus Sunağı.

Bilim

1) Bu kültür , pozitif ve deneysel bilimlerin gelişimini sağladı.
2) Arşimet , Erastostotenes ve Batlamyus bu kültür içinde yetişen bilim adamlarıdır.

Dikkat :

• Avrupa Uygarlığının temel taşlarındandır.
• İslam ve Roma uygarlığını etkilemiştir. [ALINTI]



Bu sebeple Büyük İskender yüzyıllar sonra bile bu helen kültürünün kalıntılarını bizlere ulaşmasını sağlamıştır... bu kültür baya bilim Adamı yetiştirmiştir.

Roma Uygarlığı


Merhabalar arkadaşlar Bugün sizlere araştırmalarım sonucu kaynaklar eşliğinde roma uygarlığını yorumlayacağım...

Roma medeniyetinin kurulmasında İtatikler, Etrüskler ve Latinler önemli rol oynamıştır. Uygarlığa adını veren Roma MÖ 753 yılında kurulmuştur. Roma’nın siyasi tarihi üç dönemde yaşanmıştır.(bu medeniyet önemli eserlerde bırakmıştır bu dönemlerde) Bunlar;

Krallık Dönemi: Bu dönemde krallar ihtiyar meclisi (senatus, senato) tarafından teklif edilip halk meclisi (kuria) tarafından seçilirdi. Halk meclisi kanunların hazırlandığı devlet işlerinin görüşüldüğü bir meclisti. Kral ihtiyarlar meclisine karşı sorumluydu.bu da bir nevi halk yönetimi vardı ama kral sorumluydu



Cumhuriyet Dönemi: MÖ 510 yılında krallık yönetimine son verilerek, yönetim yetkileri konsül adı verilen iki yüksek memura devredilmiştir. Bir yıllık süre için seçilen konsüller, birbirlerine ve senatoya karşı sorumludurlar. yönetim yine aynı şekilde son bulmuştur...

İmparatorluk Dönemi: MÖ 44 yılında Jül Sezar’ın öldürülmesi ile cumhuriyet dönemi sona ermiştir. MÖ 27 yılında Oktavyanus’un yönetimi ele geçirmesiyle imparatorluk dönemi başlamıştır. İmparatorluk döneminde halkın refah seviyesi yükseltilmeye çalışılmıştır. Ancak savaşların uzun sürmesi, merkezi otoritenin zayıflaması ve kavimler göçünün yaşanması sonucu Roma İmparatorluğu ikiye ayrılmıştır. bundan sonra ayrıldığı için imparatorluk yerine krallık haline gelmiştir...



Roma Uygarlığının özellikleri ise şunlardır:

İlkçağın sömürge imparatorluklarından birisini kuran Roma’nın toprakları Avrupa, Asya ve Afrika kıtasına kadar uzanmıştır.

Halk sosyal sınıflara ayrılmıştır. Bunlardan patriciler (Romalı soylular) tam vatandaşlık hakkına sahipti. Bunların mülk sahibi olabilme, ticaret yapabilme, devlet memuru olabilme, oy kullanma hakları bulunmaktaydı. Küçük çiftçiler, zanaatkârlar ve tüccarlardan oluşan pleblerin ise siyasi hakları yoktu. En kalabalık sınıfı oluşturan köleler ise en ağır işlerde çalıştırılmıştır.

Patriciler ve Plepler arasındaki mücadeleler sonucunda modern hukukun temeli olan on iki levha kanunları ortaya çıkmıştır. Miras, aile, borç vb. konuları kapsayan bu kanunlarla plebler (asker ve memur olabilme vb.) bazı haklar kazanmışlardır.



Önceleri çok tanrılı bir inanışa sahip olan Roma ülkesinde, 312 Milano Fermanıyla Hıristiyanlık serbest bırakılmış, 381 yılında da resmi din olmuştur.

Orduda Lejyon adı verilen paralı askerler kullanmışlar fakat düzenli kara ve deniz orduları sayesinde dünyanın en önemli sömürgeci gücü olmuşlardır.

Deniz ticaretinde etkili olan Romalılar koloniler kurmuşlardır. Fenikelilerle Kartaca (Tunus) bölgesi için Pön Savaşı’nı yapmış ve sonuçta Kartaca’yı ele geçirmişlerdir.

Mısırdan aldıkları güneş yılı esaslı takvimi geliştirerek Jülyen takvimini oluşturmuşlardır. Bu takvim günümüzde kullandığımız Miladi takvimin kaynağıdır. Yine Latin Alfabesine son şeklini vermişlerdir.

Not: Bugün kullandığımız takvim ve alfabeye farklı uygarlıkların katkıları olmuştur.

Mimari’de gelişen Romalılar eserlerinde kemer ve kubbeyi başarılı bir şekilde kullanmışlardır. Anadolu’daki en önemli eserleri arasında Bozdoğan Kemeri (İstanbul), Çemberlitaş (İstanbul), Ogust Mabedi ve Roma Hamamı (Ankara), Aspendos tiyatrosu (Antalya) sayılabilir.[Alıntı]



Buna göre roma uygarlığı yüzyıllar boyunca hep ismini var etmiş son dönemlere kadar da var olmuş bir krallık....

Anadolu Uygarlıkları



Merhabalar Arkadaşlar bugün sizlere Alıntılar eşliğinde anadolu uygarlıklarını yorumlayacağım....
Anadolu, Asya ve Avrupa kıtalarını birbirine bağlayan bir konumdadır. Bu yüzden batı ile doğu medeniyeti arasında bir köprü görevi görmektedir. Anadolu uygun iklimi, tarıma elverişli coğrafyası, stratejik öneme sahip bir konumda olduğundan tarihte birçok medeniyete ev sahipliği yapmıştır. Bu nedenle Anadolu’ya “Medeniyetler Beşiği, Açık hava müzesi, arkeoloji laboratuarı” gibi isimler verilmiştir. Anadolu’nun bu özelliklerinden dolayı bölge sık sık istilalara uğramış, ticaret gelişmiş ve uygarlıklar arasında kültür alışverişi yaşanmıştır. bu yüzden birbiriyle tarihsel olarak iletişim halinde olmuş ve kültürleri hep aynı olmuştur...

Romalılar Anadolu’ya Anatolia (güneşin doğduğu yer) derken, Avrupalılar Miryakefalon Savaşından sonra Türkiye demişlerdir.

Hattiler

Göçler sonucu Anadolu’ya geldikleri tahmin edilen Hattiler hakkında yeterli belge yoktur.

Hattilere ait önemli eserler Alacahöyükte bulunmuştur. 1935 Atatürk’ün talimatıyla başlatılan çalışmalarla Hattilere ait güneş kursları, altın kupalar ve heykelcikler ortaya çıkarılmıştır. Hattiler inanç ve kültür bakımından Hititleri etkilemişlerdir.

Hititler

MÖ. 2000 li yıllarda Kızılırmak çevresine yerleşen Hititlerin başkenti Hattuşaş (Boğazköy)tır. Anadolu uygarlığın temelini oluşturan Hititlerin kurucusu I. Hattuşili (Labarna)dir.

Suriye hâkimiyeti için Mısırlılarla Kadeş Savaşını yapıp, savaş sonunda tarihin ilk yazılı antlaşması olan Kadeş Antlaşmasını imzalamışlardır. ( Not: Bu antlaşma ayrıca tarihteki ilk ittifak antlaşmasıdır.)

İlk dönemlerde feodal beyliklerin yönettiği Hitit ülkesine sonraki dönemlerde merkezden valiler atanmış ve bu yolla merkezi otorite güçlendirilmeye çalışılmıştır.

Hitit kralı Sümer ülkesinde olduğu gibi başkomutan, başyargıç ve başrahiptir.

Hitit kraliçelerine Tavananna denmiştir. Hitit kraliçesinin antlaşmalarda imzası bulunur, kral olmadığı zaman ona vekâlet ederdi.

Beylerden oluşan Pankuş Meclisinin kral ve kraliçeyi yargılama yetkisi vardır. Daha sonraki dönemlerde meclisten bu yetki alınmıştır.

Hititler sürekli ordular kurmuşlar, gerektiğinde orduya ücretli askerlerde almışlardır.

Hititler hukuka önem vermişler tarihin ilk medeni hukukunu yapmışlardır. Mezopotamya uygarlıklarından farklı olarak kölelere bazı haklar tanınmıştır. Bedelini ödeyen köle özgür kalabilmekte ve mülk sahibi olabilmektedir.

Hititler kanunları yazılı hale getirerek aynı suçlara farklı ceza verilmesini önlemiştir.

Asurlulardan çivi yazısını alarak Anadolu’da tarihi çağlara giren ilk uygarlık olmuşlardır. Bunun yanında hiyeroglif yazıyı da kullanmışlardır.

Hititler her yılın önemli olaylarını anal adı verilen yıllıklara tanrılara hesap vermek amacıyla yazmışlardır. Bu yüzden başarılar kadar yenilgiler de yazılmış, böylece tarafsız bir tarih yazıcılığı anlayışı ortaya koymuşlardır.

Heykel ve kabartmacılıkta ilerleyen Hititler Yazılıkaya ve İvriz Kabartmalarına sahiptirler.

Çok tanrılı dine inanan Hititler, kendi tanrıları yanında Anadolu ve Ön Asya’daki diğer tanrıları da kabul etmişlerdir. Hititlerin farklı dinlere bu hoşgörüsünden dolayı Hitit ülkesine Bin Tanrı İli denmiştir.



Frigler

Boğazlar üzerinden gelerek Hitit hâkimiyetine son veren Frigler, Sakarya nehri civarına yerleşmişlerdir. Başkentleri Gordion (Ankara), en güçlü dönemleri Kral Midas dönemidir.

Krallıkla yönetilen Frig ülkesinde askerliğe fazla önem verilmemiştir. Sadece kral ve sarayı koruyan birlikler kurmuşlardır.

Ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayanır. Bu durum inanışlarını ve kanunlarını etkilemiştir. En büyük tanrıları toprak ve bereket tanrısı Kibele’dir. Öküz öldürenin, saban kıranın cezası ölümdür. Tapates adı verilen kilim ve halıları ünlüdür.

Fenike alfabesini kullanmışlardır. Kendilerine ait bir dilleri vardır. Bu dil hala çözümlenmiş değildir.

Hayvan hikayeleri anlatım geleneği olan fabl ilk kez Frigyalılarda görülmüştür.

Günümüze kalan en önemli eserleri Kral Midas’ın mezarıdır.



Lidyalılar

Gediz ve Küçük Menderes nehirleri arasında yaşamışlardır. Başkentleri Sard (Manisa)dır. Persler tarafından yıkılmışlardır.

Lidyalılar devleti eyaletlere ayırmış ve merkezden valiler göndermişlerdir.

Mezopotamya’dan Efes’e uzanan Kral Yolu’nu yapmışlardır. Bu yol Lidyalıların zenginleşmesine ve Batı-Doğu kültürleri arasında etkileşimin artmasına neden olmuştur.

İnsanlık tarihine en büyük katkıları madeni parayı icat etmeleridir. Paranın icat edilmesiyle takas usulü ortadan kalkmış, alışveriş kolaylaşmıştır.

Ordusunda ücretli asker bulundurmuşlardır. Vatan sevgisinden yoksun bu askerler savaşlarda başarılı olamamıştır.

Dünyanın ilk serbest pazar yeri Sard’dır.

Çok tanrılı dine inanmışlardır.



Urartular

Van gölü ve çevresinde kurulan Urartuların başkentleri Tuşpa (Van) dır. Asya kökenli Hurriler tarafından kurulmuştur. Kimmerler ve İskitler tarafından zayıflatılan Urartulara Medler son vermiştir.

Geniş yetkilere sahip olan Urartu Kralı ülkeyi tanrı Haldi adına yönetmiştir. Tanrı tarafından görevlendirildiği kabul edilen Urartu Kralları kendilerini tanrı kral ilan etmişlerdir.

Anadolu’da ilk defa federatif yapıda bir devlet kurmuşlardır.

Çok tanrılı bir inanca sahip olan Urartularda, en büyük tanrı savaş tanrısı Haldidir. Mezarlarını oda şeklinde yapmışlar ve ölülerin günlük eşyaları ile birlikte gömmüşlerdir.

Tarım ve hayvancılıkla uğraşmışlar, sulama kanalları inşa etmişlerdir.

Maden işlemeciliği, kaya oymacılığında ilerlemişlerdir.

Dilleri Ural- Altay dil ailesine mensup olan Urartularda kelimelerin köklerine ekler getirilmesi Türkçemizle benzerdir.

Urartulardan günümüze kalan eserler arasında Van Kalesi, Çavuştepe Kalesi ve Erzincan ilinde bulunan Altıntepe Kalesi sayılabilir.



İyonyalılar

Yunanistan’da yaşayan Akaların Batı Anadolu’ya göçü sonucu kurulan bir uygarlıktır.

Şehir devletleri halinde yaşamışlardır. En önemli şehir devletleri ise Milet, Efes ve İzmir’dir. Şehir devletleri birbirinden bağımsız yaşamayı tercih ettiklerinden siyasi birlik kurulamamıştır. Şehirlerdeki krallar etkinliklerini kaybettiklerinde asiller yönetimi ele geçirerek oligarşik bir yönetim kurmuşlardır. Yunan uygarlığının etkisinde kalan İyonyalılarda sonraki dönemlerde demokratik hükümetler kurulmuştur.

Dinleri çok tanrılıdır. Tanrıları insan şeklinde düşünmüşlerdir. En önemli tanrıları Zeus’dur.

İlk Çağ’da İyonyalılar deniz ticaretine önem vererek Akdeniz ve Karadeniz’de koloniler kurmuşlardır.

Ticaretle uğraşıp zenginleşmeleri ve kültür alış verişinde bulunmalarından dolayı özgür düşünce gelişmiş, bilimsel alanda önemli kişiler yetiştirmişlerdir. Metematikte Tales ve Pisagor, Tarihte Herodot, Felsefede Diyojen, tıpta Hipokrat İyonya da yetişen ünlü bilim insanlarıdır.

Fenike alfabesini kullanmışlardır. En önemli edebiyatçıları ilyada ve Odesa’nın yazarı Homeros’tur.

Efes’te bulunan Artemis Tapınağı dünyanın yedi harikasından birisidir. Efes’te bulunan Celsus Kütüphanesi İyonyalılardan günümüz kalan önemli bir eserdir.

Not: İyonyalılar’da dini baskının olmayışı, şehir devletleri halinde örgütlenmeleri, deniz ticareti ile uğraşmaları ve Ön Asya’dan gelen kara ve deniz yollarının üzerinde kurulmaları bilim alanında gelişmelerini ve İyonya’nın bir kültür merkezi olmasını sağlamıştır.[ALINTI]



Burada anladığımız Anadolu uygarlıklarında bir çok kültürler var olmuş ve birbiriyle savaş içindeymiş işte bu da antik dönemleri anlamamızda çok büyük etken sağlıyor...


Büyük Hun İmparatorluğu:


Merhabalar arkadaşlar bugün sizlere Büyük hun imparatorluğunu alıntılar eşliğinde yorumlayacağım... Tarihi kayıtlarda Büyük Hun İmparatorluğu yada Asya Hun İmparatorluğu olarak geçen ve M.Ö 220 tarihlerinde hüküm sürmüş Türk devletidir. Türk karakterli devlet Türk boyları tarafından kurulmuş, hem gelenek-görenek hem de askeri ve devlet idaresi olarak Türk karakterini devam ettirmiştir. Büyük Hun İmparatorluğu, Avrupa’da Roma İmparatorluğu sınırlarına kadar yayılmışlardır.



Hun İmparatorluğu ve Tarihçesi

Çince’de Hiung-nu olarak adlandırılan devlet bu terimi ilk olarak M.Ö 318 yılında Çin ile yapılan Kuzey Şansi Savaşı’ndan sonra imzalanan antlaşma metninden almaktadır. Hun halkı olduğu bilinen Hiung-nu’lar Çin’in kuzeybatısında bulunan Moğolistan bölgesinde yaşamını sürdüren yerli halkında adıdır. Büyük Hunların ilk bilinen İmparatoru Teoman’dır. Hunları bütün Dünya’ya tanıtan en önemli hükümdar ise, hiç kuşkusuz büyük bir komutan ve hükümdar olan Mete’dir. Hatta Çin Seddi’nin yapımına göz atıldığında Çinlilerin Çin Seddi’ni M.Ö 214 yılında Hunların saldırılarından korunmak için inşa ettikleri dahi bilinmektedir. Adı geçen duvar günümüzde Dünya Harikaları Listesi’ndeki yerini korumaya devam etmektedir.

Büyük Hun Devleti olarak bilinen Hun İmparatorluğu'nun, M.Ö 220 yıllarında Teoman tarafından kurulduğu iddia edilmektedir. İstila ve savaşlarla geçen bin asrın kültürü zaman zaman yangınlara ve saldırıya maruz kaldığı için tarihi kayıtların günümüze ulaşması neredeyse imkansızlaşmıştır.


Mete Han



Hun Devleti’ni kuruluşundan itibaren bulunduğu coğrafyada saygın ve lider hale getiren İmparator Mete’dir. Mete, İpek Yolu’nun hakimiyeti için Çin’in üzerine yürümüş ve M.Ö 200 yılında Çin kuvvetlerini yenerek bu devleti haraca bağlamıştır. Daha sonra başlarında Ka-o-ti’nin bulunduğu Çin ordusunu M.Ö 187 yılında çıkılan Pai-Teng Seferi’nde yüz bin kişiden oluşan ordusuyla büyük bir yenilgiye uğratmıştır. Çin İmparatorluk ordusu ise bazı kaynaklarda iki yüz bin bazı kaynaklarda ize üç yüz bin olarak söylenmektedir. Mete zamanından Hunlar, Sibirya, Çin Denizi, Japon Denizi ve Hazar Denizi arasında kalan tüm topraklarda hakimiyet kurmuşlardır. Mete, Çin ile ilişkilerini mesafeli tutmuştur. Bunun birinci sebebi Çin toplumuna karışarak Hun halkının bu halkın içinde eriyerek asimile olmasını engellemektir.

Hunların Çin hakimiyetine girmeden sürekli genişlemeleri Çin içinde yaşanan iç karışıklıklardır. Hatta Hun Devleti, Çin’e yaptığı saldırılar sonucunda beş krallığın yıkılmasına sebep olmuşlardır. Çin’de bulunan bu krallıklardan Chou Hanedanı da Hun saldırılarıyla yıkılmış, fakat Hunlarla işbirliği yapan Tis Hanedanı ise devletin liderliğine yükselmiştir. Fakat bir süre sonra bu hanedanlıkta yıkılmış ve bölgedeki Hun hakimiyeti giderek artmıştır.

Hun İmparatorluğu’nun Yükselişi ve Etnik Yapısı

Birçok kavimden unsurları barındıran Hunlar, Moğollar, Türkler ve Tunguzlar gibi Orta Asya kavimlerinden büyük bir imparatorluk haline gelmiştir. Fakat bu kavimlerden daha baskın olan Türk kavimlerin askeri ve sosyal kültürü zamanla bütün imparatorluğa hakim olmuştur. Devletin adı olan “Hun” kelimesi ise, adam, insan ve halk anlamlarına geliyordu. Hunlar genellikle bozkır yaşamına uygun olarak avlanır, hayvancılık yapar ve kısmen de olsa tarımla meşgul olurlardı. Savaşçı karakterleri gelişmiş olan Hunlar, büyükbaş hayvancılık yapmazlardı. Onlar koyun sürüleri bakarlar ve çok iyi at yetiştirirlerdi. Hunlarda bir yiğidin atı en yakın yareni sayılırdı. Hunlar, Türk boylarının ataları olarak sayılırlar.

Hunlar, Türklerin kurduğu ilk imparatorluktur. Sürekli hareket eden ve göçebe olan Hunlar, bu yaşan tarzları nedeniyle çevrelerindeki coğrafyada sürekli akınlar düzenlemiş ve devletin sınırlarını genişletmişlerdir.

Mete Han ve Hun İmparatorluğunun Yükseliş Dönemi
Hunların en cesur hükümdarı olarak bilinen Mete, ülke dışına sürgün edilmesine rağmen büyük bir ordu kurarak ülkesine döndü ve Babası Teoman’ı öldürerek başa geçti. Mete başa geçince ilk olarak Doğu kavimlerine yönelerek bütün Doğu kavimlerini yendi ve devlet genişlemeye devam etti. Batı topraklarını da ele geçiren Mete, Çin Seddi’ne kadar dayandı. Mete, ülkeyi bütün yönlerde genişlettikten sonra Çin üzerine seferlere hazırlanmaya başladı.

Mete’nin Çin üzerine sefer düzenleme istediği bu dönemde, M.Ö 206 ve 220 yılları arasında hüküm süren Han Hanedanı bulunmaktaydı. Kaoti Çin hükümdarı olmuş ve Tai eyaletini komutası ise Han Kralı unvanı ile Sini’e verilmişti. Mete, ilk olarak Meji kentine saldırarak seferine başladı. Sin bu durumun ardından hemen Hunlara teslim oldu. Mete, çok az birliğiyle Çin hükümdarlarına adeta cehennemi yaşattı. Çin İmparatoru Kaoti, Mete’nin karısının yardımıyla kurtularak kaçmayı başardı. Çin kralı daha sonra bir sefer hazırlığına giriştiyse de bu fikirden vazgeçildi ve Çin-Hun barışı sağlandı. Çin hükümdarı antlaşma sonucunda bir cariyesini Mete’ye gönderdi ve her yıl belirli oranda gıda vereceği hükmünü kabullendi. Bu durumdan sonra Hunlar Çin ile uğraşmayı bırakarak ülkenin Batı topraklarına yöneldi. bu seferde Tibet ve Tibet kavimleri, Şamo Çölü ve Lop Gölü kavimleri Hun hakimiyetini kabul ettiler. Mete Han, Asya’da bulunan tüm Türk kavimlerini merkezi bir otorite ve tek bir bayrak altında birleştirme amacına ulaşmıştı. Ayrıca Mete zamanında Moğollar, Tunguzlar, Tatarlar ve Çinlilerin büyük bir kısmı Hun hakimiyetine girmişlerdi.

Mete Han Sonrası Hun Devleti ve Hakimiyet Mücadelesi
Mete Han ülkenin topraklarını en geniş sınırlarına kadar genişlettikten sonra M.Ö 174 yılında hayatını kaybetti. Fakat Hun Devleti, mülki, idari, askeri ve kültür sanat seviyesi imparatorluğu Asya’da il Türk İmparatorluğu haline getirmişti. Tabiî ki toprakları genişleyen devletin merkezi yönetimi çok önemliydi. Mete Han’dan sonra gelen diğer hükümdarlar bunu kısmen olsa da sağlamışlardı. Ülkeye gelen Çinli prensesler devleti bölmeye başlamışlardı. Ülkeye getirilen Çin ipeği devletin ileri gelenleri tarafından lüks hayatı ve zevkleri temsil ediyordu. Devletin yönetiminde bulunan Hükümdar Tanhu, iktidardaki belirsizliklerle boğuşmaya başlamıştı. Çünkü Tanhu askeri bir karaktere sahip değildi. Çinliler amaçlarına ulaşmışlardı. Hun devleti artık parçalanma tehlikesi ile karşı karşıyaydı.

Hun Devleti’nin Parçalanması, Doğu ve Batı Hun Kanadı
Mete, devletin topraklarını en geniş sınırlara kadar genişlettikten sonra ölmüştür. Mete’nin ölümüyle birlikte Hunlar, taht kavgasına girişmişlerdir. Çin ile girilen yakın ilişkilerin ardından Hunlar artık Çinli prenseslerin casusluk faaliyetleriyle iç karışıklık yaşamış ve Türk boyları arasındaki çatışma giderek artmıştı. Hunların bu iç karmaşası ile birlikte Çin İpek Yolu üzerindeki etkisini arttırmış ve kontrolü ele geçirmişti. En sonunda devletin içinde bulunduğu çok başlı yönetim, M.Ö 46 yılında devletin Doğu ve Batı olarak ikiye ayrılmasına sebep oldu. Bu ikiye ayrılışın en temel sebebi, iki kardeşim Ho-han-ye ve Çiçi’nin arasındaki Çin ile ilişkilerin ardından yaşanan olumsuzluklardır.

Batı Hunlarının hükümdarı olan Çiçi, günümüzde bulunan Batı Türkistan’a çekilerek burada hakimiyet kurmuştur. Hunların Batı kanadını koruyan Çiçi, Çinlilerle büyük bir mücadeleye girişmiştir. Fakat Türk toplumunun Akıncı taktikleri ve saldırı stratejilerini uygulamayacak kadar az sayıda çerisi olan Çiçi, Çinlilerle mücadelede bir kent kurarak burayı kalelerle çevirmiş ve Çin’e karşı savunma savaşı uygulamıştır. Çiçi, otoriter olduğu kadar katı yürekli hakimiyeti ile emrindeki askerler tarafından sevilmiyordu. Çiçi’nin ikinci hatası ise saldırmak yerine kaleye sığınarak korkak davranmasıdır.

Doğu Hunları ise Ho-han-ye yönetiminde Talas’ın doğusunda Büyük Hun İmparatorluğu’nun merkez gücü olarak yıkıldığı tarih olan M.S 48 yılına kadar varlığını sürdürmeyi başarmıştır. Çin otoritesi, devletin merkez kanadı olan Doğu Hunlarını bölmek zorundaydılar. Devletin parçalanmışlığı daha da artarak devam etti ve M.S 48 yılında Doğu Hunları, Güney ve Kuzey olarak ikiye ayrılmıştı. Artık Doğu Hunlarının Kuzeyi Tanhu Pi yönetiminde Moğol ve Sibirya steplerinde M.S 156 yılına kadar hüküm sürdüler. Doğu Hunlarının Güney kanadı ise, Panhu yönetiminde Uygur Havzasında ve Çin’e yakın bölgelerde M.S 216 yılına kadar hüküm sürdüler.

Hunlar daha sonra Çin’in çeşitli bölgelerinde kısa ömürlü küçük devletler kurdular. Çin sahasında Hun siyasal gücü ortadan kalkmasına rağmen, Hun Devleti Cici iktidarının çöküşü ile birlikte Aral Gölünün çevresine yayılarak o bölgede barınmaya çalıştılar. Bu bölgede yaşamını sürdüren diğer Türk kavimleri, daha da büyüyerek genişlediler ve bölgedeki kuraklık ve iklim değişikliği Hunları açlığa sefalete sürüklediği için Hazar Denizi’nin kuzeyinden Avrupa topraklarına göç etmek zorunda kaldılar.

Büyük Hun Devleti İmparatorları

Teoman M.Ö 220-209.
Mete M.Ö 209-174.
Lao-Şang M.Ö 174-160.
Kung-Sin M.Ö 160-126.
Iti-Sie M.Ö 126-114.
U-vey M.Ö 114-105.
Ousiuliu M.Ö 105-102.
Kiuliu-hou M.Ö 102-101.
Tçietiheu M.Ö 101-96.
Houloku M.Ö 96-85.
Houyenti M.Ö 85-68.
Hiuliukiu M.Ö 68-60.
Voyenkiu M.Ö 60-57.
Houhansie M.Ö 57-31.
Feoutchou M.Ö 31-20.
Seuhiaijo M.Ö 20-12.
Tcheyajo M.Ö 12-8.
Outchou M.Ö 8- M.S 13.
Ouloijou M.S 13-M.S 18.
Houthouulh M.S 18- M.S 46.
Pounou M.S 46- M.S 66.
Yeou-lieou M.S 66- M.S 87.
Yu-chukieu M.S 87-M.S 92.

Hun İmparatorluğu’nun Devlet Yapısı ve Otorite

Hun İmparatorluğu, birçok kavimden oluştuğu için devlet düzeni boylar ve daha küçük olan budunlardan oluşuyordu. İmparatora bağlı olan Tanhu birlikleri tüm ülkeyi yönetmekle görevliydi. Devletin hükümdarı ve ailesi ülkenin en iyi sürülerine sahip olup, bu sürüler gene ülkenin en iyi otlaklarında beslenirdi. Özellikle devlet ve saray bürokrasisinde okumuş Çinliler kullanılır hatta Çin üzerine yapılan seferlerde Çin’i iyi bilen danışmanlar kullanılırdı. Türkler arasındaki boyları toplayarak devlet niteliğine sahip bir birlik oluşturan ilk devlet Hun İmparatorluğudur.

Boyların yönetimi sağ ve sol olarak ikiye ayrılırdı. Çünkü güneşin doğuşu yüz güneye çevrilince soldan doğardı. Hunlarda bu terim sol bilge elig ve sağ bilge elig olarak ayrıma tabiydi. Bu ayrımda sol ve sağ krallıklardan bahsedilir. Sol bilge elig, hükümdar ailesini temsil ediyordu. Ordu yönetimi de sol ve sağ olarak ikiye ayrılmıştı. Ordunun komutanların genellikle Tanhunun kardeş ve oğullarından seçilirdi. Bu sol ve sağ kollar, çoğu zorla bağlı kılınmış veya sindirilmişte olsa, bazı boy ve budunlara asker ihtiyacı ve sürülerin çobanlığı için bağımlıydı. Bu ihtiyacı bu konuya bağlı ve mükellef olduğu boy yada budundan sağlanırdı. Göçebe sistemin getirdiği gerekliliğe göre boy ve budun paylaşılır aksine toprağa pek kıymet verilmezdi. Sağ ve sol kolları yöneten eliglerin altında birde Hunlar tarafından dört köşe olarak adlandırılan özerk boylar bulunurdu. Hunlardan Tanhunun soyundan ayrı olarak ayrıcalıklı ve soylu olan dört boy daha bulunurdu. Çin tarihi kaynaklarına göre ikisi sağda-batıda, ikisi de solda-doğudaydı. Bu boyların doğu ve batı yönetimlerine göç etmeleri beylerine olan bağımlılıklarını gösterir. Bu soylu boylardan hepsi Tanhuya bağlı ve aynı zamanda akrabaydılar.

Ordu düzeninde yapılan yerleştirmeler sadece boylardan gelen askerlerden oluşmazdı. Hunlar savaşlarda esir ettikleri askerleri de birliklerinde kullanırlardı. Mete Han kendi adıyla birlikte ölümsüzleşecek onlu ordu sistemini geliştirmişti. Bu sistem Hunlardan sonra sürekli kullanılacak ve Cengiz Han zamanında geliştirilerek 10, 100, 1000 kişilik gruplara ayrılarak sınıflandırılacaktır. Özellikle askeri rütbelerden olan onbaşı, yüzbaşı, binbaşı, tümenbaşı terimleri Mete’nin onlu ordu sisteminden gelmektedir. Orduyu oluşturan aile, boy ve budunlardan büyük aileler 10, boylar 100 ve budunlar ise orduya 1000 asker sağlamakla yükümlüydüler. Tanhu ülkeyi 24 ayrı changa bölmüştü. Tanhunun çevresinde sağ ve sol eligler ve her iki tarafta onbirere askeri lider bulunurdu. Bu şefler sayısı 24 olarak bilinmektedir. Bu şefler arasındaki hiyerarşi, kağanın soyundan gelen prensler ve kıdemli askeri şefler arasında sürüp giderdi. Şeflerin himayesine verilen askerler, şefin kıdemine ve kişisel vasıflarına göre değişebilirdi.

Askeri sistemi merkezi yönetime bağlı olan bir sistem hakimdi. Bu sistem soydan gelen duruma göre değil, sadece merkezi sistemin öncülüğünde kurulan bir sisteme dahil olma gayesindeydi. Şefin emrindeki askerler aynı zamanda şefin emrindeydiler. Zaman zaman boyların başına farklı kişiler atansa da boylar tekrar eski beylerinin çevresinde toplanmışlardır. Hatta barış zamanında askerler kendi beylerine çobanlık yaparlardı. Bu askerler beyleri vasıtasıyla Hun devletine vergilerini öderlerdi. Boylar sistemini farklı bir grup olarak düşünmeyiniz. Bilindiği üzere Hun Devleti, boylardan oluşmaktaydı ve bu boylar, devletin bütün sistemiyle özdeşleşmiştir. Hun Devleti, kavimlerle örülmüş devlet sisteminin güzel bir emsalidir. Kağan, boy ve budunlar arasında iletişimi kurmak için kurultaylar toplardı. Sık olmamakla beraber devlet bekası için bu tür toplantı ve birleşmeler çok önemliydi. Kurultayın devlet kademesi ve diplomasi kayıtları bilinmese de Tanhu fetihler yaptıkça ve topraklar genişledikçe devlet güçlü gözükürdü. Devletin idaresi Tanhuya bağlı olduğu için Çin ve Türkistan’dan gelen erzağın tükenmesi veya kesilmesi halinde çeşitli bölgelerdeki boylar devlete karşı ayaklanırdı. Elde edilen bilgiler ve tarihi kayıtlar Hunların emirlerinde bulunan boy ve budunlara pek karışmadığını ve ince bir bürokrasi ile hakimiyeti altındaki boy ve budunlara karşı hoşgörü siyaseti içinde olmuştur. Hatta esir karakterde bulunan boylar dahi vergilerini öderler ve devlet hakimiyetinde bütün ticari ve zirai ilişkilerine devam ederlerdi. Fakat zamanla bozkır yasasına göre bir boy diğerlerine üstünlük sağlayabilirdi. Evet bu durum boy ve budunlar arasında bir askeri köleliğin kanıtı olabilir fakat bu durum çok çabuk tersine dönerdi. Ayrıca tıpkı Tunguzlarda olduğu gibi köle boyların beyleri de, Hun askeri ve yönetim kademesi ilişkilerinde aktif olarak yer alırdı.

Hunlarda Sosyal Yaşam

Hunlar, boyların medeni ve soy karakterleri nedeniyle göçebe hayat şeklini sürdürmekteydiler. Sürekli akınlar yapan Hunlar, göçebe hayatı sürdürür ve kaleler, kapalı kapılar ardına sığınmayı kendilerine yakıştırmazlardı. Fakat bir bölge elverişsiz ve kurak olduğunda daha elverişli ve bereketli topraklara göçerlerdi. Fakat terk ettikleri yerde ne otlak kalırdı nede yerleşik hayata dair en ufak bir ibare. Göçebe ve savaşçı karakterleri nedeniyle bölge insanları Hunlardan çok korkarlardı. Onlar için kumdan gelen şeytanlar ve insan görünümündeki büyücüler olarak görülüyorlardı. Sınırdaki toplumlara yaptıkları yağmalar, kürklü elbiseleri kısa boyları ve soluk yüzleri ile korku salıyorlardı. Kahraman ve savaşçı bu toplum öncelikli olarak Çin ülkesini yıkmak için fırsat beklerlerdi. Hunlar, göçebe tarzda yaşam tarzları nedeniyle kuraklıkta hemen atlarına atlar ve otaklarını başka bölgelere taşırlardı.

Hunların ticari ilişkileri genelde belli kentlerden ibaretti. Göçebe yaşamlarına uygun bir şekilde yaylak ve kışlak olarak iki yerleşim yeri kullanırlardı. Tarım toplumu olmadıkları gibi avcılık ve hayvancılık ile hayatlarını idame ederlerdi. Bu göçebe toplumlar, kendileri yerlerini ve bütün araç ve ihtiyaçlarını kendileri karşılar fakat yerleşik komşularından baharat, baklagil ve tahıl ihtiyaçlarını takas usulü ile karşılarlardı. Fakat Hun toplumunda göçebe hayat daha kıymetliydi; çünkü hayvan yetiştirmek ve eğitmek, toprağı işlemekten ve hasatından daha zor ve meşakkatliydi. Sadece bu hayvanları yetiştirmek değil, yeşil ot sağlayabilmek ve buna karşılık ete ve süte kavuşmak kalır.

Bozkırlarda atın çok önemli bir yeri vardı. Türk boyları her zamanki gibi ata bağlı bir topluluklardı. Çin kaynaklarında Hunların daha küçükken ok eğitimi aldıklarını ve daha sonra büyüdüklerinde avlanmaya devam etmektedirler. Hunlar genç yaşta bozkırın zorlu koşullarında hayatta kalabilmek için eğitilirlerdi. Hatta Bizans kaynaklarında Hunların antlaşma koşullarını görüşürken bile attan inmedikleri ve antlaşmanın at sırtında yapıldığını belirtmişlerdir.


Bilinen İlk Türk Halısı: Pazırık Halısı (Hunlar)



Hunlar her türlü tehlikeye karşı askeri yaşamı sürdürürlerdi. Savaş ve hayvan otlatma dışında erkekler, günlük yaşamda kullanılan eşyaları yaparlardı. Kadınlar ve kızlar yemek yapmak ve çocuk bakmak dışında halıcılık ve keçe yapımıyla uğraşırlardı. Türklerin nam saldığı bu halıcılık sanatı ilk olarak Hunlardan gelmedir. Kıymet verdikleri eşler için yapılan bu halılar daha sonraki tarihlerde giderek önem kazanmıştır. Aynı zamanda Hunlar, atlarını süsler ve gerek koşum takımlarını gerekse eyerlerin figürleri benzersiz motiflerdi. Çadır içindeki düzen kesindi ve kimse eşyaların yerini değiştiremezdi. Çadırın ortasında kutsal sayılan yere ocak kurulur, çadırın duvarlarına ise alet araç ve gereçler asılırdı. Çadırın sakinleri bunun çevresinde kurulurdu. Ocağın arkasında yaşlı erkekler ve konuklar için ayrılmış bir şeref köşesi bulunur, bu yere başköşe manasına gelen tor adı verilirdi. Burası çadırın en kıymetli köşesi ve altın nakışlı halılarla bezenirdi. Ocağın etrafına akşam olunca yataklar kurulur ve sabah olunca yataklar toplanarak nakışlı örtülerle bezenirdi. Özellikle hayvan sürülerine sahip bu topluluklar için yünden faydalanmak çok kolaydı. Çünkü yün kendileri için giyim veya ev eşyası yapmaları için olanak sağlıyordu. Ayrıca bilinen ilk düğümlü halı olan ve srarengiz bir şekilde keşfedilen Pazırık Halısı da Hun Türklerine aittir.

Hun İmparatorluğu’nda Kültür ve Sanat

Hunlar daha sonraki Türk medeniyetinin temellerini atmışlardır. Türk tarihinin öncülüğü yapan Hunlar, daha da ilerleyerek düzen ve sistemlerini daha sonra gelen nesillere de aşılamışlardır. İlk Türk sanatının merkezi olarak Altay dağlarıdır. Özellikle Altay dağlarında bulunan kurganlar (mezarlar) bunun en önemli kanıtıdır. Bu mezarlara gömülen ölüler değerli eşyalarıyla birlikte gömülürlerdi. O zamana kadar kullanılan düz kılıçların aksine Türkler tarafından kullanılan eğri kılıçlara kurganlarda çok rastlandı.

Özellikle Türklerin yaygın inanışı olan Göktanrı inancında Hunlar doğuya kutsal görür ve dini ayinlerde doğuya dönerek yaparlardı. Özellikle altın kültürü gelişen Hunlar, Atlayın kuzeyinde bulunan aylın madenlerinden yararlanarak altın motifleri kullanmışlardır. Hunlar tarafından yapılan tarihi eserlerin çoğu, Orhun nehrinin yanındaki başkente taşınırdı. Hunlar dokuma şekli olarak sadece kendi şekillerini değil, aynı zamanda etkileşime geçtikleri diğer kültürler olan Çin ve İran dokumalarını da kullanırlardı. Özellikler altın süslemeli keçeler, değişik amaçlarla kullanılırdı. Süs resimlerinde ilk olarak av sahneleri anlatılırdı. Hunlardan sonra yapılan arkeolojik araştırmalarda Altay dağarlındaki Mazırık bölgesinde Doğu ve Batı kültürünün kaynaşma noktasıydı. Hunlar kültürlerinin yaratıcısı olarak tarih sahnesine çıkıyordu. Özellikle Büyük İskender ile birlikte Batı Türkistan’a gelen Yunanlıların motiflerini Hunlar alarak daha geliştirdiler. Hunlar yaptıkları keçelerde Yunan motifleriyle birlikte Çin motiflerini de kullandılar.

Hunların kültürünün her anında hayvanların hayatları ve savaşları anlatılırdı. Ve Hunlar, aklınıza gelebilecek her hayvanın heykelini yapmaya çalışmışlardır. Bu heykelleri yaparken bronz kullanmışlardır. Özellikle ruhları temsil etmek için yarısı geyik yarısı insan olan figürler kullanmışlardır. Altay dağları Türkler sayesinde ilk kültürün filizlerinin atıldığı yer olmuştur. Özellikle resimlerde Türklerin Göktanrı inancı nedeniyle gökyüzü motiflerine de sıkça yer verilirdi. Türkleri diğer toplumlardan ayıran özellik, onların göklerdeki yıldızları yön bulmak ve iklimsel değişiklikleri izlemesiyle alakalıdır. Türkler göğün her yeri kapladığını görünce göğü, tanrı olarak görmüşlerdi. Hunlara göre göğün tam ortasında kutup yıldızı bulunurdu ve bu yıldıza demir kazık ismini vermişlerdi. Onlara göre dünya kutup yıldızının etrafında döner ve bu demir kazık merkez sayılırdı.


Tanrı Dağları



Hunlarda Tanrı Dağları, Altay bölgesine oranla daha fakirdi. Fakat iki bölge birbirine çok yakındı ve Tanrı Dalarındaki bulutların Altaylardan az olması aslında Hunlar için bu durumu kanıtlar nitelikteydi. Altayların Hunlar için önemini anlatmak gerekirse, Altaylarda başlayan Demir Çağı hemen bütün bölgelere yayılırdı. Bu yüzden tarihçilerin genel kanısına göre, Altaylar, Hun kültürünün bütün özelliklerini taşıdığı için kültür merkezi niteliğindeydi.

Aynı zamanda Orhun nehri ve kıyısı, Hun kültürünün birçok izini taşımaktadır. Orhun ırmağı Türk kültür belgeleriyle doludur. Orta Asya Türk kültürünün ilk yaratıcısı olan Hunlar, aynı zamanda gittikleri bütün topraklara kültürlerini götürmüşlerdir.[ALINTI]

Gotlar (Vizigotlar – Ostrogotlar) Kimlerdir?


Merhabalar Arkadaşlar Bugün sizlere Gotlar hakkında bilgileri Alıntılar eşliğinde yorumlayacağım...



Gotlar; Vizigotlar eski Germen kavimlerinden biridir. İÖ 1. yüzyılda Güney İskandinavya’nın Gotland bölgesinden ayrılarak Vistül Irmağı’nın alt bölgelerine, İS 2. yüzyılda ise Karadeniz’in kuzeyindeki geniş düzlüklere yerleştiler. Roma İmparatorluğu ile başlayan çatışmalar sonucu istila amacıyla Trakya ve Moesia’ya akınlar düzenlediler. Antoninus döneminde akınlarının hızı kesildi ve Tuna’nın kuzeyine atıldılar. İS 3. yüzyılda yeniden harekete geçtiler. Roma İmparatorluğu’na ait Dacia’yı ele geçirdiler. Tuna’yı aşarak Yunanistan ve Trakya’yı istila ettiler. Girit ve Rodos adalarını ele geçirdiler (269). Roma İmparatoru II. Cladius, Niş’te yenildikten sonra yeniden Tuna’nın kuzeyine püskürtüldüler. Roma ile başlayan sıkı ilişki sonucu yerleşik bir düzene kavuşunca Gotların bir bölümü Roma ordusu’na ücretli asker olarak girmeye başladı. 4. yüzyılda misyoner piskopos Ulgilas’ın İncil’i Got diline çevrilmesiyle Hristiyanlığın Arius mezhebini benimsediler. 4. yüzyılın ikinci yarısında Gotlar, Doğu Gotları (Ostrogotlar) ve Batı Gotları (Vizigotlar) olarak ikiye ayrıldı.



Ostrogotlar (Doğu Gotları) Kral Ermanarik’in yönetiminde güçlenen Doğu Gotları, Karadeniz’den Baltık Denizi’ne kadar yayıldılar. Ancak 370’lerde başlayan Hun akınları sonucu 375’te Hunların nüfuz alanına girdiler. Attila’ nın ölümünden sonra (453) serbest kalan Ostrogotlar, Balkanları aşarak Edirne önlerinde Romalıları yendiler. Bizans’ın da desteğiyle kralları Odoacre’nin önderliğinde İtalya’yı istila ettiler (476). Vizigotlar da egemenlikleri altına alarak güçlerini artırdılar. Ancak mezhep farklılığı nedeniyle İtalya’nın yerli halkıyla anlaşamadılar. Bizans ile de aralan açılınca 553’te İmparator İustinianos’a yenilerek İtalya’da kurdukları krallık sona erdi. Giderek varlıkları unutuldu.

Vizigotlar (Batı Gotlar) Vizigotlar da 370’lerde başlayan Hun akınlarından etkilendiler. 374’te Dnyepr Irmağı kıyılarında Hunlara yenilince kralları Atanarik yönetiminde batıya doğru çekildiler. Vizigotların bir bölümü de Roma İmparatoru Valens tarafından Trakya’ya yerleştirildi. Özellikle Yunanistan’a yapılan istilalarla Doğu Roma İmparatorluğu etkilenince İmparator Arkadios tarafından batıya doğru yönlendirildiler. Batı Roma İmparatorluğu ise bunları Galya’ya yerleştirdi. Kralları Theodorik başkanlığında Roma’nın yanında Atilla’ya karşı savaştılar. 6. yüzyılda Galya’yı ele geçiren Franklar, Vizigotlar ile çatışmaya girdilerse de 711’de İspanya’yı istila eden Tarık bin Ziyat önderliğindeki İslâm akınlarıyla tarih sahnesinden silindiler. Kırım’da kalan son Got kavimleri de 1475’te Osmanlıların Kırım’ı almasıyla varlıklarını koruyamayıp öteki uluslar içinde eridi. Dilleri ise 17. yüzyıla kadar varlığını sürdürdü. Yunan ve İskit etkisinde kalarak geliştirdikleri sanatlarına ilişkin buluntular son yapılan kazılarda ortaya çıkarıldı.[ALINTI]



Bu Sonuca Göre Gotlar Öyle bir korku salmışız ki kendilerini İspanyada, Yunanlıların ve romalıların yanında görmüşüz.  Bu bakımda atalarımızdan nefret etmelerinin sebebi de bu yüzdenmiş. Gotlar Girdiği Yerlerde asimile olup Kendi benliğini unutan bir ırk haline gelip farklı diyarlarda Kültürlere sahip bir Topluluktur...

Vandallar



Merhabalar Arkadaşlar bugün sizlere Alıntılar eşliğinde Vandalların Tarihi yapısını anlatacağım...Vandallar Doğu Germenlerin bir koludur. Önceleri Silezya ve Batı Polonya’da oturan Hasdinglerin baskısıyla yerlerinden oynayan Alanlar, bu kez Vandalları da yerlerinden oynattılar. İS 171’den sonra Karpat Dağları’nın doğu yamaçlarına ve Theniss kıyılarına yerleştiler. 400’de buradan ayrılarak Süevler ve Alemanlarla birlikte batıya yöneldiler. 406’da Ren Irmağı’nı aşarak 409’da İspanya’ya girdiler. Hasdingler ve Süevler Galiçya’da, Silingler güneyde Alanlar ise güneybatıya yerleştiler. Ancak tüm bu boylar, sürekli Batı Gotlarının saldırılarıyla yüz yüze kaldılar. Bunun üzerine güçlü krallan Geiserich (428-477) Vandalları kuzey Afrika’ya geçirdi.

80 bin kişilik bu topluluk Cebelitarık Boğazı’nı geçerek Kuzey Afrika’da yürüyüşlerini sürdürdüler. Geçtikleri yerleri yakıp yıkarak 439’da Kartaca’ya ulaştılar. Kartaca başkent olarak yeni bir devlet kurdular. Zaman içinde Vandallar daha da güçlenerek Balear Adaları, Korsika ve Sardunya adalan ve Sicilya’yı da ele geçirdiler. İtalya üzerinde yürüyerek Roma’yı yağmaladılar (455). Hıristiyanlığın Aruis mezhebini benimsediler. Kralları Geiserich’in 477’deki ölümünden sonra yayılmacı politikalarını bırakarak yerleşik düzende yaşamaya başladılar. Ancak bu huzurlu dönem uzun sürmedi ve Bizans İmparatoru İuistinianos’un (527-565) ünlü komutanı Belisarios, 533-534’te Kuzey Afrika’ya bir sefer düzenledi ve Vandallarla yaptığı savaşı kazanarak bu devleti ortadan kaldırdı ve topraklarını Bizans’a bağladı. Topluluğun bir bölümü Küçük Asya’ya götürüldü, geride kalanlar da zaman içinde Afrika’daki öteki topluluklarla kaynaşarak tarih sahnesinden silindiler.[ALINTI]



Sonuç olarak Vandalların kendisi Tarih Sahnesinde silinse de yaydığı kültür her zaman devam edecektir... bu yüzden Huzurlu gün görmeyen vandallar tarihteki yerini kültürel olarak korumaktadır...

KADEŞ SAVAŞI (M.Ö. 1274)

Merhabalar Arkadaşlar Bugün Sizlere farklı yapısıyla Kadeş savaşını alıntılar eşliğinde anlatacağım...Dünya savaş tarihinde iz bırakmış muharebeleri irdelerken başlangıç noktamızı tarihte bilinen ilk yazılı antlaşmaya kaynak olan Kadeş Savaşı olarak belirledik. Konuları anlaşılması ve takip edilmesi daha kolay olabileceği düşüncesiyle illustrasyonlarla destekleyeceğiz.

Milattan önce 1350'lerden itibaren Suriye civarlarında da güçlenen Hititler, Batı Asya bölgesindeki denetimlerinin devamını sağlamak isteyen Mısırlılar açısından büyük bir tehlike arzetmekteydi. Daha evvel I. Sethos (M.Ö. 1323-1279) Hititler üzerine sefer düzenleyerek Kadeş şehrini ele geçirdiyse de, bu mağlubiyetten büyük bir yıkım atlatmadan çıkan Hititler halen ayaktaydı. I. Sethos'un ölümünden sonra yerine geçen II. Ramses (M.Ö. 1302-1212) Hitit sorununu öncelikli çözülmesi gerekenler arasına aldı ve saltanatının ilk yıllarını tamamen bu meseleye ayırdı.

Kadeş Savaşı Öncesindeki Coğrafi Yapı



Milattan önce 1274 yılının Nisan ayında II. Ramses'in orduları Hitit ordularını kendi toprakları içerisinde yer alan Suriye'de bulup, yok etmek için yola çıktı. II. Ramses'in ordusu 5000'er askerlik tümenlerden mürekkep düzenli bir kuvvetti. Her tümene bir Mısır tanrısının adı verilmişti. Bununla birlikte her tümen kendi sancaklarını taşıyan bölük komutanlarının idaresindeki 250'şer kişilik 20 bölükten oluşuyordu. Ve yine bölükler de başlarında birer komutan bulunan 50'şer kişilik müfrezeler halinde yapılandırılmıştı. Ordu nitelik olarak zırh giymeyen, mızrak (ana silahtı) - kalkan - savaş baltası ve kılıçla donanmış ağır piyadeler ile karma yay - sadak ve kalkanlarla teçhiz edilmiş okçulardan oluşuyordu. Okçularda bu teçhizata ek olarak herhangi bir yakın dövüşe girmeleri söz konusu olduğunda kendileri için kullanabilecekleri küçük kılıç - hançer benzeri silahlar da vardı.

Mısır Ordusunun Savaş Unsurları

Ağır Piyade


Sherden Askeri


(Sherden'liler‚ III. Amenophis zamanından itibaren Mısır kayıtlarında paralı askerler olarak bilinirler. Tek kulbu olan yuvarlak bir kalkan ve hem kesmeye hem de dövüşmeye uygun oldukça tipik iki kenarlı bir kılıç ile teçhiz edilmişlerdir. Sherden'lilerin Sardunya kökenli oldukları düşünülmektedir.)

Libyalı Okçular


Nubia'lı Okçular
(Nubia, bugünkü Mısır'ın güneyi ile Sudan'ın kuzeyi arasında kalan bir bölgedir.)


Mısır ordusunda dikkati çeken diğer bir nokta, okçuların ekseriyetle savaş arabaları üzerinde muharebe etmeleriydi. Bundaki amaç; hızlı manevra yapabilen savaş arabaları kanalıyla düşmanı uzaktan ok yağmuruna tutup, ağır piyadelerin ilerleyişini kolaylaştırmaktı. Bu yöntem düşman unsurlarının Mısır ordusuna kolayca yaklaşmalarının da önüne geçiyordu.

Mısır Ordusundaki Savaş Arabaları


II. Ramses Hititlerin üzerine yapacağı seferde 4 tümenini kullanmayı (Amon, Ra, Ptah, Suketh tümenleri) uygun görmüştü. Suriye'ye doğru ilerleyen orduda lojistik ihtiyaçları karşılayabilmek için yük çeken öküz ve eşek arabaları ile sahil şeridi boyunca ikmal yapmayı kolaylaştıracak gemiler de mevcuttu.

Hititler Mısır ordusunun sefere çıkacağının istihbaratını önceden almıştı. Böylelikle önceden hazırlık yapma imkanı buldular. Hitit ordusu yapı olarak yaya piyadelerden ve savaş arabalarından oluşmaktaydı. Piyadelerin ana silahı mızraktı ve korunmak için taşıdıkları kalkanları vücutlarının bir parçasıymış gibi kullanıyorlardı. Savaş arabaları ise Mısır ordusundakilere nazaran daha hafif ve hızlıydı. Bu hızları onlara ani saldırmalarda ve ani geri çekilmelerde büyük avantaj sağlıyordu. Hitit savaş arabalarının içinde 1 sürücü, 2 mızraklı savaşçı yer almaktaydı.

Hitit Ordusunun Savaş Unsurları

Piyadeler


Hitit Savaş Arabaları


Yaklaşık 20000 kişilik bir kuvvetle Hititlerin üzerine yürüyen II. Ramses güzegâh olarak sahil kesimini kullanmış, Asi nehrini geçebileceği uygun yerlerden biri olan Şabtuna kasabasına gelmişti. Bu esnada Hitit lideri Muvatallis'in gönderdiği iki Bedevi casus II. Ramses'i yanıltmak amacıyla Hitit ordusunun kuzeyde konuşlandığı haberini verdi. Bedevilerden aldığı yanlış bilgiye kanan II. Ramses ise Ra ve Amon tümenlerini yanına alıp, diğer iki tümenini Asi nehrinin gerisinde bıraktı. Ayrıca ordularını savaş düzenine sokmayı uygun görmedi. Hitit lideri Muvatallis de âni saldırı yapabileceği bir yer olan Kadeş civarına çekildi. Buraya kadar önünde herhangi bir Hitit kuvveti görmeyen II. Ramses Kadeş'in kuzeydoğusuna Amon tümeniyle kamp kurdu. Aynı sıralarda kamp merkezinin yakın korumasını sağlamak için civara çıkarılan keşif kolunun yakaladığı iki Hititli gözcü Hitit ordusunun Kadeş'in arkasında konuşlandığını ve sayıca muazzam büyüklükte olduklarını söyledi.

Bu haber II. Ramses için şok ediciydi. İvedi biçimde vezirlerinden birini güneye göndererek Ra ve Ptah tümenlerinin bölgeye intikalini emretti. Olayın farkına varan Hititler de bir grup askerini güneye yollayıp güneyden gelen Ra ve Ptah tümenlerinin önünü kestiler. Böylece II. Ramses'in orduları ikiye bölünmüş oldu. Yaklaşık 2500 Hitit savaş arabası iki koldan gerideki Ra tümenine ve II. Ramses'in de içinde bulunduğu kuzeydeki Amon tümenine saldırdı. Ra tümeninden bir grup asker Amon tümenine ulaşabilmiş, bu durum bir nebze de olsa II. Ramses'i cesaretlendirmişti. Kendi muhafızları dahil, kullanılabilir tüm savaş arabalarını Hitit ordusunun sağ kanadına süren II. Ramses onların sağ kanadını bozmayı başardı. Uzun menzilli karma yay kullanan Mısır savaş arabaları yaptıkları manevralarla uzaktan uzağa etkili oldular.

Hititlerin Mısır Ordusunu İkiye Böldükleri Saldırıyı Gösteren Bir Çizim("Mavi" renk Mısır ordusunu, "Kırmızı" renk ise Hitit ordusunu temsil eder.)


Ayrıca bu esnada Mısır ordusunun işine gelecek bir olay daha yaşanıyordu: Bünyesinde yabancı müttefik askerleri barındıran Hitit ordusu Amon tümeninin merkezine saldırdığında oldukça zengin ganimetler taşıyan Mısır ordugâhını yağmalamak için savaş düzenlerini ve disiplinlerini bozmuşlardı. Böyle önemli bir hatayı yapan Hititler elde edecekleri ganimetlerden çok daha fazla değeri olacak parlak bir zaferi avuçlarının içinden bırakıyorlardı. Zira konsantrasyonlarını ganimet toplamaya veren Hitit askerleri farkında olmadan Mısır ordusunun toparlanmasına yardım etmişti. Buna ilaveten, arada geçen süreçte batıdan gelen bir Mısır birliği de savaş alanına intikalini tamamlamıştı. Bu birlik Mısır ordusu merkezine saldıran Hitit askerlerini kılıçtan geçirdi.



Öte yandan, tüm bunlar yaşanırken Hitit lideri Mutavallis ihtiyat olarak bulundurduğu büyük bir piyade kuvvetini halen savaşa sokmamıştı. Bunun yerine 1000 tane daha savaş arabasını muharebe alanına sürmekle yetindi. Mutavallis'in piyadelerini savaş alanına sokmamasında uzun menzilden etkili olan Mısır okçularından çekinmesi ihtimal dahilindedir. Fakat bu karar Hititler adına stratejik bir hata oldu. Çünkü II. Ramses'in Ptah tümeninin savaş alanına intikalini sağlaması için güneye gönderdiği veziri bu tümenin komutasını alarak muharebe alanına yetişti ve Hitit ordusuna arkadan saldırdı. Böylelikle Mutavallis'in öne sürdüğü savaş arabaları kuzey/güney yönünden kuşatıldı. Oluşan manzara karşısında Mutavallis ordusunun geri kalanını Mısır ordusunun üzerine göndermekten çekinerek Kadeş kalesine sığındı.



Savaş bitmişti. II. Ramses muzaffer bir edayla ele geçirilen Hitit esir ve ölülerinin önüne yığılmasını seyrediyordu. Ancak genel manzaraya bakıldığında iki taraf için de kazanılmış bir zaferden bahsetmek mümkün değildi. II. Ramses Kadeş'i alamamış, Hititleri mutlak bir yenilgiye uğratamamıştı. Hititler ise saldırı üstünlüğünü kullanamamışlar ve planladıkları pusuvâri saldırıyı gerçekleştirememişlerdi. Her iki taraf kendilerinin galip olduğunu iddia ediyorsa da, alınmış net bir sonuç yoktu.

Kadeş Savaş Alanının Günümüzdeki Görünümü


Kadeş Savaşı sonrasında II. Ramses Hititler üzerine pek de önemli olmayan bir kaç sefer daha düzenledi ama yine sonuç alamadı. Mısır - Hitit çatışmalarının kat'i neticeleri beraberinde getirememesi iki tarafı da barış yapmaya zorladı. Barış sürecinin getirdiği yumuşama havası çerçevesinde II. Ramses Mutavallis'in büyük kızıyla izdivaç yaparak arada akrabalık kuruldu. Hatta daha önce yıllarca savaşmış Mısır ve Hitit ordusu ortak askeri tatbikat bile gerçekleştirdi.



STRATEJİ / TAKTİK:

Kadeş Savaşı, tarihte en fazla savaş arabasının kullanıldığı muharebedir. Kaynaklara göre 5000-6000 civarında savaş arabası yer almıştır. Bunların 2000 kadarının Mısır, 3500 kadarının da Hitit ordusu içinde yer aldığı düşünülmektedir. Mısır savaş arabalarında 1 sürücü ile 1 okçu asker yer alırken, Hitit savaş arabaları içerisinde 1 sürücü ile 2 mızraklı piyade yer alıyordu. Bu meyanda, Mısırlıların karma yay kullanan okçuları barındıran savaş arabalarının savaş esnasında daha stratejik bir görev yaptıklarını söyleyebiliriz; zira orduları ikiye bölündüğünde Mısır savaş arabalarındaki okçuların hareketli manevralarla uzak menzilden Hitit ordusu üzerine yağdırdığı oklar Hitit askerlerinin Mısır ordusuna etkin biçimde yaklaşmasını engelleyerek takviye kuvvetler gelene değin kendilerine zaman kazandırmıştır.[ALINTI]

Bunun dışında, Kadeş Savaşı doğru ve yanlış istihbaratın savaş sürecinde ne denli önemli olduğunu bizlere göstermiştir. Hitit casusu Bedevilerin manipülasyonu ile orduları ikiye bölünen Mısırlılar, yakaladıkları iki Hititli gözcüden aldıkları doğru bilgiler sayesinde olası bir pusu yemelerinin önüne geçmişler ve Hitit ordusunu oyalayarak güneyde bıraktıkları takviye güçler gelene değin dayanmayı başarmışlardır. Bu da mutlak bir yenilgiyi önlemiştir.Bununla beraber İki taraf içinde Kültürel anlamda bir yok oluş olmuş bize yine 2 kavmin de büyük savaşına tanıklık göstermiştir...

Büyük Hun İmparatorluğunun Zayıflaması ve Bölünmesi

Merhabalar Arkadaşlar bugün sizlere Alıntılar Eşliğinde Koca İmparatorluğun Çöküşünü Anlatacağım..Büyük Hun İmparatorluğunun, Teoman, Mete ve Lao-Şang dönemindeki hızlı yükselişi, Kün-Çin döneminde durarak gerileme sürecine girmiştir. Çin’in kendi iç çatışmaları ve siyasi çalkantılarına son vermesi ve gerek askeri, gerekse siyasi reformları hayata geçirmesiyle birlikte güçlenmiş, geçmişte Hunlarla yapılan savaşlarda aldığı ağır zararları tolare edebilmek için farklı bir yol izlemeye başlamıştır.



Çin, bu döneme kadar askeri açıdan yerleşik ve ağır yaya savaş kuvvetleriyle hareket etmekteydiler. Hun birlikleri ise tamamen atlı süvarilerden oluşuyorlardı ve çok hızlı hareket ediyorlardı. Çin önce askeri sistemini Hun birliklerine göre yapılandırarak süvari düzenine geçti ve daha önce ağır yenilgilerle sonuçlanan savaşlarda Hun birliklerinin uyguladığı askeri stratejilere önem vermeye başladılar.

Askeri ve siyasi reformların yanında, Çin prensesleriyle Hun kağanları ve kağanların soylarından gelen boyların önemli payitahtlarıyla evlenmeleri sağlanarak Hunların iç dinamikleri üzerinde siyasi oyunlar oynamaya başladılar. Böylelikle Hun kağanlarının çocuklarına Çin isimleri verilmeye başlanmış ve Çine yakınlaşması sağlanmıştı. Çin prenseslerinin yanında bulundurulan koruma birliklerinin içerisine yerleştirilen politikacılar vasıtasıyla da kağanlar birbirlerine kışkırtılıyor ve iç çatışmalar doğruluyordu.



Tüm bunların yanında, Hunlarda süregelen Cenk ve Savaşçı güruh, Çin ile yapılan ticaret ile ülkeye sokulan Lüks mallar ve özellikle ipeğin kullanımıyla birlikte yerini sefahat ve lüks yaşantıya alışmış bir saray yönetimine bırakmaya başladı.

Bu süreç, Çinlerin giderek güçlenmesi, Hunların ise iç çatışmalar ve sefahatle zayıflayarak gücünü kaybetmesine yol açtı. Artık yapılan savaşlarda Çin hanlığı üstün gelmeye ve kaybettikleri toprakları geri almaya başladılar.

Bu süreç, Kün-Çin döneminde başlamış ve Hohanye-Çiçi dönemine kadar devam ederek, M.Ö. 54 yılında İmparatorluğun bölünmesiyle sonuçlanmıştır.




Kün-Çin / Çün-Çin / Kung-Sin Dönemi (M.Ö. 160-126)

Lao-Şang’ın oğlu Kün-Çin, babasının ölümünden sonra veliahtı olarak tahta geçti ve hükümdar oldu. Kimi tarihi kaynaklarda Çün-Çin, Çün-Çen, Kung-Sin olarakta geçmektedir. Bu ifade farklılıkları farklı dillerde telafuz edildiği için bazı harf farklılıkları doğursa da aynı kişi olduğu sabittir.

Kün-Çin, 34 yıl gibi çok uzun bir süre yönetimi elinde bulundurarak Büyük Hun İmparatorluğu boyunca en uzun süre yönetimi elinde bulunduran hükümdardır. Kün-Çin dönemi, Hun İmparatorluğunun yükselişinin sona erdiği dönem olarak da bilinmektedir. Hükümdar olduğu dönemde Hun İmparatorluğu, Hazar Denizinden Japon Denizine kadar uzanan dünyanın en büyük İmparatorluğu durumundaydı. Çin’in Lao-Şang döneminde başlattığı reformlar ve beşinci kol faaliyetleri bu dönemde kendisini göstermeye başladı.



Hem Türk boyları, hemde Tunguz, Moğol boyları arasına nifak tohumları ekerek iç çatışmaları başlatan Çin, özellikle genç hakanlarının Çinli prenseslerle evlenmelerini sağlayarak, prenseslerin koruma ordularıyla birlikte İmparatorluğun içerisine soktuğu politikacılar vasıtasıyla Kün-Çin’in oğullarını ve diğer hakanları birbirlerine kışkırtıp iç çatışmalar doğurmayı başardı. Tüm bunların yanında İmparatorluğa ticaret yoluyla giren ipek ve lüks eşyalarla, o güne kadar savaşlar ve cenklerle haşır neşir olan Hun kültürüne sefahat ve lüks yaşantıyı empoze ederek savaşçı ruhun zayıflamasını sağladılar.

Devam eden Hun – Çin savaşlarında da, gerçekleştirdiği reformlarla güçlenen Çine karşı kaybedilen savaşlar İmparatorluğun zayıflamaya başlamasına yol açtı. İpek yolunun Çinin yönetimine geçmesi ve Bazı Moğol ve Tunguz boylarınında zayıflayan Hun İmparatorluğunun yönetiminden çıkmasıyla gücü zayıflayan Hun İmparatorluğu, bu dönemden sonra düşüş sürecine girmeye başladı.

34 yıl yönetimi elinde bulunduran Kün-Çin, devraldığı Dünya İmparatorluğunu zayıflamış ve iç karışıklıklar içerisinde veliahdına devretti. Bu dönemden sonra Hun yönetimi kısa süreli, iç ve dış karışıklıklarla yönetilmeye başlandı.


Çöküş Süreci ve Kısa Süreli Yönetimler (M.Ö. 126-56)

Kün-Çin döneminde başlayan iç karışıklıklar ve Çin’in güçlenmesi süreci hızlanarak İmparatorluğun küçülmesi ve taht kavgaları hızlandı. Hun hakanlarının evli oldukları Çin prensesleri vasıtasıyla artık hun hakanları ve prensleri Çince isimler alıyor, Çin kültürüne göre yaşayarak asimile olmaya başlamıştı. Çöküş süreci olarak ayırdığımız bu 70 yılda, 10 kez yabgu değişmiştir. İç karışıklıklar nedeniyle veliahtlar arasındaki kavgalar kısa süreli yönetimlerle sonuçlanarak Hun İmparatorluğunu yıkılma sürecine getirdi.

Bu kısa süreli yönetimler genellikle aynı hataların tekrarı olduğu için ayrı ayrı incelemeyeceğiz. Yönetimde bulunan hükümdarlar ve hüküm süreleri aşağıdaki gibidir ;

M.Ö. 126-114 İti-Sie / İçisiye
M.Ö. 114-105 Uvey / Vu-vey
M.Ö. 105-102 Vuşiluır / Usuliuusilu
M.Ö. 102-101 Çülihu / Kiuliuhou
M.Ö. 101-96 Çüdihu / Tsietiheu)
M.Ö. 96-85 Hulugu
M.Ö. 85-68 Hounyenti / Huandi
M.Ö. 68-60 Çüan-çu / Khuyluy
M.Ö. 60-58 Üven / Güydi
M.Ö. 58-56 Khukhasie

(Tarih kaynaklarında, isimler telafuz farklılıkları nedeniyle farklı yada çeşitli olabilmektedir. Kaynaklarda geçen farklı isimler ayrıştırılarak verilmiştir)


Hohanye – Çiçi Dönemi ve Hun İmparatorluğunun Bölünmesi (M.Ö. 54)

Hohanye – Çiçi dönemi, Türk tarihinde çok önemli yeri olan ve beklide bugünlere ulaşmamızı sağlayan yegane öneme sahip bir dönem olmuştur.

Hohanye ve Çiçi, Khukhasie nin iki oğluydu. Çiçi, Hohanyeden yaşca büyük olmasına rağmen İmparatorluğun sağ yabgusu Hohanye idi. Hohanye, ağabeyi Çiçi ye göre daha makul ve zayıf karakterli biriydi. Çiçi ise, ataları Teoman ve Mete gibi savaşcı güruha sahip, teslimiyeti kabul etmeyen bir karakterdeydi. [ALINTI]

Hun İmparatorluğu, yaklaşık 100 yıldır küçülmekteydi. Buna rağmen halen önemli bir coğrafyaya hükmediyordu ve disiplinli ordusuyla önemli bir güç durumundaydı. Ancak tarihinin en parlak dönemini yaşayan Çin hanlığı, Hun üzerinde baskı kurmuş durumdaydı.

Çin karşısında zayıf düşen Hun İmparatorluğu, Hohanye idaresinde varoluş mücaledesi sürdürmekteydi. Hohanye, bu baskılara daha fazla dayanamayacağını anladı. Çin ile barış yapmak , gerekirse Çin himayesine girmek düşüncesindeydi. Bu düşüncesi çok tepki çeksede Sağ Bilge Kağan durumundaki Hohanye, bu kararında ısrar ederek Çine gitti ve amacı doğrultusunda iyi ilişkiler kurmaya çalıştı. Ağabeyi Çiçi ye göre, Hohanye artık yabgu olamazdı. Yönetimi eline aldı ve imparatorluğun başına geçti. Hohanye - Çiçi ayrılığı imparatorluğu ikiye bölmüş, Çiçi yönetimindeki hunlar Batı Hunları (Güney Hunları), Hohanye yönetimindeki Çin idaresine girmiş hunlar ise Doğu Hunları (Kuzey Hunları) olarak ayırmıştı (M.Ö.54). 10 yıl kadar İmparatorluk iki ayrı Yabgu tarafından ayrı ayrı yönetildi. M.Ö. 44 yılında, Hohanye Çin ile bir anlaşma imzalayarak taraflardan birinin saldırıya maruz kalması halinde diğer tarafın desteklemesini kabul etti.

Çiçi, imparatorluğun yönetimini elinde bulundurduğu 18 yıllık dönemde güçlenerek bölgesindeki pek çok cephede savaştı. Kuzeydeki Kırgızları yönetimi altına aldı, batıda Vusuların üzerine yürüyerek bu bölgeyi tehdit olmaktan çıkarttı. Güney doğuda Çinin üzerine yürüyerek çoğu savaşı kazandı. Çiçi’nin amacı, batıya doğru ilerlemek değil Çinin üzerine gitmekti. Bu doğrultuda bulunduğu coğrafyada güçlenerek Çin ile mücadeleye hazırlandı.

Bu dönemde Hohanye, Çinden aldığı destek ile Çiçi nin üzerine akın hazırlığına girdi. Çiçi, güçlenmesine ve büyümesine rağmen halen Çin karşısında zayıf bir güç durumundaydı. Çiçi, saldırıyı Çinden bekliyordu ancak saldıran kardeşi Hohanye’ydi. Bu saldırı, Çiçi nin Batı Türkistan bölgesinden dönüşünde gerçekleşti. Üstelik Çiçi, Batı Türkistan dönüşünde soğuk hava şartları nedeniyle çok sayıda askerini kaybetmiş ve sayıları ordu bile sayılamayacak kadar azalmıştı. Gelebilecek bir saldırıya karşı Kırgızistan bölgesinde bir kaleye konuşlanan Çiçi, hiç beklemediği bir şeklide kardeşi Hohanyenin kuşatmasıyla karşılaştı. Çin destekli büyük bir orduyla gelen Hohanye, sayıları 1500 kadar olan Çiçi ordusuyla 2 gün boyunca savaştı. Bu savaşta Çiçi, tüm askerleriyle birlikte son nefer ölünceye dek savaştı ve askerleri gibi kendiside bu savaşta öldü.

Artık Hun İmparatorluğu bölünmüş, üstelik Hun Kültürüne sahip son yabgu olan Çiçi ve Batı Hun İmparatorluğuda yıkılıp, Doğu Hun İmparatorluğununda Çin idaresi altına girmesiyle Büyük Hun İmparatorluğu dönemi sona ermişti.

Çiçi idaresindeki Batı Hun İmparatorluğunda yaşayan Hunlar, daha sonra Hohanye idaresindeki Doğu Hun’a katılmayıp bölgede kaldı ve bölgede bulunan Siyenpilerin baskıları sonucu Hazar Denizine doğru itildiler. Doğu Çin ise daha sonra Kuzey Hunları ve Güney Hunları olarak ikiye bölünerek tarih sahnesinden silindi ve İmparatorluk bünyesinde yaşayan Hunlar ise bulundukları coğrafyaya dağılarak asimile oldular.



Bundan Dolayı Birçok Türk kökenliler birbirini tanımıyor... ve benliğini kültürünü kaybetti... Bunun gerçek nedeni de ayrılma ve bölünmeden oluşan sebepten dolayıdır...

Avrupa Hun İmparatorluğu

Merhabalar arkadaşlar bugün sizlere Avrupa hun devletini anlatacağım;
Bu Vandallar filan dağılınca büyük kavim göçünden sonra meydana gelen durumdur... Bunlarla ilgili Alıntılar eşliğinde anlatım yapacağım... Avrupa Hun İmparatorluğu, Atilla (Attilla) nın Avrupada kurduğu ve Fransaya kadar giderek Kavimler Göçünü başlatan Hun İmparatorluğunun muhteşem tarihi.
Avrupa Hun İmparatorluğu, Orta Asyada varlığını yitirerek Batıya doğru göç ederek Hazar bölgesinde toplanan Hun kütlelerinin bölgede çoğalmasıyla ortaya çıkan, varolduğu kısa dönemde Tarihe silinmeyecek izler bırakmış ve diğer büyük Türk imparatorluklarının temelini oluşturmuş önemli bir devlet olmuştur.

Avrupa Hunlarının tarih sahnesine çıkışları, dünya literatüründe farklı bir öneme daha sahiptir. Avrupa Hunları, Hazar denizinden Avrupaya doğru ilerlemeden önce, Avrupadaki demografik yapı bugünküne göre çok daha belirsizdi. Avrupa kıtası Roma İmparatorluğundan ve İmparatorluğa dahil olmayan Barbar kavimlerden oluşuyordu. Bu barbar kavimler bir imparatorluk seviyesine ulaşmamış, ancak bulundukları topraklarıda Roma’nın yönetimine bırakmamışlardır. Yaşayış şekilleri ve kültürel değerlerinin çok zayıf olması nedeniyle bu topluluklardan Barbar kavimler olarak bahsedilir. Bu barbar kavimler, bugün Avrupa kıtasında bulunan ülkelerin atalarıdırlar. Hunların Avrupaya ilerlemeleriyle bölgedeki demografik yapı önemli ölçüde etkilendi. Hunlardan önce Kafkaslara kadar uzanan bu barbar kavimler, Hunların Tuna nehrini aşarak Avrupayı otoritesi altına almaya başlamasıyla bu barbar kavimler Avrupanın içlerine doğru ilerleyerek Roma ile karşı karşıya gelmiştir. Bu barbar kavimlerin Roma üzerindeki baskıları sonucunda Roma ikiye bölünmüş, varoluş mücadelesine giren barbar kavimler, zamanla kendi yönetimlerini oluşturmuştur. Tarih, bu dönemi Kavimler göçü olarak kaydetmiştir. Bu süreç, Hunların Avrupaya girmesinde başlar, Avrupa Hun İmparatorluğunun yıkılmasıyla neticelenir. Günümüz dünyasındaki medeni Avrupa ülkeleri, bugünki varlıklarını “Barbar Türkler” olarak telafuz ettikleri Avrupa Hunlarına borçludurlar diyebiliriz.


Avrupa Hunlarının Tarih Sahnesine Çıkışı (352)

Önce Doğu ve Batı, daha sonrada Kuzey ve Güney olarak ikiye bölünen Büyük Hun İmparatorluğunun Orta Asyada varlığını yitirmeye başlamasıyla batıya doğru göç eden Hun toplulukları Hazar gölü çevresinde yoğunlaşmıştı. M.Ö. 36 yılında başlayıp, M.S. 300 lü yıllara kadar devam eden bu göç hareketiyle Bu bölgede yaklaşık 300 yıl boyunca yaşayan Hun toplulukları, zamanla bölgeye hakim bir güç haline geldi. Büyük Hun İmparatorluğu döneminde devletçilik vasfı kazanan Hun Türkleri, bu vasıflarını bulundukları bölgeye de taşıyarak zamanla güçlerini birleştirerek yeni bir imparatorluk kurmaya doğru ilerlediler.

Günümüz literatüründe Avrupa Hun İmparatorluğunun kuruluşu 374 olarak geçer. Bu bilgiye Avrupa kaynaklarından ulaşıyoruz. Oysaki bu kaynaklar 374 yılında, Hunların Gotları yenilgiye uğratmasından bahseder. Zamanla yapılan araştırmalar Avrupa Hunlarının ilk hakanının “Kama Tarkan” olduğunu ortaya çıkartmıştır. Kama Tarkan, bölgedeki Hun topluluklarını yönetimi altında toplayarak 352 yılında Avrupa Hun İmparatorluğunu fiilen kurdu ve yönetimi 370 yılına kadar elinde bulundurarak Hazar ve çevresinde önemli bir güç haline gelerek hakimiyet alanını batıya doğru ilerletti. Geçen 18 yıl, Hazar bölgesinde yaşayan Hun Türklerinin teşkilatlanmasını ve Devlet düzenine geçmesini sağladı.


Balamir Dönemi (370-378)

Balamir, Kama Tarkan’ın ölümüyle yönetime geçti. (Kama Tarkan’ın oğlu olduğu kesin değildir) Yönetime geçmesiyle Batıya doğru ilerlemeye başladı ve bölgede bulunan Alan ülkesini ele geçirdi. Avrupa menşeili Tarih kaynakları Bledanın 374 yılında İdil nehri kıyılarında görüldüğünü kayıt etmiştir. Bu dönemde bölgede, imparatorluk niteliği taşımayan ancak kalabalık ve güçlü barbar kavimler bulunuyordu. Bugünki pek çok Avrupa ülkesinin atası ola bu barbar kavimler zaman zaman Roma imparatorluklarının sınırlarını zorlayarak bölgedeki varlıklarını devam ettiriyorlardı. Balamir, İdil nehrini geçerek bu bölgede bulunan Gotlara baskı kurmaya başladı. Gotlarla İlk savaş 375 yılında gerçekleşti. Savaşı kazanan Balamir, Gotları Avrupanın içlerine, Romaya doğru ilerlemelerini sağladı. Kavimler Göçü olarak tarihe geçen süreç bu savaşla başlamıştır. Balamir döneminde Hunlar, hakimiyet alanlarını genişleterek Avrupaya doğru ilerlediler.


Alipbi Dönemi (378-390)

Avrupalıların “Baltazar” ünvanı verdiği Alipbi, Balamir’in ölümünden sonra yönetime geçti. Alipbi’nin yönetimiyle Hunlar Balkanlara doğru ilerleyerek hakimiyet alanını giderek genişletmeye başladı. Aynı yıl Tuna nehrini geçerek Trakyaya kadar ilerledi. Bu ilerleyişinde Romadan herhangi bir direniş görmedi. Hunların ilerlemesiyle zor durumda kalan barbar kavimler, Hunlarla mücadele etmek yerine Romanın üzerine gitmeyi yeğelediler. İlerleyen yıllarda da Roma, barbar kavimlerin saldırılarıyla uğraşırken Hunlar bölgedeki hakimiyetlerini güçlendirdiler.



Uldız Dönemi (390-412)

Alipbi’nin ölümüyle tahta Uldız geçti. Uldız, yönetime geçtiği dönemde Karpat dağlarını aşarak bugünki Macaristana kadar ulaştı. I. Theodosius’un 395 de ölmesiyle Roma Doğu ve Batı olarak ikiye bölündü. Theodosius Roma’yı tek başına yöneten son hükümdar olmuştu. Romanın ikiye bölünmesiyle Uldız Trakya ve Balkanlar üzerine yürüdü. Aynı dönemde, bir diğer koldanda Bugünki Şanlıurfa ve Lübnana kadar hızla ilerleyip akdenize ulaştı. Aslında bu nedenle Türklerin Anadoluya ilk girişi 395 dir. Uldız Akdenize kadar ulaştı ancak Kısa bir süre sonra birliklerini Karadenize geri çekti.

Avrupa Hunlarının dış politikası Uldız zamanında şekillendi. Bölgedeki barbar kavimlere karşı Romayla iyi ilişkiler kurulmaya başlandı. Zira bu kavimler düzensiz ve barbarca yaşıyorlar bu nedenle kontrol altında tutulamıyorlardı.

Hunlar, Tuna boylarına ilerledikçe barbar kavimlerde Roma sınırlarını zorlamaya başladılar. Bu baskılarla zor durumda kalan Batı roma, Uldızdan yardım istedi. Hunlar ile Radagais komutasındaki barbar kavimler 406 yılında, bugünki floransa bölgesinde karşı karşıya geldiler. Uldız, savaşı kazanarak Radagais’i esir aldı ve Batı Roma tarafından idam edildi.

Batı Roma ile iyi ilişkiler içerisinde olan Uldız, Doğu Romayla mücadele halindeydi. 409 yılında Tunayı geçerek Doğu Romayı baskı altına almaya başladı. Uldız, Doğu Romanın gönderdiği elçiye “Güneşin Battığı Yere Kadar Her Yeri Zaptedebilirim” diyerek meydan okuduğu tarih kaynaklarında geçmektedir.



Karaton Dönemi (412-422)

Karaton, Uldız’dan siyasi istikameti belirlenmiş, taşları yerine oturmuş bir imparatorluk devraldı. Batı Roma ile iyi ilişkiler kurulmaya başlanmıştı. Bu doğrultuda Batı Romanın üzerine çok fazla gidilmiyordu. Bu iyi ilişkiler Doğu Roma için geçerli değildi. Ancak Karaton döneminde Doğu Romanında fazlaca üzerine gidilmedi. Karaton 10 Yıl kadar yönetimi elinde bulundurdu. Bu süre zarfında Karadeniz bölgesinde Hun varlığını sağlamlaştırarak bölgedeki teşkilatlanmayı güçlendirdi. Karaton döneminde fazlaca önemli gelişmeler ortaya çıkmadı. Karaton dönemi, Avrupa Hunları için durgun sayılabilecek bir dönem olmuştur.


Rua Dönemi (422-434)

Karatonun ölümünden sonra Hunların yönetimi hükümdar ailesince ortak yönetildi. Kardeş olan Rua, Muncuk, Aybars, Oktar ülkeyi birlikte yönettiler. Rua devletin başına geçti. Doğu kanadını Aybars, batı kanadını ise Oktar yönetti. Muncuk ise kısa bir süre sonra öldü.

Rua döneminde Doğu Roma’nın Hunlar üzerinde bazı beşinci kol faaliyetleri başladı. Doğu Roma imparatoru II. Theodosius, Hunlara bağlı olan barbar kavimleri kışkırtmaya ve Hun birliğinden ayırmaya çalışıyordu. Casusların yaklanması ve Doğu Romanın faaliyetlerinin ortaya çıkması üzerine Rua Doğu Romanın üzerine yürüyerek önemli bir savaş kazandı. Bu savaş sonrasında Doğu Roma ilk kez Vergiye bağlandı. Uldız döneminde iyi ilişkiler içine girilen Batı Roma ile Rua dönemindede iyi ilişkiler devam ettirildi. Rua döneminde Batı Roma’da iç karışıklıklar ortaya çıkmıştı. Bu durumdan faydalanmak isteyen Doğu Roman imparatoru II. Theodosius, ordularını Batı Roma’ya gönderdi. Batı Roma’nın Rua’dan yardım istemesiyle, Rua güçlerini Batı Roma’ya gönderdi. II. Theodosius’un ordusu Hunları karşısına almak istemedi ve geri döndü. Takip eden yıllarda Doğu Roma, Hunlara bağlı kabileleri kışkırtmaya devam etti. Rua bunun üzerine Doğu Romalı tüccarların Hun toprakları içine girmesini de yasakladı.



Attila Dönemi (434-453)

434 yılında, Rua’nın ölümüyle yönetim, Rua’nın kardeşi Muncuk’un iki oğluna kaldı. Bleda ve kardeşi Attila, bu dönemde imparatorluğun yönetimine geçtiler. Yaşça büyük olması nedeniyle yönetim Bleda daydı. Ancak Bleda, yeteri kadar varlık gösteremedi. Savaşlarda başarısız sonuçlar alması nedeniyle genellikle savaşları Attila yönetiyordu. Zamanla Attila, Ağabeyi Bledanın başarısız idaresi ve katıldığı savaşlarda varlık gösterememesi nedeniyle kardeşi Attila ile mücadeleye girdi. İmparatorluk 10 yıl kadar bu şekilde yönetildi. Ancak Attila, 445 yılında ağabeyi Bledayı öldürerek yönetimi tek başına eline aldı.

Attila’nın amacı, hem Doğu hem Batı Romayı egemenliği altına almaktı. Uldız döneminden bu yana Batı Roma ile iyi ilişkiler içine girilmişti. Ancak Attila, bu şekilde devam etmeyecekti.

Doğu Roma ile ilişkiler zaten kötüydü. Daha önce Doğu Roma üzerine birkaç kez yürünmüş ve baskı altına alınmıştı. Doğu Roma halen Hunlara vergi ödüyordu. Ancak Doğu Roma’nın Hunlar üzerindeki oyunları halen devam ediyordu. Ruanın ölümünden hemen sonra Attila, Doğu Romanın üzerine yürüdü ve savaşı kazanarak Margos antlaşması imzalandı. Bu antlaşmayla vergi iki katına çıkartıldı.

Doğu Roma, antlaşmayı imzalasada antlaşmanın şartlarına uymuyordu. Bunun üzerine Attila, 441 yılında tekrar Doğu Roma’nın üzerine yürüdü. Trakyaya kadar ilerledi ve vergi üç katına çıkartıldı. Böylelikle Balkanlar yoluda açılmış oldu.

Doğu Roma, Hunlara karşı faaliyetlerine devam etti. Yine antlaşmaya aykırı hareket ederek Hunlara bağlı kavimleri isyana teşvik etti. Ticaret kurallarını çiğneyerek tüccarlarını Hun topraklarına gönderdi. Attila, bu kez Doğu Romanın üzerine iki koldan saldırıya geçti (447). Bi kolu Yunanistandan girerek Tselya’ya kadar ilerledi. Diğer koldan Sofya, Lüleburgaz, Flibe şehirlerini ele geçirdi. Bugünki Büyük Çekmece yakınlarına kadar ulaştı. Bu ilerleyişten sonra Doğu Roma tekrar barış istedi. Antolyos antlaşması imzalandı ve vergi üç katına çıkartıldı, savaş tazminatı ödetildi ve Tunanın güneyindeki bölge Doğu Roma askerlerinden arındırıldı.

Attila, yılında Batı Roma imparatorunun kızıyla evlendi (451). Karısının çeyizi olarak Batı Roma topraklarının yarısını istedi. Bunun üzerine Batı Roma ve Hun İmparatorluğu büyük bir savaşa girdi. Attila ordularını, Batı Romanın asker deposu olarak görülen Galya’ya gönderdi. Attila buraya 200 bin kişilik bir orduyla geldi. Ordunun 100 Bin’i Hunlardan, 100 Bin’i kendisine bağlı kavimlerden oluşuyordu. Batı Roma’da denk bir kuvvetle savaşa katıldı. Ordular Katalon ovasında karşı karşıya geldiler. Savaş 24 saat sürdü. İki tarafta çok ağır kayıplar verdiler. Buna rağmen savaş henüz sonuçlanmamıştı. Ancak Batı Roma Askerleri, aynı gece askerlerini geri çekti ve yenilgiyi kabul etti. Attila, Galyayı işkal ederek yenilmezliğini tüm dünyaya kabul ettirmişti artık.

Attilanın amacı Doğu Romayı tamamen kendisine bağlamaktı. Kesin sonuç almak için 452 yılında bir sefer daha düzenledi. Romanın artık karşı koyacak gücü yoktu. Attila, ordusuyla Alpleri aşarak Po ovasına indi ve İtalyanın kuzey kentlerini ele geçirerek Roma önüne kadar ilerledi. Papa 2. Leo, Attilanın huzuruna çıkarak Attilanın romaya zaten hakim olduğunu söyleyerek Hristiyanlığın merkezi olarak kabul edilen Roma’nın yıkılmamasını talep etti. Bu dönemde bölgede Veba salgını sorunu vardı. Attila bu seferle Doğu Romayı egemenliği altına almış oldu. Bölgedeki Veba salgını nedeniyle daha fazla ilerlemedi ve vergiyi arttırarak geri döndü.



Attila, 453 yılında şüpheli bir şekilde öldü. Bazı tarih kaynakları Attilanın karısı tarafından zehirlendiğini ifade eder.




İlek Dönemi (453-455)

Attilanın 3 oğlu bulunuyordu. İlek, Dengizik, İrnek. Attilanın ölümüyle yönetime, en büyük oğlu İlek geçti. Ancak diğer kardeşlerle arasında saltanat mücadelesi yaşandı. Bu mücadele Hunları iç karışıklıklara ve yönetimde zafiyetler yaşanmasına sebep oldu. Bu iç karışıklıklar nedeniyle, Hunlara bağlı olan kavimler Hun idaresinden ayrıldı. Bugünkü Avrupa ülkelerinin ataları olan bu kavimler, Hunlardan ayrıldıktan sonra bölgede kendi yönetimlerini oluşturup Avrupanın bugünkü demografik yapısının alt yapısını oluşturdular.

İlek döneminde, ilk ağır yenilgi alındı. Hunlar Nadao savaşında yenilgiye uğradılar. Bu yenilgiden sonra Hunlardaki iç karışıklıklar dahada arttı.

Bugünkü Almanların ataları olan Germenler, İlek dönemine kadar Hunlara bağlı bir kavim olarak yaşıyorlardı. İmparatorluk içerisinde sorunların yaşanmasıyla Germenlerde isyan ettiler. İlek, bu isyanı bastırmak için Germenlerle girdiği mücadelede öldü.

Dengizik Dönemi (455-469)

Yönetimi İlek’den devralan Dengizik, imparatorluğu 14 yıl yönetti. Ancak yönetimi başarılı olamadı. Hunlar zayıflamaya ve küçülmeye başladı. Hem Roma, hem Hunlardan ayrılan kavimler bölgede güçlenmeye ve söz sahibi olmaya başladılar. Dengizik’de, Doğu Roma ile girdiği savaşta öldü.

Tarih kaynaklarında Dengizik’in ölümü, Avrupa Hunlarının yıkılışı olarak kabul edilir.


Avrupa Hun İmparatorluğunun Dağılması

Dengizikten sonra Hun imparatorluğu yönetilemez duruma geldi. Hem İmparatorluk gücü çok zayıfladı, hemde daha önce Hunlara bağlı kavimler isyan ederek ayrı bir güç olarak Hunların düşmanı haline geldi. Bunun üzerine, Attilanın en küçük oğlu olan İrnek, Hun kabileleriyle birlikte bugünki Karadenizin kuzeyine doğru çekildi. İmparatorluk yıkılmıştı ancak bölgedeki Hun varlığı devam etti. İrnek’den sonra Hun kabileleri Tingiz, Belkermek, Çuraş, Tarya, Buyan ve Çelbir tarafından yönetildi.

Avrupa Hun İmparatorluğu yıkılmıştı ancak Hunlar yokolmadı. Karadenizin kuzeyinden yayılarak kabileler halinde varlığını devam ettirdi. Bugün dahi Avrupa’da, Kafkaslarda, Balkanlarda, Kırımda Türk izlerine rastlamaktayız.

İmparatorluğun yıkılmasıyla Bölgedeki Hunların bir kısmı Karadenizin kuzeyinde varlığını devam ettirdi. Bir kısmı Hazara dönmek için Kafkaslara doğru ilerledi, bir kısmı bölgede oluşmaya başlayan diğer bir güç olan Avarlara katıldı, bi kısmı ise güneye doğru inerek balkanlara yayıldı.

Balkanlara yayıyan Hunlar, bugünkü Bulgaristanın temelini oluşturmuşlardır. Bulgar sözcüğü Türkçe bir ifade olan Bulgamaktan (Dağılmak, yayılmak) gelmektedir.

Karadenizin Kuzey bölgesinde varlığını sürdüren Hunların bir kısmı Karpat dağları ve çevresine ilerleyerek bugünkü Macaristanın temelini oluşturdular. Zira Macaristanın ismi olan Hungary, Avrupa Hun İmparatorluğundan miras kalmıştır. Bugün Macaristanda halen Türk kültürünün izlerine rastlamak mümkündür. Özellikle Gagağuz (Gökoğuz) lar Türk olduklarının ve Attilanın torunları olduklarının farkındadırlar. Karadenizi terk etmeyen Hunlar ise bölgede kaldılar. Bu kabilelerde Kırım Türklerinin atalarıdırlar.



Bölgedeki Hunların önemli bir kısmı Hazara dönmek üzere Kafkaslara doğru çekildiler. Bu topluluk Kafkaslardaki diğer toplumlara karışarak asimile olsalarda bazı kabilelerin varlıklarını uzun süre korudukları tarih kaynaklarında geçmektedir.

Burada Avrupa hun devleti Avrupaya diz çöktürmüş ve Oranın kültürel adetini ilelebet yaşatmıştır... Kültürü ve yaşayışı Avrupa da halen olan bir hükümdardır... Atillayı canavar gibi gösterse de büyük bir hükümdardır...

Siyenpiler:

Merhabalar Arkadaşlar Bugün Sizlere Siyenpilerin Destansı yaşayışlarını kültürel yaşamlarını ve kimlerden etkilendiğini kısaca Alıntılar Eşliğinde aktaracağım...Siyen-piler (Çince: 鮮卑, pinyin: Xiānbēi, Wade-Giles: Hsien-pi), Moğolistan ve Mançurya sınırı civarında yaşamış göçebe kabile.



Etnik yapısı konusunda Moğol tezi, Tunguz tezi, Moğol ve Türk boylardan oluşan bir konfederasyon olduğuna ilişkin savlar da vardır.

Vu-Huan (烏桓 wū huán) konfederasyonu Hiung-nu‘ların güneydoğusunda Sien-Pi’ler Hiung nu’ların kuzeydoğusunda oluşturmuştur. Hiung-nu birliğinden kopan bu topluluklar eski ortaklarına saldırmıştır. Sien Pi’lerin kalkış dönemi Hiung-nu’ların yıkılma dönemine denk

gelmektedir. 87 ile 93 yılları arasında Hiung-nu’ların iki Şanyu‘sunu (hükümdarlarını) öldürmüşlerdir.



Sien-Pi’lerin en namlı hükümdarları 2’nci yüzyılın ortalarından 181 yılına kadar tahtta kalmış Tan Şıhuay (檀石槐 tán shíhuái, 136 -181) olmuştur. Tan Şıhuay kuzey Hiung-nu’ları mağlup etmeyi başarmış ve topraklarını İli nehrine kadar genişletmiştir. Çok kez (158yılında güney Hiung-nu’ları ile birlikte) Çin Seddi‘ni aşmıştır. Oğulları ve yeğenleri kendi yerini tutamamış ve böylece Sien Pi konfederasyonu 233 yılında dağılmıştır.[Alıntı]

Sien-Pi’lerin bir bölümü Liaotung (遼東)’dan Henan‘a doğru hareket etmiş ve orada Han Tsun (Murong Jun (慕容皝 mùróng huàng, ? – 360) komutası altında 352 yılında güney Hiung nu’ları mağlup etmiştir. Orada kurdukları Yan Hanedanları (Çian Yan ve Hou Yan) fazla ayakta duramamış ve 370 yılında aynı kendileri gibi kısa ömürlü Çian Çin (前秦) hanedanını kuran Tibetli Di kavminden Fu Jian (苻健)’a yenik düşmüştür. Ancak 16 yıl sonra 386 yılında bu bölgede Tabgaçlar (Tuoba) Tuoba Gui (拓跋珪) Kuzey Vey Hanedanı‘nı kurmuştur. Tabgaçlar da Sien Pi’lerin zamanında bir Sien Pi boyuydu.



Bundan Sonra Siyenpiler kuzey hunluları yıkarak kavim göçüne sebep olacaktır... hunların kültürleriyle aynı olan bu ırk genellikle moğol olarak da adlandırılabilir...

Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu


Merhabalar Arkadaşlar Bugün Sizlere Almanyanın Tarihini Cermenleri Alıntılar eşliğinde aktaracağım...Cermen İmparatorluğu, Büyük Otto’nun kuruculuğunda 962 yılında Cermanya, İtalya ve Bourgognu’yu kapsayan bir bölgede kurulan ve Batı Roma İmparatorluğu’nun mirasçısı olduğuna inanılan krallıktır. Uzun bir saltanat döneminden sonra 1806 yılında tarihin tozlu sayfalarına gömülmüştür.

Büyük Otto, 2 Şubat 962 yılında taç giymiş ancak II. Konrad döneminde İmparatorluk Latince olarak “Romanorum İmperium” olarak adlandırılmaya ve terminolojiye konu olmaya başlamıştır. Büyük Otto 962 yılında taç giydiğinde Alman Kralı olarak seçilmesine rağmen birçok tarihçi tarafından ilk Kutsal Roma Cermen İmparatoru olarak kabul edilmiştir. İlk Roma İmparatoru ise Şarlman’dır. Cermen İmparatorluğunun son Kralı olan II. Franz, Napolyon Savaşları sırasında tahtından vazgeçerek 1806 yılında İmparatorluğun hakimiyetine son vermiştir.[Alıntı]



İmparatorluğun Kuruluşu ve Hanedanlık Sistemi

Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu, kurulduğu ve yıkıldığı yıllar olan 962-1806 yılları arasında toplam 844 yıl boyunca tarihe konu olan ve Orta Avrupa’da hüküm sürmüş monarşik yapıdaki bir Alman Krallığıdır. İmparatorluk yönetim şekli olarak, tek elden yönetim yerine küçük devletçikler olarak hanedanların ortak yönetilmesini benimsemiştir. Bahsi geçen hanedanlardan Habsburg Hanedanı, Hohenzollern Hanedanı, Wettin Hanedanı, Wittelsbach Hanedanı, Oldenburg Hanedanı ülkeyi federal bir yapıda yönetmişlerdir. Ülke çoklu bir eyalet yapısına sahip olmasına rağmen Kutsal Roma Cermen İmparatoru sadece Habsburg Hanedanı’ndan seçilebilmiştir.

İmparatorluk, kuruluş döneminde yönetim olarak Roma gelenekleri ve karakterlerini taşıdıklarını iddia etmiş ve bu şekilde güç kazanmaya ve Hıristiyan dünyasından destek almaya çalışmıştır. Fakat imparatorluk çoğunlukla Alman halkından oluştuğu için aslında gelecek çağın Almanya ve Avusturya devletlerinin temellerini oluşturmuştur. Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu, geniş yetkili hanedanlık sistemine bağlı olmasına rağmen zamanla bu yapı küçük devletlerin bağımsız hareketleri sonucu zedelenmiştir.

İmparatorluğun Tarihi Gelişimi ve Çöküşü

900’lü yıllardan sonra Orta Avrupa’da Almanya, İtalya ve Fransa arasında bir hakimiyet mücadelesi yaşanmaktaydı. Yeni doğan krallıklar, feodaller ve soylular arasında savaşa girişmişlerdi. Bu iç karışıklıklar devam ederken Almanya ve İtalya’da otorite Büyük Otto tarafından kuruldu ve Otto, 962 yılında Papa tarafından İmparator olarak kutsandı, tacı takıldı. Ülkeyi feodal beylikler arasındaki mücadeleden kurtarmak için bir taraftan Katolik dünyasının dünyevi önderi olan İmparatorluğun, diğer taraftan manevi önder olarak Papa’nın desteğini almışlardı. İmparatorluk kuruluş yıllarında Almanya, Fransa, İtalya, Macaristan, İngiltere ve İspanya’ya hükmetmek ve hatta Papa’nın en büyük destekçisi ve onun gücünün halefi olmak istiyordu. Fakat parçalı yapısı nedeniyle birlik sağlanamadı ve ardından Papa’nın, İngiltere, Fransa ve Macaristan krallarının karşı direnişi bunu imkansız hale getirdi.


I. Friedrich

Bu saldırgan krallıklar karşısında tam olarak etkinleşmeyen yönetim ile birlikte yönetim birimleri hiçbir zaman tam olarak kurulamadı. Almanya ve İtalya’nın birçok feodal yapıya dönüşmesiyle birlikte bu bölünmüşlük gittikçe büyüdü. Fakat bu farklı fraksiyonlar İmparatorun mutlak hakimiyetini kabul etmiyorlardı. İmparatorluğun fraksiyonlarına göre İmparator, kendilerinin de içinde bulunduğu feodal birliğin üstünde bulunan bir yönetim amiriydi. Kendileri üzerinde İmparatorun hiçbir gücünü kabul etmiyorlardı. Aynı süreçte Papalar, feodallerle birlikte İmparatorlara karşı çıkıyorlardı. Papaların güç arzuları, krallıklar ve feodal yapılar alt alta geldiklerinde Ortaçağ Avrupa’sında büyük bir savaş dönemi ortaya çıktı. İlk önemli anlaşmazlık 11. yüzyılda imparator 4. Heinrich ile Papa 7. Gregorius arasında ortaya çıktı. 7. Gregorius’un kendisini aforoz etmesi üzerine tahtı tehlikeye giren imparator, sonradan af dileyerek yeniden kiliseye kabul edildi. Din adamlarının atanması konusunda papalıkla İmparatorluk arasında çıkan bu çatışma yaklaşık 300 yıl sürdü. Üstelik önceden beri anlaşmazlık içinde olan Alman prensler Papanın yanında yer almışlardı. Dönem dönem şiddetli savaşlara yol açan bu çekişmeler Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğunun topraklarını ve kilise üzerindeki yetkilerini yitirmesiyle sonuçlandı. 1147 yılında Kutsal Roma-Cermen İmparatoru olarak taç giyen Prusya Kralı I. Friedrich hem kendi topraklarında birlik oluşturarak hem de İtalya’yı denetim altına alarak kent devletlerinin imparatorluk görevlilerince yönetilmesini istiyordu. Bu savaşlarla birlikte reformlar başladı. Katolik İmparator ile protestanlığı savunan Alman prensliği arasında çatışmalar yaşandı ve İmparatorluk zayıfladı. Alman prenslikleri arasındaki bu bölünmüşlük bir dizi çatışma halinde ortaya çıktı. Bu çatışmaların en önemlisi Otuz Yıl Savaşları’ydı. 1618-1648 arasındaki dönemde Almanya’nın yıpranması ile İmparatorluk federal bir yapıya bölünerek yarı bağımsız devletler topluluğuna dönüştü.

Habsburg Hanedanlığı

15. yüzyılın ortalarından sonra başa geçen Kutsal Roma-Cermen İmparatorlarının çoğu Habsburg Hanedanlığından kişilerdi. Habsburglar evlilik yoluyla Bohemya, Macaristan, Felemenk, İspanya, Napoli, Sicilya gibi yerler ile Amerika ve Asya’daki İspanyol sömürgelerini ele geçirdiler. 1519 yılında Avusturya Arşidükü V. Karl (Şarlken) adıyla Kutsal Roma-Cermen İmparatoru seçildi. Büyüyen İmparatorluğun topraklarını yönetmek çok zordu. Bunun için imparator, imparatorluk topraklarının yarısının yönetimini kardeşi Ferdinand’a verdi. Habsburgların yönetimi altında gücünün doruğuna ulaşan İmparatorluk 16. yüzyıldaki reform hareketlerinden olumsuz etkilendi. Katolik İmparatorlar ile Protestanlığı benimseyen Alman Prenslikleri arasındaki uyuşmazlık, Almanya’nın bölünmesine yol açmıştı. Protestanlar ve Katolikler arasında uzun yıllar süren savaşlar sonucu İmparatorluk güç kaybetti. Otuz Yıl Savaşları’nın (1618-1648) sonucunda ise bağımsız devletlerin yönettiği güçsüz bir birliğe dönüştü.

1804 yılında Napoleon Bonaparte’nin Kutsal Roma Germen İmparatorluğu’nun üstünlüğüne son vererek kendini İmparator olarak ilan etmesinin ardından son imparator olan II. Franz, 1806 yılında Kutsal-Roma-Cermen İmparatoru otoritesinden vazgeçerek bin yıllık bir imparatorluğun tarihe gömülmesine neden oldu.

Böylelikle Belirli Zamanlarda Bu Kültürel anlamda etkileşim halinde olmuş dini olarak da yine destekçi haline gelmiştir...

                                    AVARLAR


Avrupa Hun Konfederasyonunun Attila’nın ölümünü takiben MS 454 yılında dağılmasından yaklaşık yüzyıl sonra Avrupa’da, Yunan telaffuzu ile ‘Aors’ Türkçesi ‘Avarlar’ olan Türk dili konuşan halkların oluşturduğu yeni bir Kağanlık, Avrupa Hunlarının yerini almıştır.

Türk Devletlerinde, Kağan unvanını kuruldukları andan itibaren, Göktürkler, Avarlar, Bulgarlar ve Hazarların kullandıkları, bir dönem Uygurların, Uygur Kağanlığının dağılmasıyla Yabguluktan Kağanlık haline gelen Karahanlıların ve yine Yabguluktan sonra Şad daha sonra Kağanlık unvanını alan Kimekler’in bu unvanı bir süreç/gelişmeler sonunda kullanabilmeleri nedeniyle Kağan unvanının kullanılabilmesinin Asana/Asena ailesine ait olmakla mümkün olabildiğini ileri süren görüşler bulunmasına rağmen, Prof. Dr. Luo Xin gibi tarihçilerin de, Kağan unvanını ilk defa Hun İmparatorluğunun kurucusu Mete Han’ın babası Tümen’in kullandığını belirtmektedir.



Avrupa’nın ortasında kurulan Avar Kağanlığı, MS 6. ve 9. yüzyıllar arasında 250 yıl varlığını sürdürmüş, dönemin Avrupa’sının iki büyük gücü Bizans ve Frank’ları defalarca mağlup ederek dönemin Avrupa’sının en büyük güçlerinden biri haline gelmiştir. Avarlar bunu sadece kendi güçleri ile değil bölgedeki Kutrigur ve Slavları kendi etrafında toplayarak başarmıştır. [O. Karatay, “Convergence – Türkic folks in European Milieu”, 2003]

Prof. M. Zakiev, Avrupa Avarlarının kim olduğu konusunda, Herodot’un MÖ 5. yy’da İdil (İtil-Volga) nehrinin kaynak nehri olan Aor nehrinden bahsettiğini, bu nehre Aor denilmesinin sebebinin o bölgede Aor’ların yaşaması olduğunu belirterek, MS 1. yy Yunan kaynaklarının da Aor halkından [Latyshev V.V. 1893, 147] bahsettiğini yazmaktadır. Aor, Alan, Ases ve Kuşhanların bu bölgeden Türkistan ve Doğu Avrupa’ya yayıldıklarını, Hazarların kendilerini Togarma’nın yedinci oğlu, Avarları da Togarma’nın 10 oğlundan biri olarak tanımladıklarını, MS 7.yy’da yaşamış “Theophilact Simokatta” nın Ugorların antik liderlerini “Uar” ve “Hunni” olarak adlandırdıklarını [Simokatta Th. 1957, History, 160] antik Harzemlerin sadece Volga-Kama halklarından oluşmadığı, Alan, Ases ve Avarlar gibi Kafkas-Karadeniz steplerindeki halkları da kapsadığı ve birlikte Harzemliler olarak Parthia, Kushan ve Tokar’larla yakın ilişkilerinin olduğunun [Simokatta Th. 1957, History, 342] kaynaklarda yer aldığını açıklamaktadır.



Prof. M. Zakiev özetle; Aor/Avarların da, Kafkas-Karadeniz steplerinde (Pontic-Caspian Steppe) çok eski zamanlardan beri yaşayan Türk dili konuşan halklardan biri olduğunu belirtmekte, çoğunluğu göçebe olan bu boyların hem Kafkas-Karadeniz steplerinde, hem de Türkistan bölgelerinde yaşadıklarını, her iki bölgede bu boyların yerleşik bölümlerinin de olduğunu açıklamaktadır.

Prof. M. Zakiev, bu nedenle Avarların, Göktürklerden kaçan Asya’nın derinliklerinden gelen kabilelerden oluştuğu biçimindeki yaklaşımların, Türk dili konuşan halkların Doğu Avrupa topraklarının en eski halklarından biri olarak kabul edilmek istenmemesinden kaynaklandığını, her yüz yılda bir Türklerin Orta Asya’dan bu bölgeye geldiği ve sonra kaybolup gittikleri, sonra yüzyıl sonra yenisinin geldiği hikâyelerinin yerini gerçeklerin alması gerektiğini ifade etmektedir.

Prof. M. Zakiev’in bu açıklamalarına benzer şekilde, Sovyet tarihçi Gumilev’in iddiası olan, “Avarların Göktürklerden kaçan Jujan’lar ve Moğol oldukları” iddiasının düzmece olduğu ve Avarların gerçekte yine bir Hun boyu olan Susan/Jujan’larla da alakalarının bulunmadığı; Avarların, Barselt, Onogur, Sabir ve diğer Hun boylarının katıldığı Avar (Var/Uar) ve Hun (Chunni/Hunni) boyları oldukları “Michael and Mary Whitby” ikilisi tarafından da açıklanmıştır. [M. & M. Whitby “The History of Theophylact Simocatta, An English Translation with Introduction and Notes – Theophylact Simocatta On The Origin of The Avars” Oxford, 1986]

Türk dili konuşan halkların binlerce yıldır Sibirya’nın doğal uzantısı olan Kırgız ve Kafkas–Karadeniz stepleri ile Türkistan bölgesinde, yerleşik birimlerinin de olmasına rağmen, çoğunluğunun bu coğrafyada konar-göçer tarzında yaşaması yanında, tarihçiler, Attila’nın ölümünden sonra Hunların önemli bir bölümünün de Avrupa’dan geri gelerek Utigur, Kutrigur ve Sabirler adı altında Kafkasya ile Moldova arasındaki bölgelere yerleştiklerini, bir kısmının da gen araştırmalarından da görüldüğü üzere, İsveç’ten Fransa’ya kadar Avrupa’nın her bölgesine yerleşmiş olduklarını belirtmektedir. Sözü edilen Attila Hunlarının bir kısmı, Avrupa Avarlarının bir bileşeni olmuşlardır.

Avrupa Avarlarının oluşum sürecini başlatanlar Göktürkler olmuştur. Göktürklerin, Asya Hunlarının devamı olan Susan/Jujan hanedanının yönetimine son vermesinden sonra Susan/Jujan Hanedanı, yine bir Hun Devleti olan Akhunlara (Eftalit) sığınmış, dönemin güçlü devletlerinden olan Akhunların, kendilerine sığınan bu Hanedanı korumaları üzerine, Göktürkler, Akhun Devletine son vermiş, Susan/Jujan hanedanını da ortadan kaldırmıştır.

Akhunları oluşturan boylar; Avnagur (Onogur), Avgar, Sabir, Burgar, Alan, Kurtargar, Avar, Hasar, Dirmar, Sirurgur, Bagrasir, Kulas, Abdal ve Eftalit isimlerini taşımakta olup, isimlerinden de anlaşılacağı üzere, esas olarak Bulgar ve Hun boylarından oluşmaktadır ve birinin adı da Avar’dır.

Attila Hun Devletinin kurulduğu yıllarda, Hun ve Bulgarların bir kısmı Attila Hunları ile birlikte Avrupa’ya giderken, bir kısmı da Afganistan bölgesine giderek, devletin de isminden belli olduğu üzere yine bir Hun Devleti, Akhun Devletini kurmuştur. Attila Hunları ve Bulgar boylarının yerleşim yerlerinden biri de tarihi kayıtlara göre İskitler döneminden beri, Kafkas-Karadeniz stepleridir. Akhunların, Göktürkler tarafından devletlerine son verilmesi sonrasında, Akhun boylarının bazıları Kafkas-Karadeniz steplerine geri dönmüştür.[ALINTI]

Akhun boylarının bir kısmı da Türkistan bölgesinde kalırken, bir kısmı ise Kuzey Çin bölgesine giderek ‘Tabgaç’ ismini almış, hatta Kore’ye gidenleri de olmuş ve ‘Börli’ ismini almıştır. [O. Karatay, 2003]

Göktürkler, Akhun boylarının Kafkas-Karadeniz steplerindeki boylarla, özellikle Attila Hunlarının bölgedeki boylarıyla birleşmeleri durumunda bunların büyük bir güç oluşturacaklarını bildiğinden bu boyların takibini sürdürmüş ve bölgeyi terk etmelerini sağlamıştır. Bunun sonucunda, Akhunlar, kendilerine yol boyunca katılanlarla birlikte Avrupa’nın içlerine yerleşmiş, Kağan olarak Avar boyundan Bayan’ı Kağan seçmeleri neticesinde Avar ismiyle anılmışlar, “bölgedeki Kutrigurlar ile Slavları etraflarında toplayarak, Avrupa’nın Bizans ve Franklarla birlikte dönemin en önemli üç süper devletinden biri olmuşlardır” [O. Karatay, 2003].

Göktürkler, Kafkas-Karadeniz steplerinde, Hun ve Bulgarların ana kitleyi oluşturmaları nedeniyle bölgenin önemli boylarından olan Hazarlarla ittifak kurarak, Hazarların güçlenmelerini sağlamış ve bölgenin en muhkem yeri olan Kırım Yarımadasında Bizans limanlarını kuşatmış, Göktürk ordusu MS 576-590 yılları arasında 14 yıl Kırım’da ikamet etmiştir. Böylelikle bölgenin kontrolünü sağlamışlar, ancak Göktürklerin dağılmasını takiben bizzat Göktürkler liderliğinde Hazar Kağanlığını kurmuşlardır.



Kafkas-Karadeniz stepleri ile İdil bölgesindeki Bulgar ve Hun boyları ise Kubrat Kağan liderliğinde Büyük Bulgar Kağanlığı ismiyle bir birlik oluşturmuşlardır.

Günümüzde Kafkaslarda kendilerine Avar adı verilen halka mensup insanlar bu ismin kendilerine Ruslar tarafından verildiğini belirtmektedir. Bu durumun Sovyetlerin sadece Türk boylarına yeni isimler vermediği gibi diğer halklara da, örneğin mezarlarında çıkan iskeletlerde yapılan gen incelemelerinde de Altay-Sibirya/Türk ata-geni taşıdığı ortaya çıkan Avarların Türk olduklarının üstünü örtmek için, Kafkas halklarından birine de Avar ismini verdiğini göstermekte, Sovyetlerin Türklerin Kafkas Karadeniz steplerinde varlığını gizlemek için neler yaptığını gösteren bir veri olarak akılda tutulması gerekmektedir.



Bunun sonucunda Türklerin Çinlileri Darlaması ve kuzeyine yerleşip kültürlerini etkilemesinde çok büyük etkisi olmuştur..

Peygamber Efendimizin Hayatı (Hz Muhammed Hayatı s.a.v)


Merhabalar Arkadaşlar Bugün Sizlere Peygamber Efendimizin Hayatını ve yaşadığı dönemdeki savaşlarını Alıntılar Eşliğinde aktaracağım...



Hz. muhammed'in doğumu, vefatı, eşleri, çocukları yani Peygamberimizin hayatı (Hz Muhammed kısaca hayatı) ile Hz muhammed hayatı detaylı bir şekilde sizler için bu sayfada derledik. İşte Peygamber Efendimiz hakkında tüm detaylar.

Şimdi Peygamber Efendimizin Hayatını kısaca anlattıktan sonra yine bu sayfada detaylı bir şekilde Efendimizin (s.a.v) hayatını detaylı şekilde anlatacağız.

Sevgili Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v) 20 Nisan 571 Pazartesi günü Mekke'de dünyaya geldi. Babası'nın ismi Abdullah, Annesi'nin ki Âmine, dedesi Abdülmuttalip, büyük babası Vehb, babaannesi Fatıma, sütannesi Halime, anneannesi ise Berre'dir. Hz. Muhammed (s.a.s.)'e 40 yaşında Peygamberlik geldi. 23 yıllık Peygamberlik hayâtının 13 yılı Mekke'de, 10 yılı da Medine'de geçti. Medine'de 63 yaşında vefât etti.

Doğduktan bir süre sonra Mekkedeki geleneklerden dolayı bir süre için süt aneye verild.Süt annesi Halime O'na 4 yaşına gelinceye kadar baktı.Böylece daha iyi bir havada yetişti.

4 yaşından sonra annesi Amine Onu yanına geri aldı.6 yaşına geldiğinde ise annesi Amine de öldü.

6 yaşından sonra kendisine dedesi Abdulmuttalip bakmaya başladı.

8 yaşına geldiğinde dedesi de vefat edince amcası Ebu Talip'in yanında kalmaya başladı. Amcası O'na hem çocukluğunda ve gençliğinde baktı hem de Peygamber olduktan sonra Mekkelilerin Ona karşı yaptığı saldırıların çoğunu engelledi. Aynı zamanda Mekkeliler kendisine zarar vermek isteseler bile, Ebu Talip'ten çekindikleri için, bu planlarını terk etmek zorunda kaldılar. Peygamberimiz de O'nun bu iyiliğini hiçbir zaman unutmamıştır. Peygamberimize Mekkelilerin yaptığı kötülüklerin hemen hemen hepsi Ebu Talip öldükten sonra olmuştur. Ebu Talip ticaretle uğraşan birisidi.

Peygamberimiz 12 yaşında iken Onunla beraber Suriye'ye doğru ticaret mallarını satmak için yola çıkmışlarken, yolda Busra denilen bir yerde mola verdiler. Bir papaz olan Bahira, orada ondaki değişik durumların olduğunu fark etti. O'nun daha önce Hz. İsa'nın İncil'de de bildirdiği gönderilecek olan son peygamberin olduğunu anladı.. Amcasından O'nu daha fazla ileriye götürmemesini, aksi halde Yahudilerin kendisini öldürebileceğini söyledi. Çünkü Yahudiler de son bir peygamberin geleceğini biliyorlardı. Fakat onlar bu son peygamberin kendi içlerinden birisinin olmasını istiyorlardı.

Bunun üzerine Ebu Talip,ticaret mallarını orada satarak,Mekke'ye hemen geri döndü. 25 yaşına geldiğinde artık ticaretten de anlayan bir delikanlı olmuştu. Bu zamanlarda40 yaşına ulaşmış, ahlak ve terbiye konusunda son derece ileri durumda olan Hatice isminde zengin ve dul bir hanımefendi vardı. Bu hanım çok zengindi. Fakat kendisi kadın olduğu için ticaret mallarını satmak için uzak yerlere gidemiyordu. O da,başka erkeklerle ticaret ortaklığı kurup, elde edilen karı paylaşıyordu.Zaten ahlakı bozuk olan bu toplumda, sürekli aldatılıyor ortakları elde ettikleri gerçek karı, açıklamıyorlar. Bu işten iyice canı yanan Hz.Hatice bu sefer gerçekten kendisine güvenebileceği bir ortak aramaya başladı. Kendisine 25 yaşındaki O genci, Hz.Muhammed'i tavsiye ettiler.

Hz.Muhammed'le yaptığı ortaklıktan iyi bir gelir elde etti. Aradığı ortağını bulmuştu. Hem de ne ortak.O ilk başta ticarette kazanayım derken Allah onlara öyle bir kader çizmişti ki, bu ticaretin sonunda, birbirlerine ne kadar da yakıştıklarını anlayıp, hayatlarını da ortak ettiler. Evlenmeye karar verdiler. Sade bir törenle evlendiler. Bu ticaret ortaklığı öyle bir ortaklık olmuştu ki, sonunda birbirlerinin hayatlarına, dertlerine, tasalarına, sevinçlerine kadar herşeyleriyle ortak olmuşlardı.

Peygamberimizin Hz Hatice ile olan evliliklerindei Altı çocukları dünyaya geldi:

1 –Abdullah,
2 – Zeynep,
3 – Rukiye
4 – Ümmü Gülsüm
5 –Kasım
6 – Fatıma

Bunlardan Hz.Fatıma hariç bütün çocukları Peygamberimizden önce vefat etmişlerdir.

Hz.Hatice, aynı zamanda İslam'a giren ilk insan olmuş, asalet, dürüstlük, üstün ahlak ve fedakarlığı ile Haticetül-Kübra (Büyük Hatice) lakabını da almıştır.
35 yaşına geldiğinde ise Kabe hakemliği yapmış, buradaki hakemliğiyle bütün Mekkelilerin saygısını kazanmıştır.

Araplar tarafından da kutsal sayılan Kabe,şiddetli sel ile yıkılmştı. Bunun üzerine Mekkeliler bir araya gelerek O'nu yeniden inşa etttiler. Fakat bugün bizim için de kutsal olan Hacerül-Esved(Türkçe'mizde Karataş anlamına gelir. Cennetten geldiğine inanılır.) denen taşı eski yerine koymaya sıra gelince, herkes bu işi kendisi yapmak, bu şerefi kendisi elde etmek istedi. İş öyle cidileşti ki, aralarında sonu savaşa kadar gidebilecek tartışmalar başladı. Bunun üzerine tarafsız bir hakem bulmaya karar verdiler. Sabahleyin Kabe sınırlarına ilk kim gelirse O hakem olacak ve O'nun vereceği karara herkes uyacaktı. Sabah olunca öyle güzel bir olay olur ki; içeriye ilk gelen Hz.Muhammed'dir. O'nun gelişi herkese derin bir nefes aldırdı. Çünkü haksızlık yapmayacak, harkesin güvendiği bir insandı O. Peygamberimiz elbisesini çıkardı. Hacerül –Esved'i üzerine koydurdu.Ve her kabileden birer kişinin taşı kaldırmasını istedi. Taş yeterli yüksekliğe çıkınca da kendi elleriyle yerine yerleştirdi. Herkes bu olaydan memnun olmuştu. Nasıl memnun olmasınlar ki, hem taşı yerine koyma işine herkes katılmış hem de en önemlisi çıkabilecek bir savaş engellenmişti. Bu olaydan sonra Peygamberimize Muhammedül-Emin (Güvenilir Muhammed) lakabı takılmıştır.
Hz.İsa'dan beri yaklaşık 600 yıldan beri peygamber gelmemişti. İnsanlık bir Peygambere, bir rehbere muhtaçtı. İlahi kitaplar değiştirilmiş, ahlak ve manevi değer diye bir şey kalmamıştı. Bütün çirkin işler son derece yaygınlaşmıştı. Hatta insanlar köle olarak satılmaya, kız çocuklar canlı canlı toprağa gömülmeye başlanmıştı.

Peygamberimiz bütün bu çirkin işlerden uzak duruyordu. Özellikle 35 yaşlarından sonra sık sık Mekke'nin dışına çıkıyor, Hira Mağarasında yalnızlığa çekiliyordu.
40 yaşlarında yine böyle bir durumda (610 yılında) Cebrail (as) O'na görünüp kendisinden ''Okumasını istedi. O da okuma bilmeği cevabını verdi. Bu durum birkaç kez tekrarlanınca,''Ne okuyayım''diye sordu. Cebrail (as) da (Yaratan Rabbinin adıyla oku………diye başlayan ) ALAK suresinin ilk beş ayetini kendisne bildirdi. Bu olayla Peygamberimizin Peygamberlik görevi başlamış oldu.

Bu vahyin sonunda O'na ilk inanan insanlar şunlardır:
1 –İlk müşlüman Kadın : Hz.Hatice ( Hanımı)
2 – ilk müslüman Erkek : Hz.Ebubekir (Çok samimi arkadaşı)
3 – İlk müslüman Köle : Hz.Zeyd (Köle olarak alıp, sonra Onu serbest bıraktığı kimse.
4 – İlk müslüman Çocuk : Hz.Ali (Amcası Ebu Talip'in oğlu.)

Peygamberimiz insanları 3 yıl boyuca İslam'a gizlice davet etti.Bundan sonra açıktan açığa davet etmeye başladı. Bu durum doğru yola ulaşmak istemeyen Müslümanlara karşı olmadık işkenceler yapmaya başladılar. Bu işkenceler dayanılmaz hal almaya başladı.Bunun üzerine Peygamberimiz bir grup müslümanı Habeşistan'a gönderdi. Bu; Müslümanların İLK HİCRET'İ oldu. Bu ilk hicret 615 yılında olmuştur.

Peygamberimiz 13 yıl boyunca Mekkelileri İslam'a çağırdı. Bu uğurda her türlü sıkıntıya katlandı.

Peygamberliğinin 11.yılında Medine'den gelen bir grup insan Müslüman olmuşlardı. Ertesi sene daha büyük bir grup gelerek Müslüman oldular. Peygamberimizi canları, malları ve evlatları gibi koruyacaklarına söz verdiler. Kendisini Medine'ye davet ettiler.

Bu arada Mekkelilerin Müslümanlara karşı olan tutumları hiç değişmemiş, hatta daha da artmıştı. Bunun üzerine peygamberimiz Allah'tan gelen izinle Medine'ye hicret etmeye karar verdi. Medine'ye gitmesi halinde bunun kendileri için daha da büyük bir tehlike olacağını anlayan Mekkeliler, Darun-Nedve(Mekke İdare Meclisinde) toplanarak Peygamberimizi öldürmeye karar verdiler. Fakat bunu gerçekleştiremediler. Hz.Ebubekir ile uzun ve tehlikeli bir yolculuktan sonra Medine'ye vardılar. Bu hicret İslam tarihi bakımından çok önemlidir.Çünkü:

1 – İslam Medine'de yükselip büyümüş ve bütün dünyaya bu şehirden yayılmıştır.
2 – Hz.Ömer'in halifeliğinden itibaren de bu olay müslümanlar tarih başlangıcı olmuştur.

MUHACİR VE ENSAR

MUHACİR : Dinleri ve inançları uğruna, Mekke'den Medine ye göç eden Müslümanlara denir.

ENSAR : Mekkeli Müslümanlara yardım eden Medineli Müslümanlara da Ensar denir.

Peygamberimiz Ensar ve Muhaciri kardeş ilan etmiş,onlar da bu kardeşliği gerçekten uygulamışlardır.

MEDİNE DÖNEMİ VE SAVAŞLAR
Mekkeliler,Müslümanların Medine'de de yaşamalarını istemiyorlardı.Çünkü,eğer orada rahat ederlerse Müslümanlığın her tarafa yayılacağını biliyorlardı.Bunun için de Müslümanları resmen savaşa zorluyorlardı.Oysa peygamberimize henüz savaşma emri ve izni verilmemişti.Bu yüzden kimseyle savaşa girmiyordu.Yüce Allah'ın savaş emrini verdikten sonra Hz.Peygamber Mekkelilerle 3 önemli savaş yapmıştır:


PEYGAMBERİMİZİN SAVAŞLARI :

1 – BEDİR SAVAŞI : (MART 624 – Hicretin 2.yılı )
Müslümanlar :305 kişi
Mekkeliler : 1000 kişi
Savaşın Sebebi Mekkelilerin;ellerinden kaçırdıkları Müslümanlardan intikam almak,ve onları yok etmek istemeleri.

Savaşın Sonucu :
1-Müslümanlar bu savaşı kazandı.
2-Mekkeli müşriklerin bazı elebaşıları öldürüldü.
3-Mekkelilerden 70 kadar kişi öldü,70 kadarı da esir alındı.
4-Müslümanlardan da 14 kişi şehit oldu..
Esirlere ne yapıldı?
1-Maddi durumları iyi olanlar para karşılığı serbest bırakıldı.
2-Bunlardan okuma-yazma bilenler;10 Müslüman'a okuma yazma öğretmeleri karşılığında serbest bırakıldı.
3- Fakir esirler ise karşılıksız olarak serbest bırakıldılar
Bedir Savaşının Önemi :
1-Bedir Savaşı İslam'ın ve Müslümanların artık kendilerini kabul ettirdiği bir savaş olmuştur.
2-Bu savaşla Medine İslam Devletinin temeli atılmıştır.
3-Zaferle sonuçlanan bu savaşla hem İslam Dini ve hem de Müslümanlar kuvvetlendiler.
4-Bu savaştan sonra Mekkeliler Müslümanlardan korkmaya başlamışlardır.


UHUD SAVAŞI (MART 625 -Hicretin 3.yılı.)

Müslümanlar: 700 kişi Mekkeliler :3000 kişi

Savaşın Sebebi : Bu savaş Mekkelilerin Bedir Savaşının yenilgilerinin intikamını almak istemeleridir.

Savaşın Sonucu: Bu savaşta da Müslümanlar galip gelmek üzere iken,peygamberimizin ısrarla hiç ayrılmamalarını istediği okçuların savaşı kazandık zannederek yerlerini terk etmeleri sebebiyle, Müslümanlar büyük zararlar verdiler.

1-Peygamberimizin amcası Hz.Hamza bu savaşta şehit oldu.
2-Müslümanlardan 70 kişi şehit oldu.
3-Peygamberimiz hafifçe yaralandı.

Uhud Savaşının Önemi: Bu savaşın sonunda Müslümanlara komutanın ve Peygamberin sözlerini her zaman dinlemenin gerektiği anlaşılmıştır.


HENDEK SAVAŞI (MART 627 )

Müslümanlar :3.000 kişi Mekkeliler : 10.000 kişi

SAVAŞIN SEBEBİ : Mekkelilerin,Müslümanları tamamen ortadan kaldırmak için Medine'yi kuşatmaları.

SAVAŞIN SONUCU :Müslümanlar Şehrin ovaya bakan kısmını,hendekler(çukurlar)ka zarak,savunma yaptılar.Mekkeliler 20 gün boyunca kuşatmayı sürdürdüler. Erzaklarının da tükenmesi ve son gecede çıkan bir fırtına ile bütün malzemelerinin dağılması ile kuşatmaya son verip geriye dönmüşlerdir.


HUDEYBİYE BARIŞI VE MEKKE'NİN FETHİ
Hendek Savaşından bir yıl sonra hicretin 6.yılından Mekkelilerle Müslümanlar arasında bir anlaşma yapıldı.Hudeybiye denilen yerde yapılan bu anlaşmanın şartları görünüşte Müslümanların aleyhine gibi görünmüştü,fakat anlaşmanın maddeleri zamanla Müslümanların işine yaramıştır.


HUDEYBİYE BARIŞININ ÖNEMİ
Bu anlaşma Mekke'nin fethedilmesini sağlamış bir anlaşmadır.
Anlaşma maddelerinin bir kısmı şöyledir :

1 – İki taraf da 10 yıl boyunca barış içinde bulunacaklardır.
2 – Mekkelilerden,Medine'ye kaçan olursa Müslümanlar o'nu Mekkelilere geri vereceklerdi.
3 – Medine'den Mekke'ye kaçan olursa Mekkeliler ise geri vermek zorunda olmayacaklardı.
4 – Müslümanlar bu yıl umre yapmayıp,gelecek yıla erteleyeceklerdi.Gelecek yıl ise Mekkeliler şehri terk edecekler,,Müslümanlar da şehre silahsız olarak gireceklerdi.Şehirde en fazla 3 gün kalacaklardı.

Ancak Mekkeliler bu anlaşmaya uymadılar.Bunun üzerine Hz.Peygamber de 10.000 kişilik bir ordu ile Mekke üzerine yürümek zorunda kaldı.

Mekke civarına geldiklerinde İslam Ordusu konakladı.Peygamberimiz (s)in emriyle on bin terde ateşler yakıldı. Bu kalabalığı gören Mekkeliler;karşı koymaya cesaret edemediler. Hicretin 8.yılında (630 yılında,kan dökmeden Mekke'ye girdi. Yıllarca kendisine ve Müslümanlara eziyet eden Mekkelileri de bağışladı Bu davranışı ile O büyüklüğünü gösterdi. Bunun üzerine Mekkeliler gruplar halinde Müslüman oldular.


VEDA HACCI VE VEDA HUTBESİ
Hz Peygamberin Hicretin 10.yılında Veda niteliğindeki yaptığı son Hacca 'VEDA HACCI ' denir. Bu hacda yaptığı son hutbeye(konuşmaya) da 'VEDA HUTBESİ' denir.

Veda Hutbesinde İslamın genel prensiplerini,kendisini dinleyen 100.000 kişi ye birkez daha hatırlattı.

Veda Hutbesini daha önce yayınladığımız şu haberimizden okuyabilir ya da dinleyebilirsiniz.


VEDA HUTBESİNDE YER ALAN KONULARIN BAZILARI ŞUNLARDIR:
1 – Allah'tan başka ilah yoktur.Ben de Onun kulu ve peygamberiyim.
2 – Birbirinizin malları ve kanları birbirinize haramdır.
3 – Emanetlere ihanet etmeyin.
4 _Faiz yemeyin.
5 – Kimseye zulmetmeyin.
6 – Dininizi korumak için küçük günahlardan da kaçınız..
7 – Kadınların haklarını çiğnemeyin.
8– Size iki emanet bırakıyorum.Ona sımsıkı sarılırsanız yolunuzu şaşırmazsınız :Bunlar Kuran-ı Kerim ve Benim Sünnetimdir.
9 – Birbirlerinizin mallarını haksız yere yemeyin.

VEFATI
Bu büyük haccın arife gününde şu ayet inmişti: 'Bugün dininizi tamamladım.Size nimetimi tamamladım. Ve din olarak size İslamı seçtim.''Hz.Ömer bu ayeti işitince ağladı. Çünkü Peygamberimizin vefatının yaklaştığını anladı.

Peygamberimiz sanki bir ayrılık toplantısı niteliğinde olan Veda Haccından bir süre sonra hastalandı. 63 yaşında Hicretin 12.yılında, 8 Haziran 632 yılında vefat etmiştir. Kabri halen Medine şehrindedir.

PEYGAMBER EFENDİMİZİN HAYATI (DETAYLI)

Peygamberlerin en üstünü Hz Muhammed (s.a.v)

Peygamber efendimiz, Peygamberlerin en üstünü ve sonuncusudur. Allahü teâlânın yarattığı varlıkların en şereflisi Muhammed aleyhisselâmdır. Her şey O'nun hürmetine yaratıldı. O, Allahü teâlânın resûlü, son peygamberidir. Allahü teâlâ bütün peygamberlerine ismiyle hitâb ettiği hâlde, O'na “Habîbim” (sevgilim) diyerek hitâb etmiştir. Nitekim Allahü teâlâ bir hadîs-i kudsîde: “Sen olmasaydın, hiçbir şeyi yaratmazdım!” buyurdu. Bütün mahlûkâtı O'nun şerefine yaratmıştır. Allahü teâlâ kullarına râzı olduğu ve beğendiği yolu göstermek için çeşitli kavimlere zaman zaman peygamberler göndermiştir. Muhammed aleyhisselâmı ise son Peygamber olarak bütün insanlara ve cinlere gönderdi. Bunun için Peygamberimize “Hâtem-ün-nebiyyîn” ve “Hâtem-ül-Enbiyâ” denilmiştir.


Her peygamber, kendi zamânında, kendi mekânında, kendi kavminin hepsinden her bakımdan üstündür. Muhammed aleyhisselâm ise, her zamanda, her memlekette, yâni dünyâ yaratıldığı günden kıyâmet kopuncaya kadar, gelmiş ve gelecek bütün varlıkların, her bakımdan en üstünüdür. Hiçbir kimse hiçbir bakımdan O'nun üstünde değildir. Allahü teâlâ her şeyden önce Muhammed aleyhisselâmın nûrunu yarattı. Eshâb-ı kirâmdan Abdullah bin Câbir radıyallahü anh; “Yâ Resûlallah! Allahü teâlâ her şeyden evvel neyi yaratmıştır, bana söyler misin?” deyince, Sevgili Peygamberimiz şöyle buyurdu: “Her şeyden evvel senin peygamberinin yâni benim nûrumu kendi nûrundan yarattı. O zaman ne Levh, ne Kalem, ne Cennet, ne Cehennem, ne melek, ne semâ' (gökyüzü), ne arz (yeryüzü), ne güneş, ne ay, ne insan, ne de cin vardı.” Âdem aleyhisselâm yaratılınca Arş-ı a'lâda nûr ile yazılmış “Ahmed” ismini gördü. “Yâ Rabbi! Bu nûr nedir?” diye sorunca Allahü teâlâ; “Bu, ismi göklerde Ahmed ve yerlerde Muhammed olan senin zürriyetinden bir peygamberin nûrûdur. Eğer O olmasaydı, seni yaratmazdım.” buyurdu. Âdem aleyhisselâm yaratılınca alnına Muhammed aleyhisselâmın nûru kondu ve o nûr onun alnında parlamaya başladı. Âdem aleyhisselâmdan îtibâren babadan oğula intikal ederek asıl sâhibi Muhammed aleyhisselâma ulaştı.


Muhammed aleyhisselâm hicretten 53 sene evvel Rebîülevvel ayının on ikinci pazartesi gecesi, sabaha karşı, Mekke'de doğdu. Târihçiler, bu günün Mîlâdi takvime göre, 20 Nisan 571 tarihine rastladığını söylüyor. Doğmadan birkaç ay önce babası, altı yaşındayken de annesi vefât etti. Bu sebepten Peygamber efendimize Dürr-i Yetîm (yetimlerin incisi) lâkâbı da verilmiştir. Sekiz yaşına kadar dedesi Abdülmuttalib'in yanında kaldı. Dedesi de vefât edince, amcası Ebû Tâlib O'nu yanına aldı. Yirmi beş yaşındayken Hadîcet-ül Kübrâ ile evlendi. Bu hanımından doğan ilk oğlunun adı Kâsım idi. Bundan dolayı Peygamberimize Ebü'l-Kâsım yâni Kâsım'ın babası da denildi. Araplarda böyle künye ile anılmak âdetti. Kırk yaşında, bütün insanlara ve cinne peygamber olduğu Allahü teâlâ tarafından bildirildi. Üç sene sonra herkesi îmâna çağırmağa başladı. Elli iki yaşında mîrac vukû buldu. 622 yılında 53 yaşında olduğu hâlde, Mekke'den Medîne'ye hicret etti. Yirmi yedi defâ muhârebe yaptı. 632 (H. 11) senesinde rebîülevvel ayının on ikinci pazartesi günü öğleden evvel 63 yaşında vefât etti.

Peygamberimiz Hz Muhammed'in Mübarek soyu

Muhammed aleyhisselâmın nûru, Âdem aleyhisselâmdan itibâren temiz babalardan ve temiz analardan geçerek gelmiştir. Kur'ân-ı kerîmde Şu'ârâ sûresi 219. âyetinde meâlen; “Sen, yâni senin nûrun, hep secde edenlerden dolaştırılıp, sana ulaşmıştır.” buyrulmaktadır. Nitekim Peygamber efendimiz hadîs-i şerîfte; “Allahü teâlâ insanları yarattı. Beni insanların en iyi kısmından vücûda getirdi. Sonra, bu kısımlarından en iyisini (Arabistan'da) seçti. Beni bunlardan vücûda getirdi. Sonra evlerden, âilelerden en iyisini seçip, beni bunlardan meydana getirdi. O hâlde, benim rûhum ve cesedim mahlûkların en iyisidir. Benim silsilem, ecdâdım en iyi insanlardır.” buyurmuşlardır.


Yaratılan ilk insan olan Âdem aleyhisselâm, Muhammed aleyhisselâmın zerresini taşıdığı için alnında O'nun nûru parlıyordu. Bu zerre hazret-i Havvâ'ya, ondan Şît aleyhisselâma ve böylece, temiz erkeklerden temiz kadınlara ve temiz kadınlardan temiz erkeklere geçti. Muhammed aleyhisselâmın nûru da, zerre ile birlikte alınlardan alınlara geçti. Melekler ne zaman Âdem aleyhisselâmın yüzüne baksalar, alnında Muhammed aleyhisselâmın nûrunu görürler ve ona salevât okurlardı. Yâni; “Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammed.” derlerdi. Âdem aleyhisselâm vefât edeceği zaman oğlu Şît aleyhisselâma dedi ki: “Yavrum! Bu alnında parlayan nûr, son peygamber Muhammed aleyhisselâmın nûrudur. Bu nûru, mü'min, temiz ve afif hanımlara teslim et ve oğluna da böyle vasiyet et! Muhammed aleyhisselâma gelinceye kadar, bütün babalar, oğullarına böyle vasiyet etti. Hepsi bu vasiyeti yerine getirip, en asîl, en kibâr kız ile evlendi. Nûr, temiz alınlardan, temiz kadınlardan geçerek sâhibine ulaştı. Resûlullah'ın sallallahü aleyhi ve sellem dedelerinden birinin iki oğlu olsa, yahut bir kabîle iki kola ayrılsa Muhammed aleyhisselâmın soyu, en şerefli ve hayırlı olan tarafta bulunurdu. Her asırda onun dedesi olan zât, yüzündeki nûrdan belli olurdu. O'nun nûrunu taşıyan seçilmiş bir soy vardı ki, her asırda bu soydan olan zâtın yüzü pek güzel ve nûrlu olurdu. Bu nûr ile kardeşleri arasında belli olur, içinde bulunduğu kabîle başka kabîlelerden daha üstün, daha şerefli olurdu. Âdem aleyhisselâmdan beri evlâttan evlâda geçerek gelen bu nûr İbrâhim'e ondan da oğlu İsmâil'e aleyhimüsselâm geçmiştir. Onun da alnında sabâh yıldızı gibi parlayan nûr, evlâdlarından Adnan'a, ondan Me'ad ondan Nizâr'a intikal etmiştir. Nizâr doğunca babası Me'ad, oğlunun alnındaki nûru görüp sevinmiş, büyük ziyâfet vermiştir. “Böyle oğul için, bu kadar ziyâfet az bir şey.” dediği için de oğlunun adı Nizâr (az bir şey) kalmıştır. Bundan sonra da nûr sıra ile intikal ederek asıl sâhibi olan sevgili Peygamberimize ulaşmıştır.


Sevgili Peygamberimiz; “Ben, Abdullah, Abdülmuttalib, Hâşim, Abdü Menaf, Kuseyy, Kilâb, Mürre, Ka'b, Lüveyy, Gâlib, Fihr, Mâlik, Nadr, Kinâne, Huzeyme, Mudrike, İlyâs, Mudar, Nizâr, Me'ad, Adnân oğlu Muhammed'im. Mensup olduğum topluluk, ne zaman ikiye ayrılmış ise, Allah beni muhakkak onların en hayırlı olan tarafında bulundurmuştur. Ben, câhiliyyet ahlâksızlıklarından hiçbir şey bulaşmaksızın, ana ve babamdan meydana geldim. Ben, Âdem'den babama ve anneme gelinceye kadar, hep nikâhlı anne babadan geldim. Ben ana ve baba îtibâriyle en hayırlınızım.” Başka bir hadîs-i şerîfte de; “Allahü teâlâ, İbrâhim oğullarından İsmâil'i seçti. İsmâil oğullarından Kinâne oğullarını seçti. Kinâne oğullarından Kureyş'i seçti. Kureyş'ten Hâşim oğullarını seçti. Hâşim oğullarından Abdülmuttalib oğullarını seçti. Abdülmuttalib oğullarından da beni seçti.” buyurdu.


Peygamberimiz Kureyş kabîlesinin Hâşim oğulları kolundandır. Babası Abdullah'dır. Abdullah'ın babası Abdülmuttalib, annesi de Fâtımâ binti Amr'dır. Dedesi Abdülmuttalib, Mekke'nin hâkimi ve Arapların şeref îtibâriyle en üstün kabilesi olan Kureyş kabîlesine mensuptu. Abdülmuttalib'in alnında Muhammed aleyhisselâmın nûru parladığından Kureyş kavmi onunla bereketlenirdi. Peygamberimizin dedesi Abdülmuttalib, oğulları arasında en çok Abdullah'ı severdi. Çünkü onun alnında Muhammed aleyhisselâmın nûru parlıyordu. Abdullah'ın güzelliği Mısır'a kadar şöhret bulmuştu. Alnındaki nûr yüzünden iki yüze yakın kız, onunla evlenmek arzusu ile Mekke'ye gelmişti. Abdülmuttalib ise, O'nu her yönüyle O'na denk olan bir kız ile evlendirmek istiyordu. Bunun için Benî Zühre kabîlesinin büyüğü Vehb bin Abd-i Menâf'ın kızı Âmine'yi oğlu Abdullah'a istedi. Vehb'in kızı Âmine; güzellik, ahlâk ve neseb îtibâriyle Kureyş kızlarının en üstünü idi. Ayrıca soy bakımından Abdullah ile birkaç batın yukarıda birleşmekte idi. Abdülmuttalib, Vehb'in kızını oğlu Abdullah'a isteyince Vehb şöyle dedi: “Ey amcam oğlu, biz bu teklifi sizden önce aldık. Âmine'nin annesi bir rüyâ gördü. Anlattığına göre evimize bir nûr girmiş, aydınlığı yeri ve gökleri tutmuş. Ben de bu gece rüyâmda dedemiz İbrahim'i gördüm. Bana; “Abdülmuttalib'in oğlu Abdullah'la kızın Âmine'nin nikâhlarını ben kıydım. Onu sen de kabûl et.” dedi. Bugün sabahtan beri bu rüyânın tesiri altındayım. Acaba ne zaman gelecekler, diye merak ediyordum.” Bu sözleri duyan Abdülmuttalib sevincinden“Allahü Ekber! Allahü Ekber!” diyerek tekbir getirdi. Nihâyet oğlu Abdullah'ı Vehb'in kızı Âmine ile evlendirdi. Bu konuda başka rivâyetler de vardır.


Abdullah, Âmine ile evlenince alnında parlayan nûr, hanımına intikal etti. Abdullah'ın evlendiği geceye Türkiye'de ve birçok İslâm memleketlerinde bir asırdan beri Regâib kandili ismi verilmekte ise de bu yanlıştır. Regâib gecesi, Receb ayının ilk cumâ gecesidir. Muhammed aleyhisselâmın nûru ise hazret-i Âmine'ye Cemâzilahir ayında intikal etmiştir. Câhiliyye devrinde Arapların harbi haram saydıkları aylarda harp etmek istedikleri zaman ayların ismini ve sırasını değiştirmeleri yâni Cemâzilahir ayına o sene Recep demeleri sebebiyle halk içinde bu yanlışlık yayılmıştır. Gerçekte bunun dînen ve ilmen bir kıymeti yoktur. O halde Nübüvvet yâni peygamberlik nûrunun Âmine vâlidemize intikali, şimdiki Cemâzilahir ayındadır, Regâib gecesinde değildir. Âmine'nin Muhammed aleyhisselâma hâmile olduğu sırada Kureyş kabilesinde büyük bir darlık, kıtlık ve pahalılık olmuştu. Kureyş çok sıkıntı içinde idi. Muhammed aleyhisselâmın ana rahmine düşmesiyle birlikte, O'nun hürmetine Allahü teâlâ Kureyş kabîlesinin bağ ve bahçelerine, mahsûllerine öyle bereket verdi ki, hepsi zengin oldular. Araplar o seneye “Senet-ül feth ve'l ibtihac” yâni sevinç ve bolluk yılı dediler. Âmine Hâtun Sevgili Peygamberimize hâmile iken kocası Abdullah ticâret için Şam'a gitmişti. Dönüşünde hastalanıp Medîne'ye geldiği sırada dayılarının yanında vefât etti. Bu haber Mekke'de duyulunca çok büyük bir üzüntüye sebep oldu. Eshâb-ı kirâmdan Abdullah ibni Abbas radıyallahü anh şöyle bildirmiştir: “Peygamberimizin babası Abdullah, oğlu doğmadan önce vefât edince melekler; “Ey Rabbimiz, Resûlün yetim kaldı.” dediler. Allahü teâlâ da; “O'nun koruyucusu ve yardımcısı benim.” buyurdu.”


Âmine Hâtun şöyle anlatmıştır: “Ben altı aylık hâmile iken, bir gece rüyâmda karşıma bir zât çıkıp dedi ki: “Ey Âmine, bilmiş ol ki, sen âlemlerin en hayırlısı olan kimseye hâmile oldun. Doğurunca ismini Muhammed koy ve hâlini hiç kimseye açmayıp, gizli tut!” Başka bir rivâyette de; “İsmini Ahmed koy.” şeklinde bildirilmiştir.


Muhammed aleyhisselâmın doğmasına iki ay kadar zaman varken Fil vak'ası meydana geldi. İnsanların her taraftan akın akın gelip Kâbe'yi ziyâret etmesine engel olmak isteyen Yemen vâlisi Ebrehe, Bizans İmparatorunun da yardımıylaSan'a'da büyük bir kilise yaptırdı ve insanların burayı ziyâret etmelerini istedi. Araplar ise eskiden beri Kâbe'yi ziyâret etmekte olup, Ebrehe'nin yaptırdığı kiliseye hiç îtibar etmediler. Hattâ hakâret gözüyle baktılar. İçlerinden biri kiliseyi kirletti. Bu hâdiseye kızan Ebrehe, Kâbe'yi yıkmaya karar verdi ve bu maksatla bir ordu hazırlayıp Mekke üzerine yürüdü. Ebrehe'nin ordusunda önde yürütülen, zaferin kazanılmasında en büyük payı alacağı tahmin edilen Mahmud adında bir fil vardı. Ebrehe Kâbe'ye saldırmaya başlayınca bu fil yere çöktü ve Kâbe yönünde yürümedi. Yönü Yemen'e çevrilince koşarak geri dönüyordu. Böylece Mekke'ye yaklaşıp hücum etmek istediği halde hücum edemeyen Ebrehe ve ordusu üzerine Allahü teâlâ ebâbil (dağ kırlangıcı) denilen kuşlardan bir sürü gönderdi. Ebâbil kuşlarının herbiri, biri ağzında ikisi de ayaklarında olmak üzere, nohut veya mercimek büyüklüğünde üçer taş taşıyorlardı. Bu taşları Ebrehe'nin ordusu üzerine bıraktılar. Taş isâbet eden her asker, ânında yere düşüp öldü. Ebrehe kaçmak istedi. Taşlardan ona da isâbet edip, kaçtıkça etleri parça parça dökülerek öldü. Bu husus Kur'ân-ı kerîm'de Fil sûresinde bildirilmektedir. Böylece Kureyş kabîlesi doğmak üzere olan Muhammed aleyhisselâmın hürmetine büyük bir düşmanın şerrinden kurtuldu. Muhammed aleyhisselâmın geleceği Âdem aleyhisselâmdan îtibâren her peygambere ve ümmetlerine müjdelene gelmiş, doğması yaklaşınca da birçok haber ve müjdeler verilip alâmetler ortaya çıkmış, çeşitli hadiseler meydana gelmiştir.

Peygamberimiz Hz Muhammed'in Doğumu

Muhammed aleyhisselâm Hicret'ten 53 sene evvel Rebîulevvel ayının on ikinci Pazartesi gecesi sabaha karşı Mekke'nin Haşimoğulları mahallesinde, Safâ Tepesi yakınında bir evde doğdu. Bu gün, Mîlâdî takvime göre 20 Nisan 571 tarihine rastlamaktadır. O gün henüz güneş doğmadan âlem nûr ile doldu. Âdem aleyhisselâmdan beri babadan evlâda intikal edegelen nûr asıl sâhibine ulaştı.


O'nun doğumunu annesi hazret-i Âmine şöyle anlatıyor: “Doğum ânı geldiğinde heybetli bir ses işittim. Ürpermeye başladım. Sonra beyaz bir kuş gördüm, gelip kanadı ile beni sığadı. O andan sonra bendeki korku ve ürpertiden eser kalmadı. Yanımda süt gibi beyaz bir kâse şerbet gördüm. O şerbeti bana verdiler. O anda çok susamış idim. Verilen şerbeti içtim. Baldan tatlı ve soğuk idi. İçer içmez susuzluğum gitti. Sonra büyük bir nûr gördüm, Evim o kadar nûrlandı ki, o nûrdan başka bir şey görmüyordum. O sırada çok hâtun gördüm. Boyları uzun, yüzleri güneş gibi parlıyordu. Etrafımı sarıp, bana hizmet eden bu hâtunlar, Abdü Menâf kabîlesinin kızlarına benzerlerdi. Yine o sırada beyaz, uzun ve gökten yere uzanmış ipek bir kumaş gördüm. Dediler ki: O'nu insanların gözünden örtün. O anda bir grup kuş peydâ oldu. Ağızları zümrütten, kanatları yâkuttandı. Gümüş ibrikler tutarak havada duruyorlardı. Bana korku gelip terlemiştim, ter damlalarından misk kokusu yayılıyordu. O halde iken gözümden perdeyi kaldırdılar. Doğudan batıya kadar bütün yeryüzünü gördüm. Üç alem (bayrak) dikildi. Onların biri meşrik (doğu), biri mağrip (batı) biri de Kâbe'nin üstünde idi. Etrafımda çok sayıda melekler toplandı. Muhammed doğar doğmaz, mübârek başını secdeye koydu ve şehâdet parmağını kaldırdı. O anda gökten bir parça beyaz bulut indi. O'nu kapladı. Bir ses işittim; “Onu mağripden meşrıka kadar her yerde gezdirin. Tâ ki cümle âlem onu, ismiyle, cismiyle ve sıfatıyla görsünler.” diyordu. Sonra o bulut gözden kayboldu ve Muhammed'i bir beyaz yünlü kumaş içinde sarılı gördüm. Yine o sırada yüzleri güneş gibi parlayan üç kişi gördüm. Birinin elinde gümüşten bir ibrik, birinin elinde zümrütten bir leğen, birinin elinde de bir ipek vardı. İbrikten sanki misk damlıyordu. Muhammed'i o leğenin içine koydular. Mübarek başını ve ayağını yıkadılar ve ipeğe sardılar. Sonra mübârek başına güzel koku sürüp, mübârek gözlerine sürme çektiler ve gözden kayboldular.”


Muhammed aleyhisselâmın doğduğu sırada hazret-i Âmine'nin yanında Abdurrahman bin Avf'ın annesi Şifâ Hâtun, Osman bin Ebü'l-Âs'ın annesi Fâtımâ Hâtun ve Peygamberimizin halası Safiyye Hâtun vardı. Bunlar da gördükleri nûru ve diğer hâdiseleri haber verdiler. Şifâ Hâtun şöyle anlatıyor: “Ben, o gece Âmine'nin yanında idim. Muhammed aleyhisselâmın doğar doğmaz duâ ve niyâz ettiğini işittim. Gâibden; “Yerhamüke Rabbüke” diye söylendi. Sonra bir nûr çıkıp o kadar ışık verdi ki, doğudan batıya kadar her yer göründü...” Bundan başka birçok hâdiseye şâhit olan Şifâ Hâtun; “Ne zaman ki, O'na peygamberlik verildi; hiç tereddüt etmeden ilk îmân edenlerden biri de ben oldum.” dedi.


Safiyye Hâtun da şöyle anlatmıştır: “Muhammed aleyhisselâm doğduğu sırada her tarafı bir nûr kapladı. Doğar doğmaz secde etti, mübârek başını kaldırıp açık bir dille “Lâ ilâhe illallah, innî resûlullah” dedi. O'nu yıkamak istediğimde, biz O'nu yıkanmış olarak gönderdik.” denildi. O sünnet olmuş ve göbeği kesilmiş görüldü. O'nu kundağa sarmak istediğimde sırtında bir mühür gördüm, mühürün üzerinde (Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah) yazılı idi. Doğar doğmaz secde ettiği sırada hafif sesle bir şeyler söylüyordu, kulağımı mübârek ağzına yaklaştırdım; “Ümmetî, Ümmetî” (Ümmetim, ümmetim) diyordu...”


Resûl-i ekrem efendimizin doğduğunu dedesi Abdülmuttalib'e Kâbe'de Allah'a yalvarıp duâ etmekteyken müjdelediler. Abdülmuttalib bu müjdeyi alınca çok sevinip O'nu görmeye giti ve; “Bu oğlumun şânı, şerefi çok yüce olacaktır” dedi. Sonra da O'nun doğumunu kutlamak için doğumun yedinci gününde Mekke halkına üç gün ziyâfet verdi. Ayrıca şehrin her mahallesinde develer keserek insan ve hayvanların istifâde etmesi için bıraktı. Ziyâfet sırasında çocuğa hangi ismi koydun diyenlere Muhammed ismini verdim dedi. Neden atalarından birinin ismini vermedin diyenlere; “Allah'ın ve insanların O'nu medh etmelerini, övmelerini istediğim için.” cevabını verdi. Annesi de Ahmed ismini koydu.


Muhammed aleyhisselâm doğduğu sırada ve doğduktan sonra pekçok hâdise meydana geldi.


Muhammed aleyhisselâmın dünyâya geldiği gece bir yıldız doğdu. Bunu gören Yahûdî bilginleri Muhammed aleyhisselâmın doğduğunu anladılar. Eshâb-ı kirâmdan Hassân bin Sâbit anlatır: “Ben sekiz yaşında idim. Bir sabah vakti Yahûdînin biri, hey Yahûdîler! diye çığlık atarak koşuyordu. Yahûdîler ne var, ne yırtınıyorsun diyerek yanına toplanınca şöyle söyledi: “Haberiniz olsun Ahmed'in yıldızı bu gece doğdu! Ahmed bu gece dünyâya geldi...”


Muhammed aleyhisselâm doğduğu gece Kâbe'deki putlar yüz üstü yere yıkıldı. Urvetübni Zübeyr rivâyet eder: “Kureyşten bir cemaatin bir putu vardı. Yılda bir defâ onu tavâf ederler, develer kesip şarap içerlerdi. Yine öyle bir günde putun yanına vardıklarında onu yüzüstü yere yıkılmış buldular. Kaldırdılar, yine kapandı. Bu hal üç defâ tekrarlandı. Bunun üzerine etrâfına iyice destek verip diktikleri sırada şöyle bir ses işitildi: “Bir kimse doğdu yer yüzünde her yer harekete geldi. Ne kadar put varsa hepsi yıkıldı. Kralların korkudan kalbleri titredi.” Bu hâdise tam Muhammed aleyhisselâmın doğduğu geceye rastlıyordu.


Medâyin şehrindeki İran Kisrâsının sarayının on dört kulesi (burcu) yıkıldı. O gece gürültüyle ve dehşetle uyanan Kisrâ ve halkı yine kendilerinden bâzı ileri gelenlerin gördükleri korkunç rüyaları tâbir ettirdiklerinde bunun büyük bir şeye alâmet olduğunu anladılar.


Yine o gece Mecûsîlerin yâni ateşe tapanların bin yıldan beri yanmakta olan kocaman ateş yığınları âniden söndü. Ateşin söndüğü târihi not ettiler. Kisrânın sarayından burçların yıkıldığı geceye isâbet ediyordu.


O zaman insanların mukaddes saydıkları Sâve Gölü de yine o gece bir anda suyu çekilip, kuruyuverdi.


Şam tarafında bin yıldan beri suyu akmayan ve kurumuş olan Semave Nehrinin vâdisi de, o gece, su ile dolup taşarak akmaya başladı.[ALINTI]

Muhammed aleyhisselâmın doğduğu geceden îtibâren şeytan artık Kureyş kâhinlerine vukû bulacak hâdiselerden haber veremez oldu. Kehânet sona erdi...

Bu durumda; Muhammed aleyhisselâmın doğduğu gece ve daha sonra o zamâna kadar görülmemiş bu hâdiselerden başka pekçok hâdise vukû buldu, bunların hepsi son Peygamber Muhammed aleyhisselâmın dünyâyı teşrif ettiğine işâret olmuştur.

İSLAMIN YÜKSELİŞİ

Dört halife döneminde yaşanan olaylar nelerdir?


Merhabalar Arkadaşlar Bugün sizlere Hz.Muhammed(s.a.v) den sonra İslamın yükselişinde katkısı olan Dört Halife Döneminde yaşanan olayları Alıntılar eşliğinde Aktaracağım...

Hz. Muhammed vefat edince Müslümanların başına sırası ile Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali geçti. İşte bu döneme dört halife dönemi (Hulefa-i Raşidin ) denir.

1. HZ. EBU BEKİR DÖNEMİ (632-634)
· Suriye Seferi: Usame Bin Zeyd komutasında bir orduyu Suriye ‘ ye göndermiş, bu yöredeki kabileler egemenlik altına alınmıştır. * Böylece Hz. Muhammed’in ölümünden sonra da İslamiyet’in gücünü devam ettirdiği kanıtlanmıştır.

· Ayaklanmalar ve Yalancı Peygamberler: Hz. Muhammed’in ölümünden sonra Arabistan‘ da, İslamiyet’in tam yerleşememesi, halkın zekat vermek istemeyişi, kabile yaşamını sürdürmek ve devlet otoritesi altına girmek istememek nedenlerinden dolayı ayaklanmalar olmuş, ve yalancı peygamberler türemişti. Yalancı peygamberler sorununu çözmek amacıyla, Halit Bin Velid komutasında bir ordu Yemen’e gönderilmiş, yalancı peygamberler ortadan kaldırılarak, bir tehlikeden kurtulunmuştur. Ayaklanmalar ve Zekat sorunu çözüme kavuşturulmuştur.

· Kur’an’ ın Kitap Haline Getirilmesi: Hz.Muhammed döneminde Kur’an ayetleri, hafızlar tarafından ezberleniyor, vahiy katipleri tarafından deri, tahta, düz kemik, taşlar üzerine yazılıyordu. Ancak, savaşlarda hafızların ölmesi, ve yazılı ayetlerin malzemelerini korumadaki güçlükler nedeniyle, bir kurul oluşturulmuş ve Kur’an kitap haline getirilmiştir.

· Irak Savaşları: Halit Bin Velid komutasındaki ordu, Irak’a gönderilerek , Hire bölgesi ele geçirilmiş, Fırat nehri çevresindeki kabileler İslamiyet'i kabul etmişlerdir.

· Yermük Savaşı ( 634 ): Müslümanların Suriye ve Filistin’e doğru hareket ettiğini öğrenen, Bizans İmparatoru Herakliyus, topladığı ordu ile Suriye’ye doğru hareket etmiş, Yermük Irmağı kenarındaki savaşı, Müslümanlar kazanmışlardır. * Müslümanların Bizans’a karşı ilk büyük zaferidir. * Suriye kapıları, Müslümanlara açıldı.

Değerlendirme :
· Hz. Ebubekir, Hz. Muhammed’in ölümünden sonra dağılma tehlikesi geçiren İslamiyet’ i toplamış
· Devlet otoritesini yeniden sağlamış
· Kur’an’ı kitap haline getirmiş
· İslamiyet’in ilk kez Arap yarımadası dışında Suriye,Filistin ve Irak’ta yayılmasını sağlamıştır.
· Yalancı peygamberlerle mücadele edildi.
2. HZ. ÖMER DÖNEMİ (634-644)
Hz. Ebu Bekir ölmeden önce Hz. Ömer'in halife olmasını istemişti. O'nun ölümü ile Hz. Ömer ikinci halife oldu. Hz. Ömer döneminin önemli olayları şunlardır.

1. Irak, İran ve Horasan’ daki Fetihler :
· Köprü Savaşı ( 634 ) ( Sasaniler- Müslüman Araplar ) : Müslümanların , Kufe yakınlarında Fırat nehri üzerinde bir köprü kurarak , Sasanilere saldırması ile başlayan savaşı Müslümanlar kaybettiler. * İlk fetihler sırasındaki en ağır yenilgi olarak kabul edilir. Ancak Sasanilerdeki karışıklıklar üzerine Sasani ordusu çekilmiş, Araplar Fırat’ı geçip, Dicle’ye kadar ilerlemişlerdir.

· Kadisiye Savaşı ( 636 ) ( Sasaniler – Müslümanlar ) : Yapılan bu savaşı Müslümanlar kazanarak, İran’ın iç bölgelerine kadar ilerlediler. Sasanilerin merkezi Medain ele geçirildi. ( 637 ) Sonuçları : Irak ve Batı İran Arapların eline geçti. Irak’ta Basra ve Kufe kentleri kurularak Müslümanlar buralara yerleştirildiler. Yukarı Mezopotamya fethedildi (639 ).

· Nihavend Savaşı ( 642 ) ( Sasaniler-Müslümanlar) : Yapılan savaşı, Müslüman Araplar kazanmışlar, İran kentlerini ele geçirmişlerdir. Hz.Ömer’in son zamanlarında İran’ın tamamı fethedilmiştir.

· Horasan’ ın Fethi ( 644 ) : İran’ın doğusunda Merv’ e çekilmiş olan Sasani Hükümdarı III.Yezdcerd’ in toparlanmasına fırsat vermemek ve bölgeyi fethetmek amacıyla yapılan sefer sonucu Horasan ele geçirilmiş, böylece Ceyhun nehrine kadar sınırlar genişlemiştir.

2. Bizans Topraklarındaki Fetihler :
· Suriye’deki Fetihler : Bu yöndeki fetihlere devam edilerek, Şam, Humus, Harran, Filistin, Halep sınırlar içine alındı. Suriye’nin fethinden sonra Kudüs’e yönelindi.

· Kudüs’ün Fethi : Kudüs dışında tüm Filistin’i fetheden Müslüman Araplar, Kudüs’e yöneldiler. Kudüs halkının Bizans’tan yardım isteği ile gönderilen Bizans kuvvetleri “ Ecnadeyn “ denilen yerde yenilgiye uğratıldı. ( 636 ). Bu zaferden sonra, Kudüs kuşatmaya alındı. Kudüs Patriğinin kenti Hz.Ömer’e teslim edeceğini bildirmesi üzerine, Hz.Ömer Kudüs’e gelerek kenti teslim aldı. * Böylece Kudüs, savaşılmadan ele geçirildi.

· Mısır’ ın Fethi : Mısır’ ın ekonomik durumunun zenginliği ve Bizans’tan gelebilecek tehlikelere açık olması nedeniyle, bölgenin fethi gerekiyordu. Amr bin As komutasındaki ordu, Mısır’ a yönelerek , Babylon ( Babilon ) ( 641) ve İskenderiye kentini ( 642 ) ele geçirdi. Kahire yakınlarında ordu kent olarak “ Fustat “ kenti kuruldu.

3. Devlet Örgütlenmesi :
Devletin geniş bir coğrafi bölgeye yayılması, yönetim - siyasi - ekonomik - askeri alanlarda örgütlenilmeyi zorunlu hale getirmiştir.
· İlk kez Düzenli ordu kuruldu. Askerlere maaş bağlandı.
· Suriye ve Filistin’ de ordugahlar oluşturuldu.
· Orduya ait kayıtların tutulması amacıyla ilk kez ordu divanı oluşturuldu.
· Devletin önemli sorunlarının görüşüldüğü meclis oluşturuldu.
· Müslüman olmayanlardan “ Haraç “ vergisi ( Toprak ) alınmaya başladı.
· İlk kez “ Beytü’l-Mal ( Devlet Hazinesi) oluşturuldu.
· Ülke yönetim birimlerine ayrıldı.
· Valiler ve Halife’ye bağlı olarak Kadılar atandı.
· İlk kez adalet işlerinde kadıların görevlendirilmesiyle, yönetim ve adalet işleri birbirinden ayrıldı.
· Hicret başlangıç alınarak, Hicri takvim uygulamaya konuldu.
Hz. Ömer, vergisinin azaltılmasını isteyen bir İranlı tarafından, yaralanarak , 644’ te öldü.

Değerlendirme :
· Yaşamı süresince sade bir yaşam sürmüş, adalet ve doğruluktan ayrılmamıştır.
· İslamiyet’in en parlak dönemlerindendir.
· Arabistan dışında büyük fetih hareketleri yapılarak, Irak, İran, Horasan, Suriye, Filistin, Mısır ele geçirilmiştir.
· Devletin yönetim, askeri, adalet, siyasi alanlarında örgütlenmesini gerçekleştirmiştir.
3. HZ. OSMAN DÖNEMİ (644-656)
1. İran’daki Fetihler: Ceyhun ırmağı ile, Hazar nehri arasındaki Toharistan’a ordu gönderilmiş, bölgede geniş bir alan fethedilmiştir.

2. Kafkasya’da Fetihler: 652 ‘de Kafkasları aşıp, Hazar Hanlığına sefer düzenlenmiş, Belencer tahrip edilmiştir. IX. yy. sonlarına kadar Hazarlarla, Arapların mücadelesi sürmüş, Kafkas dağları iki taraf arasında sınır olmuştur.

3. Afrika‘da Fetihler: Bizanslılar 645‘te, İskenderiye’ yi ele geçirdilerse de, kent geri alınmıştır ( 646 ). Trablus ve Libya alındı.

4. İlk Deniz Savaşları ve Akdeniz Fetihleri:
· Suriye valisi Muaviye tarafından ilk İslam donanması oluşturuldu.
· Stratejik konumu nedeniyle ilk Kıbrıs’a sefer düzenlenmiş ve Kıbrıs vergiye bağlanmıştır(649). 653‘teki seferle, Müslümanlar Kıbrıs’a yerleşmeye başlamış ve Kıbrıs tehlike olmaktan çıkmıştır.
· 655‘te, Bizans’la ilk deniz savaşı yapılmış, Bizans yenilgiye uğratılmıştır.
· Girit, Malta ve Rodos adalarına seferler düzenlenmiştir.
5. Kur’an’ın Çoğaltılması: Hz. Osman’ın İslamiyet’e yaptığı en büyük hizmetlerden biridir. Şive farklılıklarından dolayı Kur’an ayetlerinin farklı okunması üzerine bir kurul oluşturularak, Kur’an çoğaltıldı. Bir örneği Medine’ de bırakılarak, Mekke, Şam, Kufe, Basra, Mısır’a gönderilmiş, böylece Kuran’ın günümüze kadar orijinalinin bozulmadan gelmesini sağlamıştır.

6. Yönetimi: Kendi soyundan olan Emevileri kayırması ve koruması, onları önemli görevlere getirmesi, hoşnutsuzluğa yol açmış, Mısır, Kufe, Basra ve Şam’ da ayaklanmalar çıkmıştır.

7. Öldürülmesi: Mısır, Kufe ve Basralılardan oluşan isyancı bir gurup, Medine’ye gelerek Valilerin değiştirilmesine destek olunmasını, Hz.Ali, Talha ve Zübeyr’den istemişler, ancak destek bulamamışlardır. Bunun üzerine Hz. Osman’ın evini kuşatarak, Halifelikten çekilmesini istemişler, Hz. Osman reddedince öldürülmüştür.
· İlk kez bir halife isyan sonucu öldürülmüştür.
· Müslümanlar arasında görüş ayrılıkları ortaya çıkmıştır.
Değerlendirme: Hz. Osman döneminde İran, Kafkasya, Afrika ‘da fetihler sürmüş, ilk donanma oluşturularak, Akdeniz’de stratejik önemi büyük olan Kıbrıs alınmış, Kur’ an çoğaltılarak orijinalliğinin bozulması engellenmiştir. Ancak yönetimdeki zayıflığı, kendi soyunu kayırması ve etkili görevlere getirmesi, huzursuzluklara ve İslamiyet’te ilk ayrılıkların oluşmaya başlamasına yol açmıştır.

4.HZ. ALİ DÖNEMİ (656-661 )
Hz. Osman' ın öldürülmesiyle, karışıklıklar başladı. Hz.Ali, kendi taraflarının ısrarı üzerine halifeliği kabul etti. Ancak Emevi soyundan gelenler, Hz. Osman'ın öldürülmesinde, onun da rolü olduğu gerekçesiyle, Hz. Ali'nin halifeliğini tanımadılar.

Hz. Ali, karışıklık ve isyanlara neden olan, Hz. Osman döneminde atanmış valileri görevden aldı.

1. Cemel Vak'ası ( Deve Olayı ) ( 656 ) : Hz.Ali'nin halifeliğini tanımayan, Hz. Muhammed'in eşi Hz. Ayşe ve onun yanında yer alan Talha ve Zübeyr, mücadele etmek ve kuvvet toplamak için Irak'a gittiler. Hz. Ali barışçı girişimlerinden sonuç alamadı. İki taraf, Kufe yakınlarında savaştılar. Savaş'ın en şiddetli bölgesi Hz.Ayşe'nin bindiği " Asker " adlı devenin etrafıydı. Bunun için bu olaya " Deve Olayı " denilmiştir. Savaşta Talha ve Zübeyr öldü. Hz. Ayşe'nin Medine'ye dönmesi sağlandı. Esir alınan Basra'lılar serbest bırakıldılar. Bu olay, Müslümanlar arasındaki ilk büyük savaştır. Hz. Ali bu olaydan sonra Medine'ye dönmemiş, Irak'ın merkezi olan Kufe'ye yerleşmiştir.

2. Sıffin Savaşı ve Hakem Olayı ( 657 ): Emevi soyundan olan Şam valisi Muaviye, Hz. Ali'nin halifeliğini tanımamaktaydı. Mısır valisi Amr-ibn-ül As 'ın da desteğini alarak , Hz. Ali ile Sıffin ovasında karşı karşıya geldi. Savaş Hz. Ali'nin lehinde gelişirken, Muaviye askerleri mızraklarının ucuna Kur'an ayetlerini taktılar. Bu durumda Hz.Ali taraftarları savaşa devam etmediler. Halifelik anlaşmazlığının, Kur'an hükümleri esas alınarak, iki tarafın seçeceği hakem kurulu tarafından çözülmesi kararlaştırıldı. Ancak, Muaviye'nin hakemi Amr İbn-Ül-As, Ali'nin hakemi Ebu Musa El-Eş'ari' yi kandırdı. Hile ile halifelik Muaviye'ye geçti. Bu Olay İslam dünyasının bölünmesine yol açtı. Hz. Ali taraftarlarına Şii, Muaviye'den yana olanlara Emevi, her iki tarafı da tanımayanlara Hariciler denildi.

3. Nehrevan Savaşı ( 658 ): Hz. Ali kuvvetleriyle , hariciler arasında yapılan savaşta, Hariciler yenildiler ise de varlıklarına son verilememiştir.

4. Hz. Ali 'nin Öldürülmesi ( 661 ): Hariciler, İslam dünyasındaki karışıklıklara neden olduklarını düşündükleri, Hz. Ali, Muaviye ve Amr İbn Ül As ' ı öldürmeye karar verdiler. Hz. Ali , zehirli bir kılıçla yaralanarak öldürüldü.

Değerlendirme :
Hz. Ali iç olaylarla uğraşmak zorunda kaldığından, birliği sağlayıp dış fetihlere girişememiştir. Bu nedenle dönemi fetihsiz geçmiştir.
Emevi soyu, iktidarı kaybetmemek için Hz. Ali'nin halifeliğini tanımamıştır.
Bu dönemde İslam dünyasında, ayrılıklar baş göstermiştir.[ALINTI]

İkinci Pers İmparatorluğu (Sasani İmparatorluğu)


Merhabalar arkadaşlar bugün sizlere Sasani imparatorluğu hakkında Alıntılar eşliğinde bilgilendirme yapacağım...



Sasani İmparatorluğu, dördüncü İran Hanedanlığı ve ikinci Pers İmparatorluğu'nun adıdır (224 - 651).

Sasani İmparatorluğu, son Arşaklı hanedanı kralı IV. Artabanus'u yenmesinin ardından I. Ardeşir tarafından kurulmuş, son Sasani hükümdarı Şehinşah (Krallar kralı)

III. Yezdigirt'in (632-651), erken Halifelik'le yani ilk İslam Devleti ile girdiği 14 senelik mücadeleyi kaybetmesiyle sona ermiştir. İmparatorluğun sınırları bugünkü İran, Irak, Ermenistan, Afganistan, Türkiye'nin doğu bölgesi, Suriye'nin bir kısmı, Pakistan, Kafkaslar, Orta Asya ve Arabistan'ın tamamını kapsıyordu.

II. Hüsrev'in hükümdarlığı (590-628) sırasında Mısır, Ürdün, Filistin ve Lübnan da kısa süreli olarak imparatorluğa dahil oldu. Sasaniler, imparatorluklarını 'İranşehr' ايرانشهر (Iranshæhr) 'İranlıların (Aryanların) memleketi' diye adlandırırlardı.

Sasani dönemi, Geç İlkçağ'ı kapsayarak İran Tarihi'nin en önemli ve etkili dönemlerinden biri olarak kabul edilir. Bir çok yönüyle Sasani dönemi, Pers medeniyetinin en önemli başarılarına tanıklık etmiş ve İran'ın müslümanlar tarafından fethedilmesi ve İslamlaşmasından önceki son büyük İran İmparatorluğu olmuştur. İran, Roma medeniyetini Sasani döneminde farkedilir şekilde etkilemiştir. Kültürel etkisi imparatorluk sınırlarının çok ötesine, Batı Avrupa'ya, Çin'e ve Hindistan'a kadar ulaşmıştır. Ayrıca bu kültürel etki Avrupa ve Asya ortaçağ sanatının oluşmasında göze çarpan bir rol oynamıştır.



Bu etki erken dönem İslam dünyasına kadar taşındı. Hanedanın kendine has ve aristokratik kültürü, İran'ın fethini bir Pers Rönesansına dönüştürdü. Daha sonra İslami olarak adlandırılan kültürün, mimarinin, yazımın ve diğer becerilerin çoğu Sasani İranlılarından daha geniş Müslüman dünyasına aktarılmıştır.


Sasani İmparatorluğu'nun Tarihi:

Sasani Hanedanı, 3. yüzyıl başlarında bugünkü İran'ın Persis eyaletinin hükümdarlığını ele geçiren tanrıça Anahita'yı takibeden rahiplerin soyundan gelen I. Ardeşir tarafından Persis'te (Pars ya da Fars vilayeti) Istakhr şehrinde kurulmuştur.

Babası Babak (Papag) (Papak ve Babak diye de okunur), ilk başlarda küçük bir şehir olan Kheir'in yöneticisiydi. 205'te Bazrangidler'in son kralı olan Gocihr'i tahttan indirmeyi başararak kendini yeni hükümdar olarak ilan etti. Bazrangidler, Partlara (Arşaklılara) bağlı olarak Persis'in yerel yöneticiliğini yapıyorlardı. Annesi Rodhagh, Peris eyalet valisinin kızıydı. Sasani ismi I. Ardaşir'in baba tarafından dedesi olan Sasan'dan gelir. Sasan, Anahita Tapınağı'ın başrahibiydi.[ALINTI]

Pabag'ın yerel gücü ele geçirme çabaları, o sıralar Mezopotamya'da kardeşi VI. Vologases ile hanedanlık mücadelesi veren Arşaklı İmparatoru IV. Artabanus'un gözünden kaçtı. Pabag ve en büyük oğlu Şapur, Arşaklılar arasında çıkan bu problemlerden faydalanarak güçlerini bütün Persis'e yayabildiler.

Devam eden olaylar kaynakların yetersizliği yüzünden açık değildir. Fakat, 220 civarında Pabag'ın ölmesiyle, o sırada Darabgird'in valisi olan Ardeşir'in en büyük kardeşi olan Şapur'la bir güç mücadelesine girdiği kesindir. Kaynaklar, Şapur'un 222 yılında kardeşiyle bir toplantıya giderken bir binanın çatısının üstüne düşmesi sonucu öldüğünü söylerler.

Bu noktada, Ardeşir, başkentini Persis'in daha güneyine kaydırdı ve Firuzabad'da (Ardaşir-Khwarrah, daha önce "Gur", günümüzde Firuzabad) yeni bir başkent kurdu.



Yüksek dağlarla iyi desteklenen ve dar geçitler arasında kolayca savunulabilen şehir, Ardaşir'in daha fazla güç kazanma çabalarının merkezi oldu. Şehir, büyük ihtimalle Darabgird'den örnek alınan yüksek ve çember şeklinde bir duvarla çevrelenmişti. Kuzey taradında günümüzde hala kalıntıları duran büyük bir saray bulunmaktaydı.

Persis'te egemenliğini kuran I. Ardeşir, Fars'ın yerel prenslerinden feodal sadakat talep ederek ve Kerman, İsfahan, Susa, Mesene komşu eyaletlerinin de kontrolünü ele geçirerek süratle topraklarını genişletti. Bu genişleme, I. Ardeşir'in derebeyi olan IV. Artabanus'un gözünden kaçmadı. IV. Artabanus ilk başta Khuzestan valisine

224 yılında Ardeşir üzerine gitmesini emretti fakat bu Ardeşir için kesin bir zaferle sonuçlandı. Artabanus bu sefer yine 224'te kendisi saldırdı. IV. Artabanus orduların çarpıştığı Hormizdeghan'da öldürüldü. I. Ardeşir, sona eren Part İmparatorluğu'nun (Arşaklılar'ın) batı vilayetlerini ele geçirmeye devam etti. 226 yılında, Ktesifon şehrinde İran'ın yegane hükümdarı olarak taç giydi ve Şehinşah (Kralların Kralı ya da Şahlar Şahı) ünvanını aldı. (Yazıtlar Adhur-Anahid'ten Kraliçeler Kraliçesi olarak bahseder, fakat Ardeşir'le ilişkisi henüz başlamamıştı.) Böylece, 400 senelik Part İmparatorluğu sona ererek, 4 asırlık Sasani hakimiyeti başladı.

I. Ardeşir, ilerleyen bir kaç yıl içinde, imparatorluk etrafında yerel isyancıları takibederek Sistan, Gorgan, Horasan, Merv (günümüz Türkmenistan'ında), Belh ve Harezm vilayetlerini de ele geçirerek imparatorluğunu doğu ve kuzeybatı yönlerinde genişletti. Bahreyn'i ve Musul'u da Sasani egemenliğine aldı. Sonraki Sasani yazıtları, Kuşan, Turan ve Mekran krallarının da Ardeşir'e tabi olduklarını iddia etseler de, nümizmatik kanıtlar bu kralların Ardeşir'in oğlu olan I. Şapur'a tabi olduklarını gösterir. Batı'da Hatra, Ermenistan Krallığı ve Adiabene'ye yapılan saldırılar daha az başarılı oldu.

I. Ardeşir'in oğlu I. Şapur'un annesi bir Part kralının, büyük ihtimalle IV. Artabanus'un ya da Suren-Pahlav klanının üyelerinden birinin kızıydı. I. Şapur, bu ilerlemeyi devam ettirdi. Baktria'yı ve Kuşan'ı fethetti. Roma'ya karşı birden fazla seferi yönetti. Roma topraklarının içine kadar ilerleyen I. Şapur, Antakya'yı ele geçirdi ve talan etti (253 veya 256).



En sonunda Roma İmparatorları III. Gordian'ı, Arap Philip'i ve Valerianus'u mağlup etti. Sonuncusu Edessa savaşından sonra 259 yılında İran tarafından hapsedildi. Bu olay uzun süre Romalılar için çok büyük bir utanç kaynağı oldu. I. Şapur, zaferini Nakş-ı Rüstem'de etkileyici kaya kabartmaları oyarak kutladı. 260 ve 263 yılları arasında bu yeni kazanılan bölgelerden bir kısmı bir Roma müttefiki olan Odanathus'a kaptırıldı.

Nakş-ı Rüstem'de bir kaya kabartması. Şapur'un arkasında, elleri kralın elleri tarafından sıkıca tutulmuş İmparator Valeryan; kralın önünde tek dizi üzerinde eğilen Arap Philip, ve kralın atının ayakları altında yatan gövde III. Gordian'a ait.

I. Şapur'un yoğun gelişme planları vardı. Bir çok şehir kurdu. Bunların bir kısmına Roma topraklarından göçenler yerleşti. Bunlara Sasani yönetimi altında inançlarını özgürce yaşayan Hıristiyanlar da dahildi. Bişapur ve Nişabur şehirleri onun ismiyle adlandırıldı. I. Şapur özellikle Maniheizm'i destekledi. Mani peygamberini (Mani'yi) korudu ve yurtdışına Maniheist misyonerler gönderdi.

I. Şapur ayrıca bir Babilon hahamı olan Neherdea'lı Samuel'le arkadaşlık kurdu. Bu arkadaşlık yahudiler için bir avantajdı ve kendilerine karşı uygulanan baskıcı kanunlardan bir mühlet rahatlamalarını sağladı.

Daha sonra gelen krallar I. Şapur'un dini toleransını tersine çevirdile. I. Şapur'dan sonra gelen I. Behram (273-276) Magi'nin baskısı sonucu olarak Mani'ye ve onu takibedenlere işkence uyguladı. I. Behram Mani'yi hapsetti ve öldürülmesini emretti. Efsaneye göre Mani, idamını beklerken öldü.

II. Behram (276-293) babasının din politikasını devam ettirdi. Zayıf bir yöneticiyid ve birden fazla batı eyaletini Roma imparatoru Carus'a (282-283) kaybetti.

Hükümdarlığı esnasında, yarım yüzyıldır İran tarafından yönetilen Ermenistan'ın büyük bir bölümü Diocletianus'a (284-305) teslim edildi.

293 yılında kısa bir süre tahtta kalan III. Behram'dan sonra Nerseh hükümdar oldu (293-302). Nerseh Romalılar'la yeni bir savaşa kalkıştı. Fırat'ya Calinicum yakınlarında İmparator Galerius'a (305-311) karşı kazanılan erken bir zaferden sonra, Ermenistan'da 297 yılında ani bir baskın sonucu tuzağa düşürülen Nerseh yenildi.

Bunun ardından varılan anlaşmayla, Sasaniler Dicle ırmağının batısındaki bütün toprakları teslim ettiler ve Ermenistan'ın ve Gürcistan'ın iç işlerine karışmamayı kabul ettiler. Bu büyük hezimetin ardından 301 yılında istifa eden Nerseh bir sene sonra acı ve üzüntü içinde öldü. Nerseh'in oğlu II. Hürmüz (302-309) tahta oturdu. Sistan ve Kuşan'daki isyanları bastırsa bile, II. Hürmüz de bir başka zayıf lider olarak asilleri kontrol etmeyi başaramadı ve bir av sırasında 309 yılında Bedeviler tarafından öldürüldü. Ve Bu şekilde de Kabileler Arasında perslerin gerçek kökeni kültürü şekillendi...



Bu durumda Kültürel olarak büyük kayıp yaşansa da hala persler iran bölgesinde tarihi dokusunu kaybetmemiştir...

Emeviler Dönemi

Merhabalar Arkadaşlar Bugün sizlere Emeviler dönemini ve yaşanan önemli olayları alıntılar eşliğinde aktaracağım...



Emeviler Devleti'nin fetihlerden sonraki sınırları

1-Muaviye Dönemi

Hz. Osman zamanında Şam valiliğine getirilen Muaviye, 661 yılında halife oldu.
Muaviye Emevi Devleti’nin ilk hükümdarıdır.
Bu dönemde halifelik seçim sisteminden çıkarılarak saltanat haline getirildi.
İstanbul kuşatıldı fakat alınamadı.
UYARI : İslam tarihinde ilk defa Emeviler İstanbul’u kuşatmıştır.
Ölmeden önce oğlu Yezid’i halife tayin etti ve böylece halifelik resmen saltanat haline geldi.

2-Yezid Dönemi

Muaviye 680 yılında öldükten sonra yerine oğlu Yezid halife oldu.
Kufeliler de Hz. Hüseyin’i halife seçtiler.
UYARI : Bu dönemde Kuzey Afrka’nınfethi tamamlanmasına rağmen, Berberilerin ayaklanması ile bölge tekrar elden çıkmıştır. Kuzey Afrika ancak Abdülmelik zamanında kontrol altına alınabilmiştir.
Yezid ve Hz. Hüseyin taraftarları 681 yılında Kerbela denilen yerde karşılaştı ve Hz. Hüseyin ve taraftarları, Yezid ordusu tarafından öldürüldü.
İslamiyet toplumu bu olaydan sonra Sunniler ve Şiiler olarak ikiye ayrıldı.

3-Abdülmelik Dönemi

Yezid’in 683 yılında ölmesi ile II. Muaviye halife oldu.
II. Muaviye, 685 yılında halifeliği Abdülmelik’e bıraktı.
Bizans, Kuzey Afrika, Anadolu ve Hindistan üzerine seferler düzenlendi.
UYARI : Bu fetihler sırasında Kuzey Afrika’da yaşayan Berberiler kitleler halinde İslamiyet’i kabul etmeye başladılar.
Bizanslar, Kuzey Afrika’dan tamamen çıkartılarak sınırlar, Atlas Okyanusu’na dayandırıldı.
Arapça resmi dil oldu ve ilk İslam parası olan sikke bastırıldı.
UYARI : Böylece İslam Devleti’nin ekonomisi Bizans ve Sasani etkisinden kurtulmaya başlamıştır.

4-Velid Dönemi

Abdülmelik’in 705 yılında ölümü üzerine oğlu Velid halife oldu.
Tarık Bin Ziyad komutasında İspanya’ya geçildi.
711 yılında Kadisk’de Vizigot ordusu yenilgiye uğratıldı.
UYARI : Puvatya Savaşı (732) ile Müslümanlar’ın Avrupa’daki ilerleyişi duruduruldu.
Şarl Martel ile 732 tarihinde yapılan Puvatya Savaşı’nda yenilindi ve İspanya’ya geri çekilindi.

5-Emevi Devleti’nin Yıkılışı

1. Devlet yönetiminde meydana gelen bozukluklar
2. Emeviler’in Arap milliyetçiliği yaparak Müslümanlar arasında ikilik çıkarmaları
UYARI : Bu politikalarından dolayı İranlılar ve Türkler Emeviler’e karşı sürekli ayaklanmışlar ve yıkılmalarında etkili olmuşlardır. Örnek olarak Horasan valisi Kuteybe Bin Müslim’in isyanını verebiliriz.
3. Halifelerin, fetihlerde ordunun başında bulunmayıp, saraya kapanmaları
4. Abbasoğulları’nın, Emeviler aleyhinde propagandaları
5. Muaviye ve Yezid döneminde Müslümanlar’a ve Hz. Muhammed’in soyundan gelenlere yapılan kötü muameleler
6. Şii ve Harici grupların aleyhte çalışmaları[Alıntı]



Kerbela Olayı


“Fikir çatışmalarından hakikat çıkar” Hz. Ali

Kerbela Olayı ya da Kerbela Katliamı olarak bilinen olay, 680 tarihinde (Hicri 61, 10 Muharrem) Hz. Muhammed’in torunu Hz. Hüseyin ve Emevi Devleti halifesi Yezid’in ordularının çarpışmasıdır. Bu savaşta Hz. Hüseyin şehit edilmiştir.

Hesaplaşma
Müslümanlar Arasındaki İlk Ayrılıklar
Hz. Muhammed’in 632 yılında ölümünün ardından halifelik makamını sırasıyla; Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’ye geçmiştir. Hz. Osman’ın öldürülmesinin ardından halifelik makamına geçen Hz. Ali, Hz. Osman’ın katillerini bulmamakla suçlanmıştır. Hz. Ali ve Muaviye arasında gerçekleşen Sıffin Savaşı’nın ardından Müslüman dünyasında ayrılıklar baş göstermişti. İslam dünyası iki ayrı yönetim tarafından idare edilmeye başlanmıştı. Kûfe, Hz. Ali’nin halifeliğinde, Şam başkent olmak üzere Hz. Muaviye’nin yönetimindeydi. Hz. Ali bir harici tarafından öldürülünce, Hz. Hasan halifeliği Hz. Muaviye’ye bırakmak zorunda kalmıştı. Fakat Muaviye’den sonra halifelik, Hz. Ali’nin diğer oğlu Hz. Hüseyin’e devredilecekti.

Kerbela Olayı’nın Nedenleri
Hz. Muaviye öldükten sonra yerine söz verildiği gibi Hz. Hüseyin değil, Muaviye’nin oğlu Yezid geçmiştir. Fakat Yezid’in halifeliğine tepkiler oldukça fazla olmuştur. Çünkü halifenin demokratik yollardan seçilmesi gerekiyordu ve Yezid’in halifeliği ile halifelik makamı saltanat usulüne çevrilmiş oluyordu. Yezid, halifelik makamına geçer geçmez iktidarını ve otoritesini sağlamlaştırmak maksadıyla Medine valisine, kendisine itaat etmeleri konusunda mektup yazmıştı. Diğer taraftan, Kûfe halkı ise Hz. Ali’ye sıkı sıkıya bağlı olduklarından Yezid’in halifeliğini tanımak istemediler. Ayrıca, Emeviler dönemi ile birlikte başkent, Şam’a taşınmıştı ve Kûfe’nin gelirlerinde de gözle görülür azalmalar yaşanmıştı. Tüm bu nedenlerden ötürü Kûfe halkı, Hz. Ali’nin oğlu Hz. Hüseyin’e mektup yazarak kendisine bağlılıklarını bildirdiler ve onu Kûfe’ye davet ettiler. Hz. Hüseyin, kendisini Kûfe’de kalabalık bir grubun beklediğini düşündüğünden bu daveti kabul etti ve Kûfe’ye gitti.

Yanına ailesini de alarak Kûfe’ye giden Hz. Hüseyin’in ordusu ile Yezid’in ordusu Kerbela’da karşılaştı. Hz. Hüseyin’in ordusunda bulunan 70 adama karşılık, Yezid’in ordusunda 4500 kişi olduğundan bu mücadele, Hz. Hüseyin ve beraberindekilerin ölümüyle sonuçlandı. Hz. Hüseyin’in ailesi esir alındı ve kanlı bir şekilde biten bu olay, tarihe Kerbela Olayı (Katliamı) olarak geçti.

Kerbela Olayı’nın Sonuçları ve Günümüze Etkileri
Kerbela Olayı ile İslam dünyasında mezhep ayrılığı derinleşmiştir. Olayın ardından Sünni-Şii çatışması ortaya çıkmış ve Şia hareketi doğmuştur. Bu olaydan sonra bazı Şia mezhebindeki Müslümanlar, Emevilerin ve dört halifenin (Hz. Ali hariç) hilafetine karşı çıkarak hilafet makamının yalnızca Hz. Ali soyundan gelenlere ait olduğunu savunmuşlardır. Onlara göre, Hz. Muhammed ölmeden önce, kendisinden sonra yerine geçecek kişinin ismini yazmak üzere kalem kâğıt istemişti. Fakat Peygamberin bu isteği yerine getirilmemişti. Eğer Hz. Muhammed’in isteği yerine getirilseydi Peygamber, kâğıda Hz. Ali’nin ismini yazacaktı ve halife Hz. Ali olacaktı. Şia’nın dayandığı görüş buradan gelmektedir. Bugün dahi izleri süren Sünni-Şii taraflarının birleştiği ortak noktalarından biri ise, Kerbela Olayı’nı hüzünle hatırlamak olmuştur. Günümüzde Hz. Hüseyin’in şehit edildiği tarih, Muharrem ayının 10. günü (Aşure Günü)’dür. Bu tarih, Sünni Müslümanlar tarafından sessiz bir şekilde anılırken, Şii ve Alevîler tarafından törenlerle anılmaktadır.

Uygurlar

Merhabalar arkadaşlar bugün sizlere Uygur devletinin kuruluşu, Hakanlarını ve yıkılış olaylarını Alıntılar eşliğinde aktaracağım...
Uygurlar (Uygur Devleti), Şehir hayatına geçen ilk Türk Devleti olmasının yanında tarih, sanat ve kültürel yönlerden büyük bir medeniyet kurmuş ve günümüze kadar varlıklarını devam ettirmişlerdir.
Uygurlar, kadim Türk tarihinin önemli parçalarından biri olan ve Türklerin en eski topluluklarından olan Töles’lerin bir boyudur. Türk tarihine sayısız kitabe, yazıt ve kültürel eserler bırakan Uygurlar yerleşik hayata geçerek yegane geçim kaynağı olarak tarım ve ticareti seçen ilk Türk topluluğu olmuştur.

"Uygurlar" telafuzunun kelime kökenlerinin Oy(Uy)-Gur hecelerinin birleşiminden meydana geldiği düşünülmektedir. Oy, uymak ve birleşmek, ittifak etmek anlamında kullanılır. Uygurlara Çin kaynaklarında Kao-çi (Yüksek tekerlekli arabalılar) ifadesiyle rastlıyoruz. Türk kitabelerinde ise Dokuz Oğuzlar olarak ifade edilmektedirler. Dokuz oğuzlar ibaresi, dokuz ayrı oğuz boyunun bir araya gelerek oluşturdukları federasyonla güçlerini birleştirmesiyle ortaya çıkmış bir ünvandır.



Uygurların Ana yurtlarının Orhun ve Selenga vadileri olduğu tespit edilmiştir. Varlıklarını Büyük Hun İmparatorluğu döneminden beri bu bölgede idame ettiren Uygurlar çoğu zaman Dere Beyliği şeklinde kabileler olarak yönetilmiş, kimi zaman kabileler federasyonlarla birleşerek ortak kültürü paylaşmış ve gerek Çin, gerekse bölgesindeki diğer bölgesel güçlere karşı kendilerini korumuşlardır.

Devlet Kurmadan Önce Uygurlar (M.s. 50 – 744)

Uygurlar, tarih sahnelerine kendi devletlerini kurarak çıkmalarından önce de tarih kaynaklarında çok kez geçmişlerdir. Uygurlar, ilk olarak Hun dönemindeki hakimiyet mücadelelerinde ve Çin’in bu bölgedeki faaliyetleri sürecinde karşımıza çıkıyor. Hun döneminin sona ermesi ve Göktürk olarak tabir ettiğimiz Türk Birliğinin oluşmasıyla ortaya çıkan Büyük Türk Federasyonu döneminde sahip oldukları beylik Türk Birliğine İlhak edilmiştir.

Uygurların Çin ile politik ilişkileri, Uygur devletini kurmadan önce başladı. 646 yılında Çin, bölgedeki Göktürk hakimiyetine karşı Uygurları destekleyerek Türk birliğinin zayıflamasını amaçlıyordu. Büyük Göktürk Devletinin bölünmesinden sonra Batı Göktürklerin hakimiyetlerini kaybetmeye başlamasıyla tekrar beylik sistemine geri dönen Uygurların başında Tumitu bulunuyordu. Tumitu’nun, Çin’den aldığı destekle kendisini İlteber ünvanı ile Kağan ilan etmesiyle Uygurlar ilk devlet kurma teşebbüslerini gerçekleştirmiş oldular.

Tumitu, kısa bir süreliğine ve Çin’in boyunduruğu altında ilk devletini kurmuş olsa da bu teşebbüs başarıyla sonuçlanamadı. Zira Tumitu, devletini kurmak için Çin’i kullanmıştı. Çin, politikalarını gerçekleştiremeyeceği bir Hakan istemiyordu. Çin, 648 yılında muhtelif entrikalar ile Tumitu’yu öldürdü ve yerine Tumitu’nun oğlu Pojon geçmesine rağmen Holu adında kukla bir kağanı On-Ok’ların başına kağan olarak tayin etti. Pojon, bu durum karşısında saf dışı kaldı ve babası Tumitu’nun kurduğu kağanlığın başka bir kağanlığın boyunduruğu altına girmesini kabullenmedi. Bunun üzerine 656 yılında Holu’yu öldürerek Çin’in üzerine yürüdü ve Taşkent yakınlarına kadar ulaştı. Daha fazla ilerleyemese de Uygurlar’ın Çin için kolay lokma olmadığını ve rüştünü ispat etmiş oldu.



680 yılına gelindiğinde Asyadaki Türk Birliği yeniden kuruluyordu. Göktürk Devletinin 657’de tamamen yıkılmasıyla Çin boyunduruğuna giren ve Türklerin 23 yıl süren Çin Esareti, 680 yılında ortaya çıkan İkinci Göktürk Devleti (Kutluklar) ile Türk Dünyası kabuk değiştirmeye başlamıştı. Uygurlar, kimi zaman beylik kimi zaman kağanlık denemeleriyle kendi yönetimleri altında yaşamaya devam etmekteyken ortaya çıkan İkinci Türk Birliği (Kutluklar) ile tekrar Göktürk’lere bağlanmak zorunda kaldılar. Uygurların kendi yönetimlerinde ısrar etmelerinden dolayı bu ilhak teşebbüsleri mücadele ve savaşlarla gerçekleşmiştir. 35 yıl boyunca Göktürk hakimiyeti altında kalan Uygurlar, Göktürklerin zaman içerisinde güç kaybetmesiyle isyan ederek 716 yılında tekrar kendi yönetimlerini oluşturdular. Bu ayrılıktan sonra Göktürklerin giderek zayıflaması ve Göktürklere bağlı olan diğer güçlü kavimler olan Basmıl ve Karluklarında kendilerine katılmasıyla güç kazandılar. Ancak Göktürk Kağanı Ozmış, Dokuz Oğuzlar olarak adlandırılan Uygur topluluklarını tekrar Göktürk Birliği içerisine almak için ordusunun başında Uygurların üzerine yürüdü. Bu savaşta galip gelen Uygurlar, Ozmış’ı mağlup ederek savaş meydanında öldürmüştür (742).

Uygur Devletinin Kuruluşu (744)

Göktürk Devleti, Ozmış’ın ölümü ile giderek zayıflamaya başlamıştı. Bu zayıflıktan istifade eden Türk boyları Basmiller ve Karluklar, Uygurlar ile birlikte yeni bir kağanlık kurmaya teşebbüs ettiler. 743 yılında kurulan bu Kağanlığın sol yabguluğu (Doğu yabguluğu) Basmiller, sağ yabguluğu (Batı yabguluğu) Karluklar tarafından idare edilmekteydi.

Uygurlar, yeni kağanlık döneminde Göktürklere karşı birlikte hareket ettikleri Basmıl ve Karluk boylarıyla mücadele içerisine giriştiler. Bu mücadeleyi kazanan Uygurlar, Basmıl ve Karluk boylarını mağlup ederek kağanlığın yönetimini ele geçirdi. Uygur kağanı “Kutluk Bilge Kül Kağan” ünvanıyla kendi kağanlığını ilan etti ve Uygurları tarih sahnesine çıkartmış oldu. (744)

Uygurlar, bu döneme kadar Dokuz Oğuzlar olarak anılmaktaydı. Dokuz Oğuzlar dokuz ayrı oğuz boyundan meydana gelmekteydi. 744’deki bu mücadele neticesinde Basmil ve Karluk boylarınıda kendilerine katarak toplamda 11 boya ulaştılar. Daha önceki birliklerinin adı olan Dokuz Oğuz ifadesi, iki yeni boyunda katılımıyla Uygurlar (Akraba ve müttefikler) olarak geçmeye başlamıştır.

Kutluk Bilge Kül Kağan (744 – 747)

Kutluk Bilge Kül Kağan, 744 yılındaki mücadelesinden sonra kurduğu Uygur Devletini, ortak Türk kültürü doğrultusunda idame ettirmiştir. Göktürk devlet teşkilatlanmasını ve Türk kültürünün etken nitelikleri Uygurlar döneminde de görülmektedir. Ancak, kültürün yanı sıra dini inanışlarında, geleneksel Türk dini olarak kabul edilen Gök Tanrı (Şamanizm) inancının yanı sıra Mani adlı bir dinde itibar görmeye başlamıştı. Bu din, et yemeyi, her ne sebeple olursa olsun insan öldürmeyi yasaklayan, Hıristiyanlık, Zerdüştlük ve Budizm inanışlarının bir karışımıdır.

Kutluk Bilge Kül Kağan, Uygurların Devlet teşkilatının kurulması ve otoritesine kavuşmasından kısa bir süre sonra vefat ettiğinde yerine oğlu Bayan Çur yönetime geçti.

Bayan Çur Dönemi (747 – 759)

Bayan Çur, babasından devraldığı Uygur devletini babası gibi savaşçı kimliğiyle yöneterek devletinin hakimiyet sahasını kuzey, güney, doğu ve batı yönlerine doğru genişletmiş, Kuzeyde Kırgızlar, Batıda Karluklar, Türkeşler ve Basmıllar, bunların yanında Sekiz Oğuz, Dokuz Tatar ve Çik boyları Uygur hakimiyetine karşı güçlerini birleştirmişse de Bayan Çur, tüm bu Türk boylarının isyanlarını bastırarak hakimiyet sahasını genişleterek bu toplulukların bulunduğu bölgelere oğullarını yabgu ve şad olarak tayin etmiştir.

Bayan Çur’un yönetime geçmesinden sonra ilk yaptığı işlerden biride, tarım ve ticarette merkez niteliği taşıyan Karaşar ve Beş Balıg şehirlerini tesir altında tutmuş olmasıdır. Bu bölgeler, halkın tarım ve ticaret ile uğraşarak geçimlerini sağladığı önemli merkezlerdi. Bayan Çur, bu bölgeye Uygur topluluklarının yerleşmesini ve tarım ve ticarete yönelmesini sağlamıştır.

751 yılına gelindiğinde, hem İslam Tarihi hem de Türk Tarihi için çok önemli bir savaş meydana geldi. Tarih kayıtlarında Talas Savaşı olarak geçen bu mücadelede Asyanın içlerine ilerlemek isteyen Araplar Çine kadar ilerlemişti. Tarihin bu ilk Arap-Çin savaşı, aynı zamanda Araplar ile Türklerin ilk teması niteliğini taşıyordu. Bayan Çur, bu savaşta Arap’ları destekleyerek kendisine bağlı olan Karlukları Arap ordusuna yardıma göndermiştir. Araplar, bu savaşta muhakkak ki Karluklarında yardımı ile Çin’i ağır bir mağlubiyete uğratarak Çin’i asyanın içlerinden çekilmeye mecbur bıraktı. Uygurlu halkı Turfan bölgesindeki Karaşar-Beşbalıg şehirlerine göndererek burada nüfuz kazanmayı amaçlayan Bayan Çur, Çin’in Talas savaşını kaybetmesiyle neticesinde iç asya ve Turfan bölgesinden tamamen çekilmesiyle bu bölgeye tamamen hakim hale gelerek Turfan bölgesindeki tarım ve ticaretin ev sahibi oldu. Çin’inde bölgeden çekilmesi ve Çin tehdidinin ortadan kalkması Uygurların, tarım ve ticaret ile ilgilenerek refah seviyelerini yükseltmesine olanak sağlamıştır. Uygurlar, böylece ticaretin bir gereği olarak şehir yaşantısına geçerek yerleşik düzende yaşamaya başlamışlar, refah seviyelerinin yükselmesiyle de eğitim, sanat ve kültüre daha çok zaman ayırmışlardır. Bu nedenle Türk tarihinde şehir hayatına ilk geçen toplum Uygurlar olmuştur.

Çin, Talas savaşındaki ağır mağlubiyetten sonra iç karışıklıklar yaşamaya başladı. Çin’e tabi topluluklar birleşerek ayaklanıyor, bu ayaklanmalar Çin’in saltanat ailelerinin birbirleri ile olan mücadelelerini de kızıştırıyordu. Bu ayaklanmalardan birinde, annesi Türk olan Anluşan adında bir Çin generali, Tibetlilerden oluşan 200 bin kişilik bir atlı kuvvet oluşturarak Çin’e karşı mücadele içine girişti. Çok sayıda süvariden oluşan ordusu ile 756 yılında Loyang’ı, 757 yılında ise Çangan’ı zaptetti. Zor durumda kalan ve bu saldırıya karşı güçsüz durumda olan Çin, Bayan Çur’dan yardım istemek zorunda kaldı. Çin – Uygur ilişkileri daha çok Çin’in menfaatleri ekseninde gelişmekteydi. Ancak bu kez Çin zor durumdaydı ve Uygurların yardımını istiyordu. Bayan Çur, Çin hanedanlığına yardım ederek Almuşan’ın saldırılarını engelledi ve zaptettiği Loyang ve Çangan’ı geri aldı. Çin hanedanı, Bayan Çur’un bu yardımına karşılık 20 Bin ton ipek, Uygurlu tücarların Çin’e girişine izin ve Hanedanın kızını verdi. Bayan Çur, bu savaşın sonunda 20 Bin ton ipeği almış, Çin prensesi ile evlenmiş, Turfan bölgesinde ticaretle uğraşan Uygurların Çin’e girişi içinde anlaşmış oldu.



Bayan Çur, yönetimde bulunduğu 12 yıl içerisinde devletinin hakimiyet sahasını genişletmiş, Uygur toplumunun tarım ve ticarete yönlendirerek refah seviyesini yükseltmiş ve şehir düzenine geçerek toplumunu yerleşik hale getirmiştir. Kültür ve sanat alanında da ilerleyen Uygurlar, bugünlere kadar ulaşan pek çok yazıt, kitabe ve sanatsal eseride Bayan Çur döneminde ortaya çıkartmıştır.

Bayan Çur, 759 yılında vefat etmiş ve yerine oğlu Bögü geçmiştir.

Bögü Dönemi (759 – 779)

Bögü, 20 yıl gibi uzun bir süre Uygurları yönetmiş ancak aynı zamanda Uygurların felaketini hazırlamıştır. Bögü, atalarından miras gelen yegane din ve kültür değeri olan “Tek Tanrı” Şamanizm inancını terk ederek Manieizm adlı bir dine inanmaktaydı. Bu din, Asya bölgesinin bir kısmında ve Çin’in içerisinde küçük bir zümrede itibar gören bir dindi. Bögü, bu inanışını toplumuna yaymak amacıyla pek çok teşebbüste bulundu. Pek az kişinin itibar ettiği bu inanış, Uygurların Savaşçı kişiliğini yok ederek Uygurların gücünün zayıflamasına ve yıkılmasına sebep olacaktı.

Çin’in Uygurlar ile olan münasebetleri daha çok Çin menfaatlerine dayalı gelişiyordu. Bögü, önceleri babası Bayan Çur gibi Çin ile iyi ilişkiler içerisinde bulunuyordu. Ancak Çin’i zayıf bir anında yakalayıp mağlup etmek ve Uygurları Asyanın yegane gücü haline getirmek arzusundaydı. Bu amaçla, Çin’in iç karışıklıklar yaşayarak zayıfladığı bir dönemde hayalini gerçekleştirme hazırlıklarına girişti. Esasında Çin çaşıtı olmayan ancak yönetimi ele geçirmeyi amaçlayan veziri Baga Tarkan, Bögü’yü öldürerek Bilge Kağan ünvanıyla tahta geçti (779). Baga Tarkan’da Bögü gibi Manieizm inancına sahipti ve Bögü gibi Manieizm inancının toplum içerisinde rağbet görmesi için çalışarak Uygurların Manieizm dönemini hızlandırdı. Bu teşebbüs zaman içerisinde Uygurların sonunu hazırlayacaktı.

Tun (Tang) Baga Tarkan Dönemi (779-790)

Bögü’yü öldürerek yönetimi eline alan Baga Tarkan, kendisine “Alp Kutluk Bilge” ünvanı verdi. Bu unvan onun politik kişiliğinide yansıtmaktaydı. Toplum içerisindeki sosyo-politik durumu ve toplum içerisindeki adaleti sağlamak amacıyla Türk’ler için Anayasa niteliği taşıyan Töre’leri kanun nizamıyla şekillendirdi. Böylece Uygurlar hem yerleşik düzene geçmiş hemde yeni yaşam tarzları sosyal ve ticari yönden yasalaştırılmış Töre Kanunlarıyla düzene girmiş oldu. Bu olumlu gelişmelerin yanında Töre’ye Manieizm referanslı kanunlar getirerek de Tek Tanrı inancının asimile olmasına sebep olmaktaydı.

Baga Tarkan, sosyal ve politik alanlardaki faaliyetlerinin yanında askeri yönden de aktif bir yol izledi. Çin’li bir prensesle evlenerek yegane tehdit ve düşman olan Çin ile iyi ilişkiler kurdu. Bunun yanında Uygurlu tüccarların Çin’e yaptıkları ticari faaliyetlerini de hızlandırdı. Ülke içerisinde de isyan ve ayaklandırmalara mahal vermeyerek iç huzuru tahsis etti. Uygurlar için önemli tehditlerden biride kuzey bölgesinde bulunan ve ileriki dönemlerde Uygurların yıkılmalarına neden olacak Kırgızlar bulunuyordu. Baga Tarkan, kuzey bölgesindeki Kırgızların Uygurlar üzerinde kurmaya çalıştığı baskıları da bertaraf ederek püskürttü ve bir süre içinde olsa tehlike olmaktan uzaklaştırdı.

Baga Tarkan, Uygurları yönettiği 10 yıl süre içerisinde Uygurların sosyal yaşantısını düzene sokarak bölgesindeki gücünü muhafaza etti. Bu müspet faaliyetlerinin yanında Manieizm inancının da yayılmasında önemli rol oynayarak toplumun Tek Tanrı inancından uzaklaşarak asimile olmasına sebep oldu.

789 yılında vefat ettiğinde yerine oğlu Külük geçti.

Talas Külük dönemi (789-790)

Külüg, babası Baga Tarkan’ın vefatından sonra 1 yıl gibi kısa bir süre yönetimde kalmış ancak önemli eylemlerde bulunmuştu. Külüg, Beşbalıg bölgesine çok önem veriyordu. Zira 6000 Çadır kadar Uygurlular ile Beşbalıg bölgesinin yerlileri olan Karluk kabileleri ve bazı Göktürk toplulukları ile iç içe yaşıyordu. Ancak Uygurların vergi artırımları nedeniyle memnuniyetsizlik başlamıştı. Bu rahatsızlık neticesinde Karluklar ve bazı Göktürk kabileleri birleşerek Beşbalıg bölgesine hakim hale geldiler. Külüg’ün veziri Yüçiassu Beşbalıg bölgesini kontrol altına almak için sefere çıkarken Çin’inde desteğiyle Tibetliler tarafından saldırıya uğrayarak öldürüldü. Külüg, isyan halinde olan Beşbalıg bölgesindeki toplulukların Çin ile işbirliği yaparak vezirini öldürmesi üzerine bizzat ordusunun başına geçerek Beşbalıg bölgesine sefere çıkarak kazandığı zaferle Beşbalıg bölgesinin kontrolünü tekrar eline geçirdi. Külüg, 790 yılında vefat edince yerine oğlu Böge geçti.

Kutluk Böge Dönemi (790 – 795)

Uygurlar, Böge döneminde çin ile iyi ilişkiler içerisinde bulunuyordu. Böge’de, Çin ile karşı karşıya gelmemek için iyi ilişkileri sürdürmüş ve Çin’in talebiyle Çin için tehdit unsuru olan akınlara karşı ileri karakol görevi yapmaya başladı. Çin, geliştirdiği iyi ilişkileri lehine şekillendirerek Uygurları kendi askeri gibi kullanmaya başlamıştı. Zira Tibetliler, 795 yılında Çin üzerine saldırıya geçince Tibetlilerin saldırısına karşı koyamayan Böge, başarısızlığı sonucunda Çin tarafından öldürüldü. Böge’nin ölümü üzerine yönetime halkın sevdiği ve itibar ettiği bir devlet yöneticisi olan Alp Kutluk geçti.

Alp Kutluk Dönemi (795 – 805)

Alp Kutluk Bilge, hem askerler tarafından sevilen bir komutan hem de halk tarafından sevilen bir idareciydi. Her ne kadar Uygurları askeri alanda yeni mücadelelere sokmasa da ticareti geliştirerek toplumun refah düzeyini yükseltecek uygulamaları hayata geçirdi. Alp Kutluk döneminde iç asyanın ticaret noktaları Uygurların kontrolünde gelişiyordu. İnisiyatifi altında bulundurduğu ticaret noktalarını İç Asyaya doğru genişleterek Uygurların bölgedeki ülkelerle olan ticaret münasebetlerini yükseltti.

Ticari alanlarındaki faaliyetlerinin yanında Mani dinine bağlı olan Kutluk, bu dinin topluma yayılmasında önemli teşvik faaliyetlerinde bulunmuş ve Uygurların felaketini hazırlayan süreci hızlandırmıştır.

Alp Kutluk, askeri alanda ciddi faaliyetler içerisinde bulunmamayı tercih etmişti. Ticari ve dini alandaki faaliyetlere önem veren Alp Kutluk, bölgesindeki güç dengelerini yönetmekten geri kalınca, kuzey bölgesindeki Kırgızlar, Tibetlilerle güçlerini birleştirmiş ve bölgesinde güç sahibi oldu.

Alp Kutluk, 805 yılında vefat edince yerine oğlu Külük Bilge devlet yönetimine geçti.

Külük Bilge Dönemi (805 – 808)

Külük Bilge dönemi, Uygurlar için çok sakin ve huzurlu geçti. Çin, Uygurlar üzerindeki baskılarını azaltmıştı. Uygurlarda en önemli faaliyet konusu haline gelen Ticaret ile uğraşarak sakin bir dönem geçirdiler. Bölgesindeki siyasetten uzaklaşan Uygurlar, mani dininin getirdiği “kayıtsız şartsız savaşmama” düsturu ile sükunet içerisinde yönetildiler. Külük Bilge’den sonra yerine Alp Bilge devlet yönetimine geçti.



Alp Bilge Dönemi (808 – 821)

Alp Bilge dönemi, önceki dönemler gibi genellikle sakin ve huzur içerisinde geçti. Uygurlarda toplumun refah düzeyi git gide yükseliyor, ticaret, sanat ve kültür ön plana çıkıyordu. Bunun yanında dış politikayla çok ilgilenmeyerek Uygurları huzur içinde ve içe dönük bir yönetim anlayışı ile yönetti. 821 de ölümü ile yerine oğlu Küçlük Bilge yönetimi devraldı.

Küçlük Bilge Dönemi (821 – 833)

Uzun süredir savaş görmeyen Uygurlar, Küçlük Bilge döneminde yeniden karışıklıklar ve mücadeleler içerisine girdi. Küçlük Bilge, kuzey bölgesinde Kırgızlar ile güç birliği yapan Tibetlilerin Türkistan üzerine ilerleme teşebbüsüne karşı koyarak bölgesini korudu. Bunun yanında isyan teşebbüsünde bulunan Karlukların başına yeni bir yabgu tayin ederek Karluklar üzerindeki otoritesini yeniden sağlandı. Ancak bu düzen çok sürmeden tekrar bozuldu.

Uygurların uzun süredir yaşadığı Ticaret ve Sanat merkezli hayat, toplumu sakin ve sefahat içerisinde yaşamaya alıştırdı. Bunun yanında mani dininin toplumun geniş kademelerine yayılmasıyla savaşçı kişiliklerini önemli ölçüde kaybettiler. Bölgesindeki güç dengelerini de kontrol altına alamayan Uygurlar, Karlukların isyanıyla birlikte iç karışıklıklarla karşı karşıya kaldı. Bu karışıklıklar neticesinde Küçlük Bilge öldürüldü ve yerine Alp Külük yönetime geçti.

Alp Külük Dönemi (833 – 839)

İsyan ile yönetime geçen Alp Külük, Uygurların huzur içerisinde yaşadıkları döneme son verdi ve baş gösteren iç karışıklıklar kendi döneminde de yaşanmaya devam etti. Askeri vasıflarını kaybetmiş ve zayıflamış Uygurlar, hem iç karışıklıklar hem de kuzey bölgesinde birleşen Kırkız-Tibet topluluklarının oluşturduğu baskıyla uğraşmak zorunda kaldı.

Yönetimi süresince iç karışıklıklarla uğraşan Alp Külük, 839 yılına çok sert bir kış mevsimi ile karşılaştı. Ağır geçen kış, hayvan sürülerinin telef olmasına, Uygurların ticari faaliyetlerine büyük zararlarla karşılaşmasına sebep oldu.

Alp Külük, hem iç karışıklıklar, hem ağır gelen kış mevsimi ile zarar gören ticaret hayatıyla çok zor duruma düştü. Bu olanların üzerine sağ kolu olan Kürebir’in, batı bölgesinden gelen Şato Türk’leri ile işbirliği yaptığını öğrenince dayanamayarak intihar etti.

Alp Külük’ün intiharı ile yönetim, komutanı Külük Baga’ya geçtiyse de, büyük bir orduyla kuzeyden gelen Kırgızlar Külük Baga’yı mağlup ederek Uygurların tüm otoritesini ve devlet yönetimini yıktı.

Uygurların Yıkılışı (840)

Uygurlar, her ne kadar Şehir hayatına geçerek Ticaret, Sanat ve Kültürel yönlerden çok gelişmiş bir medeniyet haline gelmişlerse de, önceleri küçük bir din olan Maniheizm’in Uygurlar tarafından benimsenmesi Uygurların sonunu hazırladı. Tüccar Dini olarak görülen Maniheizm ile Uygurlar, savaşcı kişiliklerini kaybederek sakin ve mücadelesiz bir yaşama alıştılar. Bu yaşam tarzı Uygurların askeri gücünü çok zayıflattı ve büyük bir medeniyet olan Uygurlar, askeri yönden güçsüz ve dirayetsiz duruma geldi.

Uygurlar, Alp Külük önderliğinde başlayan isyan hareketi ile sarsılınca hızla zayıflamıştı. Alp Külük’ünde intihar etmesiyle de dirayetlerini koruyamadılar. Uzun süre baskı altında tutularak engellenen başka bir Türk boyu olan Kırgızlar, Uygurların zayıflamasını fırsat görerek 100 bin kişilik bir süvari ordusuyla Uygur şehirlerine girdiler. Alp Külük’ün intiharıyla başsız kalan Uygur devleti, zayıf ordusu ve otoritesiz askeri gücüyle bu saldırıya karşı koyamayarak yıkıldı.

Devlet otoritesi kaybolan Uygurlar, kurdukları muazzam medeniyetin yıkılmasıyla geniş kütleler halinde göç etmeye başladılar. Yıkılan hakan ailesinin mensupları tarafından ağırlıklı olarak iki bölgeye (Turfan ve Kansu) göç ettirilerek tarih sahnesine sonradan çıkacak olan Turfan Uygurları ve Sarı Uygurlar’ın temellerini oluşturdular.

Uygur Göçleri

Uygurlar, devletlerinin yıkılması ve Kırgızlar tarafından düzenlerinin bozulmasıyla yoğun göç hareketleriyle Türkistan coğrafyasının muhtelif bölgelerine göç etmişlerdir. Bu göçler muhtelif yönlere ve gelişi güzel gerçekleşse de hanedan soyundan olan Tigin'lerin önderliğinde belirli bölgelere planlı olarak göç hareketi yürütmüşlerdir. Bu göç hareketinden en yoğun ve dikkate değer olanları Turfan ve Kansu bölgelerine olan planlı ve toplu göçleridir.

Tarih kayıtlarında Sarı Uygur (Sarıg Yugur) ve Turfan Uygurları olarak geçecek bu iki göç kolu, Uygur kültürü ve devletini bugünlere kadar ulaştırmış olmaları bakımından oldukça önemlidir.

Bu yoğun iki göç hareketlerinden Kansu bölgesine göç eden Uygur topluluklarına "Sarı Uygurlar", Turfan bölgesine göç edenlere ise "Turfan Uygurları" ünvanı verilmiştir.

Sarı Uygurlar

Sarı Uygurlar, göç hareketinin sürdüğü 7 yıl boyunca varlıklarını zor şartlar altında sürdürmeye çalışmış, nihayetinde 847 yılında Kansu bölgesine yerleşerek KanChou (Kansu) Uygur Devletini kurmuşlardır. Yeniden özgürlüklerine kavuşma ümidiyle kurulan Kansu Uygur Devleti, Çin'e yakın bir coğrafyada bulunmaları ve yeterince güçlü olamamaları nedeniyle tek başına varlıklarını kabul ettiremeyip Çin'e bağlı bir Yarı Bağımsız devlet olarak varlıklarını sürdürdüler. 907 yılına kadar Çin'in Tang hanedanlığına bağlı olan Sarı Uygurlar, 940 yılına kadar Çin'e bağlılığını sürdürerek varlıklarını devam ettirdiler.



Askeri bakımdan ciddi bir varlıkları bulunmayan Sarı Uygurlar, yarı bağımsız devletleri ile yaşamlarını sürdürmeye çalışmaktaydı ancak bulundukları coğrafyadaki güç dengeleri Uygurlar'ın karşı koyamayacağı kadar yoğundu. İlk tam bağımsızlık teşebbüslerini, 911 yılında Çin Hanedan adayını kuşatarak gerçekleştirseler de bu kısa süreli başarı tam bağımsızlıklarına kavuşmalarını sağlayamamıştır. 940 yılına kadar Çin'e bağlı kalan Sarı Uygurlar, 940 yılında bölgedeki diğer bir güç olan Kıtanların, 1028 yılında Tangut'ların, 1226 yılında ise moğolların hakimiyeti altına girmişlerdir. Uygur devletinin yıkılmasından sonra varlıklarını tek başına sürdüremeyen Sarı Uygurlar, bugün Çin'in Sincan Özerk Bölgesi'nde varlıklarını sürdürmeye devam etmektedirler.

Turfan Uygurları

Yıkılan Uygur Devletinin Kırgız istilalarından kaçarak bölgeye dağılan topluluklarının bir kolu Kansu bölgesine doğru göç ederken diğer bir kolu da Turfan-Karaşar-Beşbalıg-Kuça-Hami şehirlerine doğru göç hareketi başlatmışlardı. Yerleşik düzene geçmiş olan Uygur toplulukları, Turfan bölgesinde küçük şehirler kurarak ticaret yapmaya ve yaşamlarını kendi yönetimleri altında sürdürmeye çalıştılar ancak başarılı olamadılar.

Son Uygur Hakanının yiğeni olan Mengi, 856 yılında kendisini kağan ilan ederek toplumunun önderliğini yaparak kendi bağımsızlığını ilan etmişti. Bölgedeki etken güç olan Çin'in, batısındaki Tibet baskılarından çekinmekteydi ve Uygurları kendilerine bağlı olması koşuluyla müttefik kabul ederek varlıklarını tanımıştır. Bunun yanında Çinden aldığı destek ile Kaşgar'a kadar olan bölgeye hakim olmuş ve tarımcılık faaliyetleri yürütmüştür. [ALINTI]

911 yılına kadar Çin gölgesinde yarım bağımsız olarak yaşayan Turfan Uygurları, 911 yılında Kansu Uygurlarının Çin Hükümdar adayını kuşatması ve Çin ile giriştiği mücadelede üstünlük kazanması ile kendi bağımsızlığını ilan ettiler.

Uygurlar bu tarihten sonra ciddi bir varlık gösteremeseler de varlıklarını koruyarak tarih sahnesinde kalmaya devam ettiler. Gerçek anlamda bir askeri güce sahip hale gelemeyen Turfan Uygurları, bulundukları coğrafyada büyük bir güç haline gelen Müslüman Karahanlı devletinin baskılarına maruz kalarak güçlü bir devlet haline gelemediler. Uygurlar, Karahanlı dönemine kadar ağırlıklı olarak Budizm, Hristiyanlık ve Maniheizm dinine itibar etmekteydi. Karahanlı'lar döneminde başlayan ve Kargaş bölgesinden yayılan Müslümanlık hareketi ile birlikte Müslümanlaşmaya başlayan Uygurlar, zaman içerisinde diğer dinlerine itibar etmeyerek Müslümanlığı kabul etmişler ve günümüze kadar bu inanışlarını korumuşlardır.

Çin ve Karahanlıların baskıları altında varlıklarını devam ettiren Turfan Uygurları, 12. yy. itibariyle Moğol kökenli Kara Hıtaylara bağlanmış, sonrasında ise Cengiz Han döneminde Moğollara bağlı kalmıştır. Cengiz Han'ın istilaları döneminden sonra orta asyaya dağılan Turfan Uygurları, kültürlerini diğer toplumlar içerisin karışarak küçük parçalar halinde olsa bile halen devam ettirmektedirler. Bu durumda uygurlular orta asyada yaşasalarda farklı kültürler ve benlikler ile yaşamış oldular.


Rusya’nın Orta Doğu Politikasının Hristiyanlık Boyutu
Merhabalar Arkadaşlar bugün sizlere Rusyanın Hristiyanlık boyutunu nasıl kullanıyor ve etkileri nelerdir Onu alıntılar eşliğinde aktaracağım...
Özet: Ortodoks Hristiyanlık muhtemelen Rusya’nın tüm kültürel yelpazesinin temellerini oluşturuyor. Rusların çoğunluğu, kendisini Doğu Hristiyan geleneğine yakın hissetmekte ve çeşitli derecelerde bununla özdeşleştirmektedir de. Dolayısıyla Ortodoksluk kaçınılmaz bir şekilde toplum üzerinde derin bir etkiye sahip. Öte yandan Rus Ortodoks Kilisesi kendisini aktif bir siyasi güç olarak değil, büyük ölçekli siyasi meselelerden uzak, ruhani bir kurum olarak tanımlıyor. Ancak yine de Rus Ortodoks Kilisesinin siyasi elitler açısından kayda değer bir etkisi olduğunu söylemek mümkün. Bu bağlamda “Ortodoksluk meselesi”, Sovyet sonrası Rusya’da her geçen gün biraz daha derinleşerek Rus hükümetinin, kendi iç ve dış politikalarını Rus halkına net bir şekilde yansıtan ideolojik değerleri öne çıkarması açısından kullanışlı bir araç hâline gelmiştir. Şimdilerde ise Suriye, “Ortodoks faktörünü” kullanmak için en uygun platform gibi görünüyor. Bu analiz, Rus ordusunun yaptığı askeri operasyonların esas amacının Suriye’deki Hristiyan nüfusunu korumak olup olmadığını tartışmayacak. Çünkü asıl mesele bu değil. Öte yandan hiç kuşku yok ki yapılan askeri operasyonların Rus toplumunun gözünde meşrulaştırılması için Suriye’deki Ortodoks nüfusunun korunduğu şeklindeki söylem repertuvarı, Kremlin’in sıklıkla başvurduğu işlevsel bir araç haline gelmiştir. Böylece modern Rus kimliğinin temel bir unsuru olarak Ortodoksluk, Rus yönetiminin Suriye’deki eylemlerini meşrulaştırmasının bir aracı şeklinde değerlendiriliyor.
Hristiyanlığın, Rus Dış Politikasındaki Tarihi Rolü

Dünya çapında Hristiyanları maddi ve manevi olarak destekleme fikri hem Rus Kilisesi hem de Rus devleti ve toplumu açısından oldukça müsbet bir duruma karşılık gelmektedir. Gerçekten de Rus hükümetinin ve Rus Kilisesi’nin kaygıları, dünyada Ortodoks bir topluluğunun birliğini ve refahını korumak hususunda kesişiyor. Rus Kilisesi’nin perspektifinden bakıldığında dünyanın neresinde olursa olsun acı çeken Hristiyanlara yardım etmek, hiç şüphesiz Rusya’nın bir Katechon devleti (dünyanın dört bir yanında yaşayan Ortodoks Hristiyanların koruyucusu rolünde en kuvvetli Ortodoks gücü ve Bizans İmparatorluğu’nun halefi) olarak tarihi misyonunu bütünüyle yansıtan olumlu bir durumla örtüşmektedir.

Rusya dışındaki Ortodoks Hristiyanlar büyük oranda Balkanlar’da ve Orta Doğu’da yaşıyorlar. Orta Doğu’da da genelde Levant bölgesinde ve Türkiye’nin güneydoğusunda bulunuyorlar. İstanbul’ın fethi ve akabinde başlayan Türk yayılmasının bir neticesi olarak bu bölgeler 15. yüzyıldan itibaren Türklerin yönetimi altına girdi. İşte bu yüzden Rusya ve Doğu Ortodoks Kilisesi arasında Rus-Osmanlı mücadelesi bağlamında bir bağ kurabilmemiz mümkündür [1]. 17. yüzyıldan Rus İmparatorluğu’nun çöküşüne kadar, Osmanlı İmparatorluğu’nda yerli Hristiyan nüfusunun yaşadığı bölgelerde nüfuz alanları oluşturmak için daimi bir şekilde Rus-Türk savaşları gerçekleşti (öncelikli olarak Balkanlar ve Kafkasya’daki Gürcistan ve Osetya’da).

Osmanlı İmparatorluğu’nun Ortodoks Kilisesi’ni koruma politikası, Rusya’nın dönemin en önemli Ortodoks siyasi gücü olmasından kaynaklanıyordu. 1774’teki Küçük Kaynarca Anlaşması’nın maddelerinden birinde, Ortodoks Hristiyanların haklarını kısmen gözetip koruma hakkı resmen Rusya’ya verilmişti. Daha sonra, Nicholas I (1825–1885) hükümdarlığında gerçekleşen iki sıcak çatışma, Rusya’nın dindaşlarını desteklemeye dönük geleneksel eğilimlerini açık bir şekilde gözler önüne sermişti. Bunlardan ilki, Yunan Bağımsızlık Savaşı’nın patlak vermesini takiben Rusya’nın baskıcı olarak gördüğü Türk yönetime karşı mücadelesinde Yunan Ortodoks milleti için bir savunma hattı oluşturmasıydı. İkincisi ise, Kırım Savaşı (1853–1856) olarak bilinen savaşın ardından imzalanan ve Rusya’nın son derece aleyhine hükümler içeren Paris Antlaşması (1856) ile sona eren süreçtir. Dikkat çekici bir biçimde, Rusya’nın Osmanlı İmparatorluğu’na savaş ilân etme saiki, Osmanlı sultanının Ortodoks Hristiyanların onurunu kırmış olmasından ileri geliyordu: Sultan, Doğuş (Nativity in Bethlehem) Kilisesi’nin anahtarlarını Ortodokslardan alıp Katoliklere vermişti ki bu da kutsal topraklardaki Ortodoks Kilisesi’nin haklarının çok açık bir şekilde ihlali anlamına gelmekteydi. Rusya’nın bu gereksiz savaşı sadece dindaşları uğruna başlattığını net bir şekilde göstermesi bakımından bu örnek tarihi bir emsal niteliği taşıyor. Açık bir şekilde Rus geleneksel dış politikası, etkisini ulaştırabildiği bölgelerdeki Ortodoks Hristiyanların daimi olarak korunmasını da öngörüyordu.

Rusya’nın Levant bölgesindeki Ortodokslara olan yaklaşımının, Balkanlar ya da Kafkaslarda yaşayan Ortodokslara yönelik girişimlerine nazaran çok daha cılız kaldığının özellikle altının çizilmesi gerekir. Bununla beraber, Ortodoks Araplar ile Rus İmparatorluğu arasındaki bağlar hâlâ oldukça kuvvetliydi. Dolayısıyla Korkunç Ivan’ın hükümdarlığı süresince Doğu Ortodoks Kiliselerine düzenli olarak kraliyet nişanı şeklinde finansal yardımlar gönderildi ve bu yardımları alanlar arasında Arap (Antioch) Ortodoks Kilisesi de vardı. Örneğin tarihçiler 4. Ivan’ın, Eylül 1558’de tüm Doğu Kiliselerine Arhimandrite Gennady ve bir tüccar olan Vasily Poznyakov aracılığıyla emsali olmayan büyüklükte bağışlar yolladığını kayda geçmişlerdir [2]. Rusya ile Arap Ortodoks Kilisesi arasındaki bu yakın temasın, Arap Patriği Joachim Dow’un 1586’da Moskova’ya yaptığı ziyaretten sonra başladığı düşünülüyor. Rivayete göre Dow’un refakatçilerinden biri olan Metropolitan Isa, Moskova’nın güzelliğinden çok hoşnut olmuş ve Çar’ın misafirperverliğinden de büyülenmişti.

Arap kökenli bir Rus olan Konstantin Panchenko’nun da not ettiği gibi, “doğudaki din adamlarının kitleler halinde Rusya’ya seyahat etmesi, Moskovalıların olağanüstü servetlerine dair efsanelerden ve dolayısıyla çarın kendilerine yapacağı bağışlara dair ümitlenmesinden ileri geliyordu” [3]. Doğrusunu söylemek gerekirse, bu tarz ziyaretler oldukça seyrekti ve Arap Ortodokslar ile Rusya arasındaki ilişkiler düzenli bir şekilde tazelenmiyordu. Öte yandan Rusya’nın Ortodoks Araplara karşı beslediği kardeşvari duygu ve kaygıların siyasi sonuçlar doğurmaya başlaması da bu dönemde mümkün oldu. Bu anlamda jeopolitik bir hami olarak Rusya’nın, bölgeye nüfuzunu kolaylaştıracak stratejik bir tercih yapmış olduğu da söylenebilir.

Arap Ortodoksların Patriği Macarius’un 17. yüzyılın ortalarında Moskova’yı ziyaret etmesi, Rus-Arap Ortodoksları arasındaki ilişkilerde bir dönüm noktası olarak kabul edilir. Macarius, Rusya’da yaklaşık iki yıl geçirdi ve Moskova ile bağlarını önemli ölçüde güçlendirdi ki hem Suriye’de hem Rusya’da bu ziyaretin uzun bir hatırası da vardır. Sonuç olarak, siyasi ve dini etkileşim zeminleri oluşturulmuştu. Dahası, ortaya çıkan durumda Türk boyunduruğu altındaki Ortodoks Araplar siyasi ve finansal destek için Rusya’ya el açarken Rusya da onları Orta Doğu’nun siyasi manzarası hakkında fikir edinmeyi sağlayacak muhbirler olarak görüyordu. Tarihte Moskova’nın doğu Ortodoks ile ilişkilerine dair birçok metnin, Osmanlı topraklarındaki Hristiyan Ortodoks toplumunun üyeleri tarafından yazıldığı biliniyor ki bu metinler, Orta Doğu’nun ahvaline ilişkin askeri ve siyasi anlamda istihbari bilgiler de içeriyordu.

Büyük Peter Rus İmparatoru olduğunda, bu siyaset tarzı dramatik bir şekilde değişti. Rusya’nın bu dönemde batıya yönelmesi ile birlikte ülkenin, doğudaki patriklerle arasındaki iletişimi kayda değer bir biçimde zayıfladı. Çünkü İstanbul’da daimi bir Rus diplomatik misyonu kurulmuştu ve dolayısıyla bilgi aktarımında bulunanlara duyulan ihtiyaç ortadan kalkmış oluyordu. Buna karşın Arap ve Kudüs kiliselerinin Rusya’ya yönelme eğilimi değişmeksizin sürdü. Örneğin Kudüs Patriği Parthenius’un (1737–1766) İstanbul’da ikamet eden Rus Alexey Vishnyakov (1700–1745) ile olan irtibatı, patriğin Rusya yanlısı bir siyaset izleme eğilimini göstermekteydi. Daha sonra ise 1882’de İmparator 3. Alexander tarafından bugün hâlâ aktif olan Emperyal Ortodoks Filistin Topluluğu kuruldu. Zamanında bu topluluk, oldukça etkili bir insani yardım kuruluşuydu ve doğrudan Rusya İmparatorluğu’nun hazinesinden finanse edilmekteydi. Bu topluluğun temel amacı, Ortodoksların Kutsal Topraklara yaptığı hac yolculuğunu, Filistin’deki ilmi çalışmaları, oryantalizmi ve Orta Doğu’daki halklarla insani iş birliğini desteklemekti. Bu topluluk, Rusya’nın Orta Doğu’daki kültürel varlığının doruk noktasının bir sembolü olarak da tarif edilebilir.

Paradoksal bir şekilde Rusya ve Orta Doğu’daki Doğulu Ortodokslar arasındaki geleneksel ilişki, Sovyet ateizminin baskın olduğu dönemde dahi devam etti. Herkesin de bildiği gibi Orta Doğu’daki Ortodoks toplumu, Sovyetler döneminde Orta Doğu’daki Sovyet nüfuzunun önünü açmak konusunda oldukça etkili oldu [4]. Hatta bu durum için en manidar örnek, Sovyetler Birliği’nin Orta Doğu siyasetinin ve buradaki varlığının Biblos ve Botriss Metropoliti Elias Karam tarafından kamu önünde savunulmasıdır.

Öyle görünüyor ki Rusya ve Ortodoks Araplar arasındaki ilişkiler, kendisini yenilenmiş bir dinamizmle ortaya koymak üzere hâlihazırda bir kez daha başlamış durumda. Rusya tarihi olarak Arap Ortodoks Kilisesi ile yakın iş birliği yapmak durumunda. Korkunç İvan döneminde başlayan ve asırlar boyunca devam eden ve Sovyet döneminde dahi ayakta kalabilmeyi başarmış ikili ilişkilerin zengin tarihine bakılırsa, yeni bir iş birliğinin neredeyse kaçınılmaz olduğu görülecektir nitekim.

Orta Doğu’daki Ortodoks Hristiyanların Modern Rusya’nın Dış Politikasındaki Rolü

Levant topraklarında yaşayan Hristiyanlar iki patrikhane ile temsil ediliyorlar: Kudüs ve Antakya Patrikhanesi. Antakya Patrikhanesi’nin yetkisi Suriye, Lübnan, Irak ve Türkiye’nin doğu bölgelerine uzanıyor. Bu patrikhane kendisini Arapların Ortodoks Kilisesi olarak tanımlıyor. Bunun neticesinde, Antakya Kilisesi’nin resmi belge ve müzakerelerde kullandığı dil ve ibadet dili Arapçadır. Antakya Kilisesi’nin yönetiminde çoğunluğu oluşturanlar, Kudüs’ün aksine etnik olarak Arap’tır. Öte yandan kilisenin üyeleri 1 milyon civarındadır (500,000 kadarı Suriye vatandaşı) ve ülkedeki en büyük Hristiyan grubunu oluşturmaktadır. Kiliseye bağlı olanların yaklaşık 300,000 kadarı Lübnan’da yaşamakta ve küçük bir kısmı Türkiye’nin ve Irak’ın farklı yerlerine dağılmış durumdadır. Antakya Kilisesi’nin ayrıca yurt dışında büyük ve müreffeh bir diasporası da vardır (Kuzey ve Güney Amerika, Avrupa ve Avustralya’da) ki bu diaspora, Kilise’nin misyonerlik faaliyetlerinde en aktif organlarından biri hâle gelmesine yardımcı olmaktadır. Kudüs Patrikhanesi’nin yetkisi ise İsrail, Ürdün ve Filistin’i kapsamaktadır. Bu Patrikhane kendisini bir Yunan patrikhanesi olarak tanımlamakta ve netice itibariyle orta derece din adamlarının ve kilise mensuplarının çoğunluğu Arap olmasına karşın neredeyse tüm piskoposluk, etnik olarak Yunan kökenli kimselerden oluşmaktadır. Fakat bu durum, bir tür merkezi-bölgesel uyumsuzluğa sebep olmakta ve dolayısıyla kilisenin yönetimi ile alt düzeyleri arasında daimi bir gerilimle kendini göstermektedir. Patrikhanede hizmetlerde ve gündelik ilişkilerde kullanılan dil genelde Arapçadır. Şu anda Kudüs Kilisesi’nin yaklaşık 200,000 kadar mensubu vardır.

Çok eski dönemlerden bu yana Antakya Kilisesi ve Kudüs Kilisesi bölgede bir nüfuz yarışında idiler. 16. ve 17. yüzyıllara denk gelen bu çekişmede Rus egemenliğinden yararlanmak için daimi bir yarış söz konusuydu. Fakat bu durum zaman içerisinde köklü bir biçimde değişime uğramadı: Şöyle ki bugün dahi Antakya Patrikhanesi, Kudüs Ortodoks Kilisesi ile Katar’daki piskoposluk bölgesinde kimin meşru temsilci olacağı üzerine bir ihtilaf içerisinde olduğundan ötürü gerilimler yaşanmaktadır. Buna karşın Antakya Patrikhanesi, Katar’ı kendi yetki bölgesinde görüyor ve bu ihtilafta Moskova Patrikhanesi ile ittifakı gözetirken Kudüs, İstanbul Patrikhanesi ile ittifak içerisinde olmaya daha fazla odaklanmış gibi görünüyor. Bu noktada, Rus Ortodoks Kilisesi’nin ve Rus hükümetinin siyasi eğilimleri örtüşüyor çünkü şu an Rus devletinin çıkarları, Suriye’deki Ortodoks Hristiyanların pozisyonuyla yakından ilişkili. Rus hükümetinin Suriye’deki mevcut çıkarları ise kısaca şu şekilde özetlenebilir:

Orta Doğu’daki konumunu güçlendirmek için yeni dayanak noktaları aramak
Rusya’nın Suriye politikasındaki zayıf noktalarından biri, ülkede baş gösteren çatışmalardan dolayı yaşanan iç savaşa çatışmanın taraflarından birinin yanında katılması. Öyle görünüyor ki bu durum, Rus yönetimini geleceği belirsiz olan Şam’daki mevcut rejime fazlaca bağımlı kılarak Rusya’nın konumunu ciddi şekilde zayıflatacak ve sınırlandıracaktır. Rusya tam da bu sebeple bölgede alternatif müttefikler bulma arayışına girdi.

Beşar Esad ile esasında kesişen siyasi çıkarlar üzerine kurulan bu ittifak, oldukça kırılgan ve kısa ömürlü. Bu ittifakın akıbeti ise belli bir boyuta kadar siyasi konjonktüre ve dünyadaki güçler dengesine bağlı. Haliyle Suriye Ortodoks Kilisesi ile benzer moral değerleri ve geçmişe dayanan köklü ve tarihsel yakın temas geleneğini temel alacak potansiyel bir ittifak, çok daha uzun soluklu ve sağlam olur çünkü bu ittifak çok daha az alışveriş ve menfaat hesabı gerektirecektir. Dolayısıyla bu ittifak, daha zaman üstü ve değişken siyasi manzaranın getirilerine daha az bağımlı bir ittifaktır.

Nitekim bu yargılar, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin tarafından Nisan 2015’te, Rus hava kuvvetlerinin Suriye’de operasyonlara başlamasının hemen öncesinde yaptığı ve Rusya’nın Suriye’deki Hristiyanlar için derin endişelerini açıkça belirttiği açıklamasıyla da destekleniyor. “Orta Doğu’daki Hristiyanların durumuna bakıldığında, çok kötü bir durumda oldukları görülür. Bu sorunu birçok kez gündeme taşıdık ve uluslararası toplumun, Orta Doğu’daki Hristiyan nüfusunu korumak için yeterli önlemleri aldığına inanmıyoruz” [5]. Bu sözler muhtemelen, Rusya’nın Orta Doğu politikasına dair en önemli dinamiklerinden birine dair ipucu içeriyordu.

Aynı fikir, Putin’in açıklamalarının hemen ardından Rus Ortodoks Kilisesi tarafından da benzer şekilde tekrarlandı. Kilise’nin Dışişleri Departmanı’nın başında bulunan Metropolit Ilarion, dış politikanın esas istikametlerinden birinin, “nerede olursa olsun eziyet gören Hristiyanların ne pahasına olursa olsun korunmasına” yönelik bir mücadeleyi de barındırması gerektiğine işaret ediyordu [6]. Bu anlamda Rusya’nın dış politikası ve Levant bölgesindeki Hristiyanların pragmatik hedefleri özü itibariyle kesişiyor çünkü iki taraf da iktidarın, Hristiyan azınlığın haklarını ve menfaatlerini hesaba katacak ve koruyacak mevcut laik rejimin elinde kalmasını istiyor.

Ayrıca, Suriye’deki Ortodoks Hristiyanların tek temsilcisi olan Antakya Kilisesi, Rusya için de oldukça cazip bir ortak. Bu durum, bilhassa Antakya Kilisesi’nin Rus Ortodoks Kilisesi’nden ve Rus hükümetinden bağımsız olmasından ve Hristiyanları korumak hususunda oldukça mahir olmasından –örneğin, Orta Doğu’daki insani operasyonlara aktif katılımıyla- kaynaklanıyor. Bundan ötürü Antakya Kilisesi’nin mensuplarının büyük çoğunluğu, mevcut korkutucu duruma rağmen kayda değer bir sadakat sergileyerek bulunduğu yeri terk etmeyip yerleşim bölgelerinde kalmayı tercih ettiler. Nitekim bu durum, Kilise’nin finansal ve manevi desteğinden ötürü mümkün olabildi. Dolayısıyla, Antakya Patriği 10. Ioann devamlı bir şekilde cemaatini atalarının topraklarında kalmaları ve bu suretle ülkeden Hristiyan göçünü durdurmaları konusunda uyarıyor ki bu da Rusya için inanılmaz bir fayda sağlıyor. Birincisi, bölgedeki manevi misyonu için Rusya’ya destek sağlamasına yardımcı olmaktadır. İkincisi, bu kesimin ileride Rusya’nın bölgede güvenebileceği bir dayanak teşkil etmesinden ötürü fayda sağlamaktadır.

Hristiyan zümreler nezdinde Rusya’nın, Orta Doğu’daki “Hristiyan soykırımına” [7] karşı durduğu şeklinde iyi bir imaj yaratmak
Suriye ve Irak’ta çoğunlukla Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) tarafından gerçekleştirilen Hristiyanlara dönük katliamlar, tüm Hristiyan dünyası açısından söz konusu duruma müdahale etme mecburiyetini doğurdu. Hristiyan cemaatlerin tarihsel anlamda ayrılıklarına sebep olan temel tezatlara rağmen bu cemaatler, tüm gayretlerini bu konu üzerinde yoğunlaştırmaya başladılar. Bu bağlamda Moskova Patriği Kirill’in son açıklamaları oldukça dikkat çekiciydi: “Bugün teröre karşı mücadele, uluslararası toplumun ortak mücadelesi olmalı; nitekim bu sadece Rusya’nın değil tüm ulusların kaygısıdır. Şeytanı yok etmek için birlik olmak zorundayız çünkü bu savaş kutsal bir savaştır” [8]. Patrik Kirill’in, bölgede akan kanı en kısa zamanda durdurmak için uluslararası topluma yaptığı çağrı, Rusya’nın Suriye’de bir yıldan fazla süredir savaştığı “evrensel şeytan”a karşı mücadeleye katılması için diğerlerine de çağrıda bulunan Rus yetkili ağızlar tarafından da benzer bir şekilde tekrarlandı.

Görüldüğü üzere, Rus patriğinin yaptığı çağrı bir karşılık bulmuştu. Patrik Kirill ve Papa Francis, Şubat 2016’da Küba’da gerçekleşen bir toplantı sırasında uluslararası toplumu “Orta Doğu’da daha fazla Hristiyan’ın yerinden edilmesini engellemek için bir an önce harekete geçmeye” çağırdı [9]. Söz konusu ortak açıklama, Katolik ve Ortodoks kiliseleri arasında tarihte emsali olmayan bir dayanışma mahiyeti taşıyordu. İki dini lider arasındaki bu ittifakın, Orta Doğu’daki Hristiyanlar özelinde bir motivasyonunun olması oldukça kayda değer çünkü bu durum, Orta Doğu’daki Hristiyanlara yapılan baskının Hristiyan toplumunu nasıl birleştirebildiğini gösteriyordu. Katoliklere ek olarak, ABD’deki Protestanlar arasında da bir konsensüs var. Bu minvalde, The Billy Graham Evangelistic Association (BGEA) Başkanı William Franklin Graham da Rus Ortodoks Kilisesi’ni ve Rus hükümetinin Suriye’deki hava harekâtını destekliyordu:

“İnanıyorum ki onun (Patrik Kirill’in) Suriye hükümetine olan desteği, Suriye’deki Hristiyanların hayatlarını kurtarabilir. Vladimir Putin ile yaptığımız toplantıda da aynısını söyledim. O da oldukça netti ve Rusya’nın Suriye’deki rolünü doğrudan formüle etti: Suriye hükümeti, Hristiyanların haklarını koruduğu müddetçe Suriye’deki devlet kurumlarının tamamen çökmesini engellemekti bu. Eğer Suriye’deki mevcut devlet kurumları yok edilirse ülkede bir soykırımın fitili ateşlenecek. Şu an Hristiyanların çoğunluğu Suriye rejiminin koruması altındayken, devlet kurumlarının çökmesi durumunda Hristiyanların kökleri kazınacak. Bu durumda Rusya’nın müdahalesinin, krizin siyasal olarak çözülmesine katkı sunacağını sanıyorum. Neredeyse kesin bir şekilde Suriyeli Hristiyanlar, Rusya’nın katılımını kendilerinin kurtuluşu için en güvenli yol olarak görüyorlar” [10].

Tüm bu hadiseler son derece önemli, çünkü Orta Doğu’da inançlarını korumak isteyenlerin bu şekilde bir korunma güdüsüne ihtiyacı olması, tüm dünyadaki Hristiyanları bir araya getirebilme hususunda ne kadar güçlü olduğunu açıkça sergiliyor.

Rusya’nın, Suriye’deki hava harekâtını kendi halkı nezdinde meşrulaştırması
Rus siyasi elitleri için bu ittifakın asıl kazanımı, zulme uğrayan Hristiyanlara yardım ederek Suriye’deki askeri müdahalelerini meşrulaştırabilmeleri. Şu anda Rus aydın tabakasının görece büyük bir kısmı açıkça bu müdahaleye karşı. Şimdilerde ise hükümetin Rus liberallere karşı kuvvetli bir argüman olarak Orta Doğu’daki Hristiyan meselesini kullanabilme şansı var. Dahası, Rus dış politikasının temel hedefi olarak Suriye’de “Hristiyan soykırımının” engellenmesi, öfkeli Batı dünyasının nezdinde otoriter bir yönetim olarak Esad rejimine doğrudan verilen bir desteğe kıyasla daha ikna edici ve anlaşılabilir.

Vladimir Putin ve hükümetinin mevcut söylemi temel olarak, modern dünyayı etkileyen küresel meselelere dair Batı’dan bağımsız kendi görüşü ile bu sorunların nasıl çözüleceğine dair kendi yaklaşımıyla kuvvetli ve sarsılmaz bir Rusya fikrini esas alıyor. Rusya Devlet Başkanı zaten birçok kez, Rusya’nın Orta Doğu’daki veya herhangi bir yerdeki hayati çıkarlarından ödün vermeyeceğini ve Hristiyan meselesinin bunlardan biri olduğunu söyledi. Rus milletinin ayırt edici bir sembolü ve bu cihetle Rus ulusal kimliğinin de temel unsuru olarak Rus Ortodoks Kilisesi dış politikayı şekillendirmede büyük rol oynuyor. Bu durum spesifik olarak, kilise açısından Rusların çoğunluğunun kendilerini Ortodoks Arapları da kapsayan Ortodoks medeniyetine ait gördükleri anlamına geliyor. Böylece, Rus halkının zihninde Ortodoks medeniyeti ve Rusya’nın güvenliği ile bir arada olması varoluşsal bir öneme sahip. Nihayetinde Rusya’nın bugün için dindaşlarının güvenliği için verdiği savaş, aynı zamanda kendi kültür havzası ve medeniyeti uğruna verdiği bir savaşa da dönüşüyor.

Rusya, Ortodoks toplumu vasıtasıyla Suriye’deki kültürel alanını genişletme ve uzun vadede kalıcı bir kültürel nüfuz alanı oluşturma fırsatına sahip. Esad’ın, Rus dilinin Suriye okullarında zorunlu ders olarak okutulacağını söylemesinin üzerinden çok geçmedi [11]. Rus hükümeti de din ile beraber dilin, bir ulusun ve kültürünün temel unsurlarının biri olduğuna inanıyor. Örneğin, Levant bölgesindeki ve Orta Doğu’daki Ortodoks toplumunu desteklemek suretiyle bölgede tüm insani çalışma alanlarına girip önde gelen birçok siyasi figürle ve organizasyonla temas kurabilmiş ve oldukça etkili olan Imperial Orthodox Palestine Society’nin (IOPS) aktiviteleri söz konusu kültürel nüfuzun boyutlarını ve potansiyelini açıkça ortaya koyuyor [12].

Neticede Rus Ortodoks Kilisesi ve Rus hükümeti kendilerini “medeniyetlerinin güvenliği” stratejisini, kendilerini koruyucuları olarak gördükleri ve ulaşabildikleri tüm gruplara kadar varan bir yelpazeyi genişletme yükümlülüğü altında hissediyorlar. Son yıllarda “Rus dünyası” içerisinde anılan tüm gruplar -bu takipçilerin Ukrayna’nın doğusunda ya da Suriye’de olması fark etmeksizin- Rus kültürünün parçaları olarak düşünüldü. Ortodoks Hristiyanların bu duruma verdikleri karşılık da Lübnan Üniversitesi’nde felsefe profesörü olan Suhail Farah’ın veciz bir sözünde açık bir şekilde karşılık buldu: “Rusya’nın, Orta Doğu’daki Hristiyanların akıbetini gerçekten umursayan tek ülke olduğuna eminim. Bu soruna dair Vatikan’da ve bazı diğer Hristiyan ülkelerde mücadele veriliyor olmasına rağmen sadece Rusya, Orta Doğu’daki Hristiyanlara dini destek veren ve onları savunan bir devlet” [13].

Orta Doğu Ortodoksları Nezdinde Rus Mevcudiyetinin Kalıntıları
Son yıllarda Rusya’nın Orta Doğu Hristiyanlarına dair görece aktif bir politika izlemesini açıklığa kavuşturmaya yardımcı olacak bir başka önemli olguya dikkat çekmek uygun olacaktır. Bu olgu, Vladimir Putin’in daha sonra kendisinin siyasi amentüsü hâline de gelecek veciz bir sözünde bir dereceye kadar ifade ediliyor: “Halkımızdan vazgeçmeyeceğiz.” Putin’in tüm iç ve dış politikasına yayılan bu tezi ise, Rusya’nın genelde Suriye krizine ve özelde Orta Doğu Hristiyanlarına yönelik politikasıyla doğrudan ilgilidir.

“Arap Baharı”nın siyasi, askeri ve ekonomik anlamda ortaya çıkmasından önce Rusya-Suriye iş birliğinin oldukça düşük bir seviyede olduğu biliniyor. Çünkü Suriye esasında, Türkiye ve Körfez ülkeleriyle yakın ilişkilerini koruyarak esas olarak Batı’dan ortaklar edinmeyi gözetiyordu. Nitekim Moskova için de Şam çok büyük bir öneme sahip değildi. Kremlin’in Suriye’ye dair pozisyonu, Libya’daki senaryonun arka planı karşısında Moskova’nın bir kez daha kendisini kandırılıyor olduğunu düşünmesiyle önemli derecede değişti. Rus toplumu içinde, Rusya’nın Yugoslavya’daki Slobodan Miloseviç, Irak’taki Saddam Hüseyin ya da Libya’daki Muammer Kaddafi olmasına bakılmaksızın, Batılı tehditler karşısında “tarihi” müttefiklerini koruyamadığı fikri popülerlik kazandı. Aynı zamanda, Putin’in Dmitry Medvedev’den başkanlığı almasıyla, Kremlin’de de ciddi değişiklikler yaşanıyordu. O zamandan bu yana Libya örneği, sıklıkla Suriye krizi ile kıyaslandı. Böylelikle, Esad rejiminin korunması sadece bir prensip meselesi olmaktan çıkıp Rus liderin itibarına dair kişisel bir mesele hâlini de aldı.

Orta Doğu’daki Hristiyanlara yönelik de benzer bir politika yürütüldü. Bu yazının başında, Rus liderlerinin Rusya dışındaki iki tarihi Ortodoks yerleşim bölgesine olan özel ilgisini detaylı bir şekilde tarif etmiştik: Balkanlar ve Orta Doğu. Bugün Balkan yarımadası jeopolitik anlamda Moskova için neredeyse kaybedilmiş bir coğrafya olarak görülebilir. Üç temel Ortodoks ülke –Bulgaristan, Sırbistan ve Karadağ- Ortodoksluk zemini de dahil olmak üzere asırlar boyunca sürmüş yakın tarihi bağlarına rağmen aşamalar halinde Rusya’dan gün geçtikçe daha fazla uzaklaşıyorlar. Nitekim Bulgaristan, 2007’den beri Avrupa Birliği’nin, 2004’ten beri NATO’nun üyesi ve “Güney Akımı” boru hattının inşasının durdurulması hadisesinde gördüğümüz üzere, şu an kendi dış politika önceliklerini Rusya’ya aldırmadan belirleyebiliyor.

Karadağ da Batı ile yakınlaşma yönünde bir istikamet üzere ilerliyor. 2010’da AB üyeliği için aday devlet statüsü kazandı ve 2017 ilkbaharında olması beklendiği hâlde 2016’da NATO’ya dahil olma anlaşmasını onayladı. Karadağ’da Rus yanlısı bir siyasetin yürütülmesini mümkün kılan Ortodoks lobisine açıkça bağımlı olan Moskova ise Podgorica’nın politikalarını Rusya’ya ihanet olarak görüyor. Bu yüzden, Rus hükümetinin bu bölgedeki menfaatlerini kurtarma girişimleri nihayetinde başarısız oldu.

Batı’ya entegrasyon kurumlarının hâlâ dışında kalan tek ülke Sırbistan. Ancak bunun da zamanla gerçekleşeceğine inanmak makul, çünkü er veya geç Belgrad’ın da nihai yönelimi Batı’ya doğru olacaktır. Bu esasen Rusya’nın Sırpların gözündeki itibarından kaynaklanıyor. Nitekim Sırplar, 1999’da NATO’nun “Müttefik Kuvvetler Operasyonu ‘nu başlatmasına Rusya’nın kayıtsız kalışını hâlâ affedemiyor.

Tüm bunlar kilit öneme sahip çünkü Rusya’nın nüfuz sahibi olduğu bölgelerden birinde geçmişte sahip olduğu etkisi ciddi ölçüde zayıflıyor. Bu da Rusya’ya, Orta Doğu Hristiyanları açısından itibarını ve bölgedeki nüfuzunu korumak kaydıyla Orta Doğu’da süren mevcut krizlere aktif olarak katılmak dışında bir seçenek bırakmıyor. Şüphe yok ki Orta Doğu’daki Ortodoks Hristiyanların desteklenmesi konusunda gösterilecek ufacık bir zafiyet dahi, Rusya’nın pozisyonunu kayda değer ölçüde zayıflatıp onun “büyük güç” olma hevesinin sonunu getirecektir.

Ortodoks Hristiyanlığı, siyasi gücün kaynağıyla yakından iş birliği içerisinde olarak ve Rus halkının gözünde iktidarın meşrulaştırılmasına katkıda bulunarak geleneksel anlamda Rusya’nın devlet ve kimlik formasyonunda kilit bir role sahip oldu. Suriye krizi de bu anlamda bir istisna değil. Rusya’nın Orta Doğu’daki askeri varlığı, Rus halkının gözünde sadece bir savaş olarak meşrulaştırılmadı, aynı zamanda Rusya’nın, ülkedeki Hristiyan nüfusun korunmasına öncülük etmesi gerektiği bir “kutsal savaş” olarak sunuldu. Kasım 2015’te Suriye’ye Rus hava kuvvetlerinin operasyonunun başlamasından kısa bir süre sonra Vladimir Putin bir toplantıda Rus yetkililere şöyle konuştu: “Suriye ve Lübnan’da 2 milyon civarında Ortodoks Hristiyan var ve 5 milyon Ortodoks da Orta Doğu’nun farklı yerlerine dağılmış durumda. ABD’deki başkanlık seçimlerinin sonucu ne olursa olsun Beyaz Saray, IŞİD ve Nusra Cephesi gibi fanatik İslami örgütleri destekleyerek petrol zengini olan bölgede büyük bir felakete yol açmaya istekli görünüyor” [14].

Böylece Rus devlet başkanının açıkça, “mazlum dindaşların kurtuluşu” fikri ile Rusya’nın sahip olduğu Hristiyan köklerine döneceğini deklare ettiği söylenebilir. Nitekim Rus otoriteleri de Suriye’deki varlıklarını, siyasi olarak seküler olan Batı’ya karşı Rusya’nın ruhani ve dini yeniden doğuşu olarak betimliyordu. Ancak şu da var ki Orta Doğu’daki Hristiyan din adamları arasında Rusya’nın Suriye’deki rolüne dair bir konsensüs yok. Halep Başpiskoposu Jean-Clement Zhanbarta, Rusya’nın 2015’teki askeri müdahalesini açıkça desteklerken[15], Beyrut Metropoliti (Rum Ortodoks Kilisesi’nin bir başrahibi) Elias audi, Rus hava saldırısı başladığında buna karşı çıktığını açıkça ortaya koyuyordu: “Öldürenler kutsanamaz! Rus Kilisesi, ABD’nin 2003’te Irak’ta başlattığı savaşı açıkça kınamıştı. Bugün ise Putin’i Suriye’de desteklemek için ‘kutsal savaş’ tanımını kullanıyorlar.”[16]

Bu sebeple, iş Rusya’nın Orta Doğu’daki Hristiyanlara yönelik politikasına geldiğinde Rusya’nın bu meseleyi esas olarak Rus otoritelerin Suriye’deki eylemlerini Rus kamuoyunun ve uluslararası toplumun nezdinde meşrulaştırmanın bir yolu olarak kullandığını göz önünde bulundurmak oldukça önemli. Buradan hareketle bu söylemin ana hedefinin, Rusya’ya ülke içinde olumlu bir imaj yaratmak ve muhtemelen dışarıda da bunun reklamını yapmak olduğunu söyleyebiliriz.

Referanslar

[1] Brown L.C. Imperial legacy: the Ottoman imprint on the Balkans and the Middle East. Columbia University Press, 1996.

[2] Panchenko K.A. Orthodox Arabs: A path through the century: A collection of articles. Moscow, 2013.

[3] Ibidem.

[4] Shkarovsky M.V. The Russian Orthodox Church and Policy of the Soviet State at 1939-1964. Saint Petersburg, 1996.

[5] Putin: Orta Doğu’daki Hristiyanları korumak için alınan önlemler yetersiz, RIA Novosti, 16 Nisan, 2015, https://ria.ru/world/20150416/1058989211.html

[6] Russia demands the protection of Christians in the Middle East, Vzglyad, 6 Nisan, 2015, http://vz.ru/politics/2015/4/6/738064.html

[7] Patrik Kirill, Antakya Patrikhanesi’nin delegasyonuyla bir toplantı gerçekleştirdi Rus Ortodoks Kilisesi, 22 Kasım, 2016, http://www.patriarchia.ru/db/text/4693523.html

[8] Patrik Kirill: Suriye’de bir “kutsal” savaş var, BBC Russia, 19 Ekim, 2016, http://www.bbc.com/russian/media-37705858

[9] Patrik ve Papa, Orta Doğu Hristiyanlarını koruma çağrısı yaptı, Gazeta.Ru, Şubat 13, 2016,
https://www.gazeta.ru/social/news/20..._8245673.shtml

[10] Maltsyv V. Rusya, Suriye savaşında Batılı Hristiyanlarca dünyadaki elitlere karşı desteklenecektir, Life. Religions, 1 Ağustos, 2016, https://life.ru/t/%D1%80%D0%B5%D0%BB..._mirovykh_elit

[11] The Syrian schools introduced compulsory study of Russian language, Russia Today, 29 Mayıs, 2014,
https://russian.rt.com/article/34171

[12] The History of the Imperial Orthodox Palestine Society, IOPS, http://www.ippo.ru/historyippo/archive/subrubric/1011

[13] Suhail Farah: Orta Doğu Hristiyanlarını umursayan, Rusya’dır, Russia and Christian East, 11 Şubat, 2015,
http://ros-vos.net/holy-land/7/2/7/

[14] Marshall D. Putin Announces Defending Christians Against Obama’s Terrorists Operation Salvation, The Marshall Report, 15 Ekim, 2015, https://themarshallreport.wordpress....ion-salvation/

[15] Syria’s Disappearing Christians and the Propaganda War, The Arab News, 25 Şubat, 2016, https://www.alaraby.co.uk/english/so...propaganda-war

[16] Freeman C. Syria archbishop calls on West to back President Bashar al-Assad in war against Islamist rebels, The Telegraph, 13 Ekim, 2015, http://www.telegraph.co.uk/news/worl...st-rebels.html

Gazne Devleti ( Gazneliler )




Gazne devleti 963 yılında Alp Tekin tarafından Afganistan’da kurulmuştur. İlk Türk İslam devletlerinden olan Gazne devleti çok uzun süre gücünü korumuştur. Gazne devleti, Selçuklu devleti ile yapmış olduğu Dandanakan Savaşını kaybetmiş ve Hindistan’a çekilmiştir. Devletin yorgun ve zayıf düşmesinin ardından Afgan kökenli olan Gurlular tarafından 1187’de yıkılmıştır. [1], [2], [3],

Gazne Devletinin Kuruluşu

Sebükteginiler olarak bilinen Gazne devletinin kurucusu olan Alp Tekin (Alp Tigin) devleti kurmadan evvel Horasan genel valisi olarak çalışmıştır. Fakat Samanilerin hükümdarı olan Mansur ile arasında gerçekleşen anlaşmazlıkların ardından görevinden ayrılıp Belh kentine yerleşmiştir. Mahsur ise kendisine yaptığı davranışlarından ötürü Alp Tekin’in üzerine güçlü askeri birlikler göndermiştir. Mansur’un birliklerine karşı direnen Alp Tekin galibiyeti kazanmıştır. Alp Tekin’in yeni planı ise Emir Lavik yönetiminde olan Gazne şehrini ele geçirmek olmuştur. Alp tekin planını uygulayarak Gazne şehrini ele geçirip 963’te Gazne devletini kurmuştur. Alp Tekin’in Gazne’yi yönetmesinden kısa bir süre sonra tahta oğlu Ebu İshak İbrahim(963-966) geçmiştir. Samanilerin devamı niteliğinde olan bu devlet Gazne’de ki hâkimiyetini garantilemiştir. Ebu İshak İbrahim’in oğlu olmadığı için yerine Türk komutanlardan biri olan Bilge tekin geçmiştir. Bilge Tekin, Gerdiz Kalesini kuşattığı esnada vefat etmiştir. Ardından yerini Piri Tegin ( Böri Tekin) almıştır. Başarısızlıklarından dolayı kısa sürede görevinden alınmıştır. Alp Tekin’in yetiştirdiği komutanlarından biri olan Sebük Tigin bu göreve layık görülmüştür. [1], [2], [3]



Sebük Tigin Dönemi

Oldukça yetenekli olan Sebük Tigin, Kırgızistan sınırları içerisinde bulunan Işıklı Göl sahillerindeki Barshan bölgesinde doğmuştur. Samaniler valisi olarak görünse de tam anlamıyla özgür bir hükümdar olmuştur. Gazne devletinin gerçek kurucularından sayabileceğimiz Sebük Tigin, Gazne devletini çok iyi yerlere taşımıştır. Sebük Tigin kısa sürede hâkimiyetini doğu Afganistan’da bulunan Zabülistan bölgesine kadar yaymıştır. Sebük Tigin halkı kendi tarafına çekmek amacıyla bölgede yaşayan asillerden birinin kızıyla evlenmiştir. Ardından Türk Gulam grupların yaşadığı Büst şehrine saldırarak şehrin hâkimiyetini eline almıştır. Kuzeydoğu Belucistan’daki Kustar bölgesini ele geçirerek devlet hâkimiyetini Toharistan ve Zemindavere kadar genişletmiştir. Sebük Tigin’in başlattığı bu saldırının ardından Kabil, Samgan ve Celalabad, Gazne devletinin yönettiği alanlar arasına girmiştir. Bu bölgelerde yaşayan Afgan ve Halaç Türkleri kısa sürede Gazne devletini benimsemiştir. Bamyan, Gur ve Toharistan bölgeleri de kısa süre içerisinde Gazne devletinin eline geçmiştir. Ele geçirilen bu alanlar Sebük Tigin’in yaymaya çalıştığı İslam inancına karşı bölgeler olduğu için hükümdarın saldırı planlarında ilk sıraları almışlardır. [1], [2], [5],

Kazanılan zaferlerle beraber Sebük Tigin, Kabil nehri boyunca Paşaver’e kadar ilerlemiştir. Samaniler gücünü kaybetmeye ve zayıflamaya başlayınca, Samaniler hükümdarı olan Nuh, Horasan Valisi olan Ebu Ali Muhammed Simcuroğlu ile arasındaki sorunlara çözüm için Sebük Tigin’den yardım talep etmiştir. Sebük Tigin’in yardımlarıyla, Samaniler, Horasan valisini yenerek galibiyeti kazanmışlardır. Sebük Tigin’in, Horasan’a düzenlediği sefere oğlu Mahmud’ta gitmiştir. Gösterdikleri üstün başarılardan ötürü, Sebük Tigin ve oğlu Mahmud’a unvanlar verildi. Ardından Mahmud, Horasan valisi ve başkomutan olarak göreve başlamıştır. 997’de Sebük Tigin hayatını kaybetmesiyle, tahta Sebük Tigin’in vasiyetiyle üç oğlundan( Mahmud, Yusuf, İsmail) en ufağı olan İsmail çıkmıştır. Bunun haksızlık olduğunu düşünen Mahmud, kardeşini uyarmış fakat ters tepki almıştır. Tahta çıkmayı kendine hedef koyan Mahmud, Gazne üzerine saldırı düzenleyerek kardeşinin elinden tahtını almıştır. Mahmut, samaniler ile arasındaki bütün samimiyetini kesip(998) tam anlamıyla özgür ve bağımsız bir hükümdar olduğunu kanıtlamıştır. [1], [2], [5],

Gazneli Mahmut Dönemi

Hiç kuşkusuz Gazne devletinin en zeki ve en güçlü hükümdarlarından biri olan Mahmud 1970’de doğmuştur. Başarılarından dolayı Yeminü’d- devle ve Eminü’l-mille unvanlarını almıştır. Bilindiği üzere Mahmud ilk sultan unvanını alan hükümdardır. Ayrıca kendisine tarih kaynaklarında Gazneli Mahmud’ta denilmektedir. Gazneli Mahmud, hükümdarlığının ilk safhalarında şairler, edipler ve ilim insanlarına karşı büyük destek vermiştir. Hindistan üzerine İslam’ı yaymak amacıyla düzenlediği seferlerle İslam dünyasının en büyük hükümdarlarından biri olarak nam salmıştır. [1], [2],



Gazneli Mahmud, samaniler tarafından değer görmeyen Abbasi Halifesine elçi yollamış ve adına hutbe okutmuştur. Halife Kadir Billah, Gazneli Mahmud’un bu kibar davranışına karşılık olarak ona Yeminü’d- devle ve Eminü’l- miile unvanlarıyla beraber hil’at, bayrak ve taç yollamıştır. 1000 yılına gelindiğinde ikili arasında anlaşmayı belirten büyük bir merasim yapılmıştır. Gazneli Mahmud, halifenin kendisine yapmış olduğu iyilik ve kibarlığa karşılık olarak İslam dinini yaymak ve korumak adına her sene Hindistan’a sefer düzenleneceğini belirtmiştir. Zaman içerisinde Gazneli Mahmud verdiği sözleri tutmuş ve büyük hizmetler vermiştir. Bunu karşılığında Abbasi halifesi ona Nizâmü’d Din ve Nasıru’l- hak unvanlarını vermiştir. Gazneli Mahmud’un başarıları ve namı yayılmaya devam ettikçe Şii Fatımi Hilafetinden anlaşma istekleri gelmiştir. Bilindiği üzere Gazneli Mahmud, Sünni İslam öncülüğünü yaptığı için anlaşmaları reddetmiştir. [1], [2],

Gazneli Mahmud, tahta bulunduğu süre zarfında hiç durmadan çalışmış ve büyük başarılar kazanmıştır. Ömrü seferlerle geçen Gazneli Mahmud böylelikle adını tarihe altın harflerle yazdırmıştır. Tarihe şöyle bir baktığımız zaman ilk olarak Karahanlılar’ın 999’da yok ettiği samanilerin topraklarının nerdeyse çoğunu ele geçirmiştir. Ardından; Sistan’a (999, 1002, 1003), putperest Gurlular, Harezm seferi ve zaptı(1117), Kusdar bölgesinin alınması(1111), Garcistan fethi(1112) gibi daha birçok sefere imza atmıştır. Ayrıca Horasanı korumak adına Karahanlılar’la tahtını korumak amacıyla da Oğuzlarla birçok harp gerçekleştirmiştir. [1], [2], [5],

Gazneli Mahmud’un mükemmel savaş taktiklerini uyguladığı Hint seferlerinin amacı İslam Dinini yaymak olmuştur. Gazneli Mahmud son olarak ırak-ı Acem adı verilen Hemedan ve Rey şehirlerinin arasında bulunan bölgeyi ele geçirmiştir. 1029’da Rey şehrine saldırarak bölgeyi Batıniler’den arındırmıştır. Artık sağlığını kaybetmeye başlamış ve 1030’da hayatını kaybetmiştir. [1], [2], [5],

Mesud Dönemi

Bilindiği üzere Gazneli Mahmud’un iki erkek çocuğa sahipmiş. Gazneli Mahmud vefat edince yerine oğlu Muhammed geçmiştir. Fakat ordu Mahmud’un diğer oğlu olan Mesud’un tahta çıkmasını istemiştir. Mesud, Gazne’de ki Herat bölgesine birlikleriyle saldırınca heyet tarafından tahtın yeni sahibi olarak ilan edilmiştir. Babasının yolundan gitmeye çalışan Mesud bütün planlarını Hindistan üzerine kurmuştur. 1040’da Selçuklular ile yapılan Dandanakan savaşını kaybetmiş ve Gazne’den Lahora geçmiştir. Mesud’un oğullarından olan Mecdud daha önceden Lahora gönderilmiştir. Diğer oğlu Mevdud ise Belh’i savunması için görevlendirilmiştir. Mesud’a kızgın olan bazı kesimler ayaklanma çıkarmış ve bu ayaklanmada Mesud tutuklanmıştır. Bunu fırsat bilen yeğeni Ahmed, Mesud’un tutuklu kaldığı hapishaneye giderek onu öldürmüştür (1041). [1], [2], [5],

Mesud Sonrası Gazne Devleti

Gazne arık eski gücünü kaybetmeye başlamıştır. Belh’i savunmak için görevlendirilmiş olan Mevdud Gazne’ye saldırdı. Mesud’un ölümünden sonra taht tekrar Muhammed’e verilmiştir. Mevdud, Gazne’de ki Negrehar bölgesine saldırmış ve babasının katillerini öldürmüştür. Mevdud, Celalabad yakınlarında Fethabad kentini kurmuş 1041-1049 yılları arasında burayı yönetmiştir. Artık hiçbir şey eskisi gibi sürmemiş ve saldırılar başlamıştır. Mevdud’un ikiz kardeşi olan Mecdud başkaldırmıştır. Bu başkaldırıdan yararlanan Hindular (Delhi racası) doğuda Lahor’a saldırmışlardır. Batı bölgesinde ise Selçuklu orduları Gazne üzerine seferler yapmış ve birçok kenti yağmalamışlardır. Kısa bir süreliğine bu bölgeler savunulsa da bir süre sonra tekrar güç Selçukluların eline geçmiştir. 1049 yılında Mevdud hayatını kaybetmiş ve yerine II. Mesud geçmiştir. Fakat kısa sürede tahtan indirilmiştir. 1049-1052 arası Gazne tahtı sürekli hükümdar değişikliği yapmıştır. Bu durumun düzelmesi adına Ferruhzad 1052’de hükümdar ilan edilmiştir. Yeni hükümdar Selçuklu tehdidini durdurmayı başarmıştır. Ferruhzad 1059’da vefat edince yerine kardeşi İbrahim geçmiştir. İbrahim ilk iş olarak Selçuklularla anlaşma yapmış oğluna Melikşah’ın kızını istemiştir. İbrahim, Hindistan’a yapmış olduğu seferlerle Ganj ırmağına kadar olana bölgeleri ele geçirmiş ve sultan unvanını almıştır. İbrahim’in döneminin ardından tahta çıkan hükümdarlar ülkeyi iyi yönetememişlerdir. Zamanla yeni bir Türk devleti olan büyük Selçuklu devleti ortaya çıkmıştır. Gücünü kaybeden Gazne devleti Büyük Selçuklu Devletinin gücünü kaybetmiş ve onun egemenliği altına girmiştir. 1187 yılına gelindiğinde Gazne devleti Gurlular tarafından yıkılmıştır. [1], [2], [3],[5],

Gazne Devletinde Yönetim ve Teşkilat Biçimi

Gazne devletinin genel yapısına baktığımızda halk Türkler ve orta Asya’dan göç etmiş etnik kökenli insanlardan oluşmaktaydı. Yönetimin en üst kısmında Sultan ve Emir denilen hükümdar bulunmaktaydı. Gazneli hükümdarları İslam bayraktarı olduklarını belirten unvanlara sahiptiler. Hükümdar gerektiği zaman kendisine vezir tayin ederek, yönetime katkı sağlayan diğer divan üyeleriyle görüş birliği yapmak için toplantılar yapabiliyordu. Gazne devletinin saray teşkilatı diğer Türk devletleriyle aynı özelliklere sahiptir. Karahanlılar, Selçuklular ve Gazneliler de samanilerin katkısıyla Abbasi etkileri görmek mümkün. Ağaçı, Candâr, Emir-i silah, Camedar, Şarabdar, emir-i Ahir, Hansalar, Emir-i Şikâr, Emir-i Hares, Çavuş gibi saray görevleri bulunmaktaydı. [2], [4], [5],

Merkez Teşkilat Biçimi

Gazne devletinde Gazneli Mahmud tahta geçene kadar saltanat görülmedi. Devleti Türk komutanlar idare ediyordu. Devlet yönetimi merkez ve eyalet teşkilatı olarak iki bölümden oluşmaktaydı. Devletin başkenti 1157 yılına kadar Gazne olarak kaldı daha sonra devletin yıkılışına kadar Hindistan’da ki Lahor şehri başkent oldu. Gazne devleti başkentte bulunan divan teşkilatının verdiği kararlar ile idare ediliyordu. Divanda alınan kararlar hükümdara iletilir, hükümdarda onaylayıp uygulardı. Devlet merkezinde Divan-ı Vezaret, Divan-ı Risalet, Divan-ı Arz, Divan-ı İşraf ve Divan-ı Vekâlet adında beş ana daire bulunuyordu. [2], [4], [5]

Divan-ı Arz
Yöneticiliğini Sahib-i Divan-ı Arz yapmaktaydı. Askeri alanda maaş, eğitim, asker toplama, silah yapımı ve bakımı gibi alanlarla ilgileniyordu. Kısaca günümüzün Milli Savunma Bakanlığı da diyebiliriz. [2] [4],

Divan-ı Risâlet

Yöneticiliğini Sahib-i Divan-ı Risalet dediğimiz başkan yapıyordu. Vezire eş sayılacak kadar mühim bir görevdi. Eyaletler ve yabancı devletler gerçekleştirilen yazışmalar bu divandan yapılırdı. [2], [4]

Divan-ı Vezaret

Genel maliye işlerinin gerçekleştirildiği divandır. [2],

Divan-ı İşraf

Müşrif adını verdiğimiz görevliler ülkedeki haberleşmeyi sağlayan divandır. Saray içerisindeki ya da devletlerarasında ki gizli haberleşmeleri yürütürlerdi. İstihbarat divanı da diyebiliriz. Müşrifler yabancıları veya tehdit oluşturan herkesi denetleyebilirdi. [2] [4],

Divan- Vekâlet

Divan başkanına Vekil-i Has denilmekteydi. Hükümdarın ve ailesinin gelir gider ve mali işleriyle ilgilenen divandı. [2] [4],

Gazne Devletinde Eyalet Teşkilat Biçimi

Eyalet teşkilatı sivil, askeri ve adli olarak üç yönetimle yönetiliyordu. İlk olarak eyaletin idaresini, vergi işlerini, emniyet ve can güvenliğini sağlayan Sahib-i Divan bulunmaktaydı. İkinci sırada ise eyalet ordularının komutanı olan salar ve sipehsalar oldu. Bu alandaki sorumlu kişiye sahibü’ş-şurta adı verildi. Üçüncü sırada ise Kadı’ul Kudat eyaletin adli kısmıyla ilgilenirdi. [2]

Gazne Devletinde Şehir İdaresi

Şehirlerde bulunan kaleler dış tehditlere karşı KUTVAL adı verilen komutanlar tarafından gerçekleştirilirdi. Emniyet ve asayiş görevleri Şahneler tarafından yapılırdı. Çarşı içerisindeki fiyat düzenini sağlayanlara muhtesip ( belediye, zabıta) denirdi. Medrese ve vakıf görevlerine bakan daireye işraf-ı Efkaf adı verildi. [2

Gazne Devletinde Adli Sistem

Adalet hizmetleri kadılar tarafından yönetilirdi. Eyaletlerde Kadı’l –Kudat, şehirlerde ise kadılar görev yapmaktaydı. [2],

Gazne Devletinde Ordu Sistemi

Ordu Gulaman, Muntazam birlikler, eyalet askerleri, ücretli ve gönüllü askerlerden oluşmaktaydı. Altı bin askerden oluşan Gulaman ordusunun başında Sâlar-ı Gulaman vardı. Gulaman-ı Has denilen sultanın özel koruması da bu birliğin içinde yer alıyordu. Aslan işlemeli bayrak Gulaman ordusunu temsil ederdi. Savaşlarda bini aşkın bil kullanılıp ayrıca fillerin bakımının yapıldığı büyük bir filhâne bulunuyordu. [1] [2]

Ordunun başında hükümdar bulunuyor, ondan sonraki en rütbeli kumandan ise Hacib-i Buzurg’du. Orduda sayı bakımından üstün olan bir diğer askeri bölüm ise atlı süvarilerdi. Ok, yay, savaş baltası, mızrak, kılıç, gürz ve kalaçur askerlerin en mühim silahlarıydı. Yaya askerleri ise daha az sayıda olup silah olarak ok, yay, gürz, kılıç ve mızrak kullanıyorlardı. Kendilerini koruma amaçlı olarak zırh ve kalkan taşırlardı. [2]

Ordu düzenine baktığımızda; Leşker-i kalb( merkez), meymene( sağ kol), meysere( sol kol), mukaddeme, talia veya pişdar( öncü), artçı(saka) olarak düzenlenmiştir. Ortalama 100 bin askeri bulunan ordular Gazneli mahmud döneminde daha büyük bir güce sahiptiler. Gazne devlet teşkilatı Büyük Selçuklu devletinin veziri Nizamü’l –Mülk, Siyasetname’sinde ayrıntılı olarak anlatılmış ve sonraki birçok türk islam devletine örnek olmuştur. [1] [2], [4],

Gazne Devletinin İlim, Kültür ve Mimari Biçimi

Türk İslam devletleri arasında ilim ve kültür konusunda en parlak devri Gazne devleti yaşamıştır. Hükümdarlar kültürlü ve ilim sahibi olup bu bilgilerini ele geçirdikleri bölgelere de yaymışlardır. Saray içerisinde Türkçe konuşulmuş fakat resmi dil farsça olarak belirlenmiştir. Bu sebepledir ki Türkçe halk arasında etkili bir dil olamamıştır. Gazne devletinin sultanları ilim ve kültür konusunda şair ve ilim insanlarına büyük destek vermişlerdir. Bir Siyasetname olan şehname, Firdevsî tarafından kaleme alınmıştır. Utbî’ye ait olan Tarih-i Yemin eseri de Gazne devletinin bu dönemki eserlerinden olmuştur. Dönemim en önemli şairlerinin arasında Ferruhî yer almıştır. Zafer kuleleri adlı mimari çalışma Gazne devleti döneminde oluşturulmuştur. Türk dil bilgini olan Mübarek- Şah Gazne devleti döneminde yer almıştır. Güney Afganistan’da yer alan Büst şehrindeki Leşgeri Bazar Sarayı bu dönemin en mühim mimari eseri olmuştur. Ayrıca Gazne şehrinde bulunan Sengbest bölgesindeki türbelerde çok ilgi çekmiştir. Renkli çini levhalar, toprak kabartmaları, tuğlalar ve en önemlisi olan kufi yazı örnekleri bu dönemin en mühim kalıntıları olma özelliğini korumuştur. [1], [2], [4], [5],

Kaynaklar
1. Mehmet Duman, 13 Temmuz 2015, "Gazneliler Kuluşu Sulatanları Yönetim ve Uygarlık"

2. Nesimi Yazıcı, ‘ İlk Türk- İslam Devletleri Tarihi’,sf 106-124

3. Martin Eden, 2 Nisan 2015, "GAZNE DEVLETİNİN KURUCUSU KİMDİR?"

4. Gaznelilerde Devlet Teşkilatı

5. Erdoğan Merçil, ‘Müslüman-Türk Devletleri Tarihi’, sf 44-51


Malazgirt Meydan Muharebesi




Merhabalar arkadaşlar bugün sizlere Malazgirt meydan muharebesini önemi, yaşanan olaylar ile oluşan sonuçları alıntılar eşliğinde aktaracağım...Malazgirt Savaşı, 26 Ağustos 1071 tarihinde Alparslan tarafından yönetilen Selçuklu ordusu ile Bizans ordusu arasında gerçekleşmiş, Bizans İmparatorluğu’nun yenilgisi ve İmparator 4. Romen Diyojen’in esir düşmesiyle sona ermiştir.

Büyük Selçuklular Tuğrul Bey döneminden (1038-1063) başlayarak Anadolu’ya birçok akınlar düzenlemiş, 1048’de Pasinler Ovası’nda Bizans ordusunu ağır bir yenilgiye uğratmışlardı. Doğu Anadolu’daki bazı önemli kalelerin Selçukluların eline geçmesiyle sonuçlanan bu akınlar, 1063’te Alparslan tahta geçtikten sonra da sürdü. 1063 yılından sonra Büyük Selçuklu Sultanı Alparslan, Türk müttefiklerinin Ermenistan ve Anadolu’ya doğru göç etmesine izin verdi ve Türkler buralarda şehirlere ve tarım alanlarına yerleştiler. 1068 yılında Romen Diyojen, Türklere karşı bir sefer düzenledi; fakat Koçhisar şehrini geri almasına rağmen Türk atlılarına yetişemedi. 1070 yılında Türkler (Alparslan komutanlığında), günümüzde Muş’un bir ilçesi olan Malazgirt’te Manzikert (Bizans dilinde Malazgirt) ve Erciş kalelerini ele geçirdi. Daha sonra Türk ordusu Diyarbakır’ı aldı ve Bizans yönetimindeki Urfa’yı kuşattı, ancak şehri alamadı. Türk Beylerinden Afşin Beyi’de güçleri arasına katıp Halep’i aldı. Alparslan, Halep’de konaklarken Türk atlı birliklerinin bir kısmına ve akıncı beylere Bizans şehirlerine akınlar düzenlemesine izin verdi. Bu sırada da Türk akınlarından ve en son gelen Türk ordusundan çok rahatsız olan Bizanslılar, tahta ünlü komutan Romen Diyojen’i çıkardılar. Romen Diyojen’de büyük bir ordu kurup Konstantinopolis (bugünkü İstanbul)’ten ayrıldı (13 Mart 1071). Ordunun mevcudu 200.000 olarak tahmin ediliyor. Matthew of Edessa adlı 12. yüzyılda yaşamış bir Ermeni tarihçi Bizans ordusunun sayısını 1 milyon olarak yazılarında yer belirtmiştir.

Bizans ordusu, düzenli Rum ve Ermeni birlikleri dışında ücretli Slav, Alman, Frank, Gürcü, Uz, Peçenek, Kıpçak askerlerinden oluşuyordu. Ordu ilk olarak Sivas’ta dinlendi. Burada halkın coşkuyla karşıladığı imparator, halkın dertlerini dinledi. Halkın Ermeni taşkınlık ve barbarlığından yakınmaları üzerine kentin Ermeni mahallerini yıktırdı. Pek çok Ermeni’yi öldürüp, önderlerini sürgüne yolladı. Haziran 1071’de Erzurum’a vardı. Orada, Diyojen’in generallerinden bazıları Selçuklu bölgesine ilerlemeyi sürdürmeyi ve Alparslan’ı hazırlıksız yakalamayı teklif etti. Nikeforos Bryennios’da dahil diğer generallerin bazıları da bulundukları yerde bekleyip pozisyonlarını güçlendirmeyi önerdi. Sonuç olarak ilerlemeye davam etme kararı verildi.

Diyojen, Alparslan’ın çok uzakta olduğunu veya hiç gelmeyeceğini düşünerek, ve Malazgirt’i ve hatta Malazgirt yakınındaki Ahlat kalesini hızlıca geri ele geçirebileceğini ümit ederek Van Gölü’ne doğru ilerledi. Öncü kuvvetleri Malazgirt’e gönderen İmparator, ana kuvvetleriyle yola çıktı. Bu sırada da Halep’te bulunan Sultan’a elçiler göndererek kaleleri geri istedi. Elçileri Halep’te karşılayan Sultan teklifi reddetti. Mısır’a hazırladığı seferden vazgeçip Malazgirt’e doğru 50.000 kişilik ordusuyla yola çıktı. Casuslarının verdiği bilgiyle Bizans ordusunun büyüklüğünü bilen Alparslan, Bizans İmparatorunun gerçek hedefinin İsfahan’a (bugünkü İran) girmek ve Büyük Selçuklu Devletini yıkmak olduğunu sezdi. Ordusundaki yaşlı askerilerin yolda kalmasına neden olan cebri yürüyüşüyle Erzen ve Bitlis yolundan Malazgirt’e varan Alparslan, komutanlarıyla savaş taktiklerini görüşmek için “Savaş Meclisini” topladı. Romen Diyojen ise savaş planını hazırlamıştı. İlk saldırı Türklerden gelecek ve bu saldırıyı kırmaları durumunda da karşı saldırıya geçecekti. Alparslan ise “Hilal Taktiği” konusunda komutanlarıyla uzlaştı.

Malazgirt Meydan Muharebesi ve Hilal Taktiği

26 Ağustos Cuma sabahı çadırından çıkan Alparslan, Malazgirt İle Ahlat arasındaki Malazgirt Ovasında, kendi ordugahının 7-8 kilometre uzağında, ovaya konuşlanmış durumdaki düşman birliklerini gördü. Alparslan, Malazgirt Meydan Savaşı’ndan önce bütün tedbirleri almış, gereken her türlü hazırlığı yapmıştı. Ünlü veziri Nizamül-Mülk’ü Hemendan’a gönderdi. Çıkacak herhangi bir karışıklığı önlemesi ve istenirse yeni asker yollaması için tembihte bulundu. Ayrıca Alparslan, Bizans kuvvetlerinin gücünü öğrenmek için bir öncü kuvveti Bizans ordusuna gönderdi. Bu keşif sırasında bir Bizans komutanı ele geçirildi. Komutandan edinilen bilgilere göre Alparslan gereken önlemleri aldı. 200.000 kişilik orduya 50.000 kişilik bir kuvvetle nasıl karşı koyulacağının planları yapıldı. Savaşı önlemek için imparatora elçiler gönderen Sultan barış önerisinde bulundu. İmparator, Sultanın önerisini ordusunun büyüklüğü karşısında bir korkaklık olarak yorumladı ve barışı reddetti, gelen elçileri de kovdu.

25 Ağustos 1071 günü askerlerinin moralini arttırmak için devamlı tekbir getirmelerini, düşmanların morallerini bozmak için de sürekli boru ve davul çalmalarını, oklar atmalarını emretti. Düşman ordusunun büyüklüğünü kendi ordusunun 3-4 katı büyüklüğünde olduğunu göre Alparslan, savaştan sağ çıkma ihtimalinin düşük olduğunu sezdi. Askerlerini de hasımlarının sayı fazlalığı karşısında tedirginliğe düştüğünü fark eden Alparslan, eski bir Türk töresine binaen kefene benzeyen beyaz kıyafetler giydi. Atının da kuyruğunu kendi eliyle bağladı. Atının kuyruğunu kendisinin bağlaması demek ordusunun başında kendisinin de muharebede en ön saflarda savaşacağının belirtisidir. Yanındakilere şehit olduğu takdirde vurulduğu yere gömülmesini vasiyet etti. Komutanlarının savaş alanından kaçmayacağını anlayan askerlerin maneviyatı arttı. Askerlerinin Cuma namazına İmamlık eden Sultan Alparslan, atına binip ordusunun önüne çıkıp moral yükseltici ve ordunun maneviyatını coşturan kısa ve etkili bir konuşma yaptı. Türk tarihine geçen Selçuklu hükümdarı Alparslan’ın ordusuna seslenişi söyledi:

“Askerlerim! Yiğitlerim! Bugün burada ne emreden bir sultan, ne de emir alan bir asker vardır. Bugün ben sizlerden biriyim ve sizlerle birlikte savaşacağım. Bugün burada Allah’tan başka bir sultan yoktur. Biz ne kadar az olursak olalım, düşman ne kadar çok olursa olsun, bütün Müslümanların, zaferimiz için dua ettikleri şu anda, kendimi düşman üzerine atacağım. Ya zafer kazanırız, ya şehit olarak cennete gideriz. İsteyen benimle gelsin, isteyen geri dönsün. Ben memleket için, İslam için ölüme koşuyorum. Beni takip edenler ve kendilerini Yüce Allah’a adayanlardan şehit olanlar Cennet’e, sağ kalanlar ise ganimete kavuşacaklardır. Ayrılanları ahirette ateş, dünyada da alçaklık beklemektedir. Daha sonra atından inerek secdeye kapandı ve şöyle dua etti:

“Ya Rabb! Seni kendime vekil yapıyorum. Azametin karşısında yüzümü yere sürüyor ve senin uğrunda savaşıyorum. Ey Allah’ım! Niyetim halistir, bana yardım et. Sözlerimde hilaf varsa beni kahret.”

Alparslan duasını ettikten sonra atına bindi ve tamamı Müslüman olan ve büyük çoğunluğu Türklerden oluşan Selçuklu Ordusu’nun başına geçerek savaş pozisyonu aldı. Bu sırada Bizans ordusunda dinsel ayinler yapılmakta ve Papazlar askerleri kutsamaktaydı. Romen Diyojen’de savaşı kazanması durumunda ününü ve saygınlığın artacağından emindi. Bizans’ın eski ihtişamlı günlerine döneceğini hayal ediyordu. En ihtişamlı zırhını giydi ve inci beyazı atına bindi. Ordusuna zafer durumunda büyük vaatlerde bulundu. Tanrı tarafından şeref, şan, onur ve kutsal savaş sevapları verileceğini duyurdu. Alparslan savaşı kaybetmesi durumunda her şeyini ve atalarından miras kalan Selçuklu Devletini de kaybedeceğini çok iyi biliyordu. Her iki komutanda kaybetmeleri durumunda öleceklerinden emindi. Romen Diyojen, ordusunu geleneksel Bizans askeri kurallarına göre düzenlemişti. Ortada birkaç sıra derinlikte çoğu zırhlı, piyade birlikleri ve bunların sağ ve sol kollarında süvari birlikleri yerleştirilmişti. Romen Diyojen merkeze; General Bryennios sol kanata ve Kapadokyalı General Alattes ise sağ kanata komuta ediyordu. Bizans ordusunun gerisinde büyük bir ordu gücü bulunuyordu ve bu birlikler, taşra eyaletlerinde nüfuzlu kişilerin özel ordu mensuplarından oluşuyordu. Geride ki birliklerin komutanı olarak genç Andronikos Doukas seçilmişti. Roman Diyojen’in bu tercihi biraz şaşırtıcı idi; çünkü bu genç komutan eski imparatorun yeğeni ve Caesar Yannis Dulas’ın oğlu olup, bu kişiler açıkça Romen Diyojen’in imparator olmasının aleyhinde olan kişilerdi.

Savaş öğle saatlerinde Türk atlılarının toplu ok saldırısına geçmesiyle başladı. Türk ordusunun çok büyük bir çoğunluğu atlı birliklerden oluştuğundan ve nerdeyse hepside de ok olduğundan bu saldırı Bizanslılarda önemli miktarda asker kaybına neden olmuştu. Ama yinede de Bizans Ordusu, saflarını bozmaksızın kordu. Bunun üzerine ordusuna yanıltıcı geri çekilme buyruğu veren Alparslan, gerilerde gizlediği küçük birliklerinin tarafına doğru çekilmeye başladı. Bu gizlediği birlikler az miktarda organize olmuş askerlerden oluşuyordu. Türk ordusunun arka saflarında bir Hilal biçiminde yayılmışlardı. Türklerin hızlıca çekildiğini gören Romen Diyojen, Türklerin saldırı gücünü yitirdiğini ve sayıca fazla olan Bizans ordusundan korktukları için kaçtıklarını düşündü. En baştan beri Türkleri yeneceğine inanmış olan İmparator, bu bozkır taktiğine kanıp kaçan Türkleri yakalamak için ordusuna “saldır” buyruğu verdi. Çok az zırları olduğu için hızlıca geri çekilebilen Türkler, zırh yığınına dönüşmüş Bizans süvarileri tarafından yakalanamayacak kadar hızlıydı. Ancak buna rağmen Bizans ordusu Türkleri kovalamaya başladı. Yan geçitlerde pusu kurmuş Türk okçuları tarafından ustaca vurulan ama buna aldırmayan Bizans ordusu saldırıya devam etti. Türkleri iyice kovalayıp yakalayamayan, üstüne bir de çok yorulan (üstlerindeki ağır zırhların etkisiyle) Bizans ordusunun hızı durma noktasına geldi. Türkleri büyük bir hırsla kovalayan ve ordusunun yorulduğunu anlayamayan Romen Diyojen, yinede takibe devam etti. Ancak bulundukları mevziden çok ileri gittiklerini ve çevreden saldıran Türk okçularını görüp kuşatıldığını çok geç zamanda anlayan Romen Diyojen geri çekilme emrini vermedi. Tamda kararsız kalan Diyojen geri çekilen Türk süvarilerinin yönlerini tam Bizans ordusu üzerine çevirerek saldırıya geçmeleri ve geri çekilme yollarının da Türkler tarafından kapatıldığını gören Diyojen, paniğe kapılarak “geri çekil” emri verdi. Ancak ordusu çevrelerindeki Türk hatlarını yarıncaya kadar yetişen Tük ordusunun ana kuvvetleri Bizans ordusunda tam bir panik başlattı. Kaçmaya kalkan generalleri görüp daha da paniğe kapılan Bizans askerleri en büyük savunma güçleri olan zırlarını da atıp kaçmaya çalıştı. Bu sefer de ustaca kılıç kullanan Türk kuvvetleriyle eşit duruma düşüp büyük çoğunluğu bu çatışmada yok oldu.

Türk soyundan gelen Uzlar, Peçenekler ve Kıpçaklar; Afşin Bey, Artuk Bey, Kutalmışoğlu Süleyman Şah gibi Selçuklu komutanları tarafından verilen Türkçe emirlerden etkilenen bu süvari birlikleri de soydaşlarının yanına katılınca Bizans ordusu süvari gücünün önemli bir kısmını burada kaybetti. Sivas’ta soydaşlarına yaptıklarının acısını çıkartmak isteyen ermeni askerleri her şeyleri bırakıp savaş alanından kaçınca; Bizans ordusu için ölüm sel gibi yağmaya başladı. Ordusunun dağıldığını ve komuta etme olanağının kalmadığını gören Romen Diyojen, yakın birlikleriyle kaçmaya kalktıysa da atık bunun imkansız olduğunu gördü. Sonuçta tam bir bozgun havasına giren Bizans ordusunun büyük bir bölümü akşam hava karıncaya kadar yok edildi.

Kaçamayıp sağ kalanlar teslim oldular ve sonuna kadar mertçe savaşan imparator omzundan yaralı olarak ele geçirildi. Alparslan, İmparatorun huzuruna getirilmesini emretti, getirilince de elindeki kamçıyla imparatora üç defa vurdu ve : “Sana barış için elçi gönderdiğim halde reddetmedin mi?” dedi.

Bunun üzerine İmparator “Azarlamayı bırak da, ne yapacaksan yap!” diye cevap verdi.

Alparslan İmparatora: “Sen beni esir almış olsaydın ne yapardın?” diye sordu.

İmparator: “Kötülük yapardım.” Diye karşılık verdi.

Alparslan bu defa: “Peki benim sana ne yapacağımı zannediyorsun?” diye sorunca

İmparator: “Beni ya öldürürsün, ya da İslam ülkelerinde teşhir edersin, yahut da uzak bir ihtimal olmakla beraber, affeder, fideye ve vergi alır, beni kendine vekil tayin edersin.” Cevabını verdi.

Bunun üzerine Alparslan: “Ben de zaten bundan başka bir şey düşünmedim.” diye cevap verdi.

Tüm dünya tarihi için büyük bir dönüm noktası olan bu savaş; zafer kazanan Komutan Alparslan’ın yenik İmparator IV. Romen Diyojen’le antlaşma yapmasıyla son buldu. İmparatoru bağışlayan ve ona iyi davranan Sultan antlaşamaya göre İmparatoru serbest bırakır. Antlaşamaya göre imparator kendi fidyesi için 1.500.000 dinar, vergi olarak ise her yıl 360.000 dinar ödeyecek, ayrıca Antakya, Urfa, Ahlat ve Malazgirt’i de Selçukluya bırakacaktı. Tokat’a kadar kendisine verilen Türk birliği eşliğinde Konstantinopolis’e doğru yola çıkan İmparator Diogenes, Tokat’ta toplayabildiği 200.000 kadar dinarı kendisiyle birlikte gelen Tük birliğine verip Sultan’a gönderdi. Tahta kendi yerine VII. Mikhail Dukas’ın çıktığını öğrendi.Romen Diyojen ise geri dönmekte iken Anadolu’ya dağılmış ordunun kalanlarından derme çatma bir ordu düzenlemiş ve kendisini tahttan indirenlerin ordularına karşı iki çatışma yapmıştır. Her iki muharebede yenilerek Kilikya’da bir küçük kaleye çekilmişti. Oradan teslim alınmış, keşiş yapılarak gözlerine mil çekilmiş ve Anadolu’ya katır üzerinde getirilmiştir. Kınaliada (Proti) Manastırına kapatılan Romen Diyojen, birkaç gün içinde yaralarından dolayı hayatını kaybetti.[ALINTI]

Selçuklu Hükümdarı Alparslan ise; 1071 yılında Maveraünnehir’e sefere çıktığı sırada huzuruna hain bir kale komutanı getirdiler. Alparslan dört kazık çakılarak komutanın el ve ayaklarının bunlara bağlanmasını emretti, bunun üzerine hain komutan “Ey korkak! Benim gibi bir adam böyle öldürülür mü? Diye cevap verdi. Bu sözlere çok sinirlenen Alparslan eline ok ve yay alarak muhafızlara komutanın serbest bırakılmasını emretti. Ancak o güne kadar hedefini hiç şaşmayan Alparslan attığı ok komutana isabet etmedi. Komutan hemen Alparslan’ın üzerine saldırdı ve yanında bulunan bıçağını Alparslan’a saplayarak hükümdarı yaraladı. Ve olaydan dört gün sonra hayatını kaybeden Sultan Alparslan Merv’de bulunan babasının yanına gömüldü. Alparslan, adaleti ve dinine bağlılığı ile bilinirdi. Müslüman olmayan bir ülkeyi fethettiğinde derhal o ülkeye bir cami yaptırırdı. Her ramazan ayında 15.000 dinar sadakat dağıtan Sultan, ayrıca sarayında bulunan İmarette de her gün kırk koyun kesilirdi. Fakirlerin listesini yapan Sultan, sosyal ve ilmi konuları veziri olan Nizamül-Mülk’e yaptırırdı.

Malazgirt Zaferinin Sonuçları

VII. Mikhail Dukas, Romen Diyojen’in imzaladığı antlaşmanın geçersiz olduğunu ilan etti. Bunu haber alan Alparslan da ordusuna ve Türk Beylerine Anadolu’nun fethi emrini verdi. Bu emir doğrultusunda Türkler Anadolu’yu resmen fethe başladılar. Bu saldırılarla birlikte sonu Haçlı Seferleri ve Osmanlı İmparatorluğu’na dayanan bir fetih süreci başlamıştır. Bu savaş, Anadolu’nun Türklerin eline geçmesi için, savaşçı olan Türklerin, eski Akınlarını tekrar başlatacağının göstergesiydi. Abbasiler döneminden biten bu akınlar, Avrupa’yı İslam tehdidinden kurtarmıştı. Ancak Anadolu’yu ele geçiren ve Hıristiyan Avrupa ile Müslüman Ortadoğu arasında tampon bölge oluşturan Bizans devletinin çok büyük bir güç ve toprak kaybına neden olan Türkler, aradaki bu bölgeyi ele geçirerek Avrupa’ya başlayacak yeni akınların habercisi oluyordu. Ayrıca İslam dünyasında büyük birlik sağlamış olan Türkler, bu birlikteliği Hıristiyan Avrupa’ya karşı kullanacaktı. Bütün İslam dünyasının Türklerin önderliğinde Avrupa’ya akın başlatmalarını önceden gören Papa, önlem olarak Haçlı Seferleri’ni başlatacak ve bu da kısmi olarak işe yarayacaktı. Ancak yine de Türklerin Avrupa’ya yaptı akınları durduramayacaktı. Malazgirt Savaşı, Türklere Anadolu’nun kapılarının açan savaş olarak bilinir.

Böylelikle bizlerin anadoluya ayak basıp kültürümüzü yaymasında yardımcı olacak yegane savaştır...

Birinci Haçlı Seferi



Merhabalar arkadaşlar bugün sizlere Haçlı seferlerinin Doğuşunu ve Birinci Haçlı seferlerindeki yaşanan olayları Alıntılar eşliğinde aktaracağım...Haçlı Seferleri 1095 ve 1272 yılları arasında yapılan, Avrupalı Katolik Hristiyanların ve Papanın talebi, çeşitli vaatleri üzerine Müslümanların elindeki kutsal topraklar üzerinde askeri ve siyasi kontrol kurmak için düzenlemiş oldukları seferlerdir.

Kilisenin Çıkarları, Diğer Adıyla “HAÇLI RUHU”

1071 Malazgirt zaferinden sonra Selçuklu Türkleri Anadolu’ya girmiş ve 1075 yılında İznik’i ele geçirerek burayı devletin merkezi yapmaya çalışmışlardır. Türklerin Anadolu’ya girişi başta Bizans olmak üzere bütün Avrupa devletlerini rahatsız etmiştir. Bunun nedeni ise, Bizans’ın işgal tehlikesininde olması demek Türklerin önünün açılması dolayısyla Avrupa’ya akınlar düzenlemeleri demek olmuştur. Haçlı seferleriyle birlikte Avrupalı devletlerin akıllarında bir yandan Fatımilerin elinde bulunan Kudüs’ü ele geçirmek diğer yandan da Müslüman’ları Ortadoğu’dan kovmak fikri hakim olmuştur.

11.yüzyıl’ın Avrupa’sına baktığımızda şiddetli kuraklığın getirdiği açlık,sefalet, salgın hastalıklar ve artan nüfus oranı gibi problemler baş göstermiştir. Öte yandan şehirlerinin yağmalanmasından bıkan insanlarda, can ve mal güvenliği endişesi oluşmuştur. Bu da insanların doğunun zenginliklerine kavuşma hayalleriyle Haçlı seferlerine büyük ilgi göstermelerinde büyük etken olmuştur. Aynı zamanda Avrupa’da feodal ailelerin birbirleriyle savaştığı, şövalyelerin adeta terör estirdiği büyük bir kaos dönemi yaşanmıştır. Bu da o dönemde Haçlı seferlerine katılacak kontlar ve dükler için öncelikli hedefin maddi çıkar ve yeni topraklara sahip olabilme düşüncesini doğurmuştur. Bu şartlar Doğu’yu, Batı’nın gözünde bir cennet haline getirmesi ve Doğu’yu hazine olarak görmesi için yeterli sebep olmuştur.

Haçlı Seferlerinin Doğuşu

Haçlı seferleri, aslında İspanya’dan ve Portekiz den Müslümanların atılması için başlatılan ‘Reconqista (Yeniden Fetih)’ hareketinin başlamasıyla doğmuştur. Bu dönemdeki Müslümanlar İspanya ve Sicilya da hakimiyet kurmuşlardır. Bu hareket, İber yarım adasında bulunan Hristiyanların ve Krallıkların ortak düşmanları haline gelen Müslümanların, elindeki şehirleri almak için başlatılmış ve 9. yüzyıldan 15. yüzyılın sonlarına kadar sürmüştür. Türklerin Bizans İmparatorluğu’na yapmıl olduğu saldırılar nedeniyle, politik başarıları ile bilinen Bizans imparatoru I. Aleksios Kommones Türklere karşı Papadan yardım istemiştir. Papa’da Bizans imparatoru’nın bu talebini yardım isteğinin geri çevirmemiştir. Fakat Papa’nın amacı Bizans’a yardımdan çok Doğu topraklarını ve Kudüs’ü ele geçirmek olmuştur. Papa, kendi görüşlerini benimsemeyen “heretik (dinden sapmış)’ Doğu Hristiyanlarını kontrol altında tutmak ve Avrupa’nın içinde bulunduğu krizden kurtulmasını istemiştir.

1095 de toplanan Clermont Konsilin’de Papa, Hristiyanların Kudüs’ü ve Doğu topraklarını ele geçirilmesi , özellikle de “Kutsal Topraklar”ın Müslümanların elinden kurtarılması için yapılacak Kutsal savaşa (Haçlı Ruhu) davet etmiştir. Papa, savaşa katılacaklara dünyevi ve uhrevi pek çok vaatte bulunmuştur. O zamanlar kilisenin halkı Haçlı Seferlerine katılmaya ikna etme çabasıyla sadece dini bir kurum olmadığının aynı zamanda geniş toprakların yöneticisi ve siyasi bir otorite olmak isteği dikkat edilmesi gereken bir nokta olmuştur.

Birinci Haçlı Seferi (1095-1099)




Kudüs’ün kurtarılması yani Kutsal toprakların Müslümanların hakimiyetinden alınması amacıyla başlatılan Haçlı Seferi’nin ilkidir. Birinci Haçlı Seferi, katılan askeri birliklerin 600.000 kişilik asker sayısı sebebiyle en önemli haçlı seferi olarak kabul edilir. Birinci Haçlı seferinin, 1095 yılında Clermont’da toplanan Kilise Konsilin de Papa 2. Urban (Urbanus) ve fanatik bir Papaz olan Pierre L’Ermite tarafından başlatıldığı kabul edilmektedir. Fakat bu sefere katılmak için Hristiyanlar tarafından Avrupa genelinde propaganda yapılması ve Haçlı birliklerinin toplanması yaklaşık 1 yıldan fazla sürmüştür. İki safhadan oluşan bu haçlı seferinde sefere katılan birinci grup birlikler genellikle sırf din aşkı için savaşmayı göze almış farklı sınıflardan oluşan halktan kişiler olmuştur. İkinci grup ise birinci grubun tam aksine çok düzenli soylu kişiler tarafından seçilmiş profesyonel birliklerden kurulmuştur. Birinci Haçlı seferinin genel olarak başlangıcının iki safhadan oluştuğu kabul edilmiştir.[Alıntı]

1)- Birinci haçlı seferlerine “Köylü haçlı” veya “Halkın haçlı seferleri” denmiştir. Bu haçlı seferine katılanların çoğu din için savaşmayı göze almış kiliseye bağlı olan insanların toplanmasıyla olmuştur. Soylular ve profesyonel birlikler bu ilk haçlı seferlerine katılmayı pek tercih etmemişlerdir. Başında fanatik Papaz ‘Pierre L’Eermite’ bulunduğu ilk askeri haçlı ordusu, 1 ağustos 1096 yılında sefere çıkmıştır. Genellikle savaş tecrübesi olmayan erkekler, çocuk ve genç yaştaki kadınlardan oluşturulmuş birlik, Yalova civarında Selçuklu ordusu tarafından imha edilmişlerdir.

2)- İkinci gruba “Baronların haçlı seferi” denmektedir. İkinci olan grup soylular tarafından komuta edilen ağır zırhlı şövalyelerden ve profesyonel askerelerden oluşmuş birliktir. Şövalye ve soylulardan oluşan bu grup Haçlı ordusu ile ilgili rivayete göre 30.000 ile 70.000 arasında asker ve 30.000 civarında asker olmayan bir güçten oluşmuştur. Haçlı ordusuna katılacak olan birliklerden güney İtalya normlarından, Lorraineliler ve Fransız şövalyelerinden oluşan bu ihtişamlı büyük bir ordu yaratılmıştır. Avrupa’nın kararlaştırılan alanlarında bu ordular toplanmaktayken özellikle Almanya da Yahudiler için büyük bir infaz propagandası başlatılmıştır.

1097 de İstanbul önlerine gelen bu ikinci haçlı grubu, kendi ihtiyaçları ve hayvanların yemini karşılamak için güzergahları üzerinde bulunan yerleşkelere büyük zararlar vermeye başlamışlardır. Sırf bu sebepten Macaristan’da vermiş oldukları zararlardan dolayı oradaki idari güçler bu Haçlı ordularına direnmeye başlamışlardır. Daha sonra Haçlı ordusunun ihtiyaçlarını karşılamak için çoğu paralı asker Peçenek Türklerinden oluşan Bizans ordusu, bu birliklere refakat etmeye başlamıştır. Konstantinopolis’e erişen büyük Haçlı grubu komutanları Bizans imparatoru 1. Aleksios Komnenos’a bağlılık yemini etmişlerdir. Bu ordu aynı zamanda eskiden Bizans toprağı olan yerlerin tekrar Bizans’a verileceğine dair ant içmişler ve Anadolu topraklarına giriş yapmışlardır Haziran ayının son haftalarında harekete geçen Haçlı ordusu, beş haftada Kudüs’e varmayı planlamış fakat bu sefer tam 2 yıl boyunca sürmüştür.



Bu haçlı ordusu öncelikle Anadolu Selçukluları’nın merkezi olan İznik’i kuşatmıştır. Anadolu Selçuklu hükümdarı olan 1. Kılıç Arslan Haçlı ordusunun kuşatmasına daha fazla dayanamayarak geri çekilmiştir. Merkez İznik, kuşatmaya beş hafta direnmiş olsa da 17 Haziran 1097 de Bizans imparatorluğuna teslim edilmiştir. Anadolu içlerine çekilmiş olan Kılıç Arslan, Danişment Gazi ve Kayseri Emir’i Hasan ile ittifak yapmış ve müttefikler Eskişehir ovasında haçlı ordusuna saldırmışlardır. Bu savaş Haçlılar tarafından “1. Dorileon Muharebesi” olarak adlandırılmıştır. Ön safhalarda Normanlar’dan oluşturulduğu askeri grubu karşılayan 1. Kılıç Arslan, zırhlı şövalyelerden oluşan bu birliğe karşı ok, kılıç ve hafif zırhlı silahlarla dayanamayacağını anlayarak ordularıyla geri çekilmiştir. Ve bu geri çekilmeden dolayı Hristiyan tarihçiler bu Haçlı askeri grubundan iftiharla bahsetmektedir. Haçlı ordularının ilerleyişinin engellenemez ve meydan muharebeleriyle durdurulamaz olduğunu anlayan 1. Kılıç Arslan, birçok taktik düşünmüştür. Haçlu Ordusunun Anadolu topraklarından geçiş güzergâhında strateji geliştirmiş, soğuk savaş taktikleri uygular gibi ani baskınlarla çoğu askerleri etkisiz hale getirmiştir. Geçiş güzergâhlarındaki su kuyularını tahrip etmiş, köyleri boşalttırmış, yolları üzerindeki meraları büyük koyun sürüleri ile otlatıp Haçlı ordusunu susuz ve hayvan yeminden yoksun bırakmış onları yıpratmak için birtakım taktikler uygulamıştır.



Böylelikle büyük bir kayıp verdirse de yenilmiştir... Kültürel anlamda büyük bir bozgunculuğa neden olmuştur...

Diğer Haçlı Seferleri:

Merhabalar arkadaşlar bugün sizlere diğer haçlı seferlerinin önemi ve tarihteki olayları alıntılar eşliğinde aktaracağım...

Haçlıların Antakya Kuşatması

Yollarına devam eden haçlı ordusu, Toros’u geçip Ermeni hakimiyetinde bulunan Çukurova bölgesine girmiş ordan da Antakya önlerine kadar ilerlemişlerdir. Ağır zırhlı bu ordunun komutanı Taranto prensi olan Boemonda bulunmaktadır. Antakya’nın başında bulunan Türk Yağsıyan ve adamları, şehrin etrafına hendekler kazdırarak şehri 9 ay boyunca savunmuşlardır. Fakat haçlı güçleri, bölgedeki Hristiyan ahalinin Yağsıyan’a yapmış oldukları ihanet sayesinde kalenin bir burcunu ele geçirmişlerdir. Şehrin düştüğünü sanan Yağsıyan, 30 muhafızıyla birlikte kaleyi terketmiştir. Bununla birlikte Antakya kalesini ele geçiren Haçlı Ordusu buradaki Müslüman halkı canice katletmişlerdir.

Antakya Kalesinde Sıkışan Haçlı Ordusu

Haçlı Ordusu’nın Antakya Kalesini ele geçirdiğini öğrenen Musul Emir’i Kürboğa, topladığı birliklerle birlikte Antakya kalesini kuşatmıştır. Bu birlik Haçlı askerlerinin bir kısmından oluşmuş ve Kürboğa’nın korkak tavrından dolayı en başta saldırıya geçilmemiştir. Antakya Kalesi’nde 12 gün kuşatma altında kalan Haçlı Ordusu açlık çekmiş, soylular ve şövalyeler kendi atlarını kesip yemişlerdir. Diğer askerler ise yaşayan hangi canlıyı bulurlarsa yiyerek karınlarını doyurmuşlar hatta ot ve ağaç kabuklarını dahi yemeye başlamışlardır. Bu açlık ve sefalet içindeyken Marsilyalı keşiş Pierre Barthelemy’nin Antakya Katedralinin dini etkisiyle de bir rüya gördüğünü iddia etmştir. Barthelemy rüyasında Hz.İsa’nın çarmıha gerildikten sonra öldürüldüğü kutsal mızrağın Antakya Katedralinin altında gömülü olduğunu söylemiştir. Bunun akabinde kazılar düzenlenmiş ve yapılan kazı sonucunda “Kutsal mızrak” bulunmuştur. Bulunan mızrak ile dini heyecan ve ruh haline bürünen Haçlı Ordusu’nun başpiskoposu Le Puy’un taşıdığı Kutsal mızrakla Antakya kalesinden çıkmış ve Musul Emir’inin ittifakları olan ordular bu olaydan dolayı çekinmiş ve ittifaktan ayrılmışlardır. Birikilten ayrılanların geri dönüşü sonucunda Kürboğa’nın ordusu çok ağır bir yenilgi almış ve kuşatmadan mağlup olarak ayrılmıştır.

Haçlılar Antakya’yı aldıktan bir süre sonra at, yiyecek, iaşe teminatı için şehirde kalmışlardır. Hatta bu teminatlar sağlama sırasında bir Arap yerleşkesi olan Maarrattun Numan Kalesi kuşatılmıştır. Bu kuşatmada haçlılar tarafından 20.000 kişinin kılıçtan geçirilip korkunç bir katliam yapılmıştır. Hristiyan kaynaklarında belirtildiğine göre gözü dönmüş Haçlı ordusunun bu kaledeki ölen insanların bedenlerini dahi yedikleri söylenmektedir.

Kudüs'ün Kuşatılması ve Katliam


Haçlı ordusu, Antakya civarındaki ihtiyaçlarını tamamladıktan sonra Lübnan, Batı Suriye ve Filistin topraklarından geçerek 5 Temmuz 1099’da Kudüs şehri surlarının önüne ulaşmıştır. Kudüs şehri, Fatımilerin askeri komutanı İftikar El-Devle ve onun askeri güçleri tarafından üst düzeyde korunmuştur. Haçlı Ordusunun 5 Temmuz’dan itibaren kalelerin surlarına yaptıkları saldırılarda başarısız olmuşlar ve hep geri püskürtülmüşlerdir. Fakat Haçlı Ordusu’na denizden gelen yardım durumu haçlıların lehine çevirmiştir. Filistin sahillerine demir atan Cenevizliler gemilerini karaya oturtmuşlardır. Cenevizliler, temin ettikleri tahtalarla surlara yanaşarak büyük kuleler yapmışlardır. Yapmış oldukları bu iki kule 14 Temmuz gecesi kalenin önüne getirilerek surlara gerilmiştir.Ve 15 Temmuz günü kalenin kuzeydoğu kapısı önünden Flandralı şövalye ilk defa şehre girmeyi başarmıştır. Daha sonra diğer komutan ve askerler şehre girmeye başlamışlardır. Fakat yapılan diğer kulede aynı taktikle davranılmasına rağmen ilerleyememiştir. Bunun üzerine Haçlı Ordusu, komutanlarından Raymond Saint Gillies’in, Fatımi kale komutanı olan İftikar El-Devle’ye teslim olması halinde kendisinşn ve ordusunun şehirden çıkarılacağı sözünü vermiştir. Bunun sonucunda Haçlı Ordusu, kaleyi teslim almış ve sözlerinde durarak Fatımi kale komutanını ve ordusunun şehirden ayrılmasına izin vermiştir. Fatımi komutanı ve ordusu Aşkalon Kalesine sığınmış, böylece Kudüs resmen Haçlıların eline geçmiştir. Fatımi komutanı ve askerleri serbest bırakılmasına rağmen haçlı ordusu kaledeki Müslüman ve Yahudilere büyük kıyım ve katliamlarda bulunmuşlardır. Mabetlere sığınan kadın ve çocukları dahi kılıçtan geçirmişler, şehrin sokaklarını kan ve cesette bulamışlardır.

Kudüs alındıktan sonra işgal edilen diğer toprakların da yönetilebilmesi için haçlı ordusunun soylu komutanları Kutsal Kabir Kilisesi’nde birleşerek bir “Kudüs Krallığı” kurmuşlardır. Bu krallığın ilk Kralı ise Godfrei De Bouillon olmuştur. Haçlılar daha sonra serbest bıraktıkları Fatımi ordusuna savaş açmıştır. Aşkalon Muharebesi adı verilen bu savaşta Haçlı Ordusu Fatımi ordusunu kötü bir yenilgiye uğratmış, Kudüs’ü artık tamamen kontrol altına almışlardır.

Haçlı Seferlerinin Sonuçları

Haçlı Seferleri Haritası
Soyluların, baronların ve yüksek zümrenin yürüttüğü bu haçlı seferleri modern tarihçiler tarafından gayet başarılı bulunmuştur. Çoğu Frank asıllı olan Haçlı Ordusu’nun Kudüs’ü alması Birinci Haçlı Seferi’nin amacına ulaşması demektir.

1100 Haçlı Seferleri
1099 da yapılan Haçlı seferlerinin başarıyla sonuçlanmasıyla ülkelerine geri dönen soyluların doğunun zenginliklerinden büyük bir abartıyla bahsetmişlerdir. Bunun üzerine Papa 2. Paschalis’in tekrar Haçlı seferi çağrısı yapması üzerine kısa sürede üç büyük ordu oluşturulmuştur. Papa 2. Paschalis’in Avrupa Krallıkları, Kutsal Roma ve Cermen İmparatorluklarıyla yaşadığı anlaşmazlıklar nedeniyle bunlardan hiç destek alamamıştır. Tekrar kurulan bu Haçlı Ordusu zengin olma hayalleriyle tutuşan baronlar ve soylulardan oluşmuştur. Birinci Haçlı seferlerinin üçüncü kolu olan bu sefer aslında Kudüs’e yerleşen haçlı ordusuna yardım etmek amacıyla oluşturulmuştur. Bu sefer, birbiri ardına Konstantinopolis’e ulaşan üç ordunun Anadolu’ya aralıklı olarak girmesiylebaşlamıştır Orduların toplam mevcudunun yaklaşık 300.000 kişilik bir askeri birlikten oluştuğu yönünde tahmin yürütülmüştür.

Birinci ordu Lombardlar, Fransızlar ve Almanlardan, ikinci ordu Fransızlardan ve üçüncü ordu ise Almanlardan oluşmuştur. Birinci grupta bulunan ordu 20.000 kişi ile Ankara dolaylarına saldırmış ve Merzifon’da Danişment Gazi ile 1. Kılıç Arslan birliklerinden oluşan orduyla meydan muharebesine girmiştir. Büyük bir hezimete uğrayan bu birinci Haçlı grubunun çocukları ve kadınları Türklere esir düşmüştür. Başka bir grup haçlı ordusu bir kont komutasında Anadolu’da Ankara, Konya ve Ereğli güzergahından gelmiş ve bunun bir hata olduğunu sonradan anlamışlardır. Fakat ilerleyen Haçlı ordusu kendilerinden bir önceki haçlı ordusunun gittiği güzergahı takip ettikleri için yiyecek, iaşe ve hayvan yemi bulmakta zorluk çekmiş ve bitkin halde sefil düşmüşlerdir. Bu sırada Merzifon dolaylarında Haçlı ordusunu bozguna uğratan sultan 1. Kılıç Arslan ve Danişment Gazi süvarileri Ankara ve Konya üzerinden gelen haçlı ordusunu takip etmiş ve Ereğli yakınlarında onları pusuya düşürerek ordunun tamamına yakınını hezimete uğratmışlardır. Muharebeden sağ çıkan çok az sayıdaki asker de Toros dağlarına sığınmışlardır.

İkinci grubun gelişinin ardından bir hafta geçmeden üçüncü Haçlı Ordusu Anadolu’ya hareket etmiştir. Diğer iki grubun adeta sömürdüğü, neredeyse hiçbir yiyecek ve su kaynağının bulunmadığı güzergahtan ilerleyen bu son grup da aynı şekilde susuz ve bitap halde Ereğli’ye ulaşmıştır. Oradaki çay kaynağı olan Akgöl’den kana kana su içmişlerdir. Fakat Haçlı Ordusunun hesaba katmadıkları bir şey vadır o da bu gölün sularının 1. Kılıç Arslan tarafından zehirlenmiş olduğudur. İçtikleri sudan ve açlıktan güçsüz kalan ordu zehirlenmenin de etkisiyle iyice teslim olmuş ve bir çoğu sudan zehirlenerek ölmesine rağmen sağ kalanların bir kısmı esir alınmıştır. Bu Haçlı Ordu’sunun komutanı Baverya dükü Wolf’un da kaçarak Antakya’ya sığınmayı başarmış olmasıda hala gizemini korumuştur.

1101 yılında yapılan Haçlı Seferlerinin komutanlarının birleşerek sadece Kudüs’e varmıştır. Kurulan orduların ayrı gruplar halinde Anadolu Selçuklu Devleti ve Danişment Gazi müttefikine karşı alınan hezimetler aslında Avrupalı tarihçilerin 1101 Haçlı seferlerini neredeyse tamamen unutmalarına sebep olmuştur. Fakat 1. Kılıç Arslan ve Danişment Gazinin Haçlı orduları karşısında aldıkları bu büyük zaferleri unutmak mümkün olmamıştır. Anadolu Selçukluları ve Danişment Gazi’nin ordularının kazandıkları bu zaferlerden sonra Anadolu’nun bir Türk yurdu olarak kalacağı konusunda kesin yargılar oluşmasına sebep olmuştur.

Üçüncü Haçlı Seferleri (1189-1192)

Selahattin Eyyubi’in Kudüs’ü tekrar ele geçirmesi üzerine Alman İmparatoru Barbarossa 100.000 kişilik ordusuyla Anadolu’ya girmiştir. Fransa kralı II. Filip ve İngiltere kralı Aslan yürekli Richard ise bir donanmayla Akdeniz üzerinden ‘Akka’ ya gelmiş ve şehri kuşatmışlardır. Aslan yürekli İngiliz birçok kez Kudüs’ü ele geçirmek için uğraşmışsa da Selahattin Eyyubi’nin başarılı taktikleri ile bu taarruzları sonuçsuz kalmıştır, başta Kudüs’ün Müslümanlarda kalması Selahattin Eyyubi’nin ne kadar zeki bir komutan ve büyük bir lider olduğunu bütün dünyaya kanıtlamıştır.

Üçüncü Haçlı seferinde Macar topraklarında Kral Bela’dan büyük yardımlar gören Alman ordusu, Tuna’yı geçip Bizans topraklarına girince sorunlar yaşamaya başlamıştır. Bizans’ın kendi iç karışıklıklarını yaşaması, yapılan entrikalarla uğraşması ve Anadolu’daki Türk direnişi Bizans’ın imparatorunun Almanlardan oluşan bu Haçlı birliğinden çekinmesine sebep olmuştur. Almanlardan oluşan Haçlı Ordusu, Bizanssız yolarına devam etmiştir Miryokefalon mevkiine kadar ilerlemişlerdir.

Haçlılar, II. Kılıç Arslan’dan destek görse de bu akıllı komutan Alman ordusunu biraz yıpratmak istemiş ve küçük çatışmalar yaşanmasına engel olmamıştır. Açlık, susuzluk ve Türklerin okları Almanları yavaş, yavaş tüketmeye başlamıştır. Sultanın oğlu Kutbeddin Almanların güzergâhında boşaltılan Konya şehrinde haçlılara yoğum bir direniş sergilese de de haçlılar Konya’yı ele geçirmeyi başarmışlardır. Meramda bölgesinde biraz dinlenen Barbarosso ve Alman ordu, Toroslardan Silifke’ye kadar yollarına devam etmişlerdir. Haçlı ordusunun ilerlediğine dair haberi alan Selahattin Eyyubi’ye Çukurova civarında bulunan Ermenilerden haber ulaşmıştır. 10 Haziran 1190 da Silifke ovasına giren Haçlılar büyük felaketler yaşamışlar ve bazı rivayetlere göre Alman ordusunun komutanı Barbarosso serinlemek için girdiği nehirde boğulmuştur.

İngiltere ve Fransa'nın Haçlı Seferlerine Katılması

İngiltere ve Fransa yıllarca birbirleriyle savaş halinde oldukları için haçlı seferlerine katılmaya fırsat bulamamışlardır.1188’de Normandiya civarında Gisors da barış antlaşması yapılırken Sur Başpiskoposu Josias oraya ulaşmış ve yaptığı etkili konuşmalar sayesinde iki devlette Haçlı seferlerine katılma vaadinde bulunmuşlardır. Fakat iki devletlerin birbirlerine olan güvensizlikleri sebebiyle beraber sefere çıkmaları kararlaştırılmıştır. Bu ordu da devletleri ayırmak için Fransızlar kırmızı, İngilizler beyaz ve Flaman birlikleri de yeşil haç taşımaları istenmiştirç. Sefer kararı alındıktan sonra seferin mali yönünü karşılamak için askeri hizmette bulunmayan halktan “Selahattin öşrü” denilen vergi tahsis edilmiştir.

Dördüncü Haçlı Seferleri (1202-1204)
Bu haçlı seferinin Papa 3. Innocentius tarafından Kudüs’ü kurtarmak için yapmış olduğu çağrıyla başlamıştır. Avrupa’da toplanan ordular İtalyan Bonifacio tarafından komuta edilmiştir. Ordunun asıl amacı ilk olarak Mısır’a ulaşmak ordan Kudüs’ü ele geçirmek olmuştur. Haçlı Ordusunu Venedikliler ücretli olarak taşımayı kararlaştırmış; fakat haçlıların parası bu ücreti ödemeye yetmeyince ordunun bir kısmı taht kavgaları yaşayan Bizans’a yönelmiş Konstantinopolis yağmalamışlardır.

Dördüncü Haçlı grubunun diğer gruplardan ayıran farkı ordunun tek elden yönetilmiş olmasıdır. Fakat birliklerin bir bölümünü, Venedik dükü tarafından Konstantinopolis şehrini işgal etmeye yöneltilmiştir. Bu işgal sırasında da şehrin büyük bir kısmı yakılıp yıkılmış, değerli sanat eserleri ise Avrupa’ya götürülmüştür. Ortadoks Hristiyan olan Bizans’ın yerine, Katolik Hristiyan Latin imparatorluğu kurulmuşsa da kurulan bu Latin imparatorluğu da pek uzun ömürlü olmamıştır. Dördüncü Haçlı Seferlerinden en kazançlı çıkmış olan devlet Venedik olmuştur. Çünkü taşıma ücretini ödeyemeyen haçlı devletleri Ege denizindeki bazı Liman ve Adaları borcularını kapatmak Venedik’e için teslim etmişlerdir.

Çocuk Haçlı Seferleri

1212 yılında tamamı çocuklardan oluşan ve kurulma sebebi tam olarak bilinmeyen bir haçlı gücü oluşturulmuştur. Orta çağ Avrupa’sının tarihindeki lekelerden biri olan bu tarihi olay batılılar tarafından üstü kapatılmaya çalışıldığı için bu birliklerle ilgili pek belge bulunmamaktadır.

Avrupa’nın kışkırtması sonucu birleşen bu çocuk güçleri Fransa da Stephen, Almanya’da Nicholas adlı gençlerin önderliğinde kurulmuştur. Bu çocuk güçler yaklaşık olarak 37.000 çocuktan oluşmuş ve Kudüs’e varmayı planlamışlardır. İnanışa göre İtalya’nın Genova şehrinde yapılan ayinle deniz ortadan ikiye ayrılmış olacak ve çocuk güçler burdan Kudüs’e yürümüş olacakalrdır. Fakat beklenen olmamış ve büyük hayal kırıklıkları yaşanmıştır.

Kurulan bu çocuk ordusu geçtiği yerleşim yerlerinde yardım ve iaşe desteği dahi görmüş olmasına rağmen bu çocukların, akıbeti çoğu yolda açlıktan, hastalıklardan ve donarak ölerek sonuçlanmıştır. Bazıları ailelerine geri dönmüş, bazıları Anadolu’daki Hristiyan ailelerinin yanına yerleşmiş ve ne yazık ki bazıları da Venedikli tüccarlar tarafından Mısır’a köle olarak satılmışlardır.

Batı medeniyetlerinden Almanya’nın 20.000 ve Fransa’nın 30.000 çocuğu kendi elleriyle ölüme göndermeleri kurlan bu birliğin ne yazıkki üzücü tarafı olmuştur. Yetişkinlerin bile giriştiği haçlı seferlerinde alınan başarısız sonuçlardan sonra Papanın böylesine acıklı bir olayı organize etmiş olması kendi elleriyle çocukları ölüme göndermesine neden olmuştur. Çocuk liderlerin vaazları ve çevrelerindeki yetişkinlerden tepki görmemeleri ellerinde bulunan Papanın izniyle olmuştur.

Böylelikle avrupa hiç olmadığı kadar kültürel değişime uğratmıştır bu tür yerleri...

                             CENGİZ HAN

Cengiz Han, 1162 yılında Moğolistan’da doğmuş, Moğol Börçigin ailesinden gelen bir asker, han ve siyasetçidir. Doğum adı Temuçin olan Cengiz Han, Moğol kabilelerini birleştiren ve 1206 yılında Moğol İmparatorluğunu kuran kişidir. Moğol İmparatorluğu, tarihte bitişik sınırlara sahip olan en büyük imparatorluktur. Moğol Devleti hükümdarının akrabası olan Cengiz Han, yönetim gücünün kişilerin bireysel üstünlüğüne bağlı olduğu bir ordu kurmuştur (meritokrasi). Yaşadığı dönemde kana susamış ve acımasız bir kişi olarak görülse de, Moğolların fazlasıyla saydığı ve sevdiği bir kişi haline gelmiştir. Bu nedenle Moğolistan’ın babası olarak da kabul edilir. Cengiz Han, kağan olmadan evvel, Orta ve Doğu Asya’daki göçebe toplulukları yenilgiye uğratmış, daha sonra onları birleştirerek Moğol kimliğine taşımıştır. Orta Asya’da bulunan Kara Hıtay, İran’da Harzemşahlar ve Çin’in kuzeyindeki Jin hanedanı ile Batı Xia’yı fethetmiştir.



Cengiz Han’ın Asya ve Avrupa’daki egemenliği, bu bölgelerin jeopolitikasını ve demografisini değişikliğe uğratmıştır. Moğollar, günümüzdeki ülkelerden Ukrayna, Çin, Azerbaycan, İran, Rusya, Kore, Kırgızistan, Macaristan, Pakistan, Polonya ve Türkiye gibi birçok ülkeyi ele geçirmiştir. Ayrıca Bulgaristan, Sırbistan ve Hindistan gibi ülkelerde çok büyük zarar görmüşlerdir. 1242 yılı geldiğinde ise Viyana’ya kadar yaklaşan büyük “Han” hayatını kaybetmiş ve Moğollar gelenekleri gereği başka bir han seçmek üzere geri çekilmişlerdir. Bu olay üzerine Orta Asya ve Avrupa’nın yaşadığı Moğol gazabı sona ermiştir.

Cengiz Han’ın Hayatı

Görkemli Moğol kağanı Cengiz Han’ın kanunları, kişiliği, hayatı ve hatta Moğol mu yoksa Türk mü olduğu gibi hususlar sıklıkla gündeme gelmiş ve merak edilmiştir. Tüm bunlarla ilgili sunacağımız detaylar, Moğolların nasıl birleştirildiği, dünyanın en güçlü devletlerinden biri haline nasıl geldiği ve Cengiz Han’ın neler yaptığı gibi konular hakkında bilgiler verecektir. Bunların yanında acımasız ve zalim olarak bilinen Cengiz Han’ın, yaşadığı dönemi de analiz ederek bağımsız bir değerlendirme yapacağız.

Her şeyden önce, Cengiz Han’ı tarihe damgasını vuran devlet liderlerinden birisi olarak görmeliyiz. Acımasız davranışları ve katı kuralları ile günümüzdeki adalet ve savaş olgularına ters gelen bir kişilik olabilir, ancak dünyanın hemen hemen yarısına hakim olan büyük bir devlet kurmak kolay bir iş değildir. Cengiz Han’ı bir insan avcısı olarak değerlendirmeden önce, kültürel ve sosyal yaşama neler kattığını irdelememiz gerekiyor. Onun bilim ve sanata verdiği değeri, eşitliğe dayalı olarak kurduğu devlet düzenini, topluma kattığı vicdan ve din özgürlüğünü takdir etmemek, şüphesiz ki haksızlık olacaktır.

Doğumuyla ilgili bilgiler kesin olmamasına rağmen, Moğolistan’da bulunan Börçigin ailesine mensup bir kişi olarak 1162 yılında doğduğuna dair kaynaklar mevcuttur. Cengiz Han’ın babası Yesügey Bahadır ile annesi Ulun Hatun, oğullarına Türkçe anlamı “demirci” olan Temuçin ismini vermişlerdir. Moğolları yeniden birleştirip, büyük Moğol İmparatorluğunu kurunca “Cengiz” adını almıştır. Bu isim, Moğolca ve Türkçede ortak bir kelime olan tengiz ya da deniz adından türemektedir. Bir rivayete göre, Cengiz Han doğduğu sırada öncelikle yumruk şeklindeki eli görülmüş ve avucunun içerisinde de kan pıhtıları bulunmaktaydı. Bu durum üzerine babası, Cengiz Han’ın çok büyük bir savaşçı ve lider olacağını düşünerek ona Temuçin adını vermiştir.[Alıntı]



Cengiz Han’ın Çocukluğu ve Tarihe Damga Vurduğu Dönemler

Cengiz Han henüz 10 yaşındayken, düşman bir kavim tarafından zehirlenmesi sonucu babasını kaybetmiştir. Bunun sonucu olarak Moğol Devleti dağılmış ve Cengiz Han ailesiyle beraber sürgün edilmiştir. Cengiz ile ailesi çok güç şartlar altında, dağ başında bulunan bir ormanlık alanda yaşamaya başlamışlardır. Bu zorlu dönemlerde ailesini korumaya ve avcılık yapmaya çaba gösteren Cengiz, oldukça güçlü bir karaktere ve bedene sahip bir çocuk olarak yetişmiştir. 13 yaşındayken öz kardeşini, yiyecek konusunda yaşadıkları bir münakaşa nedeniyle öldürmüştür. Tüm bu güçlüklere ve korkunç olaylara rağmen, ok atmada müthiş bir beceri kazanmış, at üstünde ustalaşmış ve kendini bir asker olarak geliştirmiştir.

Altı kardeşi ve annesiyle birlikte gün geçtikçe güçlenmeye başlayan Cengiz Han, dost olarak gördüğü bazı kavimlerle işbirliği de yapmıştır. Cengiz’in bu tutumu eski dönemlerden beri düşmanları olan Merkitleri şüphelendirmiş ve bu nedenle bir gece kendilerine saldırı düzenlenmiştir. Merkitler tarafından annesi ve eşi kaçırılan Cengiz Han, bu olay üzerine dağlara kaçarak yakın arkadaşı olan Tuğrul’dan (Kereyit Hanı) yardım istemiştir. Bu isteğini kabul eden Tuğrul ve adamları sayesinde annesi ve eşi kurtarılmıştır. Tüm bu yaşadıkları, onun Börte sevgisini kaybettirmemiş ve daha da hırslanarak Moğol devletini kurmak için hazırlıklara başlamıştır.

Yakın arkadaşı Tuğrul’un ölmesi üzerine, Kereyitler Cengiz Han’ın egemenliğini kabul ettiler. Daha sonra en büyük düşmanları olan Nayman Hanlığına savaş açtılar ve Cengiz Han 1 yıl süren savaşı kazandı. 1206’da düzenlenen büyük bir kurultay ile Temuçin “Cengiz Kağan” unvanını aldı ve bütün Moğol topluluklarının lideri ilan edildi. Tatarlar, Uygurlar, Naymanlar ve bütün Moğol boyları tek bir devlet altında toplandı. Bu olay üzerine Cengiz Han sürekli olarak savaşlara katıldı ve kendisine tehdit olarak gördüğü bütün hanlıklara saldırdı. 1211’de Çin’i ele geçirmek amacıyla Pekin’i kuşattı ve Çinlilerle bir anlaşma yapıldı. 4 yıl sonra bozulan anlaşma üzerine Çin’i bütünüyle ele geçirdi.



Yeni kurduğu devleti büyük bir hızla genişleten, zenginleştiren ve büyüten Cengiz Han, kendisine karşı yapılan isyanları da eşsiz gücüyle bastırdı. Aynı dönemde Otrar valisi (Harzem bölgesi), kendi halkına bir ticaret kervanını yağmalatarak oradaki bütün Moğolları öldürttü. Olayın peşini bırakmayan Cengiz Han, bölgeye bir elçi heyeti gönderdi, ancak bu heyette öldürüldü. Bu durum Harzemşahların sonunu getiren ve aynı zamanda İslam toplumlarına büyük zarar veren akınların başlamasına neden olmuştur. Büyük bir hiddetle yerinden kalkan Cengiz Han, oğullarıyla birlikte Harzemşahlara saldırdı. Çok kanın döküldüğü bu saldırılarda Harzemşah halkının bir kısmı da teslim oldu. Otrar valisi kaçmaya çalışıyor, ancak Cengiz Han onun peşini bırakmıyordu. Moğolların geçtiği yerlerde bir tek canlı kalmadı ve bütün yerler yakılıp yıkıldı. Cengiz Han’ın bu takibi Buhara, Semerkant ve Horasan’a kadar uzanarak, bu İslam devletlerinde de birçok insanın ölümüne neden oldu. Cengiz Han’ın Asya’daki bu savaşlarında yaklaşık 40 milyon kişinin öldüğü söylenmektedir. Ayrıca, bazı Avrupalı bilginler bu ölümlerin ardından 600-700 milyon ton karbonun dünyadan yok olduğunu da belirtiyorlar.



Cengiz Han'ın Elçi Olayı Otrar Faciası

Moğollar, M.S.- 13. yüzyılda Orta Asya' da kurulan ve daha sonra bulundukları yerden başlayarak, tüm dünyaya vahşet ve yıkım getirerek kasıp kavuran bir imparatorluk olmuştur. 1209 yılında Cengiz han' nın idaresinde bulunan Moğol ve Türk boylarının birleşmesiyle oluşturduğu imparatorlukta, devasa bir ordu yaratarak, önüne çıkan her şeyi yakıp yok eden bir savaş makinesine dönmüştür.
Bu devirde İslam Türk dünyasının önemli devletlerinden olan Harzemşahlar, Orta Asya'da hüküm sürmekteydi, hükümdarı olan Alaaddin Muhammed, Çin' i istila etme niyetinde olsa da, yaklaşan Moğol tehlikesini görmüş, Moğolların, Çin' i fethetmesiyle bu planını ertelemiştir. Yaklaşan Moğol tehlikesine karşı Sultan Alaaddin, Moğol İmparatorluğu ile iyi ilişkiler kurarak dost kalma düşüncesiyle Ticari anlaşma teklif etmek için Moğollarla iletişime geçmiştir. Cengiz Han' da ticaretin yararlı olacağını düşünerek anlaşmayı kabul etmiştir. Bununla birlikte Cengiz Han büyükçe bir Ticaret Kervanı hazırlayarak Harzemşahların başkentine göndermiştir.

Valinin Elçi Olayı Fitili Ateşliyor

Ancak Moğolların beklemediği bir olay gerçekleşmiştir. Daha doğrusu lta Valisi İnalcık gelen kervanı casusluk bahanesi ile tutuklayarak mallarına el koymuş, bununla da yetinmeyip aralarından birkaçını idam ettirmiştir. Bunu duyan Cengizhan, Harzemşah hükümdarı Alaaddin Muhammed' e elçiler yollayarak zararın giderilmesini ve İnalcık' ın kendilerine teslim edilmesini ister. Ancak bu teklifi reddeden Alaattin Muhammed, biraz Moğolları güçsüz görmüş ve elçilerin saçlarını yüzlerini yaktırarak geri yollamıştır. Baş Elçinin de kafasını kestirmiştir. Bunu hakaret Sayan Cengizhan devasa Savaş makinesini harekete geçirmiş ve Harzemşahların üzerine çok büyük bir Ordu yollamıştır.

Cengiz han, kuvvetlerinin bir kısmını Çin işgalinde bırakarak, Harzemşahların üzerine Otrar Vadisi'ne doğru yönelmek için yaklaşık 200 bin kişilik bir ordu hazırlamıştır. Ordunun başında bizzat kendisi sefere çıkmış ve orduyu 3 kola bölmüştür. Her kolun başına kendi oğullarından oluşan güçlü kumandanlar bırakarak Otrar' a saldırmıştır. Otrar vadisine gelindiğinde Çin' den getirdiği savaş uzmanları, büyük patlayıcı toplar ve çeşitli savaş makineleri ile Harzemşahların görmediği bir güçle şehre saldırıya geçmiş ve 5 aylık kuşatmanın ardından şehir ele geçirilmiştir. Vali İnalcık sonuna kadar dayansa da esir alınmış ve yüzüne Gümüş dökülerek boğulmuştur.
Cengizhan kendi ordusuyla birlikte daha sonra Semerkant' a doğru harekete geçmiş, oradan çok hızlı bir şekilde geçerek Buhara ' yı ele geçirmiştir. Ardından Semerkant' ı saldırmış ve bu saldırı esnasında Harzemşahların ordusu yaklaşık 400 bin kişi civarında idi.
Buna rağmen Cengiz han'ın devasa savaş makinesi, ustaca taktiklerle silahları kullanarak hareket kabiliyeti kısıtlı olan devasa Harzemşah ordusunu yerle bir etmiş ve şehirleri adeta yağmalamıştır. Cesetlerden dağların oluştu söylenmektedir.
Ordusunun yenildiğini gören Alaaddin Muhammed en son Hazar Denizi' ne doğru kaçmış ve burada bir adaya sığınmış, sonunda ise adada açlıktan ölmüştür.
Tarihe Otrar faciası ya da Otrar olayı olarak geçen bu hadise neticesinde Harzemşahlar tarih sahnesinden silinmiştir. Geriye kalan bir kolu Anadolu'ya gitmiş ve Anadolu' da Anadolu Selçuklularıyla savaşmıştır. Anadolu Selçukluları'nın Yassı Çemen Savaşında Harzemşahları yenmesiyle Harzemşahlar tarih sahnesinden bir kez daha silinmiştir.
Harzemşahların, Cengiz Han'a karşı kalkıştıkları bu hesapsız mücadele neticesinde, devasa orduları oldukça kolay yenilmiş ve dağılmıştır. Semerkant gibi güzel bir şehir Moğollar tarafından yağmalanmış ve taş üzerinde taş kalmamıştır. Harzemşahların bu kolay yenilgisinin ardından Moğolların kabiliyet alanı genişlemiş ve önü açılmıştır. Bu açılımı neticesinde Cengiz Han dan sonra gelen Hülagü ve Kubilay gibi çocukları, İslam dünyasını tehdit etmeye devam etmiş ve Bağdat'a kadar ilerlemişlerdir.



Moğol İstilası


Dünyaya korku salan bu istila, Moğol imparatorluğu zamanında devletin topraklarını genişletmek için yapılan kanlı saldırılardır. 13. yüzyıla kadar tarih sahnesinde bir önemi olmayan Moğollar Orta Asya, Çin, Doğu Avrupa ve Sibirya ovalarını istila etmeleriyle adlarından söz edilmeye başlanmıştır.[Alıntı]

İlk iş olarak Orta Asya’daki Moğol kabilelerini birleştiren Cengiz Han dünyanın en büyük imparatorluklarından birini kurmuştur. Moğol İmparatorluğu’nun kurucusu olan Cengiz Han Doğu’ya ve Batı’ya birçok sefer düzenlemiş, topraklarına katmak istediği ülkelerdeki insanları öldürerek kaleleri yıkmıştır. Doğudan gelen bu acımasız Moğol istilasının ve katledilen insanların haberleri Avrupalıları korkutmaya başlamıştır.

Moğol istilaları öyle etkili istilalardır ki sonucunda 3.000.000 ila 6.000.000 arasında insanın katledildiği söylenmektedir. Moğollar Orta Asya ve etrafındaki devletlerde birçok kenti yağmalamış, kütüphaneleri yakarak halkı kılıçtan geçirmiş bunun neticesinde birçok Türki kavim Moğol dehşetinden kaçarak Anadolu’ya sığınmıştır. Yüzyıllardır konuşulan bu istilanın 17. yüzyılda Hindistan’a kadar ulaşmasına rağmen Timur imparatorluğunun yıkılmasından sonra Anadolu üzerindeki etkisi azalmıştır.

Moğol imparatorluğu genişledikçe bu süreç içinde birçok devlet kurmuş, Çin’e hükmetmiş ve Japonya’ya çıkartma yaparak bir ilke imza atmıştır. Japonya'da çok ilginç bir şekilde hem 1274 hem de 1281 de kamikaze tayfunlarıyla karşılaşmışlar ve Japonya'yı istila edememişlerdir. Bu istilacı kavim Avrupa’nın siyasi güçlerini değiştirmiş ve dünyaya dehşet salmıştır. Ancak Moğolların 90 yıla yakın hüküm sürdükleri bu saltanat, iktidarın Cengiz Han’ın 6 oğlu arasında paylaşılması, taht kavgaları ve dış güçlerin saldırılarıyla devletin zayıflaması sonucu imparatorluk tarihin tozlu sayfaları arasındaki yerini almıştır. Moğol istilalarından nasibini alan Anadolu’nun, Yıldırım Bayezid’in Ankara savaşında Timur’a yenilmesiyle siyasi bütünlüğü bozulmuş, Osmanlı devleti taht kavgalarıyla uğraşmak zorunda kalmıştır. Moğollar kuşattıkları kalelerde yaptıkları kıyımlarla barbar bir istilacı olarak bilinse de bu devlet aksine vatan olgusuna çok bağlı bir devlettir. Rivayete göre kuşatılan kalelerin hemen teslim olmaları halinde eli silah tutan bütün erkekler kılıçtan geçirilirken direnen kalelerdeki askerler öldürülmezlermiş. Enteresan savaş stratejileri kullanan Moğollar Kırım Kenti’nin kuşatılmasında denizcilikte ilerlemedikleri için 7 yıl süren kuşatmadan sonra, vebalı cesetleri mancınıklarla şehre atarak bu kentin kısa sürede düşmesini sağlamışlardır. Her ne kadar ordu düzenleri ve askeri yaşamları Türklere benzetilse de Moğollar kesinlikle Türk değillerdir. Bunun aksini kanıtlayan herhangi bir belge veya delil de bulunamamıştır.


Moğol İstilalasının Sonuçları

Moğol imparatorluğunun baskısı sonucu Türki kavimlerin Anadolu’ya göç etmeleriyle Anadolu hızla Türkleşmiştir. Moğollarla komşu olan Anadolu Selçuklu ve Türkiye Selçuklu devletlerinin bu kavimle yaptıkları savaşları kaybetmeleriyle Anadolu’nun siyasi birliği bozularak Beylikler dönemi başlamıştır. Ayrıca Moğolların yaptıkları seferle Abbasileri yıkmaları halifelik kurumunun Mısır’a taşınmasına neden olmuştur. Yapılan seferlerde Çin topraklarının ele geçirilmesiyle çok önemli bir ticaret güzergahı olan İpek yolu Moğol imparatorluğunun kontrolüne girmiştir. Asya ve Doğu Avrupa’da birçok devlet kuran Moğollar, Rusya’nın devletleşmesini engelledikleri gibi birçok göçebe halkında yerleşik yaşama geçmesine sebep olmuşlardır.

Moğollar Tarafından Yapılan Seferler
1)- 1205 1234 Çin İstilası
2)- 1218-1220 Orta Asya’nın İstilası

3)- 1220-1230 Kafkasların ve Gürcistan’ın İstilası

4)- 1220-1224 Kalka Nehri Muharebesi

5)- 1223-1236 İdil Bulgar Hanlığı’nın İstilası

6)- 1231-1259 Kore’nin İstilası

7)- 1237-1242 Rusya’nın İstilası

8)- 1241 Polonya, Macaristan, Avusturya ve Kuzey İtalya’nın İstilası

9)- 1242 Bulgaristan ve Sırbistan’ın İstilası

10)- 1241-1244 Anadolu’nun İstilası

11)- 1251-1259 İran, Suriye ve Mezopotamya’nın İstilası

12)- 1260 Ayn Calut Muharebesi

13)- 1274-1281 Japonya Seferleri

14)- 1222-1327 Hindistan’ın İstilası

Cengiz Han ve Yaşlı Adamın Hikayesi

Rivayete göre Moğol imparatoru olan Cengiz Han Anadolu’ya yaptığı seferlerden birinde Irak yakınlarında bir kaleyi kuşatır. Yapılan görüşmeler sonunda kalenin teslim edilmesini isteyen Cengiz Han aksinde kaledeki herkesin öldürüleceğini söyler. Hiç direnmeden teslim olan kalede Cengiz Han bütün eli silah tutan erkeklerin genç-yaşlı demeden kendi mezarlarını kazmalarını emreder. Herkes kendi mezarını kazarken yaşlı bir adam Cengiz Han'ın huzuruna çıkmak istediğini söyler ve huzura kabul edilir. Yaşlı adam Cengiz Han'ın eteğini öperek önünde eğilir ve yaşlı adam imparatorun da izniyle ağlayarak konuşmaya başlar. “Hünkarım, şurada mezarını kazan genç benim oğlumdur ve daha yirmi yaşındadır.” tekrar hükümdarın ayaklarına kapanarak ‘sizden onu affetmenizi istiyorum’ der. Bunun üzerine Cengiz Han ayağa kalkarak yaşlı adama “Affetmemm! ihtiyar affetmemm! Oğlun mezarının başındayken ağlıyorsun ama vatanın uçurumun kenarındayken sadece seyrettin.” der.

Cengiz Han’ın Ölümü

60 yaşındayken vefat eden Cengiz Han’ın neden öldüğü, günümüzde hala bilinmemektedir. Rivayetlere göre bacağına saplanan bir ok, attan düşmesi ya da o dönemlerde yayılan bir hastalık Cengiz Han’ın ölümüne neden olmuştur. Cengiz Han 1227’de öldüğünde, Moğol Devleti’nin sınırları Hazar Denizi’nden Japonya’ya kadar uzanıyordu. Günümüzde dünyanın en büyük devletleri arasında olan Rusya, Çin ve İran gibi ülkeler, Moğollar karşısında boyun eğiyordu, ayrıca Moğollar dünyanın en geniş sınırlarına sahip ikinci devletti.

Avrupa’ya kadar sınırları dayanan Moğolların hükümdarı Cengiz Han zamansız ölmeseydi, belki de Moğollar Avrupa’nın da bütününe hakim olacaklardı. Tüm bunlara rağmen, her büyük devletin yaşadığı bir hazin son gibi Moğollar da zamanla dağıldı ve Moğolistan sınırlarına kadar geriledi. Günümüzde bile mezarının yeri bilinmeyen Cengiz Han’ın cenazesine gelen binlerce insan, onun vasiyeti üzerine intihar etmiştir.



Merhabalar arkadaşlar bugün sizlere Anadolu selçuklu devletini alıntılar eşliğinde anlatacağım...Anadolu Selçuklu Devleti, Selçuklular tarafından Anadolu da kurulan bir Türk devletidir. Türklerin Anadolu’ya yerleşmesi 1071 Malazgirt Savaşından sonra daha da hızlanmış ve Türk akıncıları Anadolu’da ilerlemeyi sürdürmüştür. Selçuklu komutanı Kutalmışoğlu Süleyman Şah (I. Süleyman Şah) ise Anadolu’daki fetihleri daha da batıya yayarak 1075’te İznik’i Bizans’tan alarak başkent yapmış ve Anadolu Selçuklu devletini resmen kurmuştur. İznik in başkent yapılmasıyla temelleri atılan devletin hükmü, İlhanlıların son Anadolu Selçuklu hükümdarını tahttan indirdikleri 1318’e kadar sürmüştür.

Anadolu Selçuklu Devleti’nin Kuruluşu (1077) ve Süleyman Şah Dönemi

Selçukluların Anadolu’ya yapılan akınlarla kurduğu Anadolu Selçuklu Devleti, aslında Türklerin Anadolu da Malazgirt Meydan Muharebesi ile kazandıkları başarının en büyük sonucudur. Anadolu Selçuklu Devleti, Oğuz Türklerinin Üçoklu Kınık boyuna mensup Selçuklu hükümdar ailesinden Süleyman Şah tarafından Anadolu’da kurulmuştur.

Malazgirt Zaferiyle Anadolu’nun kapılarını Türklere sonuna kadar açan Sultan Muhammed Alparslan, bu savaşa katılan kumandan ve Türkmen reislerine Anadolu’yu Türkleştirme ve İslamlaştırma görevini verdi. Bu kumandanlardan biri olan Kutalmışoğlu Süleyman Şah, Selçuk Bey’in oğlu Arslan Yabgu’nun torunu olup, Anadolu’daki fetih hareketinden sonra Antakya’dan Anadolu ya girdi. 1074 yılında Konya ve havalisini mahalli Rum despotlarından alarak, fetihlere devam ederek İznik önlerine kadar geldi. Sadece 3 yıl içinde 700 km’lik bir hat üzerinde ilerleyerek 1075 senesinde İznik’i fethetti ve burayı emrindeki kuvvetlerin merkezi yaptı. Böylece Türkiye Selçuklu Devletinin temeli atılmış oldu.

Süleyman Şah, Bizans’ın kendi içindeki ve merkezi tekfurlukları arasındaki çekişmelerden faydalanarak, bölgedeki hâkimiyetini güçlendirdi. İznik’e yeni bir Türk devletinin kurulması, Anadolu’ya gelen Türkmenlerin birleşmesini temin edip, doğudaki Müslüman Türklerin büyük topluluklar halinde bölgeye gelmelerine zemin hazırladı. Özellikle Anadolu’nun genel hali olan huzursuzluk ve güvensiz ortam altında Bizans’ın zulmüyle ezilen yerli halk, böylece Süleyman Şah’ın hoşgörüsü ve insani idaresiyle huzura kavuştu. Bölge halkına gösterilen bu iyi niyet de devletin sağlam temeller üzerine kurulmasını sağladı. Önce Süleyman Şah’ın idaresine giren halk zamanla kendi kendine Müslümanlığı kabul etti. Yeni yurt arayan Türkmenlerin bölgeye gelmeleriyle bu grupları örgütleyen Süleyman Şah, özellikle Fırat boylarında ve Kilikya taraflarında toplanan Ermenilere engel olmak için harekete geçti. 1082 yılında Çukurova üzerine yürüyen Süleyman Şah, Adana, Tarsus ve Misis dahil tüm bölgeyi hakimiyeti altına aldı. 1084 yılında da Hıristiyanların elinde bulunan Antakya’yı aldı. 1086’da Suriye Selçuklu meliki Tutuş’la yaptığı savaşta yenildi ve savaş meydanında öldü. Oğulları, Selçuklu Sultanı Melikşah’ın yanına gönderildi. Süleyman Şah’ın ölümünden sonra başsız kalan Anadolu Selçuklu Devleti bir süre İznik vekili olan Ebu’l-Kasım tarafından yönetildi. 1092 yılında Selçuklu hükümdarı olan Melikşah’ın ölümünden sonra ise şehzadelerden biri olan Kılıç Arslan İran’dan kaçarak İznik’e geldi ve Anadolu Selçuklu tahtına oturdu.

I. Kılıç Arslan Dönemi

Kılıç Arslan tahta çıkar çıkmaz devleti teşkilatlandırdı. Öncelikle başsız kalan devletin başkenti olan İznik’i bayındır hale getirdi. Devlet yönetimindeki otoriteyi de eline aldıktan sonra zaman kaybetmeden akınlara başladı. Öncelikle, Marmara sahillerine yerleşmeye çalışan Bizans Devletini bu bölgeden uzaklaştırdı. Batı sınırını biraz olsun rahatlattıktan sonra doğuya yönelen I. Kılıç Arslan 1096 yılında Malatya’yı kuşattı; fakat Haçlı ordusunun Anadolu’ya girdiğini haber alan Kılıç Arslan hemen kuşatmayı kaldırarak merkeze döndü. Avrupa’daki soyluların, derebeylerin, prenslerin ve şövalyelerin oluşturduğu bu Haçlı ordusu Anadolu Selçuklu Devletinin payitahtı olan İznik’i ele geçirince devletin yeni başkenti Konya oldu. Haçlı birlikleri ilerlemeye devam ettikçe sayıca fazla olmalarına rağmen Kılıç Arslan büyük bir soğuk kanlılıkla güzergahı izledi ve gerek gece baskınlarıyla gerekse Türk Akıncılarının uyguladığı Vur-Kaç taktiği ile düşman birliklerini adeta imha etti. Haçlılara karşı alınan bu zaferden sonra Bizans ile antlaşma imzaladı ve doğu seferlerine hız kazandırıldı. 1103 senesinde Malatya’yı ele geçiren I. Kılıç Arslan ardından Musul’u da ele geçirmeyi başardı. Fakat bu başarılı yolculuk Habur Nehri’nde son buldu. I. Kılıç Arslan, Emir Çavlı, Artukoğlu İlgazi ve Suriye meliki Rıdvan’ın kuvvetleriyle Habur Nehri kenarında yaptığı muharebede yenildi ve nehre düşüp boğuldu. I. Kılıç Arslan’ın ölümünden sonra oğlu Musul valisi Şehinşah da Emir Çavlı tarafından esir edilerek İsfehan’a götürüldü.

Hükümdarın savaşta ölmesi ve oğlunun esir düşmesi Anadolu Selçuklu Devletini derinden sarstı. Bu güç kaybı ise devletin etrafındaki eli tetikte bekleyen düşmanlar yani Bizanslılar için bulunmaz bir fırsattı. Bizanslılar, Batı Anadolu sahillerini istila etmeye başladılar. Hükümdarsız kalan devlet birlikleri bu istilacılara direnemeyerek Anadolu içlerine kaçmak zorunda kaldı.

1110 yılında ise esaretten kurtulan Şehinşah, Konya’ya gelerek tahta geçti. Şehinşah ve Kayseri emiri Hasan Beyin bütün gayretlerine rağmen Bizans birliklerinin önünden kaçan Türklerin Anadolu içlerine çekilmeleri durdurulamadı. Bu başarısızlıklar sonucunda 1116 yılında Danişmentliler Şehinşah’ı tahtan indirerek yerine Şehzade Mesud’u sultan ilan ettiler.

II. Mesud Dönemi

Anadolu Selçukluları ve Danşimentliler

Sultan Mesud, tahta çıktığı andan itibaren Danişmentlilerin devlet üzerindeki etkisini kaldırmaya ve durdurulamayan Bizans ilerlemesini dizginlemeye çalıştı. 1182 yılında batıda ilerleyen Bizans üzerine sefere çıktı ve ardından devletin doğu topraklarındaki hakimiyetini güçlendirmeye çalıştı. Anadolu Selçuklu Devletini yıkmak isteyen Bizans, İmparator Manuel komutasında bir birliği devletin başkenti olan Konya üzerine gönderdi. Bu tehlikeli durumu haber alan Sultan Mesud’un oğlu II. Kılıç Arslan Aksaray’da bir ordu hazırlayarak Konya önlerine varmak üzere olan Bizans birliklerinin önünü kesti ve geleneksel Türk savaş taktikleriyle önce bölerek sonra parçalayarak Bizans birliklerini 1145 senesinde büyük bir yenilgiye uğrattı.

Bizans’ın bu ağır yenilgisinden sonra toparlanan Anadolu Selçuklu güçleri, Anadolu’ya giriş yapan Haçlı güçlerini de adeta kılıçtan geçirdi. Haçlılara karşı alınan bu başarılı sonuçlar devletin güçlü ve yükseliş devrini geri getirdi. Devletin genel politikası olan adalet ve hoşgörü sebebiyle Bizans tebaası olan halk Türk idaresine bağlandı. Devletin yükseliş devrinin mimarı olan Sultan Mesud, birçok eser de yaptırdıktan sonra kırk yıl süren saltanatında 1115 yılında vefat etti. Yerine Bizanslılara karşı Konya’yı savunan oğlu II. Kılıç Arslan geçti.

II. Kılıç Arslan Dönemi

II. Kılıç Arslan da babasının yolundan giderek devletin sınırlarını genişletmeye çalıştı. Doğu seferine çıkarak devletin hakimiyet alanını Fırat sınırına kadar genişletti. II. Kılıç Arslan, Bizanslılar ve topladıkları yardımcı kuvvetlerle yaptığı 17 Eylül 1176 Miryokefalon (Düzbel/Karamukbeli) Meydan Muharebesini kazanarak Anadolu’nun bir Türk yurdu olarak kalacağını bütün dünyaya göstermiş oldu. Daha sonra Batı bölgesine Türk Akıncılarını gönderdi. 1182 yılında, Uluborlu, Kütahya ve Eskişehir havalileri fethedildi. Denizli ve Antalya kuşatıldı. Danişment arazisi ve Çukurova ele geçirildi.

Kazanılan başarılar ve zaferler siyasi birlik ve sınır emniyeti sağlandı. Ekonomik ve kültürel yükselme başladı. Bir süre sonra II. Kılıç Arslan, mücadeleyle geçen uzun saltanat yıllarındaki yorgunluğu ve ihtiyarlığını mazeret gösterip istirahate çekildi. Sahip olduğu toprakları 11 oğlu arasında paylaştırdı. Kendisi Konya’da büyük Sultan olarak hükümdarlık sürmeye devam etti. Oğullarının her biri bir vilayette yönetimi ele aldı. Bu sırada Selahaddin Eyyubi’nin Kudüs’ü fethetmesiyle birlikte III. Haçlı Seferi başladı. Şehzadelerin Haçlı ordusuna karşı koymaları bu birlikleri yavaşlattı ve Anadolu içlerine ilerledikçe Haçlı ordusu imha edildi; ancak bu birliklerin bir kısmı Filistin’e ulaşmayı başardı. Sultan II. Kılıç Arslan Konya’da vefat etti. Yerine büyük oğlu Gıyaseddin Keyhüsrev geçti. Fakat kardeşleri bu taht varisini kabul etmeyince kardeşler arasında taht kavgaları başladı. Tokat meliki Rükneddin Süleyman Şah, 1196 yılında Konya’yı ele geçirdi ve saltanatını ilan etti.

Rükneddin Süleyman Şah Dönemi

Rükneddin Süleyman Şah, Birliği sağladıktan sonra Bizans’ı tekrar vergiye bağladı. İç mücadelelerden yararlanarak hudut tacizlerine başlayan Ermenileri cezalandırdı. Gürcüler, Saltukluların zayıflamasından istifade ederek, Erzurum’a kadar gelince, Doğu Seferine çıktı. 1201 yılında, Saltuklu Devletine son verdi. Artuklular ve Mengücekliler’den aldığı yardımla, Erzurum’dan Gürcistan üzerine sefere çıktı. Sarıkamış yakınlarında Gürcü-Kıpçak ordusunun baskınına uğradı ve mağlup oldu. Tekrar Gürcistan seferine çıktıysa da, yolda hastalanarak 6 Temmuz 1204 yılında vefat etti. Konya’da Künbedhane’ye defnedildi. Yerine oğlu III. Kılıç Arslan geçti. Fakat çok geçmeden Gıyaseddin Keyhüsrev, Türkmen beylerinin davetiyle, küçük yaştaki yeğeni Kılıç Arslan’ın yerine, tekrar Türkiye Selçuklu Sultanı oldu

Gıyaseddin Keyhüsrev Dönemi

Gıyaseddin Keyhüsrev, devletin hudutlarını emniyete almak için Bizanslılar ve Ermenilerle mücadele etti. Dördüncü Haçlı Seferleriyle (1204) İstanbul, Latin hakimiyetine girdi. Bizans hanedanı Anadolu’ya kaçıp, İznik ve Trabzon’da iki devlet kurdu. Bizanslılar, Karadeniz kıyılarına yerleşerek ticaret yollarını kapattılar. Gıyaseddin Keyhüsrev ticaret yolunu açmak için, 1206 yılında sefere çıktı. Bizanslıları bu bölgeden atarak, Karadeniz yolunu açtı. Ertesi sene Akdeniz sahillerine inerek Antalya’yı fethetti. Bu sırada akıncı beyleri, Batı Anadolu’daki birçok yeri aldı. Bu fetihler, İznik Bizanslılarını telaşlandırdı. Gıyaseddin Keyhüsrev, Bizans ordusu ile 1211 senesinde Alaşehir’de yapılan muharebede dolaşırken bir düşman askeri tarafından şehit edildi. Yerine oğlu İzzeddin Keykavus geçti

İzzeddin Keykavus Dönemi

İzzeddin Keykavus, saltanatının ilk yıllarında taht mücadelesiyle uğraşmak zorunda kaldı. Daha çok iktisadi meselelere, ülkenin imarına ve kültür faaliyetlerine önem verdi. Kervansaray, cami ve medreseler inşa ettirdi. Verem hastalığına yakalanan İzzeddin Keykavus, 1220 yılında Viranşehir’de vefat etti. Sivas’ta yaptırdığı darüşşifanın yanındaki türbesine defnedildi. Yerine kardeşi Alaeddin Keykubad geçti.

Alaeddin Keykubad Dönemi

Sultan Alaeddin Keykubad zamanı, Türkiye Selçuklularının en kudretli, en parlak devri olarak geçti. Anadolu’nun emniyeti için başta Konya, Kayseri ve Sivas olmak üzere, şehirleri surlarla tahkim ettirdi. Moğol tehlikesine hudutlarda tedbirler aldı. Bu hamleleri yaparken fetihleri de sürdürmeyi ihmal etmedi. Askeri ve ticari önemi büyük olan Kolonas kalesini kuşatma altına aldı. 1221 yılında bu kuşatmayı kazanarak kaleyi fethetti. Bu kaleyi fetheden sultanın ismine uyarak “Alaiye” denildi. Moğol tehlikesine karşı tahkim ve askeri önlemler alan devlet, aynı zamanda diplomatik yola da başvurdu. Moğol, Ögedey Kağan’a elçi gönderip barış yaptı.

Yassı Çemen Savaşı (1230)

Anadolu Selçuklu Hükümdarı Alaeddin Keykubat ile Harzemşahlılar hükümdarı Celalettin Harezm arasında giderek arta düşmanlık, Ahlat Kalesi meselesi ile tehdit içeren mektuplaşmalarla hat safhaya ulaştı. Bunun üzerine Sultan Keykubat, ordusunun başına geçerek düşman haline Harzemşah tehdidini de ortadan kaldırmak için Erzincan üzerine sefere çıktı. Selçuklu taarruzuna hazırlıklı olan Celalettin Harezm, Selçuklu Ordusunu Erzincan yakınlarındaki Yassı Çemen Ovasında karşıladı. Harzemşahlılar, her ne kadar güçlü bir devlet geçmişleri olsa da Moğol İstilalarıyla oldukça zayıflamışlardı. Üstelik Türk ve Müslüman olan Anadolu Selçukluları ile savaşmaktan kaçınıyorlardı. Anadolu Selçuklu Devleti ise en parlak dönemini yaşıyordu Anadolu’nun büyük kısmına hakim durumdaydı. 1230 yılında meydana gelen Yassı Çemen savaşı sonunda ağır bir yenilgiye uğrayan Harzemşah hükümdarı yenilgiden sonra hem düşman askerlerinden hem de kendi askerlerinden kaçmak zorunda kaldı. Beraberinde kendisine bağlı birkaç asker alabilen Celaleddin Harezm, savaş meydanından kaçabilse de kaçış yolunda yolunu kesen atlı hırsızlar tarafından öldürüldü.

Yassı Çemen Savaşının Sonucu


Harzemşahlar
Yassı Çemen Savaşı neticesinde Harzemşah Devleti tamamen yıkılmış ve Anadolu Selçuklu Devleti, sınırlarını Ahlat, Bitlis, Van, Malazgirt ve Tiflis’e kadar genişletmiştir; ancak aynı zamanda bu savaş Harzemşahlıları İç Asya’dan koparıp Anadolu’ya sürükleyen Moğollar ile karşı karşıya gelmelerine sebep olmuştur. Çünkü Harzemşahlıların ortadan kalkmasıyla Yassı Çemen Savaşından 13 yıl sonra gerçekleşen Kösedağ Savaşı ile Moğollar Anadolu’ya girerek Anadolu Selçuklu Devletinin yıkılma sürecine girmesine sebep olmuştur. Alaeddin Keykubad, saltanatı zamanında Türkiye Selçuklu Devletini Moğol istila ve zulmünden korumuştur. Alaeddin Keykubad, 1 Haziran 1237 tarihinde Kayseri’de vefat etmiş yerine İzzeddin Kılıç Arslan’ı veliaht tayin etmesine rağmen, büyük oğlu Gıyaseddin Keyhüsrev tahta geçmiştir.

Kösedağ Savaşı ve Moğol İstilası (3 Temmuz 1243)
Moğollar, Anadolu Selçuklularının içine düştüğü bu zor durumdan istifade ederek Anadolu içlerine doğru sefere çıkmak üzere İran’da bulunan Moğol ordularının komutanı Baycu Noyan’ı başa getirdiler. Baycu Noyan, Kafkasya’daki Gürcü ve Ermeni kuvvetlerinin desteğini de kazanarak Anadolu Selçuklularının üzerine sefer hazırlıklarına başladı. Babai İsyanından sonra patlak veren Baba İshak isyanını fırsat görerek 1242 senesinde Erzurum’a ilk saldırısını gerçekleştirdi. Büyük zulümler ve katliamlar yaparak savunmasız Müslüman halkın mallarını alınca Anadolu Selçukluları 80 bin kişilik bir orduyla Sivas’a karargah kurup Baycu Noyan’ın taarruzunu karşılamaya hazırlandı. Baycu Noyan, bunu haber alınca seferini sonuçlandırmak için ordularını Sivas’a doğru yürüttü. Gıyaseddin Keyhüsrev, babası Alaeddin Keykubat kadar tecrübeli ve kudretli bir hükümdar değildi. Yeteri kadar savaş tecrübesi olmaması sebebiyle önemli kararları ordu komutanlarının kararlarıyla verebiliyordu. Moğolların harekete geçtiğini öğrenince komutanlarına danışarak ikmal imkanları sebebiyle Sivas’da yerleşip buradan savunma yapmaları gerektiği görüşünü aldı. Ordu komutanlarının tavsiyelerine değil devlet erkanında görevli siyasilerin tavsiyelerine itibar eden Gıyaseddin Keyhüsrev, ordusunu Sivas’ın 80 km kadar doğusuna ilerleterek Kösedağ mevkiinde sulak ve otlak bir alana yerleşti. Bu alan askeri teknikler açısından oldukça tehlikeli bir coğrafyaydı. Moğol taarruzlarına karşı savunma hatları nizami değildi ve düzen bozabilecek taarruzlara karşı yeteri kadar güvenli bir bölge niteliği taşımıyordu.

Keyhüsrev Han, geçitler ve stratejik noktalardaki hazırlıklarını tamamlayıp savunma yapar halde Moğol ordusunu beklemeye başladı. Ancak ordusunun gücüne güvenen ve zafere kesin gözüyle bakan devlet erkanı, kendisine taarruz etmeyi tavsiye ve telkin edince, yeterli savaş tecrübesi bulunmayan Sultan, tedbir ve askeri nizam kurallarını çiğneyerek düşmanı taarruz ederek karşılamaya karar verdi. Moğol ordularının taarruzuna savunarak değil taarruzla karşılık veren Selçuklu ordusu, Moğol ordusunun kadim Türk Savaş Taktiği olan Turan Taktiğini (Kurt Kapanı) kullanarak geri çekilmesiyle Moğol öncü güçlerinin peşinden gitmeye başladılar. Bu stratejik bir hamleydi ve Kösedağ Savaşı’nın sonucunu etkileyecek ilk hata olmuştu.

Daha önce hiç savaş yönetmemiş olan II. Gıyaseddin Keyhüsrev, öncü kuvvetlerin bozguna uğratılmasını mağlubiyet zannederek otağını ve hazinelerini bile yanına almadan geri çekildi. Oysa ordu yenilmemişti ve halen savaşa devam etmekteydi. Gıyaseddin Keyhüsrev’in kaçışından ordusu henüz haberdar olmamıştı. Selçuklu ordusu hava kararana kadar Moğol ordusu ile çarpışmaya devam etti. Hava kararınca geri dönen Selçuklu ordusu, Sultan’ın kaçtığını ancak günün sonunda öğrenebildi. Bunun üzerine askerlerde otağlarını bırakarak ani şekilde cepheyi terk edip geri döndüler. Gün aydınlandığında Selçuklu askerlerinin ortada olmadığını ve çadırlarını terk ettiğini gören Moğollar, önce bu durumun bir hile olduğunu sanıp iki gün boyunca taarruz etmediler. Nihayetinde sonuç almak isteyen Moğollar, çadırların bulunduğu alana kadar ilerlediğinde Selçuklu ordusunun tamamen geri çekildiğini şaşkınlıkla gördüler. Selçuklular için utanç verici, Moğollar içinse kolay kazanılan bu savaş sonrasında Erzincan, Sivas ve Kayseri’ye kadar ilerlediler (3 Temmuz 1243).

Utanç verici bir mağlubiyete dönüşen Kösedağ Savaşından sonra Anadolu içlerine kadar ilerleyen Moğollar, istila ettikleri şehirleri yağmalayıp halk üzerinde büyük zulümler uyguladılar. Tam anlamıyla bir basiretsizlik sergileyen Gıyaseddin Keyhüsrev’in veziri Mühezzibüddin Ali, Moğol Başkumandanı Baycu Noyan’la görüşerek daha fazla ilerlememesi için tavsiyeler, hediyeler ve siyasi eylemlerde bulunarak Moğolların daha fazla ilerlemesine engel oldu. Kösedağ Savaşı neticesinde nihayetinde sulh yapılmış ancak Anadolu Selçuklu Devleti, Moğollara ağır vergiler ödemeye mahkum olmuştu.

Anadolu Selçuklu Devletinin Çöküşü
Tahta geçen II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in (1237-1246), Moğollara Kösedağ savaşında (Temmuz 1243) yenilmesiyle birlikte devlet yıkılma dönemine girdi. Kösedağ bozgunundan, Anadolu Selçuklu Devletinin yıkılışına kadar olan devrede (1243-1308), Selçukluları büsbütün sindirmek için, Moğol faaliyet ve zulmü devam etti. 1259’da Kızılırmak ve hudut olmak üzere devletin ikiye ayrılması, 1262’de Karamanlıların isyan ederek Konya üzerine yürümeleri, 1276’da Moğollara karşı Hatıroğlu İsyanı, 1277’deki Mısır Memlük Sultanı Baybars’ın Hatıroğlu’nu desteklemek için Anadolu’ya girip Kayseri’ye kadar gelmesi Karamanoğlu Mehmet Bey’in 1277’de Konya’ya yeni bir sultan tahta çıkartma girişimiyle Cimri hadisesi gibi çeşitli siyasi, ekonomik ve sosyal çalkantılar meydana gelmesi devleti iyice çöküş sürecine soktu. Anadolu Selçuklu Devletinin çöküşü başlayınca, Moğol zorbalığının önüne geçmek için Türk beylerinin ve Anadolu halkının yer yer mücadelesi görüldü. Çökmekte olan devletin yıkıntıları üzerinde çeşitli Oğuz boyları, Türkmen ve kumandanları, beylikler yer kurmaya başladı. Bu beyliklerden, Bizans sınırında kurulan Osmanlı Beyliğinin, Batı Hıristiyan alemine açık olan stratejik konumu, bu beyliğin o yönde sürekli genişlemesine imkan verdi. Ayrıca bu konumsal avantaj Osmanlı Beyliğinin dar ve sıkışık beyliklerin reislerine yerine göre dostça, bazen de baskı yaparak, bütün Anadolu’yu kendi idaresinde toplamasını, 20. Yüzyılın başlarına kadar üç kıtaya hakim olmasını sağladı. Anadolu da Moğol kökenli bir devlet olan İlhanlıların istilalarıyla birlikte devlet iyice güç kaybetti. Son temsilci hükümdar olan II. Mesut Han’ın ölümünden sonra veliahtı kalmayan devlet Anadolu Selçuklu Devleti 1308 yılında resmen yıkıldı. Anadolu Selçuklu toprakları üzerinde Moğollar, haçlı istilası hareketi sonucunda korkunç katliam, yıkım ve dehşet olaylarıyla bölgeyi işgal etiller. Moğol istilasıyla, Anadolu Selçuklu Devleti, 14. yüzyılın başında yıkıldı. Anadolu, Moğol kontrolüne girdiyse de 14. yüzyıldan sonra bölgede Osmanlı hakimiyeti başladı ve Haçlıların ve Moğolların açtığı yaralar kapanmaya başladı.

Anadolu Selçuklu Devletinde Devlet Yapısı, Kültür ve Medeniyet
Anadolu Selçuklularında devlet toprakları hanedanın ortak mülküydü. Sultan ülke topraklarını oğulları arasında paylaştırıyordu ve şehzadeler yönetimleri altındaki bölgelerde yarı bağımsız hareket ediyorlardı. Bu, Anadolu Selçuklu Devleti’ndeki taht kavgalarının ve şehzadelerin ayaklanmalarının önemli nedenlerinden biriydi. I. Gıyaseddin Keyhüsrev bu geleneğe son vermişti ve merkezi yapıyı güçlendirmişti. Sultan unvanıyla anılan Anadolu Selçuklu hükümdarları devletin ve ordunun başıydı. Merkezi devlet işleri Divan-ı Ali (Büyük Divan) adı verilen bir kurulda görüşülür ve karara bağlanırdı. Bu kurula vezirler başkanlık ederdi. Vezirden sonraki en yüksek devlet görevi, Niyabet-i saltanatlık makamıydı. Bu makama atanan saltanat naibi, yokluğunda sultana vekalet ederdi. Öbür yüksek devlet görevlilerinden müstevfi, maliye işlerini yürütürdü. Pervane, divanın yaptığı atamalara ve dirliklerin (İktaların) dağıtım işlerine bakardı. Yazışmaları tuğracı yürütür, hukuk işlerine Emir-i dad bakar askerlik işleriyle beylerbeyi ilgilenirdi. Askeri davalara ise Kadı-i leşker bakardı.

Vilayetlerin yönetiminden sorumlu kişiye subaşı denirdi. Bir tür vali sayılan subaşı, kentin düzenini sağlar ve bölgedeki askerlere komutanlık ederlerdi. Ayrıca melik denen şehzadelerin yönettiği vilayetler bulunuyordu. Melikler doğrudan sultana bağlıydılar ve vilayet merkezinde Büyük Divan’a benzer bir divan kurarlardı. Anadolu Selçukluları, Bizans sınırlarına bir tür sabit öncü kuvvet olarak Türkmen boylarını yerleştirmişlerdi. Bu boyların beyleri sınır bölgelerinde, uçbeyliği denen yarı bağımsız beylikler kurmuşlardı. Anadolu Selçuklularında devletin malı olan topraklar üçe ayrılırdı. Bunlara; dirlik, vakıf ve mülk denilirdi. Sultan dirlikleri, kendisi için asker besleyip yetiştirmeleri için Türkmen beylerine ve komutanlara verilirdi. Mülk adı verilen topraklar ise, üstün hizmetlerde bulunanlara aynı şekilde Sultan tarafından verilirdi. Vakıf arazileri ise, han, hamam, medrese gibi kurumların giderlerinin karşılanması için ayrılmış topraklardı. Selçuklu ordusunun asıl gücü, beylerinin komutasında savaşa katılan Türkmenlere dayanıyordu. Dirlik sahiplerinin kendilerine verilen topraklarda besledikleri Tımarlı Sipahiler subaşıların buyruğunda savaşa katılırdı. Yapısı çeşitli olan Kapıkulu askerleri ise, devlet tarafından çocuk yaşta alınıp eğitilen Müslüman Türkler, diğer Müslüman ve Hıristiyanlardan oluşuyordu.

Anadolu Selçuklular döneminde Anadolu’nun hemen hemen her yerinde imarethaneler kurulmuştu. Buralarda yoksul halka, öğrencilere ve yoksullara parasız yemek verilirdi. Başlıca eğitim kurumları medreselerdi. Başta Konya, Sivas, Tokat ve Amasya olmak üzere birçok kentte medreseler kurulmuştu. Darüşşifa denen hastaneler daha çok Divriği, Sivas, Tokat, Amasra, Kayseri, Konya ve Kastamonu gibi kent merkezlerinde yoğunlaşmışlardı. Kent ve kasabaları birbirine bağlayan yollar üzerinde han ve kervansaray denen konaklama yerleri vardı. Ulaşım ve ticaretin gelişmesine bağlı olarak bu tür konaklama yerlerinin sayısı gittikçe arttı. Bu kurumların giderleri vakıflarca karşılanırdı. Anadolu Selçukluları ticarete ve yol güvenliğine büyük önem verirlerdi. Kervan yolarlının güvenliğinin sağlanmasına bağlı olarak Anadolu da ticaret çok gelişmişti. Karadeniz ve Akdeniz’deki limanlar önemli birer dış ticaret merkezi durumuna gelmişti. Ticareti güvence altına alan devlet, karada haydutların, denizde korsanların saldırısına uğrayarak malları yağmalanan tüccarların zararlarını karşılıyordu. Gerek yolculukları sırasında, gerekse kervansaray ve hanlarda konakladıklarında tüccar ve yolcuların güvenliği ve ihtiyaçları karşılanıyordu. Anadolu Selçuklularında özellikle dokumacılık çok gelişmişti. Ayrıca Anadolu’nun çeşitli yerlerinde çıkarılan demir, bakır, gümüş gibi madenler işletiliyordu. Selçuklu devletinde edebiyat ve düşünce alanında da büyük gelişmeler oldu. Necmeddin İshak, Muhiddin Arabi, Sadreddin Konevi, Celaleddin Rumi gibi bilgin ve yazarlar yetişti.[Alıntı]


Eşrefoğlu Camisi, Konya

Anadolu Selçukluları ülkenin pek çok yerinde cami, han, kervansaray, imarethane, köprü, çeşme ve medreseler yaptırdılar. Beyşehir’deki Eşrefoğlu Camisi (1296), Anadolu Selçuklu mimarisinin özellikleri taşıyan en önemli örneklerden biridir. Ağaç direkler üzerine kurulan içi çini, mozaik ve ağaç oyma işleriyle süslenen bu tip camilerin başka örneklerinde vardır. Anadolu Selçuklu Sultanları adına yaptırılan kervansaraylar “Sultan Han” ya da “Han” olarak adlandırılırdı. Hanlar çok büyük boyutlu yapılardı, bu yapılar devrin hükümdarının ihtişamını yansıtıyorlardı. Anadolu Selçuklu mimarisinin günümüze kalan en önemli örnekleri arasında, Konya’da Alaeddin Camii, Karatay Medresesi, İnce Minareli Medrese, Beyşehir’de Kubadabad Sarayı, Niğde’de Alaeddin Camii, Ankara’da Aslanhane Camisi, Kayseri’de Huand Hatun Camii ve Külliyesi, Afyonkarahisar’da Ulucami, Erzurum’da Çifte Minareli Medrese, Sivas’da Gök Medrese, Buruciye Medresesi ve Çifte Minareli Medrese, Kırşehir’deki Melik Gazi Kümbeti, Ahlat’da Ulu Kümbet ve Çifte Kümbetler ile Nevşehir’de (Tuzluköy camii, Kızılkaya camii) diğer yapılar (Nevşehir Kalesi vb.), Çankırı’da Taşmescid gösterilebilir.

Saadettin Köpek'in ibretlik sonu!

Merhabalar arkadaşlar Bugün sizlere I. Alaaddin Keykubad ve II. Gıyaseddin Keyhüsrev dönemlerinde baş mimar ve vezir olarak görev yapan Saadettin Köpek'in hayatını Alıntılar eşliğinde anlatacağım....
Anadolu Selçuklu Devleti'nin icraatlarından çok, ihtirası ve kumpasları ile tanınan meşhur veziri Saadettin Köpek, ilahi adaleti sağlamak üzere Tanrı tarafından görevlendirildiğine inanan hasta ruhlu bir insandı. Vezir olduğu dönemde devlet kademelerinde kendisine rakip olabilecek ne kadar bürokrat ve değerli komutan varsa ortadan kaldırmış, yargı mensuplarını kendisine tabii kılmış, hayatına dokunmadığı alimleri de tehditle köşesine çekilmeye mecbur etmişti. Bu kadar masum insanın hakkına girmiş olan Saadettin Köpek'in akıbeti herkese ibret olmuş ve yıllarca hafızlardan silinmemişti.

I. Alaaddin Keykubad ve II. Gıyaseddin Keyhüsrev dönemlerinde baş mimar ve vezir olarak görev yapan Saadettin Köpek'in hayatının ilk yıllarına ait bilgiler ne yazık ki net değildir. Konya'nın ileri gelen ailelerinden birine mensup olduğuna dair rivayetlerin yanında Amasyalı olduğunu ifade eden tarihçiler de bulunmakta. Saadettin Köpek'in devlet adamlığının yanında aynı zamanda sanatkâr olduğu da az bilinen bir husustur. Ünlü tarihçi İbn-i Bibi'den öğrendiğimize göre hem nakkaş hem de yetenekli bir mimar. Alaaddin Keykubad'ın emriyle 1226'da başlayıp yaklaşık on yıl süren Kubadabad Saray Külliyesinin mimarının Saadettin Köpek olduğu kaynaklarda geçmekte. Üstelik bu saray günümüze ulaşabilmiş tek Selçuklu saray yapısı.



Hanedan üyesi olduğunu kanıtlamaya çalıştı ama kimseyi inandıramadı...

Saadettin Köpek hırsıyla kısa zamanda ikbal merdivenlerini tırmanmış ve vezirliğe kadar yükselmiş bir devlet adamıydı. Alaaddin Keykubad'ın ölümünden sonra, desteklediği 14 yaşındaki II. Gıyasettin Keyhüsrev'in tahta geçmesi kendisi için bir dönüm noktası olmuştu. Küçük yaştaki sultanı avucunun içine almayı başaran, bürokratik kadrolara kendi adamlarını getiren, devlet idaresini adeta şahsında toplayan Saadettin Köpek, artık sarayda tüm devlet erkânının korkulu rüyası olmuştu. Geldiği bu yüksek makam kısa sürede herkese onun gerçek yüzünü görme fırsatı da vermişti. Saadettin Köpek'in görevde kaldığı dönem, kendisine rakip olabilecek değerli ve tecrübeli ne kadar devlet adamı varsa hepsini ortadan kaldırmayı başardığı bir dönem olarak tarihe geçmişti. Kurbanları arasında boğularak öldürülenler olduğu gibi recm cezasına çarptırılanlar da vardı.

Saadettin Köpek'in, vezirliği boyunca ne siyasi ne de askeri anlamda çok fazla bir başarısı yoktu. Onun aklı fikri sadece iktidarda yani Selçuklu tahtındaydı. Sultan olabilmek için hanedan ailesinin bir ferdi olması gerektiğini gayet iyi bilen Köpek, hanedan mensubu olduğunu kanıtlamak için annesi Şehnaz Hatun'un Sultan I. Gıyaseddin Keyhusrev ile gayr-ı meşru ilişkisi olduğu ve bunun sonucu kendisinin doğduğu fikrini ortaya atacak kadar alçalmış, lakin buna kimseyi inandıramamıştı. Devlet gücünü eline geçirmek için her yolu mubah gören Saadettin Köpek'in sadareti boyunca verdiği haksız kararlar kendisi ile ilgili şikâyetlerin artmasına neden oldu. Bir süre sonra durum daha da kontrol edilemez bir hal alınca artık Sultan II. Gıyaseddin Keyhusrev harekete geçmek zorunda kaldı ve bir plan yapıldı. Plana göre Saadettin Köpek, Kubadabad Sarayına ziyafete davet edilecek, burada sultanın en güvendiği isim olan Sivas Subaşısı Hüsameddin Karaca tarafından öldürülecekti.

SONU İBRET VERİCİ OLDU

Kubadabad Sarayı'na davet edilen Saadettin Köpek, eğlence ve ziyafetin doruk noktasına ulaştığı bir anda Hüsameddin Karaca tarafından ani bir hamleyle öldürülmek istendiyse de başarılı olunamadı. Tam orada bulunan Emir-i Âlem Togan'ın kılıç darbesiyle yere serilen vezir, yaralı bir şekilde kaçmaya çalıştı fakat yakalanarak feci şekilde öldürüldü. Bununla da yetinilmeyerek geçmişte yaptığı zulümlerin bir karşılığıymış gibi cesedi Kubadabad Sarayının burcuna asıldı ve günlerce orada kaldı.

ASLINDA ADI KÖPEK

Aksara- Konya arasında kendisinin yaptırmış olduğu (mimarı da kendisidir) "Zazadin" adlı (muhtemelen Saadettin isminin halk ağzıyla söylenmiş halidir) kervansarayın kitabesinde, eserin banisinin 'köpek' olduğu babasının adıyla birlikte açıkça yazmaktadır. Bu durumda vezirimizin adı Köpek, lakabı Saadettin'dir. Bu lakabın kim tarafından ve ne zaman verildiği bilinmemekle birlikte karakteri itibarı ile kendisinin de almış olabileceği fikri ağır basmaktadır.[ALINTI]

                                ERTUĞRUL GAZİ

Rivayet odur ki Oğuz Han’ın Günhan, Ayhan, Yıldızhan, Gökhan, Dağhan ve Denizhan adlı altı oğlu vardı. Bunlardan ilk üçü(Bozok kolu) orduda ve şölenlerde Han’ın sağ tarafında; diğer üç oğlu(Üçok) ise sol tarafta otururlardı. Oğuz Han’ın bu 6 oğlundan her birinin 4 boyu olup, toplam 24 boydu. Kayı boyu da Bozokların Günhan koluna bağlı olan 24 Oğuz boyundan biriydi. Kuvvet ve kudret sahibi anlamına gelen Kayı boyunun ongunu(kuş sembolü) ise yırtıcı bir kuş olan şahindi. Damgaları ise iki ok ve bir yaylı ok anlamına gelen IYI şeklindeydi.

Kayılar Anadolu’ya geldiklerinde aslında küçük bir aşiretten ibaret olup, imtiyazlı bir hanedana mensup değildi. Fakat tabiri caizse zamanın ruhunu iyi okuyarak ve fetih ruhunu da buna katarak koskoca bir imparatorluğun temellerini atmışlardı. Halen Anadolu’nun pek çok yerinde Kayı isimli köy, dere ve mevki ismi bulunmaktadır. Kayı boyu mensupları ise günümüzde, Erzincan, Kastamonu, Eskişehir, Bursa, Denizli, Isparta, Burdur, Muğla, Aydın, İzmir ve Afyonkarahisar civarındaki ilçe, kasaba ve köylerde yaşamaktadırlar. Faruk Sümer’in Oğuzlar adlı eserinde hangi Oğuz boyunun Anadolu’da nereye yerleştiği tablo halinde gösterilmektedir.



Ertuğrul Gazi’nin Kökeni

Kayılara mensup Ertuğrul Gazi’nin ataları, 9. yüzyıldan sonra Selçuklularla birlikte Ceyhun nehrini geçerek İran’a gelmiştir. Horasan bölgesinde Merv ve Mahan’a yerleşen Kayılar, Moğol saldırıları sebebiyle Azerbaycan’a ve ardından Sultan Tuğrul ve Alparslan’ın emîrlerinin himayesinde Doğu Anadolu’da Ahlat bölgesine yerleşmiştir. Buradan Anadolu’ya yapılan akınlara iştirak etmişlerdir. Daha sonra Ahlat emirlerine bağlanarak Gürcüler’e ve Trabzon Rum İmparatorluğu’na karşı savaşmışlardır. 13. yüzyıl başlarında Ahlat’ın Eyyubiler’e geçmesi ve ardından Moğol istilası sebebiyle Mardin’e gelerek kendileri gibi Kayı boyuna mensup Artukoğulları’na bağlanmışlardır.

Ertuğrul Gazi(ö.1281 veya 1182)’nin biyografisiyle ilgili ilk bilgiler, ölümünden yaklaşık 100-150 yıl sonra yani 15. yüzyılda kaleme alınan eserlerde yer almaktadır. Söz konusu kaynaklar Oğuzlar’ın Kayı boyuna mensup olan Ertuğrul Gazi’nin soyunu, Oğuz Han’a ve hatta oradan 45 babada Hz. Nuh’un oğlu Yafes’e kadar götürürler. Babası tarihçilerin genel kabulüne göre Gündüz Alp olup, annesi Hayme Ana’dır. Ertuğrul’un kardeşleri ise Sungurtekin, Gündoğdu ve Dündar’dır.[Alıntı]

Hayme Ana/Devlet Ana Kimdir?

Güngüz Alp’in eşi, Ertuğrul Gazi’nin annesi, Osman Gazi’nin de ninesidir. Oğlu Ertuğrul Gazi ile torunu Osman Gazi’yi Türk-İslâm ananelerinde göre yetiştirmesi, Kayı boyuna analık yapması ve Osmanlı Devleti’nin kuruluşuna vesile olmasından dolayı “Devlet Ana” olarak da anılmıştır. Türbesi, Kayı boyunun yaylak olarak kullandığı Kütahya Domaniç’e bağlı Çarşamba köyünde II. Abdulhamid devrinde 1892’de inşa edilmiştir.

Halime Hatun ve Ertuğrul’un Oğulları

Ertuğrul Bey’in eşi Halime Hatun hakkında bilgiler net değildir. Evliliklerinden olan oğulları, Saru Yatı(Savcı-ö.1287), Gündüz Alp(ö. 1306) ve Osman Bey(ö.1326)’dır. 1281 yılında vefât ettiği kabul edilen Hâlime Hânım’ın mezarı Kayı boyunun kışlağı olan Söğüt’te Ertuğrul Gazi türbesinin bahçesindedir.

Ertuğrul Gazi’nin Aşiretin Başına Geçmesi ve Alpler

Kayılar, Moğollar’ın Mardin ve çevresini istila etmesi sonucu Erzurum yakınlarındaki Pasinler ovasına/Sürmeliçukur’a yerleşmişlerdir. Gündüz Alp’in burada hastalanarak 1228 yılında vefat etmesi üzerine de aşiretin başına Ertuğrul Gazi geçmiştir. Tarihçi Hadidi “Makamım maşrık ve Ertuğrul’dur adım/ Gazâdır Rum’a gelmekten muradım/Bize bir köşe göster ki varalım/Ölünceye dek kafire kılıç vuralım.” dizelerinde, Ertuğrul Gazi’nin gaza için Anadolu’ya geldiğini zikreder. Tarihçi Gelibolulu Mustafa Ali de, bu dönemde Ertuğrul Gazi’nin yanında Ağca Hoca, Kutgun Alp, Turgut Alp, Aykut Alp, Hasan Alp, Saltuk Alp, Samsa Çavuş, Sülemiş Çavuş, Abdurrahman Gazi, Akbaş, Mahmut Alp, Karaoğlan, Kara Mürsel, Bahşlı Karateke, Şeh Mahmut, Targal, Mihmar ve Karatekin adlı alplerin yer aldığını bildirir.

Ertuğrul Gazi Moğollarla Savaşmış mıdır?

Moğol saldırılarının Erzurum bölgesinde şiddetlenmesiyle Sungur Tegin ve Gündoğdu Ahlat’a geri dönmüşlerdir. Ertuğrul Gazi ve kardeşi Dündar Bey ise batıya doğru hareket ettikleri sırada bir Moğol birliğiyle savaşan Selçuklu ordusuna yardım ederek savaşın kazanılmasında önemli rol oynamışlardır. Fakat sadece tarihçi Neşrî’nin kaydettiği bu rivayet, Moğolların Anadolu’ya giriş tarihi olan 1236’da Kayıların Anadolu’nun batısında bulunuyor olmaları sebebiyle ihtiyatla karşılanmalıdır.

Bununla birlikte Ertuğrul Gazi’nin Ahlat’tan batıya göçtüğü dönem, Moğol akınlarının Doğu Anadolu’ya ulaştığı dönemdir. Nitekim Moğollar’ın buradaki ilk saldırısı da 1231’de Kemaleddin Ahmed Kervansarayı’nı yağmalamalarıdır. Bu olay üzerine Sultan Alaaddin Keykubad, Moğol hanı Ögeday(1229-1241)’a bir elçi göndermiştir. Ögeday ise, gönderdiği bir ferman ile Alaaddin’in kendi egemenliğini tanımasını istemiştir. Alaaddin Keykubad, bu fermandan kısa bir süre sonra vefat etmiş, Selçuklu ve Oğuz boyları için felaket yaklaşmaya başlamıştır. Baycu Noyan 1242 yılının sonlarında Erzurum’u zaptederek halkını kılıçtan geçirmiş, bir yıl sonra da Anadolu Selçuklu Devleti’nin Moğollar’a tabi bir devlet olmasına neden olan Kösedağ Savaşı(1243) gerçekleşmiştir. Bu dönemde Ertuğrul Gazi artık bir uç beyi olarak Söğüt ve Domaniç bölgesinde Moğol baskısından uzak bir şekilde Bizans kalelerine akınlar düzenlemektedir.

Kayıların Söğüt’e Gelişi ve Ertuğrul Gazi’nin Vefatı

Şükrullah’a göre Ertuğrul Gazi ilk olarak Sultan I. Alaaddin maiyyetinde 340 kişi ile Ankara yakınlarındaki Karacadağ’ı yurt tutmuştur(1230). Burada bir süre kaldıktan sonra oğlu Savcı(Saru Yatı)’yı Sultan’a gönderen Ertuğrul Gazi, yeni yurt isteğinde bulunmuştur. Ardından Söğüt’e gelerek Bizans kasaba ve köylerine akınlarda bulunmuştur. Alaaddin Keykubad’ın 1231’de İznik Rum İmparatorluğu’yla Eskişehir yakınlarındaki Ermeniderbendi’nde yaptığı savaşa da iştirak ederek savaşın kazanılmasında etkili olan Ertuğrul Gazi’ye Eskişehir ve çevresi(Sultanöyüğü) verilmiştir.

1231’de Karacahisar’ı ve daha sonra Söğüt’ü ele geçiren Ertuğrul Gazi’ye bu bölge yurtluk olarak verilmiştir. Nitekim 1277’de gerçekleşen Alaaddin Siyavuş(Cimri) olayından sonra 3. Gıyaseddin Keyhüsrev(1264-1283) hükümdar olunca, Ertuğrul Gazi’nin onun huzuruna çıkarak hediyeler takdim ettiği bilinmektedir. 1279 yılında gerçekleşen bu ziyaret, Ertuğrul Gazi’nin Selçuklu Bizans sınırında bir uç beyi olduğunu göstermektedir. Bu tarihten sonra Ertuğrul Gazi’nin oldukça yaşlandığı ve aşiretin idaresini oğlu Osman Bey’e bıraktığı anlaşılmaktadır. Kaynaklar genellikle Ertuğrul Gazi’nin 93 yaşında(1281 veya 1282) Söğüt’te vefat ettiğini bildirirler. Söğüt’teki mezarı, I. Mehmed Çelebi(1413-1421) tarafından türbe haline getirilmiş, Sultan II. Abdulhamit tarafından da restore edilmiştir.

Sultan II. Abdulhamid’in Osmanlı Köklerini İhyası

Kayı aşiretinin Söğüt’teki bakiyesi olduğu kabul edilen Karakeçililer’in Osmanlı hanedanına mensup bir aile olarak II. Abdülhamid’i ziyaret etmelerinin akabinde çocuklara Ertuğrul adı konmaya başlanmış, “Ertuğrul’un ocağında uyandım, Şehidlerin kanlarıyla boyandım.” şeklinde başlayan Ertuğrul marşı bestelenmiş, Ertuğrul Alayı teşkil edilmiştir. Ayrıca II. Abdülhamid, saray muhafızı olarak görev yapan bu alayın mensuplarını Alman İmparatoru Wilhelm’e öz akrabaları olarak takdim etmiştir. Bununla birlikte Söğüt ve civarındaki birçok türbe bu dönemde restore edilerek Osmanlı kökleri vurgulanmıştır.

Sonuç

Söğüt bölgesine gelerek tarihte görülen en büyük imparatorluklardan birinin temellerini atan Ertuğrul Gazi, Osmanlı dirilişinin baş mimarıdır. Onun soyundan gelen Osmanlı sultanları ise küçük bir Türkmen beyliği olarak devraldıkları bu mirasın muhafızı ve yetmiş iki milleti bir arada tutan istimalet(hoşgörü) politikasının temsilcileri olmuşlardır.

Günümüzde Kütahya Domaniç’te hala Eylül ayının ilk pazar günü, geleneksel olarak ‘‘Hayme Ana’yı Anma ve Göç Şöleni” düzenlenerek bu hatıralar halkımızın ve gençlerimizin zihinlerinde tazelenmektedir. Şölenlerde Domaniç yaylasından Söğüt’e göç yeniden canlandırılmaktadır. Bununla birlikte yine Eylül ayının ikinci haftasında Bilecik’in Söğüt ilçesinde “Ertuğrul Gazi’yi Anma ve Söğüt Şenlikleri/Yörük Bayramı” düzenlenerek Ertuğrul Gazi ve dirilişin beşiği Söğüt yad edilmektedir.

OSMANLI DEVLETİNİN SOY KÜTÜĞÜ


Osmanlı devletinin soykütüğü hakkında alıntılar eşliğinde bilgiler aktaracağım...Osmanlı Devleti’nin kuruluşu hakkında yapılan çalışmalar, romantik milliyetçiliğin tesirleri ile 20. yüzyılın ikinci yarısında büyük bir ivme kazandı. P. Wittek, H. A. Gibbons, J. Marquadrt, F. Köprülü, Z. V. Togan, H. İnalcık gibi tarihçilerin kaleme aldığı ve kuruluş ile ilgili ileri sürdükleri nazariyeler uzun süre tarihçileri meşgul etti. Bugün dahi Osmanlı Devleti’nin kuruluşu ile ilgili öne sürülen yeni görüşler bu nazariyelerden etkilenmiştir. Söz konusu görüşler arasında bilhassa “Osmanlıların menşeinin Kayılara dayandığı” yönündeki nazariye genel kabul görmüş gibidir.

Osmanlı Devleti’nin kuruluşu ile ilgili farklı görüşlerin mevcudiyeti ve bu konunun her zaman tarihçileri meşgul etmesi, kuruluş dönemi ile ilgili tarihî malzemenin eksikliğinden kaynaklanır. Konu ile ilgili bilgi veren kaynaklar, daha sonraki dönemlere aittir ve ilk kaynak, Osmanlı Devleti’nin kuruluş tarihi olarak kabul edilen 1299 yılından yaklaşık bir asır sonra kaleme alınmıştır.

Osmanlı Devleti’nin ilk yıllarından bahseden ve geç devirlere ait kaynaklarda yer alan bilgiler, bugün Osmanlı Devleti’nin kuruluşu ile ilgili bilgilerimizin kaynağını teşkil eder. Bir asır gibi uzun bir süre sonra kaleme alınan bu eserlerde tarihî hakikatler ile destansı özellikler, hayal mahsulü unsurlar, gerçek ve sıra dışı olaylar iç içe geçmiştir. Bunları birbirinden ayırmak hayli zordur. Üstelik 15. yüzyılın tarih yazarları, 13. yüzyıl gerçeğine romantik bir zaviyeden bakmışlar; ellerindeki kaynaklar arasındaki farklılıkları, tutarsızlıkları, dağınık bilgileri kendi içinde uyumlu bir “masal”a çevirerek anlatmışlardır.[1] Bu masallar, 15. yüzyılın hâkim olan anlayışı ile şekillenmiştir. Bu yüzden ilk dönem kroniklerine ihtiyatla yaklaşmak gerekir. Ancak kroniklerdeki tarihî hakikatler de göz ardı edilemez.

Osmanlı hanedanının mensup olduğu boy olarak bilinen Kayı hakkında bugün genel bir kanaat oluşmuştur.[2] İlk dönem kaynaklarında bu konuda kısmî bilgilere tesadüf edilmekte ise de, Kayı menşei fikri, o dönemin siyasî ve sosyal gelişmeleri ile birlikte değerlendirilmelidir. Siyasî olaylar nazara alındığında, ilk kroniklerin yazıldığı yıllarda Osmanlı ordusunun Ankara Savaşı’nda (1402) Timur karşısında hezimete uğradığı, devletin otorite boşluğu yaşadığı ve Osmanlı hakimiyetine giren birçok Türkmen beyliğinin bağımsızlıklarını yeniden elde ettikleri görülür. Osmanlı Devleti’nde yaşanan otorite boşluğu, onu yeni siyasî oluşumlara itti. Diğer yandan ise meşruiyetini kanıtlaması için uğraşılar içine girmesine sebep oldu. Oğuz geleneği canlandırılmaya çalışıldı. İlk dönem kroniklerinde “aşiret merkezli bakış açısı” hakim unsur olarak ortaya çıktı. Osmanlıların Oğuz boyundan olduklarına dair söylemleri ve bu doğrultudaki politikaları, tâbi Türkmen aşiretlerini ortak bir ülkü etrafında toplamayı amaçlıyordu. Bu sayede Osmanlılar, Timur’un hakimiyetini kabul eden beyliklere karşı üstün olduklarını iddia edebilirlerdi. Kayı boyunun Oğuzlar arasındaki itibarını ön plana çıkaran Osmanlılar, ahir zamanda saltanatın bu boyda olacağı şeklinde politik söylemler geliştirdiler.

Kroniklerde Osmanlıların etnik menşei hakkında verilen bilgiler farklılıklar arz eder. Söz konusu eserlerin bir kısmında Osmanlıların Oğuzlardan olduğu kaydedilirken boy ismi verilmez. Bir kısım eserlerde ise Kayı boyu ön plana çıkarılır. Ancak bütün eserlerin ittifak ettiği nokta Osmanlıların –boy nazara alınmazsa- Oğuzlardan olduğudur. Osmanlı döneminde Oğuz deyimi, geçmişte kalan etnik bir tanımlamadan ibaretti. Oğuz menşei fikrinin kaynağı tarihten çok söylenceye, bir başka deyişle efsaneye dayanıyordu. Tıpkı diğer Türkmen aşiretleri gibi Osmanlılar için de Oğuz, siyasî meşruiyetin ve asaletin kaynağı idi.

Osmanlıların etnik menşeini Kayılara ve Oğuzlara dayandıran kroniklerde, Osman Gazi’nin soy kütüğü verilir. Ekseriyetle Nuh’un oğlu Yafes’in ilk ata olarak yer aldığı bu soy kütüklerinde, Oğuz ismi ortaktır. Şecerenin ilk ve son kısımlarında zikredilen atalar çoğunlukla ortak olduğu halde, orta dönemde isimler karışmış veya boşluklar meydana gelmiştir. Bu tip şecereler aşiret soy ağaçlarının karakteristik özelliğidir. “Bulanık soy ağaçları, aşiretin, saldırı ya da dış tehditlere karşı savunma veya köylüler ve göçerlerin kaynakları en iyi bir şekilde kullanmalarını sağlama hususundaki ortak menfaatini paylaşan herkesin bir araya gelmesini olanaklı kılar.”[3] Üstelik şecerelerin orta kısımları, aşirete katılan yeni üyelerin atalarının da yer alacağı bir zemin / kontenjan oluşturur. Şecereler, topluluk arasında bir siyasî sözleşme rolü üstlenir. Böylesine bulanık soy kütükleri, erken dönemde aşiretler konfederasyonundan müteşekkil Osmanlı Beyliği’nde, aşiretlerin ortak bir ülkü ve menfaat etrafında toplanmalarını sağlamıştır. Nitekim soy ağaçlarında, Türkmen aşiretlerinin ortak atası olarak Oğuz Han’ın yer aldığı görülür. Bununla birlikte Osmanlıların ataları arasında zikredilen Bayundur, Döger, Kayı, Çavuldur, Salgur, Toturga, Eymür gibi isimler, aynı zamanda Oğuz boylarının adlarıdır. Bu isimlerin, Osmanlı Beyliği’ni meydana getiren konfederasyona mensup aşiretler olduğu düşünülebilir. Yazıcızâde’nin Târîh-i Âl-i Selçuk adlı eserinde, Türkmen beylerinin meşveret ettikleri, hanlığın Kayı boyunun hakkı olduğunu, bundan dolayı Osman Bey’i han seçtikleri yazılıdır.[4] Osman’ın muhtelif Türkmen aşiretlerinden müteşekkil konfederasyona, bu meşveret sonrası önderi olduğu söylenebilir.

İlk dönem kroniklerinde, Osmanlı hanedanının soy kütüğü hakkında verilen bilgiler arasında farklılıklar vardır. Bunlar genellikle birbirinin mütemmimidir. Kroniklerde sunulan şecereler dikkate alındığında bunları üç gruba tasnif etmek mümkündür. Birinci gruptakiler Oğuz geleneğini, ikinci gruptakiler İslâmî geleneği yansıtırlar. Üçüncü grubu temsil eden eserlerde ise Osmanlı hanedanının yakın dönem ataları konu edilmiştir.[5] Bununla birlikte Oğuz geleneğini yansıtan kaynakları da iki grupta tasnif etmek mümkündür. Birinci gruptakiler, Osmanlıların menşeini Oğuz Han’ın büyük oğlu Gün Han’a dayandırır. İkinci gruptaki şecerelerde ise Oğuz Han’ın küçük oğullarından Gök Alp ismi yer alır.

Osmanlıların Kayı menşeinden bahseden eserlerin ilki Yazıcızâde Ali’nin Selçuknâme adı ile de bilinen Târih-i Âl-i Selçuk isimli eseridir. II. Murad’ın emriyle İbn Bibî’nin el- Evâmirü’l- alâ’iye fî’l-Umûri’l-alâ’iye isimli eserini Türkçe’ye tercüme eden Yazıcızâde Ali, bu esere Kayı boyunun üstünlüğünü ifade eden bazı cümleler de eklemiştir. Onun, Osmanlı hanedanının meşruiyetini ispatlamak için büyük bir gayret içinde olduğu görülür. Bu dönemde derlendiği bilinen Dede Korkut Destanları da siyasî olaylarından bağımsız ele alınamamış; Kayı motifi bu destanlara da sinmiştir. İslâm öncesi şaman unsurları ile veli-ozan kimliğini bünyesinde barındıran Dede Korkut, bir kehanette bulunmuş ve âhir zamanda saltanatın Kayılar’da kalacağının beşâretini vermiştir.[6] Destanlarda bu konuya yer verilmesi, doğu ve batı Türklüğü arasında bir köprü görevi gören ozan sayesinde Kayı boyuna bir meşruiyet kaynağı aramak amacıyladır. Bu uğraşılar sayesinde Osmanlılar, Anadolu’daki Türkmen beylikleri üzerinde üstünlük iddia edebilmiş ve kendilerini Doğu’daki hanların muâdili gösterebilmişlerdir.

Bununla birlikte, Osmanlıların neseplerini, Kınık ve Salur gibi Oğuz boylarının en itibarlıları dururken Kayı boyuna isnat etmesi izah edilememektedir. Selçuklu Devleti’ni kuranların Kınık boyuna mensup olduğu hesaba katılırsa Osmanlıların, kendilerini Selçuklulardan tefrik etmek istedikleri düşünülebilir. Salur ve Kınık boyuna karşı Kayı’nın üstünlüğünün iddia edilmesi, Osmanlıların taze bir güç olarak ortaya çıkmak istemeleri veya konfederasyonu oluşturan aşiretler arasında Kayıların en kesif grubu teşkil etmeleri ile ilgili olmalıdır. Kroniklerde, Kayılar’ın elli bin nüfusu aştıkları hakkında verilen abartılı bilgiler dikkate alınırsa, Osmanlıların güçlü bir siyasî dayanak aradıkları anlaşılır. Nitekim, “Türk hakimiyet anlayışı”nda göz ardı edilen nüfuz ile hakimiyet arasındaki ilişki ile açıklanabilir.[7] İlk dönem tarih eserlerinde, Ertuğrul Gazi’nin babası olarak anılan Süleymanşah’ın, 50 bin kişilik konar-göçer kütlesi ile Anadolu’ya geldiği kayıtlıdır.[8]

Şair Ahmedî’nin İskendernâme isimli eserinin sonuna eklediği “Dâsitan-ı Tevârih-i Mülûk-ı Âl-i Osman”da Osmanlıların hangi boya mensup olduğuna dair bilgiye tesadüf edilmez. Bununla birlikte, Ertuğrul Gazi’nin yanında Gündüz Alp ve Gök Alp gibi Oğuz’dan bir çok kişinin yer aldığı kayıtlıdır. Ahmedî’nin, diğer kaynaklarda Osmanlı hanedanının ataları arasında sayılan Gündüz Alp ve Gök Alp’ı Ertuğrul Gazi’nin savaş yoldaşları arasında değerlendirmesi dikkat çeker.[9] Bu açıklamalardan Ertuğrul Gazi, Gündüz Alp ve Gök Alp’in idaresinde teşekkül etmiş bir aşiret konfederasyonunun, Sultan Alaeddin’in ordusunda yer aldığı anlaşılmaktadır.

Ahmedî’nin eserinde, Osmanlı hanedanının Oğuzların hangi boyuna mensup olduğuna dair herhangi bir ifadenin yer almadığı, buna mukabil sonraki kaynaklarda Kayı boyunun ön plana çıkarıldığı görülür. Bu gelişme, II. Murad dönemine rastlaması, Ankara Savaşı’nın açtığı derin yaraların izlerinin yavaş yavaş kapandığı döneme rastlar. Osmanlı Devleti’nde siyasî istikrarın sağlanması ve devletin giderek güçlenmesi Kayı tezinin ortaya çıkmasında etkili olmuştur. Üstelik, bu dönemde yazılan eserlerde, Ahmedî’nin tarihinde izlerine rastlanmayan ve Osmanlıların atası olarak kabul edilen Süleyman Şah ortaya çıkmıştır. Bilindiği üzere tarihî bir kişilik olan Süleyman Şah, Türkiye Selçuklu Devleti’nin kurucusudur. Kroniklerde Süleyman Şah’a yer verilmesi, Osmanlıların Selçuklu Devleti’nin varisi olma iddiasında olmalarına zemin hazırlayan bir etken olarak değerlendirilebilir. Anonim Tevârîh-i Âl-i Osman’ların hemen hepsi Osmanlı Devleti’nin başlangıcını, Süleymanşah’ın Anadolu’ya gelişi ile başlatırlar.

Osmanlı hanedanının soy kütüğü hakkında, Oğuz ve İslâmî versiyonları birleştiren Şükrullah’ın Behcetü’t-tevârîh isimli eserinde anlattıklarına diğer kaynaklarda tesadüf edilmez. Şükrullah, 1449 yılında II. Murad’ın emriyle Karakoyunlu hükümdarı Mirza Cihanşah’a elçi olarak gönderilmiştir. Tebriz’de Cihanşah ile görüşen Şükrullah, orada Uygur harfleri ile yazılmış bir Oğuznâme görmüştür. Eserinin ilk tertibinde Cihanşah’ın Karakoyunlular ile Osmanlıların akraba olduklarına dair kendisine bilgi verdiğinden bahseden Şükrullah, bu kaynağa dayanarak Osmanlıların nesebini sıralar. Buna göre Osmanlıların soyu, Oğuz oğlu Gök Alpa dayanır. Gök Alp oğulları, Kızıl Buğa oğlu Kaya Alp oğlu Süleyman Şah oğlu Ertuğrul’a kırk beşinci göbekte erişir.[10] Şükrullah’ın bu açıklamalarda Oğuz ve Selçuklu geleneğini birleştirerek Osmanlılara mal ettiği görülür. Buna paralel olarak Ertuğrul Gazi’nin, Selçuk soyu ile birlikte Anadolu’ya geldiğini yazar.

Behcetü’t-tevârîh’in ikinci tertibinin yapıldığı Fatih Sultan Mehmed döneminde, Karakoyunlular ile Osmanlıların akraba olduğunu belirten cümleler eserden çıkarılmıştır. Bunun yerine şu ifadelere yer verilir: “Er Tuğrul, Oğuz oğullarından biridir. Kızıl Buga oğlu Kaya Alp oğlu Süleymanşah’ın oğludur. Kırk beşinci göbekte Nuh oğlu Yâfes oğlu Kavı Han oğlu Kara Han oğlu Oğuz oğlu Gök Alp ile Nuh’a ulaşan Er Tuğrul, Süleymanşah’ın oğlu, Osman Beğin de babasıdır.”[11] Osmanlıların Karakoyunlular ile akraba olduğuna dair verilen bilgilerin ikinci tertipte çıkarılmasının sebebi Fâtih’in merkeziyetçi politikası ile yakından ilgilidir. Fatih, Osmanlı hanedanına muadil ikinci bir hanedan kabul etmediği için bu ifadeleri hoş karşılamamış ve Şükrullah da bunları çıkarmıştır.

Osmanlıların nesebi hakkında bilgi veren bir diğer kaynak ise Âşıkpaşazâde’dir. Onun, Osmanlılar’ın ilk dönemi hakkında Yahşi Fakih’in Menâkıbnâme’sinden faydalandığı bilinmektedir. Tevârîh-i Âl-i Osman isimli eserinde Âşıkpaşazâde, Ertuğrul’un atalarını sıralarken Oğuz ve İslâmî geleneği birleştirir. Ertuğrul’un atalarını sıralayan Âşıkpaşazâde, Osmanlıların Oğuz’un oğlu Gök Alp soyundan geldiğini, ilk atasının ise Nuh’un oğlu Yafes olduğunu yazar.[12]

Bunun yanında Âşıkpaşazâde tarihinde, Osman Gazi’nin dedesi Süleymanşah’ın aşiretler konfederasyonundan müteşekkil 50 bin kişilik konar-göçer kütlesi ile Anadolu’ya geldiği kayıtlıdır. Oldukça mübalağalı bir rakam olan bu kütle içinde muhtelif Türkmen boylarının olduğu anlaşılıyor. Süleymanşah bu kalabalık grup yanında Acemleri de (Selçuklular olması muhtemel) komutası altına alarak kafirler ile savaştı. Bir süre bu topraklarda gaza ve akın faaliyetlerinde bulunan Süleymanşah, Türkistan’a dönerken Caber Kalesi yakınlarında Fırat Nehri’nde boğuldu. Bu olayın akabinde konfederasyonu teşkil eden gruptan Dögerler, Caber yakınlarına yerleşti. Büyük bir kısmı ise muhtelif yerlere dağılarak Şam Türkmeni (Suriye Türkmenleri), Anadolu Türkmen ve Tatarlarını meydana getirdiler.[13] Geriye kalan küçük bir grup ise, Süleymanşah’ın oğulları Sengur Tegin, Ertuğrul ve Gündoğdu’nun maiyetinde kaldılar. Bu küçük grup Sürmeli Çukuru’na geldiğinde Sungur Tekin ve Gündoğdu Türkistan’a geri döndüler. Ertuğrul, kardeşlerinden ayrılarak, mahiyetindeki dört yüz çadır ile bir müddet Sürmeli Çukuru’nda kaldı. Daha sonra ise, Sultan Alâeddin’in memleketi Anadolu’ya geldi.

Osmanlıların ataları hakkında bilgi veren kaynaklar arasında Karamanî Mehmed Paşa’nın Tevârîhü’s-selâtînü’l-Osmâniye, ayrı bir yere sahiptir. Mehmed Paşa’ya göre Osmanlıların atalarından olan ve Ahlat’ta ikamet eden Kayık Alp’ın soyu, 21. göbekten Nuh’un oğlu Yafes’in çocuklarından Oğuz Han’a dayanır. Kayık Han, Moğolların Bağdat’ı işgali üzerine Selçuklu sultanı ile Anadolu’ya kaçmıştır.

Mehmed Paşa’nın, Ertuğrul’un babası hakkında verdiği bilgiler diğer kaynaklardan farklıdır. Buna göre Ertuğrul’un babası Süleymanşah değil, Gündüz Alp’tir. Kafirlerle uzun süre mücadele eden Gündüz Alp, Kızıl Saray’da ölmüştür.

Osmanlı hanedanının nesebi hakkında en ayrıntılı bilgi Hasan bin Mahmûd Bayatî’nin Câm-ı Cem-Âyin adlı eserinde yer alır. II. Bayezid ile yaptığı saltanat mücadelesinde yenilen Cem Sultan, Mısır’a kaçmıştı. Hac ödevini yerine getirmek için gittiği kutsal topraklarda Bayatî ile karşılaşan Cem, ondan Osmanlı sülalesinin ataları hakkında Oğuznâme’de yer alan bilgileri derleyerek bir kitap yazmasını istedi. Bayatî bir hafta gibi kısa bir sürede eserini tamamlayarak Cem Sultan’a sundu. Bayatî’ye göre Osmanlıların soyu, Nuh’un oğlu Yafes’e dayanır. Şecere’de Oğuz Han oğlu Gün Han, Osmanlıların atası olarak zikredilir.[14]

Bayatî’nin eserinde yer alan şecere, birçok bakımdan diğerlerinden farklıdır. Osmanlıların ataları arasında saydığı kişilerin hayatları hakkında cüz’î bilgiler verir. Şahıs isimlerinin, -bir bakıma- etimolojisi üzerinde durur.

Bayatî’nin tarihinde dikkate değer bir diğer husus, Gün Han’ın oğlu Kayı’nın ölümünden sonra hükümdarlığın, adı ile anılan boyun elinden çıkmasıdır. Kayı Han’ın ölümü üzerine Turmış Han çok küçük yaşta tahta geçti. Onun küçük yaşta olmasını fırsat bilen akrabaları idareye el koydular. Böylece kağanlık bir başka boyun eline geçti. Çamur Han ve Toğmış Han’ların hayatları ile ilgili verilen bilgiler dikkate alınırsa bu boyun Salurlar olduğu anlaşılır. Kayılar, bu boyun hakimiyetini kabul ettiler ve boyun ileri gelenleri idarede görev aldılar. Yine Bayatî’nin verdiği bilgiye bakılırsa H. 250 (M. 864) yılı dolaylarında, Salur soyundan Ağa İni’nin tahtan feragati üzerine, Kınık boyundan Kerekicü oğlu Tokmurşak oğullarından Lokman, Han oldu. Ancak H. 699 (M. 1299) yılında Osmanlıların ikbal yıldızı parlamaya başladı. Selçukoğulları’ndan tahta çıkacak kimse kalmadığı için Anadolu’da saltanat işleri karıştı. Bunun üzerine uç bölgelerindeki gaziler bir araya gelerek Osman Gazi’nin sultan olması yönünde karar aldılar.[15] Bayatî’nin yazdıklarından Osman Gazi’nin, Kayılar’ın gasp edilmiş hakimiyet haklarını geri aldığı izlenimi doğar. Bu anlatımda II. Bâyezid dönemine de bir gönderme vardır. Eserini Cem Sultan adına kaleme aldığı düşünülürse Mahmud’un “Osman Bey’in sınır gazileri tarafından sultan olarak seçilmesini, saray bürokratlarının ve yeniçerilerinin seçimi olan II. Bayezid’e karşı Cem’in taraftarlarını desteklemek için tarihsel bir paralellik ve destek olarak sunmuş olabilir.”[16]

Osmanlıların nesebi ile ilgili bilgi veren bir diğer kaynak da Mehmed Neşrî’nin Kitâb-ı Cihannümâ adlı eseridir. Çeşitli kaynaklardaki şecereleri birleştiren Neşrî’nin zikrettiği isimler ile Âşıkpaşazâde ve Bayatî’nin eserlerinde geçen isimler arasında büyük benzerlikler vardır. Neşrî düzenlediği şecerenin kaynağını vermez. “Ancak bu bilgilerin kütüb-i tevârihde mezkûr ve menkûl” olduğunu söyler. Onun yazdığı Osmanlı şeceresi ile Bayatî’nin şeceresi arasındaki benzerliklere rağmen, Gök Alp ismini zikrederek ikinci grupta yer alır.[17]

Neşrî, Osmanlıların ataları hakkında bir başka şecereyi de görmüş olmalıdır. Nitekim, Osmanlıların soy kütüğü hakkında bilgi veren farklı bir türün varlığından bizleri haberdar eder. Buna göre Oğuz Han’ın ataları Iys, İshak ve İbrahimdir. Köken olarak Nuh’un Sam adlı oğluna dayanır. Neşrî, bu tezi kabul etmemesine rağmen, Osmanlıların soy kütüğü hakkında bilgi veren ve “tevârîh-i Acem”den etkilenen farklı bir türün olduğu anlaşılıyor.[18]

Şecerelerde Yafes ve Oğuz geleneğini takip bir diğer yazar da Oruç b. Âdil’dir. Oruç, bu nesilden Acem ve Mahan’da padişahlar olduğunu ve bunların risâlete ‘amm-ı itikadları” olduğundan bahseder. Yazarın aktardığı bir diğer bilgi ise, Ebû Müslim-i Mervî’nin bu nesilden olduğudur. Ona göre Osmanlıların menşei, Oğuz Han oğlu Gök Alp’a dayanır.[19]

Osmanlıların nesebi hakkında Oğuz geleneğinin dışında çeşitli görüşler de ileri sürülmüştür. Anonim Tevârih-i Âl-i Osman’lardan birinde İsfahan’ın Hama şehrinden koparak Anadolu’ya gelen ve Türkiye Selçuklu sultanı Alâeddin’in hizmetine giren Hürmüz Ebu Bekir isimli bir şahsın Ertuğrul Beyin babası olduğuna dair kayıtlar vardır. Bunun yanında İran tarihçiliğinde, Osman Gazi’nin babasının adının Davut Kıpçak asıllı Davut isminde bir bey olduğu yazılıdır. Alâeddin zamanında bu bey, maiyetindeki Türkmen aşireti ile Kefe’den deniz yoluyla Anadolu’ya gelmiş ve uclara yerleşmiş ve Sultanın damadı olmuştur. Alâeddin erkek evlat bırakmadan vefat ettiği için, Selçuklu ümerâsının kararıyla, sultanın tek varisi kızının kocasını yani Osman Gazi’yi sultan tayin ettikleri yazılıdır.[20]

Osmanlıların nesebi ile ilgili bir diğer görüş de onların Arap asıllı ve sahabeden bir kimsenin soyundan geldikleri yönündedir. Buna göre Osmalıların atası, Ebû Ubeyde bin Cerrah’ın amcası oğlu “Iyâs bin Osman” ile Oğuz kavminin hükümdarı Oğuz Tümen Han’ın kızı “Turunç Hatun”un evliliğinden doğan Oğuz Süleyman Han’dır. Düstûrnâme yazarı Enverî, bu rivayete itibar etmiş ve bu konuda ayrıntılı bilgiler vermiştir. Diğer tarihî kaynaklarda Ertuğrul veya Osman Gazi’lere isnad edilen rüyayı Enverî, Iyâs bin Osman’ın gördüğü kanaatindedir. Düstûrnâme’de kayıtlı Oğuz Süleyman Han ile Türklerin efsanevî hükümdarı Oğuz Kağan’ın hayatı hakkında büyük benzerlikler bulunmasına rağmen Enverî, Oğuz adında Yafes’in torunlarından bir kimsenin olmadığı görüşündedir. Uzun süre hükümdarlık eden Oğuz Süleyman soyunun ikbal yıldızı, Selçukluların ortaya çıkması sönmüştür. Enverî, bu soydan gelen Çalış Han’ın Selçuklular tarafından takip edildiği ve bunun üzerine kaçtığını kaydeder. Bunun yanında, Selçuklu soyundan Kutlumuş Beyin amcası oğlu ve Selçuklu sultanı Tuğrul Bey’den kaçarak Elbrüz dağındaki Çalış’ın yanına geldiği, Oğuz aslından ve Kayı soyundan olması dolayısıyla Çalış’ı hükümdar ilan etmeye çalıştığını yazar. Tuğrul’un takibatından dolayı sürekli yer değiştiren Çalış, nihayet Urfa’ya yerleşmiş ve burada vefat etmiştir. Daha sonra aşiretin başına Ermiş, Gazan, Ertuğrul ve Şah Melik geçmiştir. Şah Melik ve oğulları Gündüz Alp ile Gök Alp’in Selçuklu ülkesini tehdit eden bir ejderhayı öldürmeleri ve daha sonra Tatarları bozguna uğratmaları ikbal yıldızlarının parlamasına sebep olmuştur. Şah Melik ejderhayı katlederken ölmüştür. Enverî’nin zikrettiği ejderha olayı ile Dede Korkut Kitabı’nda geçen Tepegöz hikayesi arasında büyük benzerlikler vardır. Selçuklu sultanı Alâeddin bu hizmetleri karşılığında iki kardeşe Sultanöyüğü’nü bağışlamıştır. Bilâhare iki kardeş birbirine düşmüşler ve ayrılmışlardır. Gündüz Alp’den sonra yerine Osmanlı Beyliğinin kurucusu Osman Gazi’nin babası Ertuğrul Gazi geçmiştir.[21]

Kroniklerde yer alan bilgiler dikkate alındığında Osmanlı Devletini kuran hanedanın dayandığı boy ve ataları ile ilgili verilen bilgilerin oldukça karışık olduğu görülür. Bu bilgilerin sistemleştirilmesi için, tarihî malzeme yanında coğrafî, arkeolojik, etimolojik ve onomastik çalışmalara da önem verilmelidir.

Osmanlı kroniklerinde kuruluş dönemi ile ilgili karmaşık bilgiler aşağıda sıralanmıştır.

1. Yafes Meselesi

Semavî dinlerde, insanlığın ikinci atası olarak Nuh peygamberin adı geçer. Buna göre Tanrının tufan ile inançsızları cezalandırması sonucu, yeryüzünde yalnız Nuh ve ona inananlar kalmıştır. Kutsal kitaplarda Nuh’un oğulları Sâm, Hâm ve Yafes insanoğlunun ataları olarak sivrilmişlerdir.

Yeryüzündeki ırkların Nuh’un oğullarından türediği fikri hâkimdir ve ırklar bu üç isim etrafında tasnif edilmeye çalışılmıştır. Tevrat’ta Nuh’un bu üç oğlundan türeyen ırklar ayrıntılı olarak açıklanmıştır.[22] Buna göre, Yafes’ten beyaz ırk, Sam’dan Araplar ve İbraniler dahil olmak üzere Sami ırkı ve Ham’dan Kuzey Afrikalılar türemiştir. Bu bilgiler, diğer semavî dinlerde de etkili olmuştur. Türklerin Yafes soyuna dayandığına dair Tevrat’ta yer alan semit jenealojisi, Türk düşünce hayatında da yer edinmiştir.

Nuh’un oğullarına dayanan şecereler sayesinde, ırklar arasında kalıtımla geçen derece farkları ortaya çıkmıştır. Bu derecelendirme en üstün ırk ve toplum anlayışını meşru kılmayı amaçlamıştır. Nuh soyu için, ırk saflığını korumak gibi adetlerin varlığına çeşitli kaynaklarda rastlanmaktadır. Bu, hem Yafes kökenden gelen Ariler için, hem de Sami bir kökenden gelen İbraniler için geçerlidir. Buna karşın Ham neslinden gelenler, babaları Nuh’un lanetine uğradıkları için kıyamete kadar Yafes ve Sam soyuna hizmet etmeye mahkum olmuşlardır. Irkların saflığını ve üstünlüğünü korumak gerektiği fikri çeşitli yapılanmaları da beraberinde getirmiştir. Musevilerin ırkları dışında evlilik yapmaları yasak olduğu gibi, Ariler de benzer uygulamaları Hindistan’da yürütmüşler ve kast sistemini oluşmuşlardır. Kast sisteminin en üstünde Ari soyundan Brahmanler yer almıştır. Onların diğer kastlarla evlenmeleri bir yasaklanmıştır. Bu adetler, kavimlerin varlıklarını koruma güdülerini anlatır.

Göçebe toplumların sıraladığı soy cetvelleri, üstün ırk anlayışından ziyade aşiret üyelerini bir arada tutmaya yöneliktir. Bu sayede, aralarında kan bağı bulunan topluluğun bütün fertleri arasında dayanışma duygusu güçlendirilmek istenir. Bulanık soy ağaçlarında ilk ataların berraklığı, ortak atalara yapılan özel vurgu ve ortak tarihî geçmişe yapılan göndermeler, aşiretler arası yakınlaşmayı tesis etmiştir. Kandaş aşiretler arasında ortak atalar, birlikteliği sağlayan önemli unsurlardır.

Yafes’in Türklerin atası olduğu hakkında ilk Osmanlı kroniklerinde ve soy kütüklerinde yer alan bilgiler, çeşitli aşiretlerden meydana gelen konferatif yapının ilk eklemini teşkil etmiştir. Bunun yanında, İslâmî kaynaklarda Rum’un, Yafes’in oğulları arasında zikredildiği görülür. Bu söylem, Osmanlıların Anadolu ve Rumeli’de yayılmasını meşru gösteren olaylar ile birlikte mütalaa edilebilir. Nitekim Osmanlıların İslâm dünyasında üstünlüklerini iddia ettikleri döneme rastlayan eserlerde, onların İbrahim oğlu İshak nesline mensup olduklarına dair şecereler uydurulmuştur. Osmanlı hanedanının, Nuh’un oğlu Sam’a kadar uzatılan bu soykütükleri aracılığıyla Hz. Muhammed neslinden geldiği iddia edilir. Osmanlıların, İslâm dünyasında üstünlüklerini iddia ettikleri dönemlerde bu söylemin bir siyasî araç olarak kullanıldığı anlaşılır. Neşrî, Osmanlıların ve Kayının kökeni sayılan Oğuz’un, Sam neslinden gösterilmesini yanlış bir düşünce olarak değerlendirir. Ona göre bu düşüne Acem’in “taassubât-ı şenî‘asından” kaynaklanmaktadır.[23] Bu görüş daha sonra İdris-i Bitlisî tarafından da değerlendirilmiştir. Bitlisî ekolünü takip eden tarihçiler, Osmanlıların Sâm neslinden olduğunu iddia etmişlerdir.

2. Oğuz Han Meselesi

Osmanlı hanedanının, Türk tarihinin efsanevî hükümdarı Oğuz’a dayandığı düşüncesi, tarihten ziyade şifahî kültürün bir ürünüdür. Diğer bir ifadeyle bu söylem, uç ve göçebe toplumlarında hâkim olan destan ve efsane geleneğinin bir mahsulüdür. Ancak bu efsanenin tarihi bir önem taşıdığı, Osmanlıların soyluluklarının ve siyasî üstünlüklerinin kaynağını oluşturduğu yadsınamaz bir gerçektir.

15. asırda Anadolu beylikleri ve devletleri arasında Oğuz-Türkmen geleneği canlılığını koruyordu. Osmanlı Beyliğinin, Anadolu’yu yayılma alanı içine dâhil etmesi ile bu geleneği, kendi siyasî çıkarları için dönüştürdükleri görülür. Osmanlıların Oğuz soyundan oldukları söylemi, I. Murad’ın hükümdarlığından sonradır. Bu hükümdar döneminde gevşek vassallık bağları ile bağlı Türkmen beylikleri ve göçebe aşiretler, Oğuz geleneği sayesinde Osmanlı Devleti’ne dahil edilmek istenmiştir. Efsanevî hükümdar Oğuz Han ve torunlarıyla ilgili destanlar, kahramanlarını aşiret reisleri olarak sundukları için, Osmanlı hanedanının da bir aşirete dayanması gerekiyordu.[24] Üstelik bu dayanak onlara, Türkmen beylikleri içinde itibar kazandıracak ve “biz” duygusunu pekiştirecekti. Nitekim bu uygulamanın daha vurgulu bir şekli, Ankara bozgunundan sonra ortaya çıkmıştır. Oğuz Han’a ve bilhassa Kayı’ya yapılan özel vurgular onların, Timur’un doğudaki vassallarından daha üstün görünmelerini sağlamıştır.[25] Böylece askerî ve siyasî bir başarısızlık, siyasî bir propaganda ile kapatılmak istenmiştir. II. Murad döneminde, Anadolu’daki Türkmen beylikleri üzerinde hakimiyetlerini perçinlemek isteyen Osmanlılar, Oğuz geleneğini siyasî amaçla yeniden değerlendirmişlerdir.

Oğuz Han destanının, İslâmiyetin kabulünden sonra göçebe Türkmen aşiretleri arasında yeni bir versiyonu türedi. Buna göre, Oğuz Kağan, “dinsiz” bir toplumda Müslüman kimliği ve yakınındakileri İslâm’a davet eden özelliği ile temayüz eder. Onun bu özelliği tam da “gaza ve cihad” anlayışı ile örtüşür. Neşrî, Oğuz Han’ın babası Kara Han hakkında bilgi verirken onun, “dinsiz, kafir ve cebbar” biri olduğundan Türkistan’dan Doğu ve Kuzey ülkelerini ele geçirdiğinden bahseder. Ancak oğlu Oğuz destanlarda, anasından doğar doğmaz Müslüman olan harika bir çocuk olarak resmedilir. Neşrî bu abartılı ifadeleri tarihine almamış ise de, onun Müslüman olduğu konusunda destanlarla hem-fikirdir. Buna göre, Kara Han’ın “Oğuz adında bir oğlu oldu. Hak teâlâ anı Tevhid’e (Tanrının birliğine) irşad etti… Ve etrâkden kavmini evvel Allahü teâlâya davet eden budur… Bu hudâperest olub halkı hakka davet itmeğin, atasıyla vahşet-i azim oldu… Oğuz’la atası Kara Han arasında yetmiş beş yıl kıtal-i kesire vaki olub âhirü’lemr Kara Han maktul olub Oğuz atası elinde olan memalike bi’l-külliye malik olub, sıyt u sedası artub şarkdan garbe varınca rûy-i zemîne müstevlî oldu.”[26] Neşrî, bu anlatımını daha da ileri götürüp Oğuz’un İbrahim peygambere iman ettiğini yazar. Böylece Hz. Muhammed ile Oğuz arasında dolaylı bir yakınlık kurar. Oğuz Han’ın müvahhid kimliği ve tektanrılı bir dine mensup olması, Türklerin İslâmî kimliğine de bir göndermedir. Ancak, asıl önemli olan, onun tevhid bayrağını şarkdan garbe dalgalandırmasıdır. Osmanlılar da, tıpkı ataları Oğuz Kağan gibi bu tevhid anlayışının temsilcisidirler.

Osmanlıların, 15. yüzyılda Oğuz geleneğine kazandırdıkları yeni çehre, onlara hükümdarlık hakkı veren siyasî bir söylem olmasının yanında, muhakkak ki dinî içeriklere de sahipti. Ancak Yafes ile Oğuz Kağan arasındaki ataları hakkında fazla bilgi bulunmayan Osmanlıların, bu puslu dönemdeki atalarının bir kısmı puta tapan kimseler olarak anılırlar. Ancak Oğuz Kağandan sonradır ki, Osmanlıların ataları tevhid inancını bayraklaştırmış ve İbrahim’den itibaren peygamberlerin hizmetinde yer almışlardır. Bayatî’nin, Osmanlıların atalarını peygamberlerin hizmetinde yer almış kimseler olarak sunması ile bu görüş arasında benzerlik bulunur.[27]

Ancak hemen belirtilmelidir ki, Osmanlıların atalarına yer veren soykütüklerini salt dinî içerikli bir malzeme olarak kabul etmek yanlıştır. Dinî muhtevalı olmasına karşın bu soy kütükleri, siyasal içerikli ve yapay idi. Birçok versiyonu bulunan şecereler, yazılı ve sözlü geleneğin malzemeleri ile oluşturulmuştur. Osmanlıların tarihî bilgiler ile efsaneyi karıştırarak yapma bir soyağacı elde ettikleri görülmektedir. Osmanlılar, sıralanan bir çok ata ile doğrudan Oğuz Han’a bağlanırlar. Üstelik dip ata olarak Yafes ve Sam ismini veren iki farklı gelenekte Oğuz ismi ortaktır. Bu yapay soyağaçları sayesinde Osmanlılar, soyları Oğuz Han’a daha dolaylı bir şekilde dayalı olarak tarif edilen komşu Türk hanedanları karşısında üstünlüklerini kanıtlamış ve Oğuz destanlarına aşina Türk tebaaya hükmetmesini meşru kılan bir araç elde etmişlerdir.

Oğuz geleneğini yansıtan bu yapma şecereler uzun süre varlığını devam ettirmişse de, Osmanlıların İslâm dünyasındaki rollerinin artmasına ve tartışılmaz üstünlüklerine paralel olarak, soyağacına dayalı meşruiyet araçlarının yerini İslâmî referanslar almıştır.

3. Gök Alp- Gün Han ve Kayı Meselesi

Nuh ve Oğuz hakkında hem-fikir olan kroniklerdeki kırılma noktası, Oğuz’un oğlu etrafında toplanır. Hemen tüm kronikler Osmanlıların Oğuz’un Gök Alp neslinden olduğunu yazarlar. Ancak, Bayatlı Hasan, Osmanlıların Gün Han neslinden olduğu hususunda ısrar eder. Üstelik Gök Alp neslini savunan kaynaklarda Gün Han’ın oğlu Kayı Han da zikredilmez. Kayı ismi yalnızca Bayatî’de zikredilir (Aşağıda verilen tabloya bakınız).

Tarihî kaynaklardaki bilgiler dikkate alındığında, Osmanlıların hangi boya mensup olduğunu tespit etmek zordur. Anonim Tevârîh-i Âl-i Osman, Behcetü’t-tevârîh, Âşıkpaşazâde Tarihi gibi ilk kroniklerde Osmanlılar’ın Oğuzlar’dan oldukları zikredilmekle birlikte boy adı verilmez. Ancak Yazıcızâde’nin Selçuknâme’si, Câm-ı Cem-Âyin, Düstûrnâme-i Enverî gibi kaynaklarda Osmanlılar’ın Oğuzlar’ın Kayı boyuna mensup olduğuna dair bilgiler yer almaktadır. Kayılar Bozoklar’ın en büyük temsilcisi Gün Han’ın oğludur. Ancak Gök Alp’e dayanan şecereler dikkate alınırsa Osmanlıların Üçoklar’a mensup olabileceği de düşünülebilir.[28] Bu meyanda değerlendirilmesi gereken Kâşgarlı Mahmud’un Oğuz boylarını tasnifi her bakımdan dikkat çekicidir. Kâşgarlı’da verilen listede yirmi iki boyunun ismi zikredilse de, XI. yüzyılda Oğuzlar’ın 24 boydan teşekkül ettiği bilinmektedir. Divânü Lügati’t-Türk’teki listede Oğuz boyları o zamanki kudret ve şöhretlerine göre sıralanmıştır.[29] Selçukluların mensup olduğu Kınık boyunun en başta yer alması siyasî güçleri ile yakından alakalıdır. Kâşgarlı Mahmud, Bağdat’ta eserini yazdığı sırada burası Selçukluların nüfuzu altına girmişti.[30] Divan’ın bu siyasî gelişmeler sırasında yazıldığı ve Kınıklar’ın bu tarihlerde sivrildiği anlaşılmaktadır. Oğuz boylarının en eski siyasî ve içtimaî mevkilerine göre tanzim edilmiş listesini veren Reşideddin ise, Kınıkları, Oğuz boyları arasında en sonda verir. XIV. yüzyılda Selçuklular çökmüş, Moğolların nüfuzu altına girmiştir.

Osmanlılar’ın siyasî meşruiyet kaynağı olarak Kayı boyuna yaptıkları özel vurgu birçok bakımdan dikkat çekmektedir. Oysa, Oğuz geleneğinde hükümdarların Kınık ve Salur boyundan yetiştikleri görülür. Osmanlılar’ın menşelerini Kayı boyuna dayandırmaları ve kendilerini bu iki boydan tefrik etmeleri siyasî bir mesele gibi görülmektedir. Türkmen beylikleri arasında Oğuz’un büyük oğlu Gün Han’ın neslinden gelen Kayıların, hakimiyetin meşru temsilcisi olduğu şeklindeki yaygın düşünce Osmanlı tarihçileri tarafından işlenmiş ve Kayı dururken hükümdarlığın kimseye çatmayacağı fikri siyasî olarak formüle edilmiştir. Nitekim, Moğol tahakkümünün artması ile uclara yığılan göçebe Türkmen kitlelerinin beyleri, bir kurultay sonucu Osman Gazi’yi han seçmiş ve hükümdarlığın Kayı’nın hakkı olduğunu dile getirmişlerdir.

4. Süleymanşah ve Gündüz Alp Meselesi

Osmanlıların yakın atası ve Ertuğrul’un babası konusunda, kaynakların hemen hepsi Süleymanşah ismini zikrederler. Buna karşın, Karamanî Mehmed Paşa ve Enverî’nın eserinde, Ertuğrul’un babası olarak Gündüz Alp yazılıdır.

Süleymanşah geleneğini benimseyen kronikler onun, İran’da Mahan şahı olduğunu yazarlar. Buna göre, Moğol istilâsı sonrasında kalabalık Oğuz aşiretleri ile Anadolu’ya gelen Süleymanşah, Rum sultanı olmuştur. Burada bir müddet kafirlerle mücadele eden hükümdar daha sonra Türkistan’a geri dönmek istemiştir. Ancak, Caber Kalesi yakınlarında bir kaza sonucu atından düşmüş ve Fırat nehrinde boğulmuştur. Bundan sonra aşireti dağılmış ve muhtelif yerlere dağılmıştır. Küçük bir kitle ise Süleymanşah’ın üç oğlu ile birlikte kalmıştır. Bir müddet sonra Sungur Tekin ve Gündoğdu idaresindeki aşiret mensupları da Türkistan’a geri dönmüşlerdir. Ertuğrul Bey idaresindeki bir grup ise Anadolu’da kalmıştır.

Kroniklerde yer alan bu Süleymanşah, Türkiye Selçuklu Devleti hükümdarı ve kurucusu Kutalmışoğlu Süleymanşah’tan başkası değildir. Türkmen muhitlerinde adı unutulmayan Kutalmışoğlu, Osmanlı tarihlerinde de yer almıştır. Bunun Osmanlı’nın Anadolu’daki yayılmacılığını meşrulaştırmak ve Türkmen Beylikleri karşısında siyasî bir güç sağlayacağı kuşkusuzdur. Osmanlı tarihçileri Süleyman’ı ataları göstererek, Anadolu’nun fethi başarısını kendilerine mal etmeye çalışmışlardır. Bununla birlikte Selçuklu Devleti’nin varisi olmak için uydurulmuş bir isim olabileceği de akla gelebilir. Ancak Osmanlılar bu konuda diğer Türkmen beylikleri gibi ısrarcı olmuşa benzemez. Türkiye Selçuklu Devleti’nin kurucusu olarak Sultan I. Alâeddin Keykubad’ı kabul ederek, kendilerini bu iddialardan uzak tutmuşlardır. Kroniklere göre onlar, Şüleymanşah’ın önderliğinde Anadolu’ya Selçuklulardan önce gelmiş ve burada birçok mülkü ele geçirmişlerdir.

Gündüz Alp ismini telaffuz eden kaynaklarda ise, Süleymanşah etrafında oluşturulan kurgu kadar bilgi yoktur. Anlaşılan Gündüz Alp, Kutalmışoğlu kadar tarihin, edebî metinlerin ve şifahî kültürün konusu olmamıştır.

Sonuç olarak, kaynakların Osmanlı hanedanının soykütüğünden bahseden kısımların farklılıklar arz etmesi, bugün genel kabul gören Kayı adı ve Oğuz geleneğini sislerle örtmüştür. Bu sis perdesinin aralanması bugünkü bilgilerle mümkün gibi görülmemektedir. Ancak bu yapay şecerelerin kısaltılmış birer dünya tarihleri olduğu ve tarihî bir malzeme olarak göz ardı edilmemesi gerektiği yadsınamaz bir gerçektir.

KAYNAK:

DIPNOTLAR:

[1] Rudi Paul Lindner, OrtaÇağ Anadolu’sunda Göçebeler ve Osmanlılar (çev. Müfit Günay), Ankara 2000, s.50.

[2] M. Fuad Köprülü, “Osmanlı İmparatorluğu’nun Etnik Menşei Meseleleri”, Belleten, VII/28, Ankara 1943, s.212-303.

[3] R. Paul Lindner, “İlk Dönem Osmanlı Tarihinde İtici Güç ve Meşruiyet”, Söğüt’ten İstanbul’a (Der. Oktay Özel- Mehmet Öz), Ankara 2000, s.424.

[4] Yazıcızâde Ali. Tevârih-i Âl-i Selçuk, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, Revan, Nu: 1391, v. 444a-444b.

[5] Üçler Bulduk, “Osmanlı Kroniklerinde Türk-Oğuz Şecereleri ve Kayılar”, Uluslararası Osmanlı Tarihi Sempozyumu (8-10 Nisan 1999) Bildirileri, İzmir 2000, s.4-5.

[6] Muharrem Ergin, Dede Korkut Kitabı I, Ankara 1994, s.73.

[7] “Hangisinin kabilesi çok ise ondan padişah seçerler”. Ebülgazi Bahadır Han, Şecere-i Terakime (Türklerin Soy Kütüğü) haz. Muharrem Ergin, Tercüman 1001 Temel Eser, İst. (t.y.), s.56.

[8] Âşıkpaşaoğlu Ahmed Âşıkî, “Tevârîh-i Âl-i Osman” (düz. N. Atsız), Osmanlı Tarihleri I, İstanbul 1947, s. 92; Mehmed Neşrî, Kitab-ı Cihannümâ I (yay. F. Reşit Unat-M. Altay Köymen), Ankara 1949, s. 57.

[9] “Gündüz Alp, Er Duğrıl anunla bile

Dahı Gök Alp u Oğuzdan çok kişi

Olmış idi-ol yolda anun arkadaşı” bk. Ahmedî, “Dâstân ve Tevârîh-i Mülûk-i Âl-i Osman” (düz. N. Atsız), Osmanlı Tarihleri I, İstanbul 1947, s.8.

[10] Şükrullah, “Behcetü’t-tevârîh” (çev. N. Atsız), Osmanlı Tarihleri I, İstanbul 1947, s.51.

[11] Şükrullah, a.g.e., s.51.

[12] Âşıkpaşaoğlu a.g.e., s. 92.

[13] Âşıkpaşaoğlu, a.g.e., s.52-53.

[14] Bayatlı Mahmud Oğlu Hasan, “Cam-ı Cem-Âyin” (sad. F. Kırzıoğlu), Osmanlı Tarihleri I, İstanbul 1947, s.381-394.

[15] Bayatlı Mahmud Oğlu Hasan, a.g.e., s.395.

[16] Rudi Paul Lindner, a.g.e., s.56.

[17] Mehmed Neşrî, a.g.e., s. 55-57.

[18] Mehmed Neşrî, a.g.e., s.57.

[19] Oruc b. Âdil, Tevârîh-i Âl-i Osman (nşr. Franz Babinger, Die Frühosmanischen Jahrbücher des Urudsch), Hannover 1925, s.4.

[20] Mükrimin Halil [Yinanç], Düstûrnâme-i Enverî. Medhal, İstanbul 1929, s.88.

[21]Düstûrnâme-i Enverî (nşr. Mükrimin Halil), İstanbul 1928, s.73-81; Necdet Öztürk, Fatih Devri Kaynaklarından Düstûrnâme-i Enverî. Osmanlı Tarihi Kısmı (1299-1466), İstanbul 2003.

[22] Tekvin, 10:1-32.

[23] Bk. Neşrî, a.g.e., c.1, s.57.

[24] Colin İmber, “Osman Gazi Efsanesi”, Osmanlı Beyliği (1300-1389), ed. Elizebeth A. Zachariadou, İstanbul 1997, s.75.

[25] Aldo Gallotta, “ ‘Oğuz Efsanesi’ ve Osmanlı Devleti’nin Kökenleri: Bir İnceleme”, Osmanlı Beyliği (1300-1389), İstanbul 1997, s.46.

[26] Neşrî, a.g.e., c.1, s.11.

[27] bk. Hasan b. Mahmûd Bayâti, “Câm-ı Cem-Âyin”, (sad. Fahrettin Kırzıoğlu), Osmanlı Tarihleri I, İstanbul 1947.

[28] Oğuz Boyları hakkında geniş bilgi için bk. Faruk Sümer, Oğuzlar (Türkmenler). Tarihleri-Boy Teşkilatı-Destanları, İstanbul 1999.

[29] Besim Atalay, Divanü Lugati’t-Türk Tercümesi, Ankara 1998, s. 65-68.

[30] Omeljan Pritsak, “Mahmud Kaşgarî Kimdir”, Türkiyat Mecmuası, c.X, İstanbul 1953, c. 245-246

Süleyman Şah


Kutalmışoğlu Süleyman Şah, 1045 yılında o sıralarda Büyük Selçuklu Devleti‘nin elinde bulunan Horasan‘da doğdu.



Büyük Selçuklu Devletinin sultanı olan Tuğrul Bey‘in 4 Eylül 1063 tarihinde vefatı üzerine taht kavgaları başladı. Oğlu olmayan Tuğrul Bey, vasiyetinde kardeşi Çağrı Bey‘in oğullarından Süleyman'ın tahta geçmesini vasiyet etmişti. Selçuklu veziri Amid ül-Mülk bu vasiyeti yerine getirdi ve Rey kentinde Süleyman'ı sultan olarak tahta çıkardı. Ancak Çağrı Bey'in öteki oğlu Alp Arslan ve Arslan Yabgu'nun oğlu Kutalmış ile bazı emir ve şehzadeler Süleyman'ın sultanlığını tanımadılar.

Babası Kutalmış Bey Rey önüne gelerek şehri kuşatması üzerine, vezir Amid-ül Mülk, Alp Arslan‘dan yardım istediği gibi, hutbeyi de onun adına okuttu. Kutalmış ise, Alp Arslan ile 1064 yılında yaptığı Dameğan yakınlarındaki savaşta hayatını kaybetti. Alp Arslan Rey şehrinde 27 Nisan 1064 tarihinde Selçuklu Devleti tahtına çıktı.



Kutalmış bey 1064 yılında savaşta ölünce kardeşi Resul Tegin ve oğlu Süleyman Şah, kumandanlarıyla beraber esir alındı Kutalmışoğlu Süleyman Şah, Türkmen boylarının yerleşmeye başladıkları bir bölge olan Anadolu'da Toros Dağları yöresine kaçmışlar ve Anadolu'ya yeni gelip yerleşen Türkmen boyları arasında yaşamaya başlamışlardır. Dört kardeşten en son Süleyman Şah hayatta kaldı.

1071 yılında Alp Arslan ile Bizans imparatoru Romen Diyojen orduları arasında olan Malazgirt Savaşından sonra giderek daha çok sayıda Türkmen göçmen boyları Anadolu'ya girip yerleşmeye başlamış ve Kutalmışoğlu Süleyman Şah bu Türkmenlerin liderliğini ele geçirmeyi başarmıştı.

1073 yılında Büyük Selçuk Sultanı Melikşah tarafından kendisine bağlı olarak Sultan-ı Rum (yani Anadolu Selçuklu ırlarında idaresini kuran Kutalmışoğlu Süleyman Şah, Bizans'lılarla bazen savaş yaparak bazen Bizans isyancılarına yardım ederek hükmü altındaki toprakların sınırlarını büyütmeyi başardı.

1075 yılında Bizans İmparatorluğu'nun Anadolu'da bulunan önemli şehirlerinden İznik (Nicaea) ile İzmit (Nicomedia)'i eline geçirdi. Güney Marmara bölgesine tamamen hakim oldu ve Çanakkale boğazından geçen gemilerden vergi almaya başladı. 1077 yılında İznik başkent olmak üzere bağımsız Anadolu Selçuklu Devleti‘nin kurulmuş olduğunu ilan etti.

1078 yılında önce Bizans İmparatoru VII. Mikhail Dukas ile bir askeri yardım ablaşması yapmış, sonra vazgeçerek ona karşı isyan eden Anatolikon Theması vali-generali Nikeforos Botaneiates ile anlaşarak asi generalin III. Nikeforos ismi ile Bizans İmparatoru olmasına yardımcı oldu. Onun bu yardımına karşılık Bizanslılar göçmen Türkmenlerin Anadolu'da ta Boğaz kıyılarına kadar gelip yerleşmelerini kabul ettiler.

1080 yılında ise Bizans tahtına geçmek isteyen başarısız bir isyana yardım ettikten sonra Bizans İmparatorluğu Kutalmışoğlu Süleyman Şah ile 1081 yılında Dragon Antlaşması yaptı, bu antlaşmaya göre Bizans, Anadolu Selçuklu Devleti'ne yıllık tazminat ödemeyi kabul etti.

Bu anlaşma sonucu batı sınırları güvenceye alınınca, akrabası ve veziri Ebu'l-Kasım'ı İznik'te işlerin başında bırakarak doğu sınırlarını genişletmek için sefere çıktı. Bu sefer sonucu 1082 yılında Çukurova'ya girdi ve ilk önce Tarsus'u fethetti. 1083'te ise Adana başta olmak üzere bütün Kilikya (Adana civarları) beldelerini, 13 Aralık 1084 tarihinde Antakya‘yı hakimiyeti altına aldı.

Anadolu'daki fetih harekâtını devam ettiren Kutalmışoğlu Süleyman Şah, Kumandanlarını çeşitli bölgelere gönderdi. Bunlardan Buldacı Bey, 1085 başlarında Maraş, Elbistan, Göksun ve Besni kalelerini fethederek, bu bölgeleri ele geçirdi.

Kutalmışoğlu Süleyman Şah, Antakya'yı ele geçirdikten sonra, daha önce Antakya'dan cizye alan Halep emiri Müslim; bu parayı Süleyman Şâh'dan da isteyince, müslümanın cizye vermeyeceğini söyleyerek bu isteği reddetti. Müslim'in Antakya'ya, Süleyman Şâh'ın da Halep civarına asker göndermeleri, aralarında muharebenin başlamasına sebeb oldu. İki ordu 1085 senesi Haziran ayında Amik ovasına akan Afrin çayı üzerinde Kunahil mevkiinde karşılaştı. Süleyman Şah, Halep hâkimi Müslim'i yendi ve Halep'i kuşattı.[ALINTI]

Halep emiri Suriye Meliki Tutuş'tan yardım istedi. Tutuş; Sultan Alp Arslan‘ın oğlu, kardeşi Melikşah ise Büyük Selçuklu sultanı Amca çocukları olan iki Selçuklu meliki arasında çok şiddetli bir muharebe oldu. 4 Haziran 1086 tarihinde Halep yakınlarında 4 Haziran 1086 tarihinde yapılan Ayn Seylem Savaşı'nda Kutalmışoğlu Süleyman Şah kaybederek ölmüştür.

Kutalmışoğlu Süleyman Şah, 4 Haziran 1086 tarihinde 40 yaşında savaşta ölmüştür. Tutuş, Süleyman Şâh'ın cenazesini Halep kapısına defnettirdi. Böylelikle Ertuğrul beyin Yönetime geçmesinde yardımcı olmuştu...

Oğuz Boyu / Türk Boyları


Merhabalar Arkadaşlar bugün sizlere kayı boyu dışında diğer oğuz boylarına da değineceğim...



Soyumuz, Oğuz Han‘dan gelmektedir. Atamız Oğuz Han’ın “Gün Han, Ay Han, Yıldız Han, Gök Han, Dağ Han, Deniz Han” adlarında 6 (altı) tane oğlu vardır. Oğuz Han‘ın her oğlunun da dört tane oğlu vardır. İşte Atamız Oğuz Han’ın altı oğlundan olan 24 tane torunu, bugünkü “24 Oğuz Boyu“nu meydana getirmiştir. Bütün dünyaya yayılan Oğuzlar, bu 24 boya dayanmaktadır.




Boz-Oklar: Dış Oğuzlar da denip, Sağ kolu teşkil ederler.

1. Gün-Alp/Gün-Han: Sembolü şâhin. Oğulları:

a) Kayıg/Kayı-Han: “Sağlam, berk” anlamındadır. Üç kıta ve yedi denize altı yüz yıldan fazla hâkim olan Osmanlı sülâlesi bu boydandır. Kayı Boyundan Ertuğrul Gâzi ve her biri birer müstesnâ şahsiyete sâhip, çoğu dâhî, cihangir, kumandan, şâir ve sanatkâr olan Osmanlı sultanları, Kayı Han neslinin kıymetini göstermeye kâfidir.

b) Bayat: “Devletli, nîmeti bol” anlamındadır. Maraş ve çevresine hâkim olan Dulkadiroğulları, İran’da Kaçarlar, Horasan’da Kara Bayatlar, Maku ve Doğubeyazıt hanları, Kerkük Türkmenlerinin çoğu, bu boydandır. Dede Korkut kitabını 1480’de Hicaz’da yazan Tebrizli Hasan ve meşhûr şâir Fuzûlî bu boydandır.

c) Alka-Bölük/Alka-Evli: “Nereye varsa başarı gösterir” anlamındadır. Türkiye ve Âzerbaycan’daki Alaca, Alacalılar adı taşıyan yerler bu boyun hatırasıdır.

d) Kara-Bölük/Kara-Evli: “Kara otağlı (çadırlı)” anlamındadır. Karalar ve karalı gibi coğrafî yer adları bunlardan kalmadır.

2. Ay-Alp/Ay-Han: Sembolü kartal. Oğulları:

a) Yazgur/Yazır: “Çok ülkeye hâkim” anlamındadır. Ab-Yabgu devrindeki Yenibent Yabguları, Batı Türkistan’daki Cend Emirleri, Kara-Daş denilen Horasan Yazırları, Ahıska’dan aşağı Kür boyundaki Azgur-Et (Azgur Yurdu) Kalesi, Kürmanç Kürtlerinin Azan Boyu, Toroslardaki Gündüzoğulları Hanedanı bu boydandır.

b) Tokar/Töker/Döğer: “Dürüp toplar” anlamındadır. Yenikentli Vezir Ayıdur, Harput-Diyarbakır-Mardin hâkimleri, Artuklular, Sincar-Siverek, Suruç arasında hâkim eski Caber Beyleri, Memluklar devrinde Halep Döğeriyle Hama Döğerleri, bugünkü Mardin-Urfa arasında yirmi dört oymaklı Kürt Döğerleri, Hazar Denizi doğusundaki Saka Boyu Takharlar; Şavşat’taki Ören kale, To-Kharis ve Malatya’nın Tokharis bucağı, Dağıstan’daki Digor ve Kars ve Arpaçay sağındaki Digor kazası bu boydan hatıradır.

c) Totırka/Dodurga/Dödürge: “Ülke almak ve hanlık yapmak” anlamındadır. Sivas doğusundaki Tödürgeler bu boydandır.

d) Yaparlı: “Misk kokulu” anlamındadır. Zaza Çarekliler ve misk ticareti yapan Yaparı Oymağı bu boydandır. Yaparı Oymağının Akkoyunlu ve Giraylı camilerinin mihrap duvar harcına bu güzel ıtriyattan kattıklarından hâlâ hoş kokmaktadır. Diyarbakır ve Kırım’da hatıraları vardır.

3. Yıldız-Alp/Yıldız Han: Sembolü tavşancıl. Oğulları:

a) Avşar/Afşar: “Çevik ve vahşî hayvan avına hevesli” anlamındadır. Hazistan Beyleri, Konya’daki Karamanoğulları, İran’daki Avşarlı Nâdir Şah ve hanedanı, Ürmiye ve Horasan Afşarları bu boydandır.

b) Kızık: “Yasakta pek ciddi ve kuvvetli” anlamındadır. Gaziantep, Halep ve Ankara çevresindeki Kızıklar, Doğu Gürcistan’da ve Şirvan batısındaki ovaya Kızık adını verenler bu boydandır.

c) Beğdili: “Ulular gibi aziz” anlamındadır. Harezmşahlar, Bozok/Yozgat-Raka/Halep çevresindeki Beğdililer, Kürmanç Badılları bu boydandır.

d) Karkın/Kargın: “Taşkın ve doyurucu” anlamındadır. Akkoyunlu-Dulkadiroğlu ve Halep-Hatay bölgesindeki Kargunlar, Doğu Anadolu ve Âzerbaycan’daki ilkbaharda eriyen karların suları ile kopan sel ve su kabarmasına da Kargın/Korkhun denilmesi bu boyun adındandır.



Üç-Oklar: İç Oğuzlar da denilip, sol kolu teşkil ederler.

1. Gök-Alp/Gök Han: Sembolü sungur. Oğulları:

a) Bayundur/Bayındır: “Her zaman nîmetle dolu yer” anlamındadır. Akkoyunlular sülâlesi, İzmir’den Âzerbaycan’daki Gence’ye kadar Bayındır adlı yerler bu boydan gelir.

b) Beçene/Beçenek/Peçenek: “İyi çalışkan, gayretli” anlamındadır. Karadeniz kuzeyi ile Balkan Yarımadasına göçen ve 1071 Malazgirt ile 1176 Miryokefalon Meydan Muhârebelerinde Bizanslılardan ayrılarak Selçuklular safına geçen Peçenekler, Dicle Kürmançlarının iki ana kolundan güneydeki Beçene Kolu, Ankara-Çukurova Halep bölgelerindeki Türkmen oymaklarından Peçenekler bu boydandır.

c) Çavuldur/Çavındır: “Ünlü, şerefli, cavlı” anlamındadır. Türkmenistan’da Mangışlak Çavuldurları, Çorum çevresindeki Çavuldur ve Anadolu’daki Çavdar Türkmen oymakları, Erzurum ve çevresindeki Çoğundur adlı köyler bu boyun adından gelmektedir.

d) Çepni: “Düşmanı nerede görse savaşıp hemen çarpan, vuran ve hızlı savaşan” anlamındadır. Rize-Sinop arasındaki çok usta demirci Çepniler ve Çebiler, Kırşehir, Manisa-Balıkesir çevresindeki ve Kars ile Van bölgelerinde Türkmen Oymağı Çepniler bulunmaktadır.

2. Dağ-Alp/Dağ Han: Sembolü uçkuş. Oğulları:

a) Salgur/Salur: “Vardığı yerde kılıç ve çomağı ile iş görür” anlamındadır. Kars ve Erzurum hâkimi Salur Kazan Han Sülâlesi, Sivas-Kayseri hükümdarı âlim ve şair Kadı Burhâneddin Ahmed ve Devleti, Fars Atabegleri, Salgurlular, Horasan’daki Teke-Yomurt ve Sarık adlı Türkmenlerin çoğu bu boydandır.

b) Eymür/Imır/İmir: “Pek iyi ve zengin” anlamındadır. Akkoyunlu, Dulkadirli ve Halep Türkmenleri içindeki Eymürlü/İmirlü oymakları, Çıldır ve Tiflis’teki iyi halıcı ve keçeci Terekeme Oymağı bu boydandır.

c) Ala-Yontlup/Ala-Yundlu: “Alaca atlı, hayvanları iyi” anlamındadır. Yonca kelimesi bu boyun hatırasıdır.

d) Yüregir/Üregir: “Daima iyi iş ve düzen kurucu” anlamındadır. Orta Toros ve Çukurova Üç-Oklu Türkmenlerinin çoğu, Adana’daki Ramazanoğulları bu boydandır.

3. Deniz Alp/Deniz Han: Sembolü çakır. Oğulları:

a) Iğdır/Yiğdir/İğdir: “Yiğitlik, büyüklük” anlamındadır. İçel’in Bozdoğanlı Oymağı, Anadolu’da yüzlerce yer adı bırakan İğdirler, İran’da büyük Kaşkay-Eli içindeki İğdirler ve Iğdır adı, bu boyun hâtırasıdır.

b) Beğduz/Bügdüz/Böğdüz: “Herkese tevâzu gösterir ve hizmet eder anlamındadır. Dicle Kürtleri ilbeği olup, Hazret-i Peygamber’e elçi giden (622-623 yılları arasında Medîne’ye varan), Bogduz-Aman Hanedanı temsilcisi ve Kürmanç’ın iki ana kolundan Bokhlular/Botanlar, Yenikent-Yabgularından onuncu yüzyıldaki Şahmelik’in Atabegi Kuzulu, Halep Türkmenlerinden Büğdüzler bu boydandır.

c) Yıva/Iva: “Derecesi hepsinden üstün” anlamındadır. Büyük Selçuklu Sultanı Melikşâh (1072-1092) devrinde Suriye ve Filistin’i feth eden Atsız Beğ, 12. yüzyılda Hemedân batısında Cebel bölgesi hâkimleri Berçemeoğulları, Haçlıları Halep çevresinde yenen Yaruk Beg, Güney-Âzerbaycan’daki Kaçarlu-Yıva Oymağı bu boydandır. Ankara’da çok makbul yuva kavunu bu boyun yerleştiği ve adları ile anılan köylerde yetişir.

d) Kınık: “Her yerde aziz, muhterem” anlamındadır. Büyük ve Anadolu Selçuklu devletleri, Orta Toroslardaki Üçoklu Türkmenler, Halep-Ankara ve Aydın’daki Kınık Oymakları bu boydandır.

Oğuzlarla ilgili diğer bilgiler: Oğuzlar, Oğuz Boyu Bugün; Türkiye, Balkanlar, Azerbaycan, İran, Irak ve Türkmenistan’da yaşayan Türklerin ataları olan büyük bir Türk boyu. Oğuzlara, Türkmenler de denir.

Bu konudan daha iyi yararlanabilmeniz için, aşağıdaki başlıkları inceleyebilirsiniz:

1. Türklerin Ana Yurdu
2. Türk Soyu – Türk Irkı
3. Türk Adının Anlamı
Oğuz kelimesinin türeyişiyle ilgili çeşitli fikirler ileri sürülmüştür. Kelimenin boy, kabile mânâsına gelen “Ok” ve çokluk eki olan “z”nin birleşmesinden “Ok-uz” (oklar, koylar) anlamında olduğu ileri sürüldüğü gibi, oyrat (haşarı, yaramaz) kelimesinin eş anlamlısı olduğunu iddiâ edenler de vardır. Ancak kelime, Anadolu ağızlarında “halim selim, ağırbaşlı” mânâlarına da kullanılmaktadır. Arap kaynaklarında ise “guz” veya “uz” şeklinde geçmektedir.

İlk zamanlar Üçok ve Bozok adlarıyla iki ana kola ayrılmış olan Oğuzlar, daha sonraki devirlerde, Dokuz Oğuz, Altı Oğuz, Üç Oğuz adlarında boylara da ayrıldılar. Oğuzlar, yirmi dört boydan meydana gelmişti. Bunlardan on ikisi Bozok, on ikisi Üçok koluna bağlıydı. Tarihçiler, hazırladıkları cetvellerde Oğuz boylarının adlarını, sembollerini ve ongunlarını (armalarını) göstermişlerdir. Buna göre, Bozoklar; Kayı, Bayat, Alka Evli, Kara Evli, Yazır, Dodurga, Döğer, Yaparlu, Afşar, Begdili, Kızık, Kargın; Üçoklar ise; Bayındır, Peçenek, Çavuldur, Çepnî, Salur, Eymur, Ala Yundlu, Yüreğir, İğdir, Büğdüz, Yıva, Kınık boylarına ayrılmışlardı. Bugün Türkiye’de yirmi dört Oğuz boyuna ait işaret ve yer adlarına çok rastlanmaktadır.

Oğuz adına ilk defa Yenisey Kitabelerinde rastlanmaktadır. Barlık Irmağı yöresinde bulunan bu kitabelerde; “Altı Oğuz budunda” sözü yer almaktadır. Öz Yiğen Alp Turan adlı bir beye ait olan bu kitabelerin yazıldığı devirde, Oğuzlar, Göktürkler’in hakimiyeti altında altı boy hâlinde Barlık Irmağı kıyılarında yaşamakta idiler.

ANADOLU BEYLİKLERİ



Merhabalar Arkadaşlar bugün sizlere Anadolu beylikleri hakkında alıntılar eşliğinde kısa bilgiler aktaracağım...Malazgirt Zaferinden sonra, Anadolu’da kurulan Türk beyliklerinin genel adı. Bu beylikler, tarihi kaynaklarda Tavaif-i Müluk ismiyle geçmektedir. Malazgirt Zaferinden sonra, birçok akıncı beyi, Anadolu’yu Türk toprakları haline getirmek için seferler düzenledi. Bu beyler elde ettikleri bölgelerde, ilk Türk beyliklerini kurdular. Üsküdar’a kadar Anadolu topraklarının büyük bir kısmı bu beyliklerin eline geçti. Beyler, Selçuklu sultanını hükümdar tanımakla beraber iç işlerinde tam bağımsız bir haldeydiler.

Bunlar;
Bitlis ve Erzen’de Dilmaçoğulları (1085-1394),
Ahlat’ta Ermenşahlar (1100-1207),
Diyarbekir’de İnaloğulları (1098-1183),
Erzincan, Kemah ve Divriği’de Mengücükler (1072-1277),
Erzurum’da Saltuklular (1072-1202)’dan ibaretti. Bu beyleri bir düzene sokmak için çalışan Büyük Selçuklu Devleti sultanları başarılı olamadılar. Bununla birlikte beyliklerin ekserisi sonraları Türkiye Selçuklularının hakimiyetine girdiler.

Alaeddin Keykubad’ın saltanatının sonlarına doğru merkez ile uçlar arasında münasebetler gevşemeye başladı. 1220’den sonra Moğol istilasının Ortadoğu üzerinde yoğunlaşması, Bizans sınırında büyük değişikliklere sebep oldu. Moğol akınlarına karşı koyamayan Türkmen aşiretlerinin, Selçuklu topraklarına yönelmeleri üzerine, Selçuklu sultanı bunları Bizans sınırına yerleştirdi. İkinci Gıyaseddin Keyhüsrev’in Kösedağ Savaşında yenilmesinden sonra, merkezi idare iyice zayıfladı. Son Selçuklu veziri Muinüddin Pervane’nin ölümüyle, düzenli devlet idaresi de ortadan kalktı. Anadolu'da idareyi ele geçiren Moğol valilerinin zulümleri ve koydukları ağır vergiler, halkı huzursuz etti. Neticede Selçuklu Devletinin hiç bir fonksiyonunun kalmaması halkı kuvvetli bir beyler etrafında toplanmaya teşvik etti.

Nitekim gaziler ve onlara katılan çeşitli aşiretlerle bazı Türkmen beyleri, karışıklık devresi içinde hakimiyet kurarak birer hanedan haline geldiler. Aydın, Karesi, Menteşe, Saruhan, Germiyan, Çoban ve Osmanoğulları bu şekilde kurulan beyliklerden bazılarıdır. Eşref, Sahib Ata, İnanç, Hamid ve Candaroğulları gibi diğer beylikler ise; Selçuklu veya İlhanlılar tarafından mükafat olarak malikhane tarzında verilen arazilerde, bazı komutanların, istiklallerini ilan etmeleriyle ortaya çıktılar.[ALINTI]

Beylikler kuruluşlarından hemen sonra buhranlı bir devreye girdiler. Bunun sebebi ise, İlhanlıların, Anadolu valileri ile baskılarını arttırmaları idi. Emir Çobanoğlu Timurtaş, Ebu Said Bahadır Han tarafından affedilip Anadolu’ya ikinci defa vali olunca, beylikler bağlılıklarını belirtmek için İlhanlılar adına akçe bastırdılar. Daha önce affedilen Emir Timurtaş, 1324’te babası gibi öldürülmekten korktuğundan Memluklülere sığındı. Vali olarak Büyük Şeyh Hasan tayin edildi ise de kendisi gelmeyip, yerine Alaeddin Eretna’yı vekil olarak gönderdi. Ebu Said Bahadır Hanın ölümü ile çıkan kargaşalıktan faydalanan Eretna, 1343’te Timurtaş’ın oğlu Şeyh Hasan’ı yenince, hükümdarlığını ilan etti ve bir beylik haline geldi. Bu hadiseler neticesinde Anadolu’da İlhanlı hakimiyeti tamamen çöktü. İlhanlı baskısının, Anadolu beyliklerinin üzerinden kalkması üzerine beyler rahat bir nefes aldılar.

Anadolu şehirlerinde imar hareketlerini hızlandırdılar. Diğer taraftan, sınır boylarında olan Osmanoğulları, Aydınoğulları, Saruhanoğulları, Menteşeoğulları ve Karesioğulları, Bizans topraklarına yaptıkları seferleri sıklaştırdılar. Osmanoğullarının, akınlarda büyük başarılar elde etmesi, Anadolu’daki diğer beylikleri rahatsız etti ve onları bu beyliğin büyümesine engel olmaya sevk etti.

Yıldırım Bayezid Han, başarılı muharebeler neticesinde Germiyan, Hamid, Menteşe, Aydın, Saruhan ve Candaroğulları beyliklerini Osmanlı topraklarına kattı. Bu sırada Timur Han’ın Ortadoğu’ya doğru hareketi, toprakları kaybolan beylerin ona sığınmasına yol açtı. Yıldırım Bayezid’in Ankara muharebesinde mağlub olmasıyla bazı beylikler yeniden kuruldu. İkinci Murad Han zamanında Anadolu beyliklerinin çoğu Osmanlı topraklarına katıldı. Fatih Sultan Mehmed Han ise Anadolu’da birliği tekrar tesis etti. Fatih, 1461 senesinde Trabzon seferi ile Candaroğulları Beyliğini ortadan kaldırdı. Karaman beyliğinin topraklarının ekseriyetini Osmanlı hakimiyeti altına aldı. Bu fetihlerden sonra, Karaman beyinin oğulları ile Kastamonu sancakbeyi olarak bırakılan Candaroğlu Kızıl Ahmed Bey, Uzun Hasan’dan yardım istediler. Ancak beyliklerinin başına geçmeye muvaffak olamadılar. İshak, Pir Ahmed, Kasım Beylerin mağlub edilmeleriyle de 1471’de Karaman Beyliğinin bütün toprakları Osmanlı Devletine katılmış oldu.

Dulkadiroğulları ve Ramazanoğulları, Osmanlı-Memluk rekabetinden faydalanarak, mevcudiyetlerini bir süre daha korudular. Ancak, Yavuz Sultan Selim Han’ın Mısır seferi sırasında Osmanlı hakimiyetini kabul ettiler. Böylece Anadolu’da Osmanlı Devletinin mutlak hakimiyeti kurulmuş ve Tevaif-i Müluk adıyla anılan beylikler devri sona ermiş oldu.

Beylikler devrinin en önemli özelliği, kültür faaliyetlerinde ortaya çıkmış ve her beylik kendi merkezini bu açıdan zenginleştirmeye çalışmıştır. Eski Anadolu Türkçesi dil yadigarları bu faaliyetlerin neticesinde ortaya konmuş ve çok sayıda eser yazılmıştır. Bazı beyler, kültür faaliyetlerini teşvik ederken, bir kısım beyler de bizzat eserler vermişlerdir.


Malazgirt Zaferinden Sonra
Kurulan Beylikle Beyliğin Adı Merkezi Kuruluş-Yıkılış Tarihi
Ahlatşahlar ............ Ahlat ....................................1100-1207
Artuklular ................ Mardin-Amit-Harput ............1102-1408
Danişmendliler........ Sivas-Malatya ......................1071-1177
Mengücükler .......... Erzincan ..............................1080-1277
Saltuklular .............. Erzurum ..............................1080-1201
Dilmaçoğulları ........ Bitlis-Erzen ..........................1085-1192
İnaloğulları.............. Amid ....................................1098-1183

Türkiye Selçukluları Devletinin Yıkılmasından Sonra Kurulan Anadolu Beylikleri
Beyliğin Adı Merkezi Kuruluş-Yıkılış Tarihi
Aydınoğulları .......... Birgi......................................1299-1403
Candaroğulları........ Kastamonu-Sinop ................1291-1461
Dulkadiroğulları ...... Elbistan-Maraş ....................1339-1521
Eretna Beyliği ........ Kayseri ................................1335-1381
Eşrefoğulları .......... Beyşehir ..............................1288-1326
Germiyanoğulları .... Kütahya................................1300-1429
Hamidoğulları ........ Bolu-Eğridir-Antalya ............1300-1392
Çobanoğulları ........ Kastamonu ..........................1203-1320
İnançoğulları .......... Ladik-Denizli ........................1277-1368
Karamanoğulları .... Karaman ..............................1256-1483
Karesioğulları ........ Balıkesir ..............................1300-1336
Menteşeoğulları...... Balat-Beçin ..........................1300-1425
Osmanoğulları ........ Bilecik-Bursa........................1299-1922
Ramazanoğulları .... Adana ..................................1378-1608
Sahib Ataoğulları .... Afyonkarahisar ....................1285-1349
Saruhanoğulları ...... Manisa ................................1302-1410
Taceddinoğulları .... Niksar ..................................1348-1428
Alaiye Beyliği .......... Alaiye ..................................1293-1471
Kadı Burhaneddin Devleti ............ Sivas ..............1381-1398
Pervaneoğulları ...... Sinop....................................1277-1322


ARTUKLULAR

Üç kol halinde Hısnıkeyfa ve Amid (Diyarbekir), Mardin ve Meyyafarikin (Silvan) ve Harput’ta hüküm süren bir Türkmen hanedanı. Hanedanın atası ve isim babası olan ve Oğuzların Döğer boyuna mensub bulunan Eksük oğlu Artuk, Büyük Selçuklu Sultanı Alparslan’ın kumandanlarındandı. Anadolu’nun fethine katılıp, Yeşilırmak Vadisine kadar ilerledi. Anadolu’nun Türkleşip, İslamlaşmasına hizmet etti. Sultan Melikşah döneminde Karmatileri itaat altına almak için Bahreyn seferine çıktı. Melikşah’ın kardeşi Tutuş, ona gördüğü hizmetler karşılığı olarak Filistin’in idaresini verdi. Bununla beraber Kudüs’te kısa bir müddet hüküm süren Artuk Bey, 1091 senesinde vefat etti.



Artuk Beyin ölümünden sonra oğulları, Haçlılar ve onlarla işbirliği yapan Fatımilerin baskıları sonucu bu bölgede fazla kalamadılar. Oğullarından Muinüddin Sökmen, Mezopotamya emirleri arasındaki çekişmeden faydalanarak ele geçirdiği Hısnıkeyfa’da Hanedanın birinci kolunu kurdu (1102).

1. Hısnıkeyfa (Hasankeyf) Artukluları (1102 - 1281)
Sökmen, 1102 yılında Hısnıkeyfa’da tesis etmiş olduğu beyliğini sağlamlaştırmak için Büyük Selçuklu Sultanı Muhammed Tapar’a bağlılığını arzetti ve onun hizmetine girdi. Sultanın emri üzerine kardeşi İlgazi ile birlikte bazı ayaklanmaları bastırdı. Yeğeni Yakuti 1103 yılında Mardin’i ele geçirdi. Bu sırada Urfa, Antakya, Trablus ve Kudüs gibi şehirleri ele geçiren Haçlılar, Mardin ve Harran yörelerine de taarruzda bulunuyorlardı. Sökmen Bey, emir Çökermişle birlikte Haçlıların bu faaliyetlerine karşı harekete geçerek Urfa Haçlı Kontu Joscelin ile Kudüs Kralı Baudouin’in kumandasındaki Haçlı ordusunu büyük bir bozguna uğrattılar. Joscelin ve Baudouin’in esir edildiği savaşta Haçlılardan 30 bin kişi öldürüldü. Böylece Haçlı ilerlemesine mani olan Sökmen, Dımaşk Atabegi Tuğtekin’e yardıma giderken yolda hastalanarak 1104 yılında vefat etti.

Sökmen’den sonra yerine geçen oğlu İbrahim Bey, muktedir bir hükümdar olamadı. O, daha çok Mardin’de hakimiyetini tesis eden amcası İlgazi’ye tabi oldu. Daha sonra Davud ve Kara Arslan dönemlerinde Anadolu Selçuklularına tabi olan Artuklular, Nureddin Muhammed devrinde Eyyubi hakimiyeti altına girdiler. 1231 yılında Hısnıkeyfa ve Diyarbekir üzerine sefere çıkan Eyyubi Hükümdarı Melik Kamil, Artukluların bu şubesine son verdi. Hükümdarlığını kaybeden Hısnıkeyfa kolunun son Artuklu emiri Melik Mes’ud, Moğollar tarafından öldürüldü. Hısnıkeyfa ve Amid Artuklularına kurucusundan dolayı Sökmenliler de denir.

2. Harput Artukluları (1185 - 1233)
Artuk Beyin torunu Belek bin Behram 1112 yılında Harput ve Palu’ya hakim olarak bölgede kendi beyliğini kurmuştu. Amcaları Sökmen ve İlgazi ile birlikte bütün ömrünü haçlılarla cihada sarfeden Belek Beyin gösterdiği kahramanlık İslam aleminde destanlaşmıştır. Belek Bey, 6 Mayıs 1224’de muhasara altında tuttuğu Menbiç kalesinden atılan bir okla şehid edildi (Bkz. Belek Bey). Belek Beyin ölümünden sonra Harput, 1185 yılına kadar Hısnıkeyfa Artuklularının idaresi altında kaldı. Bu tarihte Artuklu hükümdarı Nureddin Muhammed’in ölümü üzerine oğulları arasında başgösteren saltanat mücadelelerinde İkinci Sökmen hakimiyeti ele geçirdi. Bu durum üzerine diğer oğlu İmadeddin Ebu Bekr, Harput ve çevresine hakim olarak, beyliğini ilan etti. Ebu Bekr, 1204 yılında ölünce yerine Nizameddin İbrahim geçti. Nizameddin İbrahim’in ölümünden sonra Harput Artukluları Eyyubilere tabi oldular. 1185 yılında ise Anadolu Selçuklu kumandanlarından Kemaleddin Kayar, Eyyubileri Harput civarında bozguna uğrattıktan sonra şehri alarak Artukoğulları Beyliği Harput şubesine son verdi.

3. Mardin Artukoğulları (1106 - 1409)
Artuk Beyin ölümünden sonra beş yıl kardeşi Sökmen ile beraber Kudüs valiliğinde bulunan Necmeddin İlgazi buradan ayrıldıktan sonra Selçuklu meliki Dukak’ın yanına giderek Haçlılarla mücadeleye atıldı. Büyük Selçuklu Sultanı Muhammed Tapar döneminde dört yıl Bağdat şahneliği görevinde bulundu. İlgazi bu vazifeden alındıktan sonra yeğeni İbrahim’in elinden Mardin’i zabtederek burada Mardin Artukoğulları veya İlgaziler denilen Artukoğulları kolunu kurdu.

Mardin’den sonra Nusaybin’i ele geçiren İlgazi, Sultan Tapar’ın emriyle Haçlılara karşı düzenlenen 1112 seferlerine katıldı. Emir Mevdud komutasında olarak Urfa’nın kuşatmasına katılan İlgazi, kalenin zaptına muvaffak olamadı. Ancak Harran Haçlıların elinden alındıktan sonra İlgazi’ye devredildi. 1117’de Haleb’i alan İlgazi, buranın idaresini oğlu Timurtaş’a verdi. Antakya Haçlıları üzerine sefer düzenleyip, 1119’da şehir civarında yapılan muharebede büyük bir zafer kazandı. Bu savaşta Antakya kontu Rogen dahil Haçlı ileri gelenleri öldürüldü. Akdeniz sahiline kadar ilerlenip, çok ganimet alındı. İlgazi, Haçlıları kuzeyde de takib edip, Göksun’a kadar ilerledi. Böylece Haçlıların kuvveti kırıldı, karşı tedbir almalarının önüne geçildi. Selçuklu Sultanı Mahmud, İlgazi’nin muzafferiyetinden ziyadesiyle memnun olup, 1120’de Meyyafarikin’i ona verdi.

1122 senesinde vefat eden İlgazi, adaleti, ihsanı ve halka hizmeti ile meşhurdu. Diğer memleketlere nazaran Mardin ve Halep'te vergileri hafifletmek suretiyle halkın sevgisini kazandı. Hakim olduğu bölgede Asayiş, nizam ve intizamı sağlayan İlgazi, imar faaliyetlerine de büyük önem verdi. İlgazi’nin ölümünden sonra oğullarından Süleyman, Meyyafarikin’e; Timurtaş, Mardin’e; yeğeni Süleyman da Haleb’e hakim oldular. Bu sırada diğer yeğeni Belek de, Harput ve Palu civarında kendi beyliğini kurdu. Süleyman’ın ölümünden sonra Hüsameddin Timurtaş, Mardin şubesine daha geniş bir şekilde sahib oldu. Timurtaş’ın 1154 yılında ölümünden sonra yerine oğulları arasında en liyakatlisi olan Necmeddin Alp geçti. Bu bey döneminde Mardin Artukoğulları ile Hısnıkeyfa Artukluları arasında sıkı bir dostluk ve işbirliği sağlandı. Güneydoğu Anadolu Bölgesi bu sayede imar ve medeniyet yolunda ilerledi. Necmeddin Alpı yirmi iki yıl saltanat sürdükten sonra 1176 senesinde vefat etti. Necmeddin Alpı dönemi Artukoğullarının en parlak yılları oldu. Bundan sonra Artuklu ülkesi önce Eyyubiler, sonra da Moğolların baskısı altında kaldı. Moğollara bağlı olarak saltanatlarını devam ettiren silik beyler döneminden sonra Mardin Artukoğulları 1408 yılında Karakoyunlular tarafından ortadan kaldırıldı.

Artuklular, Büyük Selçuklu Devletine tabi olduklarından, devlet teşkilatı, müessesesi ve idare tarzı Selçuklulara benziyordu (Bkz. Selçuklular). Devletin temel siyaseti cihad, Haçlılar ve İslam alemindeki sapık ideolojiler ile mücadele idi. Anadolu’nun Türkleşip İslamlaşmasında büyük hizmetleri geçti. Artukluların hakim oldukları bölgelerde Türklerden başka Arab, Süryani, Rum, Ermeni ve bir miktar da Yahudi vardı. Her millet kendi lisanını konuşurdu. Türkler ve Araplar Müslüman, Ermeni ve Rumlar Hıristiyan, Süryaniler kendi mezheblerinde, Yahudiler ise musevi idiler. Artuklu hükümdarları ve devlet adamları ilme meraklı olup, ilim ve irfan müesseseleri kurup, alimleri himaye ettiler. Sofiyye-i aliyyeden fıkıh alimi Şihabüddin-i Sühreverdi, Artuklulardan çok hürmet görüp; Elvah el-İmadiyye adlı eserini İmadüddin Ebu Bekr’e arz etti. Kemaleddin Ebu Salim, Ebu Ali el-Sofi, Cezeri ve Bedi’uzzeman eserler yazıp, Artuklu hükümdarlarına ithaf ettiler. Ayrıca, pekçok alim, nakli ve akli ilimlerde eserler yazdılar. Artuklu hükümdarları saray ve şehirlerde kurdukları kütüphanelerde binlerce cildlik kitaplar toplamışlardır. Artukluların inşa ve imar faaliyetleri, mimari eserleri çok meşhur idi. Artuklular, Orta Asya ve İslam alemindeki mimariyi birleştirip kaynaştırarak kıymetli eserler inşa ettiler. Artuklu ülkesindeki iktisadi yükselişe paralel olarak ihtiyaca ve lüzumuna göre; hükümdar, devlet adamları, hanedan mensupları ve hayırseverler; cami, medrese, imaret, zaviye, türbe, hastane, hamam, çarşı, han, köprü, kervansaray, kale ve surlar ile memleketi süsleyip, medeniyet diyarı haline getirdiler.[ALINTI]

Bunlardan en meşhurları: Mardin’de Emineddin ve Cami’ el-Asfar da denilen Necmeddin külliyeleri, Harput, Silvan, Mardin, Koçhisar (Kızıltepe) Ulu Camileri, Harput Alacalı Cami, Mardin’de Latifiye de denilen Abdüllatif Camii, Bab-es-Sur da denilen Melik Mahmud Camii; medreselerden ise Mardin’de Hatuniye de denilen Sitti Radviyye, Ma’rufiye, Şehidiye, Melik Mensur, Altunboğa, Zinciriyye de denilen Sultan İsa, Harzem’de Tacüddin-i Mes’ud, Diyarbekir’de Mes’udiyye ve Zinciriyye medreseleri; hamamlardan Mardin’de Maristan, Radviyye, Yeni Kapı ve Ulu Cami. Harput’ta dere hamamları, Hısnıkeyfa, Haburman Botaman Suyu, Deve Geçidi köprüleri, ayrıca Hısnıkeyfa Sarayı, Diyarbekir İçkal’a Sarayı, Mardin’de Firdevs Köşkü, Silvan’da Darü’l-Acemiyye Sarayı, Diyarbekir’de Ulu Beden, Yedi Kardeş Burçlar, Harput Kal’ası ve zamanın tahribatına uğramış pekçok eser inşa ettirdiler. Bunlardan bazıları hala kullanılıp, hizmet vermektedir. Artuklu şehirlerinden Mardin, Diyarbekir, Hısnıkeyfa (Hasankeyf), Meyyafarikin (Silvan), Duneyser (Koçhisar, Kızıltepe), Nusaybin, Dara, Harput ve Haleb havalisindeki Artuklu eserlerinin mimari yapısı, sanatkarlığı, zarifliği, tezyinatı, kullanılan malzemenin seçimi çok ustaca olup, şaheser mahiyettedir.


Hısnıkeyfa ve Amid Artuklu Hükümdarları
Mu’inüddevle Birinci Sökmen .................................. (1098 - 1105)
İbrahim bin Sökmen ................................................ (1105 - 1108)
Rüknüddevle Davud ................................................ (1108 - 1144)
Fahrüddin Kara Arslan ............................................ (1144 - 1167)
Nureddin Muhammed .............................................. (1167 - 1185)
Kutbüddin İkinci Sökmen.......................................... (1185 - 1200)
Nasırüddin Mahmud ................................................ (1200 - 1222)
Mes’ud Rükneddin Mevdud...................................... (1222 - 1232)
Harput Artukluları
İmadüddin Birinci Ebu Bekr ...................................... (1185 - 1203)
Nizameddin İkinci Ebu Bekr .................................... (1203 - 1223)
Nizameddin İbrahim (takriben) ................................ (1223 - 1230)
İzzeddin Ahmed (takriben) ...................................... (1230 - 1234)
Mardin İlgazileri
Necmeddin Birinci İlgazi .......................................... (1104 - 1122)
Hüsameddin Timurtaş .............................................. (1122 - 1152)
Necmeddin Alpı .................................................. ...... (1152 - 1176)
Kutbüddin İkinci İlgazi .............................................. (1176 - 1184)
Hüsameddin Yülük (Yavlak) Arslan.......................... (1184 - 1201)
Nasırüddin Artuk Arslan .......................................... (1201 - 1239)
Necmeddin Birinci Gazi ............................................ (1239 - 1260)
Muzaffer Fahrüddin Kara Arslan .............................. (1260 - 1292)
Şemseddin Birinci Davud ........................................ (1292 - 1294)
Necmeddin İkinci Gazi.............................................. (1294 - 1312)
İmadüddin Ali Alpı .................................................. ..............(1312)
Şemseddin Salih .................................................. .... (1312 - 1364)
Mensur Birinci Ahmed .............................................. (1364 - 1368)
Salih Mahmud .................................................. ....................(1368)
Muzaffer İkinci Davud .............................................. (1368 - 1376)
Zahir Mecdeddin İsa ................................................ (1376 - 1406)
Şihabeddin İkinci Ahmed.......................................... (1406 - 1408)

Bu şekilde Bir gelişim gösteren beyliktir...


Ahlatşahlar Beyliği




Merhabalar arkadaşlar bugün sizlere Ahlatşahlar beyliğini alıntılar eşliğinde kısaca anlatacağım... Ahlatşahlar Beyliği, I. Dönem Anadolu Beyliklerinden birisidir.

12. yüzyılın başlarına gelindiğinde merkezi Ahlat olarak kurulan Ahlatşahlar Beyliği; tarihte Sökmenliler, Ahlatşahlar ve Ermenşahlar olarak da bilinmektedir. Beylik, Selçuklu Sultanı Alparslan’ın yeğeni olan Selçuklu (Azerbaycan) Gemi Valisi İsmail İl Arslan’ın öğrencisi olan Sökmen El Kutbi, tarafından 1110 yılında kurulmuştur. Ahlatşahlar Beyliği, tecrübesiz çocukluk çağını katmazsak 57 yıllık hükümdarlığı boyunca en parlak devrini II. Sökmen Bey zamanında yaşamıştır.[ALINTI]

Daha sonra beyliğin hükümdarlık vasıflarının giderek yok olmasıyla beylik başka bir beyliğin hükümdarlığı altına girmek istemiş ve yapılan davet üzerine Silvan Eyyubi Hükümdarı olan Necmeddin Eyyubi 1207 senesinde Beyliğin kalbi olan Ahlat’ı teslim alarak Ahlatşahlar (Sökmenliler) devletine son vermiştir. Böylelikle kültürel olarak eyyübilerden çok etkilenmiştir...

Danişmentliler



Danişmentliler Beyliği, I. Dönem Anadolu Beyliklerinden birisidir.

1071 Malazgirt zaferinden sonra Anadolu içlerine ilerleyen beylik, danişment Gazi olarak bilinen Ahmed Gazi tarafından kurulmuştur.

İlk ilerleme bölgelerinde bulunan Amasya, Tokat, Sivas, Niksar, Malatya ve Yozgat’ı ele geçiren beyliğin başına 1105 yılında Ahmed Gazi’nin ölümünden sonra oğlu Emir Gazi geçmiştir. Ankara ve Kayseri’yi ele geçiren Emir Gazi I. Kılıçarslan’ın ölümünde sonra yaşanan taht kavgasında damadı I. Mesud’u destekledi. Damadının hükümdar olmasını sağlayan danişmentliler uzun bir süre Anadolu Selçukluları siyasetine yön vermeyi başardılar. Fakat 1142 yılında Melik Muhammed’in ölümünde sonra saltanat kavgasına tutuşan halefler tarafından devlet ihmal edildi ve beylik zayıflamaya başladı.[ALINTI]

Saltanat haleflerinden olan Nizameddin Yağıbasan Sivas’ta, Zünnun Kayseri’de ve Aynüddevle ise Elbistan’da bağımsızlıklarını ilan etiller. Danişmentlilerin bu zayıflığından faydalanmak isteyen Anadolu Selçuklu Hükümdarı II. Kılıçarslan, öncelikle beyliği yavaş yavaş parçalamış ve ardından 1175 yılında Malatya’yı ele geçirerek beyliğe son vermiştir.

Danişmentliler hakimiyet kurdukları Tokat, Malatya, Sivas ve Kayseri vilayetlerini zenginleştirmek için gayret göstermiştir. Danişment Gazi’nin kahramanlıklarının anlatıldığı “Danişmentname” destanını Türk kültür mirasına kazandırmaları ve Anadolu’daki hakim oldukları toprakları Türkleştirme ve İslamlaştırma çabaları Danişmentlilerin yaşadıkları dönemde iz bırakmasını sağlayan başlıca özelliklerindendir.

DANİŞMEND GAZİ’NİN MENŞEİ

Dönemin kaynakları Danişmend Ahmet Gazi’nin Türkmen olduğu konusunda ittifak etmektedir. “Melik-i Muazzam Danişmend Ahmed Gazi b. Ali et-Türkmani” şeklinde kaynaklarda isminin zikredilmesi Türkmen kökenli olduğunu göstermektedir. Bazı kaynaklarda da ismi “Ebû Nasr Ahmed et-Toğanî” veya “Danişmend Taylu et-Türkmanî” şeklinde geçer. Orta Çağ’ın en güvenilir tarihçilerinden İbnu’l Esir, Danişmend Gazi’nin Türkmenlere öğretmenlik yaptığı ve zamanla hükümdarlığa kadar yükseldiğini belirtmektedir. Yine İbnu’l Esir, onun asıl adının Taylu (veya Taylı) olduğunu, okuma yazma bilmesi ve bilgili olması nedeniyle kendisine sonradan Danişmend (bilgili adam) denildiğini aktarmaktadır. Gaffarî, Aksarayî ve Müneccimbaşı gibi tarihçiler de onun Türkmen asıllı olduğunu bildirmektedir. I. Haçlı Seferi tarihi hakkında kendi dönemiyle ilgili bilgi veren en önemli tarihçilerinden Albertus Aquensis ve 12. yüzyıl tarihçilerinden Sur başpiskoposu Willermus Tyrensis de eserlerinde Danişmendlilerin Türk asıllı bir hanedan olduğunu belirtmektedirler. İbn Hamdun ve İzzeddin İbn Şeddad, Danişmend Gazi’nin Türkiye Selçuklu Devleti’nin kurucusu Süleyman Şah’ın dayısı olduğunu da belirtmektedir.



DANİŞMEND GAZİ’NİN SELÇUKLU HİZMETİNE GİRMESİ VE BEYLİĞİN KURULUŞU

Danişmend Gazi, Malazgirt Savaşı öncesinde Azerbaycan çevresinde yaşayan Türkmen bir aileye mensuptu. Dönemin kaynakları, 1064 yılında Danişmend Gazi’nin Türkmen tebaası ile birlikte Sultan Alparslan’ın hizmetine girdiğini belirtmektedir. Danişmend Gazi, 1071’de Malazgirt Savaşından sonra, Sivas’ın fethiyle görevlendirilmiştir. Danişmend Gazi, öncelikle kendisine ikta edilen Sivas’ı fethetmiş ve beyliğin temellerini burada atmıştır. Buradan hareketle Tokat, Niksar, Zile, Amasya, Kayseri, Develi, Zamantı, Elbistan ve Çorum’u fethederek beyliğini kurmuştur.

Reşidüddin’in Câmi’ü’t-Tevârih adli eserinde, Danişmend Gazi’nin Malazgirt Savaşı’nın kazanılmasında önemli bir rol oynadığını şu rivayet ile aktarmaktadır:

Sultan Alparslan, barış teklifinin Bizans İmparatoru Romanos Diogenes tarafından kabul edilmemesi üzerine, Artuk, Saltuk, Mengücük, Danişmend, Çavlı ve Çavuldur adlı emirleriyle yüksek bir yerden Bizans ordugahını gözetlemiş ve savaşla ilgili olarak onların görüşlerini sormuştur. Bunun üzerine Danişmend yer öpüp müsaade istemiş ve şunları söylemiştir:

“Bugün Çarşambadır. Saadetle geri dönelim. Bugün ve yarın silahlarımızı hazırlamakla geçirelim. Elbiselerimizi temizleyip zemzemle yıkanmış kefenlerimizi hazırlayalım. Cuma günü hatiplerin minberlerde ‘Ya Rabbi! İslam ordularını mansur ve muzaffer eyle’ diye dua ettikleri zaman, ihlasla tekbir getirip küffar ordusunun üzerine saldıralım. Eğer şehitlik saadetine erişirsek güzel mükafattır ve eğer muzaffer olursak da büyük başarıdır”.

Danişmend’in bu sözlerinden sonra Sultan Alparslan ve emirler, onun fikrine katılıp geri dönmüşler ve kararlaştırılan gün geldiğinde tekbir getirerek düşmanın üzerine saldırıp galip gelmişlerdir.

1071’de Sivas’ı ve 1073’de Tokat’ı fetheden Danişmend Gazi, kendisine bağlı emirlerden Çavuldur, Tursan, Kara Doğan, Osmancık, İltekin ve Karatekin ile birlikte Tokat, Sivas, Amasya, Kayseri ve Çorum çevresindeki kaleleri 1071-1080 yılları arasında fethetmiştir. Danişmend Gazi hem Bizans hem de Trabzon Rum Devletiyle mücadele etmiştir. Danişmend Gazi, kendi adına para bastıran ilk Danişmendli hükümdarıdır.

Ömrünü gaza ve fetihlerle geçiren bu mücahit şahsiyetin dinlenmeye pek vakti olmasa da Anadolu’daki ilk Türk camisini yaptırma şerefine ermiştir. Danişmend Gazi, 1074 yılında Tokat’ta Garipler Camisini yaptırmıştır. Anadolu’nun en eski Türk camisi olarak bilinen Garipler Camisi, mimari açıdan o dönem Buhara yakınlarında yapılan Degaron Camisine (Hezâre Kışlağı) benzemektedir. Orta Asya Türk mimarisi Garipler Camii ile bu coğrafyaya taşınmış ve 16. yüzyıl klasik dönem Osmanlı mimarisinin kaynağı ve prototipi olmuştur.



GÜMÜŞTEGİN DÖNEMİ

Danişmend Gazi’nin ölümünden sonra yerine oğlu Gümüştegin geçmiştir. Gümüştegin, Bizans ve Haçlılarla yapılan mücadelelerde Türkiye Selçuklu Devletine yardım etmiştir. Gümüştegin zamanında otorite boşluğu yaşayan Malatya, ele geçirilmiş ve Antakya prinkepsi Bohemond pusuya düşürülüp esir alınmıştır. Gümüştegin, 1101 yılında Haçlılara karşı Türkiye Selçuklu Devleti ile ittifak kurmuştur.



MERZİFON SAVAŞI

Bohemond’un Gümüştegin tarafından Niksar’da hapsedildiğini duyan Haçlılar, 1101 yılında 200.000 kişilik bir orduyla Eskişehir-Ankara-Çankırı istikametinde hareket etmiştir. Haçlı ordusu, Türk hakimiyetindeki Kırıkkale-Çorum istikameti yerine Kastamonu-Amasya güzergahını kullanıyordu. Bu sırada Türkiye Selçuklu hükümdarı Kılıç Arslan’ın çağrısı üzerine Danişmend oğlu Gümüştegin, Artuklu Belek Gazi ve Halep Emiri Rıdvan bir araya gelerek kısa sürede ancak 20.000 kişilik bir kuvvet toplayabilmişti. Kılıç Arslan, Gümüştegin ve Belek Gazilerin 20.000 kişilik ordusu, 200.000 kişilik Haçlı ordusunun artçı ve öncü birliklerine yol boyunca ani baskınlar düzenleyerek Haçlıların zayiat vermesini sağladılar. 2 Ağustos 1101’de Merzifon’a ulaşan Haçlı ordusu, beklenmedik bir anda Türk ordusu tarafından kuşatıldı. Üç dört gün süren kuşatma boyunca, ok yağmuruna maruz kalan Haçlı ordusu hareket edemez duruma gelmişti. Yiyecek aramaya çıkan 3000 kişilik Haçlı birliği de yok edilmişti. Açlığa ve susuzluğa mahkum kalan Haçlı ordusu, ağırlıklarını ve yayalarını bırakarak kendilerinden çok küçük olan Türk ordusu ile mücadele halinde kaçmaya başladı. Türkler, Karadeniz sahillerine ulaşan birkaç bin atlı haricinde 200.000 Haçlının büyük bir kısmını yok etmiştir.

1103 yılında, Gümüştegin, yüz bin dinar fidye karşılığında Bohemond’u Urfa kontuna teslim etti. Ancak Bohemond, serbest kalınca Suriye’deki Müslümanları kılıçtan geçirip yağmalamaya başlayınca, Kılıç Arslan Bohemond’u serbest bıraktığı için Gümüştegin’i Maraş yakınlarında yenilgiye uğrattı. Gümüştegin’in 1105 yılında ölümünden sonra, Kılıç Arslan Malatya’yı Danişmentlilerden almıştır. www.islamdergisi.com

EMİR GAZİ DÖNEMİNDE DANİŞMENDLİ DEVLETİ

Kaynaklarda Melik Gazi olarak da anılan Emir Gazi, Danişmendlileri zirveye çıkaran ve beyliği devlete dönüştüren hükümdardır. Emir Gazi’nin hükümdarlığı sırasında Türkiye Selçuklu Devleti 1134 yılına kadar Danişmendli nüfuzuna girmiştir.

1107 yılında Kılıç Arslan, atıyla birlikte Habur Nehrinde boğulunca, 1110 yılına kadar Türkiye Selçuklu şehzadeleri arasında taht kavgaları gerçekleşmişti. Nihayet 1110 yılında genç yaştaki Şahinşah tahta çıkmış ve Bizans ile mücadele etmiştir. Ancak Danişmend oğlu Emir Gazi, yanında bulunan Şehzade Mesud’u kızıyla evlendirmiş ve 1116’da onun Türkiye Selçuklu tahtına çıkmasını sağlamıştır.

Emir Gazi, 1124 yılında, Harput hakimi Artuklu Belek Gazi’nin ölümü üzerine Malatya’yı ele geçirdi. Melik Arap’ın 1126 yılında Mesud’a isyan etmesi üzerine ona yardım etti. Melik Arap, Bizans’a sığınınca, Emir Gazi Kastamonu, Ankara ve Çankırı çevresini Danişmendli Devletine kattı.

Emir Gazi, 1129 yılında Kasianus adlı Bizanslı valinin idaresindeki yerleri alarak topraklarını Karadeniz sahillerine kadar genişletti.

Emir Gazi, 1130 yılında yapılan savaşta Antakya prinkepsi II. Bohemond’u yendi. II. Bohemond’un kesik başı ile çok sayıda hediyeyi Halifeye göndererek Haçlılara karşı kazandığı zaferi bildirdi.

Bu zaferin ardından 1131 yılında, Kilikya Ermeni prensi Leon, Emir Gazi’ye vergi ödemeyi kabul etti. Daha sonra, Bizans İmparatoru Ionnes’in işgal ettiği Kastamonu geri alındı.

Emir Gazi’nin başarıları İslam dünyasında onun itibarını artırdı. 1134 yılında ölüm döşeğindeyken Halife Müsterşid ve Sultan Sancar tarafından kendisine melik ünvanı verilerek, hükümdarlığı onaylandı.



MELİK MUHAMMED DÖNEMİ

Emir Gazi, öldüğünde oğulları arasında kısa dönemli bir taht kavgası gerçekleşti. Ancak Melik Muhammed, kardeşlerini yenerek tahta çıkmayı başardı. Taht kavgaları esnasında Bizans, Kastamonu ve Çankırı çevresini ele geçirmişti. Melik Muhammed, bu bölgeleri geri aldıktan sonra, Sakarya nehrine kadar uzanan bölgede hakimiyetini kurmaya çalıştı. Diğer taraftan kuzeyde Karadeniz sahillerine kadar akınlar düzenlerken, güneyde Ermenilere Kilikya seferini gerçekleştirdi.

Melik Gazi’nin başarıları dikkat çekince Bizans İmparatoru Ionnes, 1139 yılında güç bela Niksar’a kadar ilerleyip, bir yıl kadar kenti kuşattı, ancak Niksar’ı alamadan 1040 yılında geri çekildi.

Kayseri Ulu Camiini yaptıran Melik Muhammed, 1143’te öldüğünde ardında geniş bir ülke bırakmıştır. Ancak onun ölümüyle birlikte, taht kavgaları yüzünden parçalanan Danişmendli Devletinin yerine Türkiye Selçuklu Sultanı Mesud güç kazanıp tekrar hakimiyeti eline alacaktır.



DANİŞMENDLİ DEVLETİNİN PARÇALANMASI

Melik Muhammed’in 1143’te vefat etmesi üzerine, Sivas’ta Yağıbasan, Kayseri’de Zünnun, Malatya’da Aynüddevle kendi beyliklerini kurdular. Ancak Sivas ve Niksar çevresinde hüküm süren ve o bölgede güzel eserler bırakan Yağıbasan, Danişmendlilerin son kudretli hükümdarı olarak bilinecektir. Bu tarihlerden itibaren Türkiye Selçuklu Devletinin nüfuzu artmıştır.

Bu sırada yine Selçuklu Sultanı Mesud’un ölümü üzerine II. Kılıç Arslan, Türkiye Selçuklu tahtına çıkmıştır. 1165’de Elbistan, Darende ve Gedük Kılıç Arslan tarafından ele geçirildi. 1169 yılında Danişmendliler Kayseri ve Zamantı’yı Selçuklular karşısında kaybettiler. 1171 yılında da Harput hakimi Kara Arslan, Malatya’yı geçici olarak ele geçirmiştir. 1174 yılında, Sivas, Tokat ve Niksar, Türkiye Selçuklularının eline geçti; Amasya teslim oldu. Zünnun ve Şehinşah, Bizans’a sığınmıştır.

Bizans İmparatoru, Selçukluların işgal ettikleri Danişmendli topraklarında hak iddia etmiş ve Zünnun ile Şahinşah’a da bir miktar toprak bırakılmasını talep etmiştir. İmparator Manuel, Danişmendli Zünnun’u 30.000 kişilik bir orduyla Niksar’a göndermiş ancak Niksarlılar tarafından direnişle karşılaşınca ordu dağılmıştır. Danişmendli topraklarının paylaşımı sorunu, Bizans İmparatorunu harekete geçirmiş ve 1176’da Miryakefalon Savaşının yapılmasına neden olmuştur. Bu savaşın ardından Kılıç Arslan, son Danişmendli toprağı olan Malatya’yı kuşatmış ve dört aylık kuşatma sonucunda son Danişmendli temsilcisi Muhammed, Malatya’yı teslim etmek zorunda kalmış ve Harput’a gitmiştir. www.islamdergisi.com



DANİŞMENDLİ DÖNEMİ ESERLERİ

Yüzyıldan fazla hakimiyet kuran Danişmendliler, çok sayıda cami, medrese, imaret ve türbe yaptırmışlardır. İlime önem verdikleri için Sivas, Kayseri ve Malatya alimlerin sık uğradığı ilim ve eğitim merkezi haline gelmiştir.

Danişmend Ahmet Gazi, 1074 yılında Tokat’ta Garipler Camisini yaptırmıştır. Türkiye’nin en eski Türk yapımı camisi olarak bilinir.

Melik Muhammed, 1135 yılında Kayseri’de Ulu Camii, Melik Muhammed Medresesi ve külliyesini yaptırmıştır.

Kayseri Gülük (Kölük) Camii, hamamı ve medresesi de yine Danişmendliler zamanında 1143-1164 tarihlerinde Nizâmeddin Yağıbasan tarafından yaptırılmıştır.

Niksar Ulu Cami (Melik Gazi Camii, 1145), Niksar Cin Cami ve Sivas Ulu Camii de yine Danişmendliler zamanında yaptırılmıştır.

Amasya’da Ayasağa Camisinin ilk hali (Küçük Ağa Camii), Danişmendli hükümdarı Melik Gazi tarafından yaptırılmıştır. Yine Danişmendliler tarafından Amasya’daki bir kilise 1116 yılında camiye çevrilmiş ve Fethiye Camisi denilmiştir.



Tokat ve Niksar’da Yağıbasan Medreseleri, Danişmendliler tarafından yaptırılmıştır.

Niksar’da Danişmend Gazi’ye ait Melik Gazi Kümbeti bulunmaktadır. Yine Çankırı kalesinde Danişmend Gazi’nin emirlerinden Karategin’in kümbeti yer almaktadır.

Amasya yakınlarında Yeşilırmak üzerine yaptırılan Çağlayan Köprüsü de Danişmendli dönemi eserlerindendir.

Niksar’da Yağıbasan Mescidi ile Kümbeti, yine Niksar’da Sungur Bey ve Çepni Bey kümbetleri de Danişmendli dönemi eserlerindendir.[ALINTI]

Danişmendlilerin yaptırdıkları han, hankah, ribât, saray ve kümbet gibi bazı yapılar maalesef günümüze ulaşmamıştır. Kaynaklarda belirtildiği üzere Amasya’daki Yağıbasan Hanı ve Dânişmend Gazi Sarayı, Gümenek Ribâtı, Gümüş’teki Süleyman Ribâtı, Kayseri’deki Melik Gazi Medresesi, Sivas’taki Battal Gazi Mescidi, Yağıbasan Hankahı ve Zahîrüddin İli Hanı Danişmendliler döneminde yapılmış ancak günümüze ulaşamayan eserlerdir...

MENGÜCÜKLER

Erzincan, Kemah ve Divriği’de on birinci yüzyılın sonundan, on üçüncü yüzyılın sonuna kadar hâkim olan Türk beyliği. Kurucusu olan Mengücük Gâzi, Büyük Selçuklu Devleti sultanlarından Alparslan’ın kumandanlarındandır. Onun, Oğuzların Kayı, Bayat, Karaevli veya Alkaevli boylarından birine mensup olduğu hakkında görüşler mevcuttur.

1071 Malazgirt Zaferinden sonra Anadolu’nun zaptı için vazifelendirilen beylerden biri de Mengücük Gâzi idi. Süratle harekete geçen Mengücük Gâzi, Erzincan, Kemah, Divriği ve Şarkî Karahisar’ı hâkimiyeti altına alarak kendi adıyla anılan beyliğini kurdu. Ömrü Gürcüler, Rumlar ve Abhazlara karşı cihâdla geçen Mengücük Gâzinin 1118’de şehit düştüğü rivâyet olunmaktadır. Kemah yakınlarında Karasu kıyısında bulunan bir kümbetin Farsça kitâbesinde Mengücük Gâzi hakkında; “Âlim, âdil, ülkeler fetheden, halkın sığınağı Erzurum, Erzincan, Kemah, Diyarbakır ve bunların kalelerini alan; dinsizlerin ciğerlerini dağlayan, boyunlarını kılıçla vuran Mengücük Gâzi. Allah rûhunu şâdeylesin, kabrini nûrlandırsın, günâhlarını bağışlasın.” yazılıdır.

Mengücük Gâzinin yerine oğlu İshâk geçti. Babasının genişleme siyâsetini tâkip eden İshâk Bey, 1120’de Artukoğlu Emir Belek’e esir düştü. Daha sonra esâretten kurtuldu ise de beyliği Dânişmendlilerin hâkimiyeti altına girdi.

Dânişmendli Melik Gâzinin hükümrânlığı altında yirmi beş yıl hüküm sürdükten sonra, 1142’de vefât etmesiyle Mengücükler ikiye ayrıldı. İshâk Beyin oğullarından Dâvûd Şâh Erzincan, Kemah; Süleymân Şâh da Divriği kolunun ilk beyleri oldular. Anadolu Selçuklu Devletine tâbi olan Mengücük Devletinin Erzincan Kemah koluna 1228 yılında son verildi. Siyâsi târihi bütünüyle bilinmeyen Divriği kolu da, Moğol hükümdârı Abaka’nın 1277’de şehri tahrip etmesiyle sona erdi.

Doğu Anadolu’da Erzincan, Kemah, Divriği ve Şarkî Karahisar’a sâhip olan Mengücükler, siyâsî faaliyetlerinden ziyâde, inşâ ettirdikleri sanat eserleriyle tanınırlar. Herbiri birer sanat şâheseri olan hayır müesseseleri yaptırdılar. Erzincan’daki eserleri, şehrin zelzelelerde gördüğü zararlardan dolayı zamanımıza kadar gelememiştir. Erzincan civârındaki kitâbesiz Künbed’in Mengücüklere âit olduğu kabûl edilir. Kemah ve Divriği’de pekçok Mengücük eseri mevcuttur. Kemah’dakiler harâbe hâlindedir. Divriği’de Ahmed Şâhın yaptırdığı Ulu Câmi, san’at târihi bakımından kıymetlidir. Ulu Câminin yanında, 1231’de yapılan bir de Dârüşşifâ (hastâne) vardır. Dârüşşifâ, Mengücük âilesinden Turan Melek Hâtun tarafından yaptırılmıştır.

Erzincan’ı ilim ve kültür merkezi hâline getiren Mengücük beyleri, ilim ve sanat adamlarının hâmisiydiler. Mengücük hânedan mensupları, öksüz, fakir ve zavallıların sâhibi olup, onları himâye ederlerdi.


Mengücük Beyleri
Mengücük Gâzi .................. (Takriben, 1072-1118)
İshâk Bey ............................ (Takriben, 1118,1142)

Erzincan-Kemah kolu:
Birinci Dâvûd Şah ................ (Takriben, 1142-1162)
Fahreddîn Behram Şah ...................... (1162-1225)
İkinci Dâvûd Şah ................................ (1225-1228)

Divriği kolu:
Birinci Süleymân Şah ................ (Takriben 1142-?)
Seyfeddîn Şâhin Şah ................ (Takriben ?-1197)
İkinci Süleymân Şah ............ (Takriben 1197-1128)
Hüsâmeddîn Ahmed Şah .................... (1228-1243)
Müeyyed Melik Sâlih .......................... (1243-1277)

MENTEŞEOĞULLARI BEYLİĞİ

Güneybatı Anadolu’da kurulan bir Türk beyliği. Merkezi bugünkü Muğla vilâyeti olan, bu beyliğin hâkimiyeti on üçüncü yüzyılın ortalarından on beşinci yüzyılın başlarına kadar devâm etti.

Anadolu’ya bütünüyle sâhip olup, askerî ve siyâsî hâkimiyetlerini iskân siyâsetiyle de pekiştirmek isteyen Selçuklular; gazâ akınları için, Moğol zulmünden kaçan Türk boylarını batıya yerleştiriyorlardı.

Menteşe Beyin kumandasındaki Türkler de, Bizanslıların Karya, Osmanlıların Menteşe eli dedikleri, bugün Muğla denilen bölgeye yerleştirildi. Bu arada Moğol tesiriyle Selçuklu Devleti nüfuzunun günden güne azalması uçlardaki Türk unsurlara geniş bir hareket serbestisi vermekteydi. Nitekim Menteşe Bey idâresindeki Türkmenler de 1261’den sonra Muğla çevresinde fetihlere girişerek, bölgeye daha sağlam bir şekilde yerleşmeye başladılar. 1278 yılında Bizans İmparatoru Mihail-VIII’in oğlu Andrenikos Muğla’yı büyük bir ordu ile kuşattı ise de alamadı. Aydın ve Güzelhisar kalelerini tahkim edip geri döndü. Onun dönüşü ile harekete geçen Menteşe Bey, kısa sürede Aydın ile Güzelhisar’ı zaptetti (1282). Böylece Türkler Menderes havzasına tamâmen hâkim oldular.

On üçüncü yüzyılın ikinci yarısından sonra başlayan hâkimiyetleri Antalya’nın Alakır Çayı batısından îtibâren; Fenike, Kaş, bütün Muğla, Çameli, Acıpayam, Tavas, Bozdoğan ve Çine’ye kadar yayıldı. Donanmaya sâhip olan Beylik Akdeniz ve Ege denizinde faaliyetlerde bulundu.

1282 yılından sonra vukû bulan olaylarda Menteşe Beyin adına rastlanmamaktadır. Bu durumda onun 1282 yılı sonunda ve 1283’te vefât ettiği sanılmaktadır. Meğri yakınlarında bulunan türbesinde medfûndur. Menteşe Beyden sonra, yerine oğlu Mes’ûd Bey geçti. Saltanat değişikliğinden faydalanmak isteyen Bizanslılar tekrar Karya üzerine sefere kalkıştılarsa da muvaffak olamadılar.

Bizanslıları bozguna uğratan Mes’ûd Bey, güçlü donanmasıyla Rodos Adasına çıkartma yaptı. 1300’de yapılan çıkartma ile Rodos Adasının Türkler tarafından fethi, papalığı harekete geçirdi. Papa Beşinci Kleman ile Fransa Kralı Güzel Filip’in teşvik ve yardımları üzerine Hıristiyanlığın korsan, tarîkat mensubu Sen Jan Şövalyeleri Rodos’a hücum ettiler. 1310 yılında başlayan Sen Jan Şövalyelerinin hücumu 1314 yılında Rodos’un işgâline kadar devâm etti. Mes’ûd Bey 1320’den önce vefât edince yerine oğlu Şücâüddîn Orhan Bey geçti.

Şücâüddîn Bey de, 1320’de Rodos Adasına sefer tertip edip, adayı işgâlden kurtarmak istedi, fakat muvaffak olamadı. 1340’larda vefat ettiği tahmin edilen Şücâüddîn Orhan Bey’in yerine oğlu İbrâhim Bey geçti.

İbrâhim Bey, Lâtin Haçlılarının işgâline uğrayan İzmir’i kurtarmak için 1344’te Aydınoğlu Umur Beye yardım etti. Menteşe donanması, Lâtinleri devamlı tâciz etti. Menteşe ve Venedik donanmasının mücâdelesi 1355 antlaşmasına kadar sürdü. İbrâhim Beyin 1360’larda vefâtıyla Menteşeoğulları Beyliği, Mûsâ, Mehmed ve Ahmed adlarındaki üç oğlu arasında taksim olunarak, idâre edildi. Osmanlı Devletinin Anadolu ve Rumeli’nde genişleyip, büyümesiyle Menteşeoğulları Beyliği toprakları da, Yıldırım Bâyezid Hanın 1390 Anadolu seferi sonunda Osmanlı hâkimiyetine geçti ve 1402 Ankara Muhârebesine kadar Osmanlı hâkimiyetinde kaldı.

Timûr Han, Anadolu beylerine eski yerlerini iâde ettiğinde İbrâhim Beyin oğlu İlyâs Beye de Menteşe’yi verip, emir tâyin etti. 1402-1413 yılları arasındaki Fetret devrinden sonra, Menteşeoğulları âilesi 1414 yılında Osmanlı Sultânı Çelebi Mehmed Hanın yüksek hâkimiyetini tanıdı. Menteşe toprakları 1424 yılında bütünüyle Osmanlı Devletine katıldı.

Anadolu’nun güneybatısında iki yüz yıla yakın hâkim olan Menteşeoğullarına âit kültür ve sanat eserleri hâlâ mevcuttur. Bölgede câmi, medrese, türbe ve diğer sosyal müesseseler inşâ eden Menteşe Beyliğinin Milas, Muğla, Beçin ve Balat şehirlerinde zamânına göre fakülte derecesinde yüksek vasıflı medreseleri vardı. İlyâs Beyin 1404 yılında Balat’ta yaptırdığı câmi, Türk sanat eserlerinin nâdide nümûnelerindendir. İlyâs Bey adına İlyâsiye fi’t-Tıb adında bir tıp kitâbı, Mehmed Bey oğlu Mahmûd Çelebi adına da Bâznâme adında avcılığa dâir bir kitap Farsça’dan tercüme edildi. Menteşe beyleri, ilme, âlimlere çok değer verip, himâye ederlerdi. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin torunlarından Ulu Ârif Beye hürmet gösterip; Mevlevîliğin bölgelerinde yayılmasına müsaade ettiler. Menteşeoğullarının, devrin diğer Anadolu beyliklerinden ayrı kuvvetli bir donanması vardı. Mısır’daki Memlûkler Frenklere karşı Anadolu’dan yardım isteyince, Menteşeoğulları iki yüz kadırga gönderme vaadinde bulundular. Bu hâl Menteşeoğullarının denizlerdeki güç ve seviyelerini göstermesi bakımından önemlidir. Menteşeoğulları, Akdeniz ve Ege’de korsanlara karşı devamlı mücâdele etmişlerdir.

Menteşeoğulları Seceresi
Kuru Bey
Elbistan
Menteşe Bey
Mes’ûd Bey
Şücâüddîn Orhan Bey
İbrâhim Bey
Mûsâ Bey Mehmed Bey Ahmed Bey
Mahmûd Bey İlyas Bey
Leys Bey Ahmed Bey
İlyas Bey

Bu şekilde de Kültür olarak çok etkilenmiş bir beylik olmuştur....

Saltuklular



Saltuklu Beyliği, I. Dönem Anadolu Beyliklerinden birisidir.

Bahsi geçen Anadolu Beyliği, Alparslan’ın komutanlarından olan Emir Saltuk’un ele geçirdiği Erzurum ve çevresinde kurduğu hakimiyet alanıdır. Daha sonra Anadolu Selçuklu Devleti’nin kurucusu olan Kutalmışoğlu Süleyman Şah’ın yaptığı seferlere katılan Emir Saltuk’un oğlu Ebu’l Kasım, 1902 yılında bağımsızlıklarını ilan eden Saltuklular, Anadolu’nun kuzeydoğusunda yer alan Kars, Bayburt, Oltu, Tortum, İspir ve Tercan yöresine egemen oldular.

Merkezi Trabzon olarak kurulan beylik, Trabzon İmparatorluğuna ve Gürcülere karşı bulundukları toprakları savunmuşlardır. Gürcülerle girişilen amansız mücadeleler sonucunda 1153 yılında Saltuklu Hükümdarı II. Saltuk Gürcülere esir düştü. Bu olaydan sonra itibar kaybeden ve moralleri bozulan Saltuklular Doğu Anadolu’da Gürcülere karşı bir karşı saldırı yapamadılar. Saltuklular döneminde camiler, kaleler ve kümbetler inşa ettirerek geliştirdikleri Erzurum aynı zamanda komşu ülkelerden gelen tüccarlarında uğrak yeri olmuştu.


Dilmaçoğulları:

Doğu Anadolu’da Erzen ve Bitlis’te 1085-1192 yılları arasında hüküm sürmüş olan bir Türk beyliği.

Kurucusu olan Dilmaçoğlu Mehmed Bey, Malazgird Muhârebesinden sonra, diğer Türk beyleri gibi Anadolu’ya akınlarda bulundu. 1085 senesinde Diyarbakır alındıktan sonra Bitlis ve Ahlat da Selçuklu kuvvetleri tarafından fethedilmişti. Bitlis ve havâlisi Dilmaçoğlu Mehmed Beyin idâresine bırakıldı ve kendisine timar olarak verildi. Bir süre sonra bu bölgede beyliğini kuran Mehmed Beyin ölüm târihi bil

Doğu Anadolu’da Erzen ve Bitlis’te 1085-1192 yılları arasında hüküm sürmüş olan bir Türk beyliği.

Kurucusu olan Dilmaçoğlu Mehmed Bey, Malazgird Muharebesinden sonra, diğer Türk beyleri gibi Anadolu’ya akınlarda bulundu. 1085 senesinde Diyarbakır alındıktan sonra Bitlis ve Ahlat da Selçuklu kuvvetleri tarafından fethedilmişti. Bitlis ve havalisi Dilmaçoğlu Mehmed Beyin idaresine bırakıldı ve kendisine timar olarak verildi. Bir süre sonra bu bölgede beyliğini kuran Mehmed Beyin ölüm tarihi bilinmemektedir.

Mehmed Beyin yerine Toğan Arslan geçti. Toğan Arslan önce, Türkiye Selçuklu Sultanı Birinci Kılıç Arslan’a, onun ölümünden sonra da Sökmenlilere bağlandı. Toğan Arslan, Meyyafarıkin (Silvan)e bağlı yirmi beş köyü ele geçirince, İbrahim Sökmen’in idaresinin zayıflığından faydalanarak bağımsızlığını ilan etti. Fakat bu hal uzun sürmedi. Daha sonra Artuklulara bağlanan Toğan Arslan, İlgazi ile birlikte, Haçlılara ve Gürcülere karşı savaştı.

Toğan’ın Artuklulara bağlanması, Sökmenli Beyi İbrahim’i kızdırdı. Neticede Dilmaçoğulları üzerine 1124 yılında sefere çıkarak Bitlis’i muhasara altına aldı. Fakat başarı elde edemedi. [ALINTI]

Musul Atabegi İmadeddin Zengi’nin ordusuna 10.000 dinar haraç ödeyerek ülkesini tahrib olmaktan kurtaran ve 1134 veya 1137 senesinde öldüğü rivayet edilen Toğan Arslan’ın yerine oğlu Hüsamüddevle Kurti geçti. O da babası gibi Artuklular ile birlikte Gürcülere karşı yapılan seferlere katıldı. 1130 senesinde Dovin’i zaptetti. Bir sene sonra Gürcü Kralı İvane, Anadolu’ya saldırdı ise de, Hüsamüddevle tarafından hezimete uğratıldı. Hısn-ı Keyfa Artukluları Beyi Rükneddin Davud’un saldırısı üzerine, Kurti, Mardin’e giderek yine Artuklulardan Timurtaş’ın himayesine girdi. 1143 senesinde ölünce yerine kardeşi Yakut Arslan geçti. Ancak Yakut Arslan da kısa bir süre sonra öldü ve yerine kardeşi Fahreddin Devletşah idareyi eline aldı.

1161 senesinde Gürcistan üzerine yapılan seferlere katıldı. Bu seferden sonra Artuklularla Danişmendliler arasında çıkan savaşta, Devletşah, Artukluların yanında yer aldı. Bir süre sonra Devletşah ile Mardin Artuklu Beyi Necmeddin Alp arasında anlaşmazlık çıktı. Devletşah, Artuklu hükümdarına karşı koyamayacağını anlayınca, 1168 yılında Meyyafarıkin’e kadar giderek, itaatini bildirdi ve çıkması muhtemel bir savaşın önüne geçti. Devletşah, 1192 senesinde öldü. Aynı sene içinde, Ahlat Emiri Begtimur, Dilmaçoğullarının merkezi Bitlis’i ele geçirdi.

Bundan sonra Dilmaçoğulları Beyliği siyasi ve askeri bir varlık gösterememesine rağmen Erzen ve havalisinde 1394’e kadar varlığını korudu. Bu tarihte Akkoyunlular tarafından tamamen ortadan kaldırıldı.

Dilmaçoğulları Beyleri Bey Oluş Tarihi


Muhammed Bey 1085

Toğan Arslan (takriben) 1104

Hüsamüddevle Kurti 1137

Şemseddin Yakut Arslan 1143

Fahreddin Devletşah 1145

İnaloğulları Beyliği

İnaloğulları Beyliği, Anadolu'nun fethi'nden sonra Diyarbakır ve çevresinde kurulan 1. Dönem Anadolu Beylikleri'ndendir. Kuzeyde bulunan Artuklular'a komşudur.

İnaloğulları Beyliği (1098-1183)

Büyük Selçuklu tahtının varisleri Tutuş ile Berkyaruk arasındaki mücadele sırasında Diyarbekir bölgesi muhtelif emirler arasında paylaşılmıştı. Bu sırada Sadr adında bir Türk emiri de Âmid (Diyarberik)'e hakim oldu. Bu hakimiyet Sadr'ın yerine gelen kardeşi ve bu sülalenin kurucusu olarak kabul edilen Türkmen emirlerinden İnal ile (1098) devametti. Emir İnal da çok yaşamamış ve yerini oğlu İbrahim almıştı. Emir İbrahim, Tutuş'un ölümünden sonra ikiye ayrılan Suriye Selçukluları Devleti'nin Dımaşk koluna tabi idi. [ALINTI]

1098'de Haçlıların Antakya'yı kurtarmak için harekete geçen Musul emiri Kürboğa idaresindeki Selçuklu odusunda İnaloğulları da yer almıştı. Emir İbrahim değişen şartlara göre Büyük Selçuklulara, Türkiye Selçuklularına ve Ermanşahlara tabi olmuştu.

İl-Aldı zamanında (1110-1142), Emir Zengi ve Mardin Artuklu emiri, Timurtaş ile birleşerek Âmid'i muhasara ettilerse de, şehrin kuvvetli surları karşısında çekilmek zorunda kaldılar (1134). Emir İl-Aldı'nın ölümünden sonra İnaloğulları Beyliği'nde Vezir Nisanoğlu Mü'eyyeddin ve evlatlarının önemli bir rol oynadıkları ve yönetime hakim olduklarını görüyoruz.

Emir Timurtaş'ın 1151 yılında Âmid'i iki kere kuşatmasından sonra İnaloğulları ve bu emirliği baskı altında tutan Nisanoğulları ailesi Mardin Artuklularına tabi oldular. Hısn Keyfa Artuklularından Nureddin Muhammed, Salahaddin Eyyubi'ye bağlanmış ve ona karşı bütün vazifelerini yerine getirmişti. Ancak Nureddin'in bir isteği vardı, bu da Âmid şehrine sahip olmaktı. Salahaddin, adı geçen şehri alıp, ona vermeğe va'd etti. Salahaddin verdiği sözü yerine getirmek için beraberinde Nureddin Muhammed olduğu halde Âmid üzerine yürüdü ve şehri kuşattı. Neticede 9 Mayıs 1183'de Âmid'e girerek şehri Nureddin Muhammed'e verdi. Böylece İnaloğulları Beyliği sona ermiş oldu.

İnaloğulları zamanında, Âmid'i iktisadi ve kültürel bakımdan çok ilerlemiş, ayrıca şehirde mühim imar faaliyetlerinde bulunulmuştu. Emir İl-Aldı zamanında yanan Diyarbekir Ulu Camii'nin tekrar yapıldığını biliyoruz. Yine bu emirin sur üzerinde de bir kitabesi vardır. İnaloğulları zamanında Âmid'de dokuma sanayi çok gelişmişti ve bu şehirde halı, kumaş ve çadır bezleri imal ediliyordu. 1122 yılında ise Âmid'e bağlı Zü'lkarneyn ve Ergani kaleleri civarında bakır madeni bulunmuş ve işletilmeye başlanmıştı. Bu şekilde kültürleri kalıcı şekilde yöreye yayılmıştır...

Aydınoğulları (1308-1426)


Aydınoğulları Beyliği, II. Dönem Anadolu Beyliklerinden birisidir.

Aydınoğulları, Aydınoğlu Mehmed Bey tarafından 1308’de Aydın ve çevresinde kurulmuştur. Önceleri Germiyanoğullarına bağlı olarak kurulan beylik daha sonra Bizans’tan Birgi’yi alıp burayı başkent yapmalarıyla bağımsızlıklarını ilan ettiler. Ödemiş, Sultanhisar ve İzmir’i ele geçiren Aydınoğulları Ayasuluğ’da (Selçuk) Aydınoğullarının ilk donanmasını kurdu. Devletin kurucusu olan Mehmed Bey’in 1334 yılında vefatından sonra beyliğin başına Umur Bey geçmiştir.



Beyliğin hükümdarı olan Umur Bey Selçuk ve İzmir’de tersaneler kurdurdu. Sakız, Bozcaada, Eğriboz, Mora ve Rumeli kıyılarına akınlar düzenledi. Umur Bey’in Alaşehir’i ele geçirmesinin ardından Venedik, Ceneviz, Rodos Şövalyeleri ve Kıbrıs Krallığı birleşerek bir donanma oluşturdular.

Aydınoğulları’na karşı koymak için kurulan Birleşik Haçlı donanması İzmir’i ele geçirerek (1344) beyliğin donanmasını kaybetti. Aydınoğulları Umur Bey’in 1348 yılında vefatından sonra eski gücünü yitirmeye başladı. Denizden Haçlılar, karadan da Osmanlılara karşı koyamadı. İsa Bey, beyliğin yıkılması yerine beylik toprakalrını 1390 yılında Yıldırım Bayezid’e bıraktı. Yıldırım Bayezid’in 1402 yılında Ankara Savaşı’nda yenilmesinin ardından Timur beyliğe eski topraklarını geri verdi. Beyliği ele geçiren İzmiroğlu Cüneyd Bey, Osmanlı Devleti aleyhinde bir sıra çalışmalara katıldı. Aydınoğulları Beyliğine 1426 yılında II. Murad tarafından son verildi ve beyliğin toprakları Osmanlı Devleti’nin kontrolüne girdi.

Candaroğulları



Candaroğulları 13. yüzyılda Kastamonu, Sinop ve çevresinde kurulan bir beylik. Aslen Türkmen bir âiledendirler. Beyliğin kurucusu ise Şemseddin Yaman Candar’dır.


Candaroğulları
Candaroğulları 13. yüzyılda Kastamonu, Sinop ve çevresinde kurulan bir beylik. Aslen Türkmen bir ailedendirler. Beyliğin kurucusu ise Şemseddin Yaman Candar’dır.

13. yüzyıl sonlarında Selçuklu hükümdarı İkinci İzzeddin Keykavus’un oğlu İkinci Gıyaseddin Mes’ud’un birinci hükümdarlığı zamanında (1293-1298), bunun kardeşlerinden olup memleket dışında bulunmakta olan Rükneddin Kılıç Arslan bir gemi ile Kırım’dan gelerek Sinop’a çıkmış ve oradan da Kastamonu’ya gelmiş ve vali tarafından hüsn-i kabul görmüştü (1291). Bu tarihlerde Kastamonu valiliğinde Emir Çoban’ın oğlu Muzafferüddin Yavlak Arslan bulunuyordu. Kılıç Arslan, Yavlak Arslan’ı kendisine atabeğ yaparak hümükdarlığını ilan etti ve Moğollarla birlikte üzerine gelmekte olan kardeşi Mes’ud’un kuvvetlerini dağıttı ise de, Mes’ud’a yardıma gelmekte olan Şemseddin Yaman Candar karşısında bozguna uğradılar. Yavlak Arslan maktul düştü. Bu durum üzerine Yavlak Arslan’ın ıktaı (karşılığında asker beslemek şartıyla istifadesine verilen toprak) Kastamonu ve havalisi, İlhan Geyhatu tarafından Şemseddin Yaman Candar’a verildi.

Şemseddin Yaman’ın hangi tarihte vefat ettiği ve nereye defnedildiği belli değildir. En yakın ihtimal vefatının 14. yüzyıl başlarında olmasıdır.

Şemseddin Yaman Candar’ın ölümü üzerine Kastamonu’nun eski sahibi Yavlak Arslan’ın oğlu Hüsameddin Mahmud Bey, derhal harekete geçerek Kastamonu’yu işgal ettiğinden, Şemseddin Yaman Candar’ın oğlu Süleyman Paşa, Eflani tarafına çekilerek orada oturmaya mecbur olmuştu. Süleyman Paşa 1309’da Eflani’den kalkarak aniden Kastamonu üzerine baskın yapmış, Mahmud Beyi sarayında muhasara ederek, yakalayıp öldürdükten sonra burasını beyliğine merkez yapmıştır.

Süleyman Paşa 1335 yılına kadar İlhanlıların hakimiyetini tanıdı. İlhanlı hükümdarı Ebu Said Bahadır Hanın ölümünden sonraki beş yılda ise müstakil olarak hükumet sürdü. Anadolu’da İlhanilerin nüfuzu sarsılmaya başladığı sırada Süleyman Paşa tedbirli hareket ederek İlhanilerin veziri Emir Çoban Anadolu’ya geldiği zaman onu karşılamış ve sadakatini arz eylemiş bu halden istifade ile de hududunu genişletmeye muvaffak olmuştu.

Süleyman Paşa, Pervaneoğullarından Gazi Çelebi zamanında Sinop’u kendi hakimiyeti altına aldı ve Gazi Çelebi’nin 1322’de vefatından sonra burasını doğrudan doğruya ilhak ederek idaresini büyük oğlu Giyasüddin İbrahim Beye verdi. Bu arada Taraklı ve Safranbolu’yu da beyliğine katan Süleyman Paşa kendi adına para da bastırdı.

Süleyman Paşanın 1339’da küçük oğlunu kendine veliaht yapmasını bahane eden büyük oğlu İbrahim, babasına isyan ederek Kastamonu’yu zapt ile hükümdar oldu. Süleyman Paşanın nasıl vefat ettiği ve veliaht Çoban’ın akibeti malum değildir. İbn-i Battuta Süleyman Paşanın 70 yaşında olduğunu beyan ettiğine göre, ölümünde 80 yaşında olması muhtemeldir. İbn-i Battuta Süleyman Paşayı uzun sakallı, güler yüzlü, vakur ve heybetli olarak tavsif etmektedir. İbrahim Beyin hükumeti uzun sürmedi ve 1345’te vefat etti. Yerine amcası Emir Yakub’un oğlu Âdil Bey geçti. Zamanı hakkında fazla malumat bulunmayan Âdil Bey, 1361 yılında ölünce, yerine Osmanlı tarihlerinde Kötürüm Bayezid diye anılan oğlu Celaleddin Bayezid hükümdar oldu.

Bayezid Bey, sert, haşin ve acımasız bir zad idi. O, kendisinden sonra oğlu İskender’i hükümdar yapmak istiyordu. Diğer oğlu Süleyman Paşa bundan dolayı kardeşi İskender’i öldürüp, Osmanlı hükümdarı Murad Hüdavendigar’ın yanına kaçarak onu babası aleyhine tahrik etti. İkinci Süleyman Paşa, Osmanlı kuvvetleri ile Kastamonu’ya gelerek babasını Sinop’a kaçırmış ve bu suretle Beylik ikiye bölünüp Süleyman Paşa Kastamonu Beyi olmuştur. Daha sonra Bayezid Bey, oğlunun, Osmanlılarla arasının açılmasından istifade ederek Kastamonu’ya hücum ile Süleyman’ı kaçırdı ise de, Süleyman Paşa Osmanlıların yardımı ile burasını yeniden ele geçirdi (1384). Bu son seferinde hastalanan Celaleddin Bayezid Bey, 1385’te vefat ederek Sinop’taki türbesine defnedildi. Yerine, Sinop Şubesi hükümdarı olarak, oğullarından İsfendiyar Bey geçti. Bunun hükümdarlığı uzun sürdüğü için Candar Beyleri Osmanlı tarihlerinde İsfendiyaroğulları diye zikredilmiştir.

Osmanlıların himayesinde Kastamonu Beyi olan Süleyman Paşa, Birinci Kosova Muharebesinde, yardımcı asker yolladığı gibi, Yıldırım Bayezid’in Batı Anadolu beyleri üzerine yaptığı seferde de kuvvet vermişti. Ancak beyliklerin ortadan kalkmasının sırası kendisine geleceğini hisseden Süleyman Paşa, Osmanlılardan yüz çevirerek Sivas hükümdarı Kadı Burhaneddin ile ittifak etmiş ve bu suretle iki defa Yıldırım Bayezid’in elinden kurtulmaya muvaffak olmuştur. Nihayet 1392 yılında sür’atle Kastamonu’ya gelen Yıldırım Bayezid, Kadı Burhaneddin ile birleşmelerine meydan vermeden Candaroğulları kuvvetlerini bozguna uğrattı. Süleyman Paşa öldürüldü. Böylece Candar Beyliğinin Kastamonu şubesi Osmanlıların eline geçti. Sinop tarafına taarruz etmeyen Bayezid, İsfendiyar Bey ile anlaşarak Kıvrım yolunu hudut kesti. [ALINTI]

Ankara Muharebesinden sonra, Menteşeoğlu Mehmed Beyle beraber Timur’a tazimlerini arz eden İzzeddin İsfendiyar Beye, Kastamonu da dahil olmak üzere, bütün Candar Beyliği devredildi. İsfendiyar Bey, Fetret Devrinde Îsa ve Musa Çelebilere mümkün olduğu kadar yardımda bulundu. 1413 yılında ise Osmanlı tahtında hakimiyeti ele geçiren Çelebi Mehmed’in Eflak üzerine yaptığı seferlerde kendisinden yardım isteğine karşılık oğlu Kasım Bey kumandasında asker göndermekle mukabelede bulundu.

İsfendiyar Bey, emri altındaki bölgelerden, Çankırı, Kalecik ve Tosya’yı en çok sevdiği oğlu Hızır Beye vermek istedi. Babasının bu icraatına gücenen büyük oğlu Kasım Bey Eflak seferinden dönüşte Kastamonu’ya gelmedi ve bu yerlerin Osmanlı himayesinde bulunmak şartıyla kendisine terk edilmesini istedi. Çelebi Mehmed, Kasım Beyin bu arzusunu muvafık bularak harekete geçti. Ancak İsfendiyar Beyin red cevabı karşısında, Kastamonu üzerine yürüyen Çelebi Mehmed, onu Sinop’a çekilmeye mecbur etti. Nihayet Kastamonu ve Küre Candaroğullarında kalmak şartıyla diğer bölgeler Osmanlılara terk edildi. Onlar da bu bölgeleri kendileri adına Kasım Beye verdiler.

İki beylik arasında uzun bir süre devam eden iyi ilişkiler, Çelebi Mehmed’in ölümü ve Osmanlı Devletindeki iç karışıklıktan istifade etmek isteyen İsfendiyar Beyin, oğlu Kasım Beye taarruzu ile bozuldu. Kasım Beyin elinden eski bölgelerini alan İsfendiyar Bey, daha sonra Osmanlılara ait Safranbolu’yu muhasara ettiyse de, muharebede mağlub olarak yaralı halde Sinop’a kaçtı. Osmanlı kuvvetleri bakır madeni ile meşhur Küre’yi zabtettiler. Bu durum üzerine İsfendiyar Bey, torununu (İbrahim Beyin kızını) İkinci Murad’a vermek ve Bakır Küresi hasılatının bir kısmını Osmanlılara terk ve lüzumu halinde asker göndermek, bir de Kasım Beyin yerlerini iade etmek suretiyle sulh teklif ederek bu şartlarla anlaşma imzalandı (1424).

İsfendiyar Bey, yaşı yetmişi geçmiş olduğu halde 1440 yılında vefat etti ve Sinop’daki türbesine defnedildi. Yerine oğlu Taceddin İbrahim Bey geçti ise de, üç buçuk yıl kadar bir saltanat sürdü. 1443 Mayısı sonunda öldü.

İbrahim Beyin yerine büyük oğlu Kemaleddin İsmail Bey geçti. İsmail Beye kardeşi Kızıl Ahmed Bey muhalefet ederek, Osmanlıların yanına gitti. Osmanlılar, Ahmed Beyin teşvikiyle Mahmud Paşa komutasında Kastamonu üzerine asker sevk ettiler. İsmail Bey Sinop’a kaçarak müdafaa hareketine girişti. Müdafaadan bir netice elde edemiyeceğini anlayınca da hayatına ve çocuklarına dokunulmayacağına dair teminat alarak kaleyi teslim eyledi (1461).

Fatih Sultan Mehmed, Sinop önünde orduya iltihak ederek, İsmail Beyle görüştü ve ona akran muamelesi yaptı. Otağının kapısında karşıladı. İsmail Bey el öpmek istediyse de, Fatih Sultan Mehmed kardeşim hitabıyla boynuna sarılarak öptü.

Osmanlı padişahı, İsmail Beye başlangıçta İnegöl, Yenişehir ve Yarhisar taraflarını ve oğlu Hasan Beye de Bolu sancağını vermişti. Fakat İsmail Bey kendisine Rumeli’de bir yer verilmesini rica edince Filibe’ye nakledildi. Hükümdarlığında olduğu gibi Filibe’de de hayırlı vakıflar yaptı. 1479 tarihinde orada vefat etti. İsmail Beyin yerine hükümdar olan Kızıl Ahmed Beyin saltanatı ise iki üç ay sürmüş ve beylik tamamiyle Osmanlıların eline geçmiştir.

Candaroğulları, Birinci Süleyman Paşadan beyliğin son bulmasına kadar yaklaşık yüz altmış sene devam eden saltanatları zamanında, ilmi ve sosyal müesseselerle memleketlerini imar etmişlerdir. Ayrıca ilim ve sanat adamlarını himaye ile kendi adlarına ithaf edilen pekçok Türkçe eser yazdırmışlar, bu suretle Türkçenin ilim dili olmasına her bakımdan itina göstermişlerdir.

Candaroğullarından Celaleddin Bayezid Beyin Araç kasabasında bir cami, İsmail Beyin Kastamonu, Sinop ve beyliğin diğer merkezlerinde cami, mescid, han, hamam, çeşme gibi eserleri vardır. İsfendiyar Bey zamanında Kastamonu, Anadolu’daki ilim merkezlerinden biri olmuştur. Daha sonra burada Sancakbeyliği etmiş olan Osmanlı şehzadeleri de Candaroğulları zamanındaki ilim ve edebiyat cereyanlarını devam ettirmişlerdir.

İlim ve fazilet sahiplerini himaye eden, destekleyen ve daima onlarla beraber olan Candaroğulları hükümdarları adına yazılmış eserler arasında en önemlileri şunlardır: Süleyman Paşa adına tasavvuftan Farsça İntihab-ı Süleymaniye ismiyle Allame Şirazi’nin bir eseri; Celaleddin Bayezid adına, Ebu Mihnef’ten tercüme edilen üç bin beyitli Maktel-i Hüseyin Mesnevisi; İsfendiyar Bey adına göz hastalıklarına dair Sinoplu hekim Mü’min bin Mukbil tarafından telif edilen Kitab-ı Miftah-ün-Nur ve Hazain-üs-Surur; Hızır Bey adına tercüme edilen Miracname, Kasım Bey adına yazılan Ömer bin Ahmed’in kaleme aldığı on beş bab üzerine kıraat-ı seb’aya dair olan Risale-i Münciye isimli Türkçe tecvid kitabı.

Candarbeyliği iktisadi durum itibariyle iyi bir mevkide bulunuyordu. On üç, on dört ve kısmen on beşinci asırlarda pek ehemmiyetli olan Sinop ticaret limanı bu beyliğin elinde bulunuyordu. Sinop vasıtasıyla, Anadolu emtiasını ve kendi mallarını ihraç ettikleri gibi, Cenevizlilerin getirdikleri malları da içeri alıyorlardı. Bir ara Samsun’u da elde eden Candaroğulları burada bir kalesi olan Cenevizlilerle ticari muamelede bulundular. Kastamonu’nun en mühim ihraç eşyası bakır ile demirdi. Bilhassa birincisi pek önemli ve makbuldü. Bu ihracat dolayısıyla beylik külliyetli gelir temin etmekteydi. Cenevizlilerle alış verişlerinde Candaroğullarının çift balık resimli bakır sikkeleri görülmüştür. Candarbeyliği zamanında Kastamonu atları meşhur ve Arab atları gibi şeceresi olup yüksek fiatla satılırdı. Ayrıca dışarıya doğan ve şahin gibi av kuşları ihrac edilirdi.

Candarbeyliğinin Sinop limanında tersanesi ve donanması olduğu malum ise de, bu donanmanın miktarına ve faaliyetine dair fazla bilgi yoktur. Pervaneoğullarından Gazi Çelebiden sonra, Candaroğullarına geçen Sinop’ta donanma faaliyetleri görüldü. Nitekim Candarbeyliği donanmasının 1361’de Kefe’yi Cenevizliler’den almalarına ramak kalmıştı. Osmanlılar zamanında da Candaroğullarından kalan Sinop tersanesinde kadırgalar yapılmıştır.

Candarlı BeyleriTahta Geçişi

Şemseddin Yaman Candar1 292

Birinci Süleyman Paşa 1309

Birinci İbrahim Paşa 1399

Âdil Bey bin Ya’kub 1345

Celaleddin Bayezid 1361

İkinci Süleyman Şah 1384

İsfendiyar Bey bin Bayezid 1385

Taceddin İkinci İbrahim Bey 1440

Kemaleddin İsmail Bey 1443

Kızıl Ahmed Bey 1461
Candaroğullarının şimdiki karadeniz bölgesinde oluşu da ticari açıdan büyük yarar sağlamıştır.

DULKADİROĞULLARI BEYLİĞİ


Halep’ten başlayarak Amanoslar’ın doğusundan Tohma vadisine kadar uzunan bölgede yurt tutan Dulkadir Türkmenleri, Oğuzların Bozok koluna mensuptular. Dulkadirli halkını teşkil eden cemaatler ise çoğunlukla Bayat, Avşar ve Beydili boylarından idiler. Ancak Dulkadir beylerinin bu boylardan hangisine mensup oldukları bilinmemektedir.

Karaca Bey (Beyliğin Kurucusu)

Maraş ve Elbistan arasında Bozok ve Ağaçeri Türkmenlerini etrafına toplayan Dulkadiroğlu Karaca Bey, 1335 yılı Mayısı’nda beş bin atlı ile Çukurova’daki Ermeniler üzerine bir akın yaparak Elbistan’a döndü. Aynı yörede Türkmen reislerinden biri olan Taraklı Halil, 1337 yılında Karaca’nın karşısına rakip olarak çıkarak Halip valisi vasıtasıyla Memluk Sultanı Muhammed Nasır’dan Elbistan şehrinin hakimiyet menşurunu (beratını) elde etti. Karaca, oğlu Halil’i Taraklı Halil üzerine göndererek rakibini mağlup edip şehri ele geçirdi. Taraklı Halil, Halep valisi Altunboğa’nın himayesine sığınırken Karaca da, Şam valisi Tengiz’den destek aldı. Durumun Memluk sultanına arz edilmesi üzerine, Melik Nasır Muhammed Karaca’yı tercih ederek kendisine, Maraş ve Elbistan yöresindeki Türkmenlerin beylik menşuru verildi. Böylece 1337 yılında Memlukların himayesi altında yaklaşık iki asır kadar devam edecek olan Dulkadir Beyliği’nin temeli atılmış oldu.

İlhanlı şehzadeleri arasında başlayan kanlı mücadele sonucu Anadolu’da Moğol hakimiyetinin çökmesinden faydalanan Karaca Bey, Eretnalların elinde bulunan Darende’yi ele geçirerek topraklarını genişletti (1338). Karaca Bey bir taraftan da, kendisine karşı çıkan ve Dulkadirli oyaklarını taciz eden Taşgun ile mücadele etti ve onu hapsettirdi.



Karaca Bey, Şam Valisi Tengiz’in teşviki ile 1340 yılında yeniden Eretna’ya ait bölgeleri yağmalamaya başladı. Eretna’nın şikayeti üzerine Tengiz, Mısır’a çağrılarak İskenderiye’de hapse atılıp daha sonra da katledildi. Dostu ve hamisi Tengiz’in öldürülmesine üzülen Karaca Bey, Memluk Devleti ile ilişkilerini kestiği gibi, 1341’de Sultan Nasır’ın ölümünü müteakip Mısır’da çıkan karışıklıktan faydalanarak Memlukların egemenliğinden kurtulmayı başardı. Bu yüzden Memluklarla ilişkileri iyice bozuldu. Eretna ile dostluk kurup Halep’i ele geçirmek istedi. 1343 yılında Eretna’nın Çobanlı Şeyh Hasan’ı Karambük’te yenerek ele geçirdiği ganimetleri Halep’e taşıyan kervanın yolda Dulkadirler tarafından soyulması, Karaca Bey’in Memluklar ile arasını büsbütün açtı. Ancak misillemeden çekindiği için ele geçirdiği esirleri ve ganimetleri Kahire’ye göndererek sorumluluğu Halep valisine yükleyip Memluk sultanından özür diledi. Sultan Melik Salih, onun özürünü kabul ederek Beylik fermanını yeniledi.

Bu tarihten sonra Geben için Ermenilerle mücadele etti ama kenti elde etmeyi başaramadı. Bu arada Memluklularla çekişmesi sürdü. 1351 yılında Kahire’deki saltanat değişikliği üzerine, ertesi yıl Suriye valilerinin ayaklanmalarını destekleyen ve onların ülkesine iltica etmelerini sağlayan Karaca Bey’in yerine Dulkadirlilerin başına Ramazan Bey getirilmek istendi. Geleceğinden endişe duyan Karaca Bey, yanında bulunan asi Suriye valilerini Memluklara teslim etmek zorunda kaldı. Buna rağmen Mısır’da iktidara hakim olan Emir Taz ve Şeyhu, Karaca Bey’i cezalandırmak için Dulkadirliler üzerine sefer açtılar. Büyük bir Memluk ordusu 1353 yazında önce Elbistan’a, oradan da Düldül dağı eteklerine giderek Dulkadir kuvvetlerini kuşatmaya başladılar. Büyük bir zayiat veren Karaca Bey, Kayseri yönüne doğru kaçmayı başardı ise de, Eretna oğlu Mehmed tarafından yakalanarak Memluklara teslim edildi. Kahire’ye götürülen Karaca Bey 11 Aralık 1353 tarihinde idam edildi.

Halil Bey

Karaca Bey’in yerine oğlu Halil Bey geçti. Memluk Devleti, Karaca Bey’in yerine Ramazanoğlu’nu getirmek istedi ise de, Bozok Türkmenlerinin direnişi üzerine 1355 yılında Halil’in Dulkadir Beyi olmasını kabul etmek zorunda kaldı.

Halil Bey’in zamanı Eretna Devleti ve Memluklarla mücadeleyle geçti. Halil Bey bir ara Memlukların elinde bulunan Harput’u zaptederek tekrar Malatya’yı tehdit etmeye başladı. Mısır hükümeti ile Halil Bey arasında Harput üzerine mücadele 10 yıl kadar sürdü. Şehir taraflar arasında gitti geldi. Fakat sonuçta Dulkadirli Beyi Halil Bey Harput’a sahip olmayı başardı. Memluk hakimi Berkuk’un 1379 sonlarında Büyük Hacib Çöğen komutansında gönderilen daha büyük bir ordusunu Maraş önlerinde karşılayan Halil Bey, büyük bir zafer daha kazandı. Dulkadirliler bu zaferden sonra Amik ovasına ve Tizin’e kadar inip oradan da Halep civarını yağmalamaya başladılar.



Bunun üzerine Memluklar, Dulkadirlilere karşı yeniden büyük bir sefer hazırlığına giriştiler. Bütün Suriye valilerinin katıldığı büyük bir Memluk ordusu, 1381 yılı yazında Antep’ten geçerek Maraş’a ulaştı. Halil Bey’in kardeşi Sevli Bey’in emrindeki Dulkadirliler bu defa yenilgiye uğradılar. Maraş’ı terkederek Elbistan’a çekilen Sevli Bey, Memlukların takibi üzerine Fırat’ı geçerek Harput’ta bulunan Halil Bey’e ulaştı. Malatya’ya kadar gelen Memluk ordusu, Fırat’ı geçmeyi cesaret edemediğinden Halep’e döndü. Dulkadirlerin yenilgisi üzerine onlara yardım etmiş olan İbrahim Bey Memluklardan özür diledi. Yenilmiş ve desteksiz kalmış olan Halil Bey ile kardeşi Sevli de, Memluklara itaatlerini sunmak zorunda kaldılar. Fakat Memluklar, Dulkadir Beyi’nin itaatini kabul etmedikleri gibi Elbistan’a yeni bir vali göndermeye teşebbüs ettiler. Bunun üzerine Halil Bey, bir taraftan Eretna hanedanına son vererek Sivas’ta hükümdarlığını ilan eden Kadı Burhaneddin ile diğer taraftan da Ramazanoğulları ile dostluk tesis ederek Maraş ve Elbistan’ı geri almaya çalıştı. 1384 yılında bunu başardı. Bundan yararlanan Berkuk ancak Halep valisi, Dulkadirliler üzerine yürüyerek Maraş ve Elbistan’da yeniden Memluk hakimiyetini tanıttı. Memluklar karşısında başarısızlık, Halil Bey ile kardeşleri arasında geçimsizliğe yol açtı. Berkuk onu bir suikast ile ortadan kaldırmaya karar verdi. Nihayet 1386 yılı baharında onun talimatı üzerine Halil Bey, yakını Yağmur oğlu İbrahim ve maiyeti tarafından hançerlenerek öldürüldü.

Sevli Bey

Halil Bey’in katlinden sonra Dulkadir Beyliği’nin başına kardeşi Sevli Bey geçti. Diğer kardeşleri Kahire’de tutuklu bulunuyordu. Sultan Berkuk, Sevli Bey’i de ele geçirerek Dulkadirli ülkesini tamamen hakimiyeti altına almak istiyordu. Bu amaçla derhal Sevli Bey üzerine bir ordu sevketti. Memluk kuvvetlerini Göksun’da karşılayan Sevli Bey galip gelerek düşmana büyük bir zayiat verdirdi. Yenilgi haberini alan Memluk sultanı, Sevli Bey’in karşısına rakip olarak çıkarmak üzere kardeşleri İbrahim ve Osman’ı serbest bıraktı. Kardeşleri, Sevli Bey’e karşı çıkmadılar. Sultan Berkuk’un desteklediği Yağmur oğlu İbrahim ise, 1387 yılı ilkbaharında Maraş önlerinde Sevli Bey karşısında büyük bir hezimete uğradı. Neticede Sultan Berkuk da, Sevli’nin beyliğini tanımak zorunda kaldı. Ancak bu defa da Sevli Bey ile mücadeleye girişen maktul Halil Bey’in oğlu Nasreddin Muhammed’i desteklemeye başladı. Nasreddin Mehmed Bey, Memlukların Kozan valisinden aldığı yardımla 1389 yazında amcası Sevli Bey’i büyük bir yenilgiye uğrattı. Dulkadirli aile fertleri arasında mücadeleler yıllarca sürdü. Bu mücadeleler Memluklar tarafından çok iyi kullanıldı. Beylik de bir türlü kendisini toparlayamadı. Bunun üzerine Selvi Bey Sultan Berkuk’un itaatini kabul etti. 1391 yılında Mintaş gailesine son vermek üzere Şam’a gelmiş olan Berkuk’a ele geçirmiş olduğu Kozan şehrinin anahtarlarını yolladı.

Seyli Bey yine de Sultan Berkuk’a itaat etmeyi kendisine yedirememişti. Birkaç yıl sonra Timur Anadolu’ya girip Avnik kalesini kuşatınca, ona haber göndererek Suriye’nin fethine teşvik etti. Bu teşebbüsü haber alan Memluk sultanı, Sevli Bey’den intikam almak için Dulkadirliler üzerine yeni bir sefer düzenledi. Halep Valisi Çolpan kumandasında hareket eden bir ordu, 1395 Martı’nda Dulkadirlileri büyük bir yenilgiye uğrattı. Artık Suriye taraflarına akın yapmaya cesaret edemeyen Sevli Bey, gözünü Kadı Burhaneddin ülkesine çevirdi. Dulkadir halkına mensup Ağaçeri Türkmenlerinin saldırı ve yağmaları bölgelerarası ticaret yapan Sivaslı tüccarlara yönelince Kadı Burhaneddin, Sevli Bey’i tehdit etmeye başladı. Fakat 1398 yılında Kadı Burhaneddin, Akkoyunlu Kara Yülük Osman tarafından katledilirken Sevli Bey de Sultan Berkuk’un hazırladığı bir suikastin kurbanı oldu.

Sadaka Bey

Sevli Bey’in yerine, Memluk sultanının tasvibi ile oğlu Sadaka geçti. Ancak amcasının oğlu Nasreddin Mehmed Bey taht için kendisiyle amansız bir mücadeleye girişti. Nihayet Kadı Burhaneddin Devleti’ne son veren Osmanlı padişahı Yıldırım Bayezid, işe müdahale ederek 1399 yazında Sadaka’yı Elbistan’dan sürüp beyliğin başına Nasreddin Mehmed Bey’i getirdi.

Nasreddin Mehmed Bey

Yıldırım Bayezid’in yardımı ile tahtı ele geçiren Mehmed Bey, amcası Sevli Bey’in aksine Timur’a karşı düşmanca tavır takındı. O, 1400 yılında Sivas’ı kuşatan Timur kuvvetlerini yıpratmaya çalıştı. Sivas’ın düşmesinden sonra Timur, oğlu Şahruh Bey’i Mehmed Bey’den intikam almak için Elbistan’a yolladığı gibi ertesi yıl Suriye seferinden dönüşte de Halep civarında Tedmur yakınlarında kışlayan Dulkadir Türkmenleri üzerine baskın yaptırdı. Fakat Dulkadirliler kendilerini kısa sürede toparladılar.

Nasreddin Mehmed Bey ve kardeşi Alaaddin 1411 yılı sonlarında Halep Valisi Şeyh’in teklifi ile Antep’i zaptederek ülkelerine kattılar ve Memluk tahtı için Ferec’in Memluk iktidarına yürüttüğü mücadelede yer alarak onun Mısır’da iktidarı ele geçirmesinde rol oynadılar.



Dulkadirliler Osmanlılarla da ilişkilerini geliştirdiler. Nasreddin Mehmed Bey kızlarından birini Osmanlı Şehzadesi Çelebi Mehmed’e vermişti. Oğlu Süleyman Çelebi Mehmed’in yanına göndederek onun, 1412 yılında Musa Çelebi’yi yenerek tahtı ele geçirmesine yardımcı oldu.

Dulkadirlilerin Osmanlılarla dostluk ilişkisi Memlukları endişelendirmeye başladı. Sultan Şeyh 1414 yılında sefere çıkarak, daha önce kendi rızası ile verdiği Antep şehri ile Darende’yi Dulkadirlilerin elinden geri aldı. Memluk sultanına kızan Mehmed Bey, biraz sonra Şam valisi Kanibey isyan edince oğullarından birini gizlice ona yardıma gönderdi. Fakat kısa sürede isyan bastırıldığı gibi oğlu da yakalanarak Kahire’ye götürüldü. Mehmed Bey’in eşi Hatice Hatun, oğlunu kurtarmak için 1417’de Kahire’ye giderek Memluk sultanına Dulkadirlilerin itaatini arz etti. Fakat Mehmed Bey, eşi ve oğlu döner dönmez Darende’yi geri aldığı gibi Besni’yi de ülkesine kattı. Mehmed Bey’e çok kızan Sultan Şeyh aynı yılın yazında sefere çıkarak Darende Besni ve Harput şehirlerinin Dulkadirlilerin elinden alıp beyliğin başına, daha önce kendisine itaatini sunmuş olan Alaaddin Ali Bey’i getirdi. Ancak Mehmed Bey, Şeyh’in dönüşünü müteakip Beyliğin başına tekrar geçti. O sırada Karamanlılar ile bozulmuş olan Memluk sultanı, Mehmed Bey’in tahtı ele geçirmesine ses çıkarmadı. Hatta onu Karaman seferine davet etti. 1419 yılı ilkbaharında sefere çıkan Memluk kuvvetleri Kayseri’yi Karamanlılardan alarak Dulkadirlilere teslim etti.[ALINTI]

1421 yılında Memluk Sultanı Şeyh’in ölümü üzerine Suriye’de çıkan karışıklıktan faydalanan Nasreddin Bey’in yeğeni İbrahim oğlu Malatya’yı zaptetti. Kardeşi Alaaddin Ali Bey de, Suriye’de bulunan saltanın naibi Tatar’ı ziyaret ederek Dulkadir Beyliği’nin kendisine verilmesini temin ettiği gibi, Antep ve Darende’nin de ülkesine katılmasını sağladı. Fakat kardeşi Mehmed Bey’e karşı giriştiği mücadeleyi kaybeden Alaaddin Ali Bey, 1425 yılında Mısır’a kaçmak zorunda kaldı. Sultan Barsbay’dan yüz bulamayan Alaaddin Ali Bey, Maraş’a döndükten sonra Halep bölgesini yağmaladığından, 1426 yılında Memluklar tarafından Antep’te yakalanarak idam edildi. Tuğrak ise Mısır’a giderek itaatini sunduğundan kendisine Humus valiliği verildi.

Nasreddin Mehmed Bey’in oğlu Kayseri valisi Hasan, Karamanoğlu Nasreddin Mehmed Bey’in Antalya kuşatması esnasında öndürülmesinden faydalanarak Develi, Ortaköy ve Ürgüp şehirlerini ele geçirerek, Niğde ve Aksaray’a akın yapmaya başladı. Kızılkoca Türkmenleri ile Osmanlı ülkesinde de yağmacılık yapan Hasan, onların Tokat valisi Yörgüç Paşa tarafından tenkil edilmesini müteakip faaliyetine son verdi.

1435 yılında Nasreddin Mehmed Bey’in oğlu Feyyaz ile yeğeni Hamza’nın Maraş’ta çatışmalarından faydalanan Karamanoğlu İbrahim Bey, büyük kuvvetlerle taarruza geçerek Mehmed Bey’i yenip Kayseri’yi Dulkadirlilerin elinden geri aldı. Dulkadirliler Kayseri’den başka Ürgüp, Karacahisar, Develi ve Uçhisar şehirlerini de Karamanlılara terketmek zorunda kaldılar. Osmanlılara karşı Karamanoğullarının güçlenmesini isteyen Memluklar olaya müdahale etmediler. Üstelik Osmanlılarla temasa geçen Mehmed Bey’i cezalandırmak için 1436 ilkbaharında Antep’te Dulkadirlileri büyük bir yenilgiye uğrattı. Memluk ve Karamanlı kuvvetleri tarafından takip edilen Nasreddin Mehmed Bey ve Canibey, Akdağ’a kaçarak Osmanlılara sığındılar. Nasreddin Mehmed Bey, oğlu Süleyman’ı o sırada Gelibolu’da bulunan II. Murad’a göndererek Karamanlılara karşı yardım istedi. Nihayet Osmanlıların desteği ile 1437’de Kayseri’ye yürüyerek kısa bir kuşatmadan sonra şehri ele geçirdi.


Eretna Beyliği

Eretna Beyliği, Selçuklu Devleti'ni yıkılmak üzereyken kurulan devletlerden olmadığı için Anadolu beylikleri arasında zikredilmemektedir. Fakat Osmanlı tarihini yakından ilgilendirdiğinden Anadolu beyliği olarak değerlendirilip tarih derslerinde anlatılmaktadır.



Eretna Beyliği, soyu Uygur Türklerine dayanan Eretna Bey 1335 yılından itibaren Sivas ve Kayseri merkez olacak şekilde bölgede hüküm sürmeye başlamıştır. İlhanlıların Anadolu valisi Emir Çobanoğlu Demirtaş Mısır'a kaçtığı sırada Noyan unvanına sahip olan Alaeddin Eretna Bey'i kendisine vekil tayin etmiştir. Kurnaz ve müdebbir olan Eretna Bey, Moğollara sadakat göstermiştir. Bulunduğu mevkisini muhafaza eden Eretna Bey İlhanlı hükümdarı Ebu Said Bahadır Han'ın vefat etmesinden sonra meydana gelen saltanat kavgalarında kurnaz davranmıştır. Akıllı ve kurnaz davranışları neticesinde Anadolu valiliğini bir şekilde elinde tutabilmeyi başaran Eretna Bey, taht kavgalarının yaşandığı dönemden zararsız bir şekilde çıkmış ve yoluna devam etmiştir.

Daha fazla itibar kazanması ve büyümesini engellemek amacı ile 1343 yılında Demirtaş'ın oğlu Küçük Şeyh Hasan Eretna Bey üzerine birlikler göndermiştir. Yapılan muharebelerde Şeyh Küçük Hasan mağlup edilince Eretna Bey durumdan faydalanarak hükümdarlığını ilan etmiştir.

Erzurum, Tokat, Sivas, Amasya, Kayseri, Ankara ve Aksaray bölgelerini içine alan Eratna Beyliği bölgede hüküm sürmeye başlamıştır. Anadolu halkı Moğollardan gördükleri muameleden sonra Eretna Bey'in tutum ve davranışlarından etkilenmiş, hak ve adaleti sağlayan Eretna Bey'in destekçisi olmuşlardır. Anadolu halkı Eretna Bey'in iyi ve adaletli yönetimi karşısında kendisine Köse Peygamber lakabını takarak hayatlarını memnuniyet içerisinde sürdürmüşlerdir.

1352 tarihinde Eretna Bey'in vefatı üzerine yerine önce oğlu sonra da torunu geçmiştir. Fakat Eretna Bey gibi ülkeyi yönetemeyen sülalesi dönenimde bölgedeki valiler nüfuzlarını arttırmayı başarmıştır. Buna karşılık Eretna Bey'in oğlu ve torunu nüfuz kaybetmeye başlamış, bölgedeki otoriteleri giderek yıpranmıştır.

1380 yılında Eretna Bey'in torunu Ali Bey vefat edince yedi yaşındaki oğlu hükümdar olmuştur. Fakat genç yaştaki çocuğa bırakılan ülke yönetimi istenilen sonuca ulaşamamış, bu çocuğa vasi olan Kadı Burhaneddin yönetimi ele geçirmiştir. Eretna Beyliği'nde söz sahibi olan en nüfuzlu şahsiyet Hacı Şahgeldi'yi katlederek 1381 yılında Eretna Beyliği'ni ortadan kaldırmış ve kendi hükümdarlığını ilan etmiştir. Bu şekilde kültürlerini ilelebet yaymışlardır...


ESREFOGULLARI BEYLIGI


Anadolu Selçuklu Devleti'nin son dönemlerinde, yani XIII. yüzyilin ikinci yarisinda eski Psidia topraklari üzerindeki Beysehir ve Seydisehir taraflarinda kurulmus bir Türkmen beyligidir.



Beyligin kurucusu Selçuklular'in uç beylerinden olan Seyfeddin Süleyman Bey'dir. Beyligin merkezi ilk önce Gorgorum olup, daha sonra bu beyligin daimî merkezi, Seyfeddin Süleyman Bey tarafindan tesis edilen ve bu beyin adina izafeten Süleyman sehri de denilen Beysehri olmustur.

Seyfeddin Süleyman

Esrefoglu Süleyman Bey, Türkiye Selçuklu Sultani III. Giyaseddin Keyhüsrev devrinde (1264-1283) Selçuklu hizmetinde uç beyi olarak bulunuyordu. Bu dönemde Selçuklu Devleti içindeki taht kavgalari devletin hayatiyetini tehlikeye düsürecek bir hal almisti. Nitekim Giyaseddin Keyhüsrev Mogollar tarafindan öldürülüp yerine II. Giyaseddin Mesud geçirilmisti (1284). Giyaseddin Mesud Konya'da Esrefoglu ve Karamanoglu kuvvetlerinden çekindigi için devlet merkezini Kayseri'ye tasimak zorunda kaldi. Bu sirada, öldürülen hükümdarin annesi Giyaseddin Mesud'un hükümdarligina itiraz ederek devletin iki torunu ile Mesud arasinda paylasilmasini istedi. Bu maksatla da Karamanogullari ile Esrefogullari'ndan yardim isteyerek onlari Konya'ya çagirdi. Yapilan antlasmaya göre ordu baskanligi Karamanoglu'na, saltanat naipligi ise Esrefoglu Halil Bey'e verildi. Esrefogullari'nin destegi ile 15 Mayis 1285 tarihinde sehzâdeler tahta çikarildi ise de kisa bir süre sonra Sultan Mesud Has Balaban komutasinda kuvvetli bir orduyu isyanci güçler üzerine gönderdi. Has Balaban'a karsi koyamayacaklarini anlayan Esrefogullari merkezleri Gorgorum'a çekildiler. Burada Sultan Mesud'a karsi cephe alan Süleyman Bey Ilgin üzerine basarili bir akin yaparak bu bölgeyi yagmaladi (1288). Balaban oglunu bozguna ugratip öldürdügü askerlerin baslarini Konya'ya gönderdi.

Bununla beraber Sultan Mesud'un mukabil taaruzundan çekinen Süleyman Bey, II. Giyaseddin Mesud ile anlasmak üzere bizzat Konya'ya gelerek itaatini arzetti. Süleyman Bey bu tarihten sonra kendi ismine izafe olunan Beysehri kalesini yaptirdi.

Esref-oglu Süleyman Bey'in Selçuklu Sultani Mesud'a tabi olarak hakimiyet sürdürdügü bu sirada Sultan Mesud'un kardesi Rükneddin Kiliç Arslan saltanat iddiasiyla Kirim'dan Anadolu'ya geçerek saltanat iddiasinda bulununca Sultan Mesud, Esref-oglu Süleyman Bey'den yardim istedi. Selçuklu kuvvetleriyle birlikte hareket eden Esrefogullari Kiliç Arslan'i yakalayarak Viransehir kalesine hapsettiler. Ancak Karamanogullari'ndan gelen baski üzerine onu serbest biraktilar. Bu sebeple Sultan II. Mesud'la Esrefogullari'nin arasi tekrar açildi. Sultan Esrefogullari üzerine yürüyerek onlari itaat altina aldi (1290). Esrefogullari da buna karsilik olarak Selçuklu ordusunun kuzeydeki Türkmenlerle ugrastigi bir sirada Gevele kalesine kadar ilerleyerek bu bölgeyi yagmaladilar (1291).

Süleyman Bey 27 Aralik 1302'de vefat etmis olup Beysehir'de yaptirmis oldugu türbesine defnedildi. Esrefogullari onun zamaninda Beysehir'den baska Seydisehir ve Ilgin havalisine de hakim olmustu.

Mübarizüddin Mehmed (1302-1320)

Süleyman Beyin Mehmed ve Esref adlarinda iki oglu vardi. Ölümünden sonra yerine büyük oglu Mübarizüddin Mehmed Bey geçti. Mehmed Bey, babasinin kenidisine biraktigi ülkeyi genisletmeye çalisti ve bunda da basarili oldu. Kuzeye dogru ilerleyerek Aksehir ve Bolvadin'i ele geçirdi. Türkmen beyliklerinin Mogollar'a karsi isyanlarini önlemek ve Anadolu'da tam anlamiyla düzeni saglamak için gönderilen Ilhanli Beylerbeyi Emir Çoban'a boyun egenler arasinda Mehmed Bey de bulunuyordu (1314). Mübarizüddin Mehmed Bey'in 1320 yilindan sonra vefat ettigi anlasilmaktadir.

II. Süleyman (1320-1326)

Mehmed Bey'in ölümünden sonra yerine oglu Süleyman Bey geçti. Bu sirada Ilhanli valisi Timurtas'in Anadolu beylikleri üzerindeki siddet ve te'dip hareketi devam ediyordu. Timurtas, Beysehir'i ele geçirdikten sonra Süleyman Bey'i yakaladi, iskence ettirdi ve Beysehir gölüne attirmak suretiyle öldürttü (1326). Süleyman Bey'in öldürülmesi ile Esrefogullari Beyligi sona ermis ve daha sonra bu beyligin topraklari Hamid ve Karamanogullari tarafindan taksim olunmustur.

Esrefogullari Beyligi'nin ömrünün çok kisa olmasina ragmen bu dönemde özellikle mimarî alanda çok güzel eserler yapilmistir. Bunlarin ilki, beyligin kurucusu Esrefoglu Seyfeddin Süleyman Bey'in yaptirmis oldugu Beysehir Kalesi'dir. Seyfeddin Süleyman Bey, Beysehir'de 1297 yilinda bir camii yaptirmis olup, bu camii Türk mimari eserleri arasinda önemli bir yer tutmaktadir. Bilhassa mihrabi çok güzel olan bu cami Selçuklu mimarisinin bir devami seklindedir.

Tarihçi Sehabeddin el-Ömerî'nin kaydina göre Esrefogullari altmisbes sehir ve yüzellibes köye sahipti. Yine Esrefogullari'nin yetmisbin süvari kuvveti oldugu anlasilmaktadir. Esrefogullari'ndan Mübarizüddin Mehmed Bey ile II. Süleyman Bey'in gümüs sikkelerine rastlanmistir.

Ayrica Mübarizüddin Mehmed Bey adina, dönemin ünlü bilginlerinden Semseddin Mehmed Tüsterî tarafindan el-Fusûl-i Esrefiyye adli felsefî bir eser de yazilmistir.

Kaynak: Osmanli tarihi


Germiyanoğulları Beyliği



SIYASI TARIH

a- Mensei:

Germiyanogullari, Anadolu Selçuklulari'nin son döneminde Kütahya ve çevresinde hüküm sürmüs bir Türk beyligidir. Germiyan bir türk asiretinin adi olup, ilk defa XIII. yüzyilin baslarinda Selçuklu Devleti'nin hizmetinde Malatya'da faaliyet göstermislerdir. Germiyan asireti, Harizm hükümdari Celaleddin Harzemsah Mengüberti ile Anadolu taraflarina gelmis ve Selçuklular'in hizmetine girmislerdir. Malatya'da bulunduklari siralarda asiretin reisi Ali Siroglu Muzafferüddin idi. Selçuklu sultani II. Giyaseddin Keyhüsrev zamaninda (1236-1246) vuku bulan Baba Ishak tarafindan yönlendirilen Babailer isyaninin (1239) bastirilmasinda görevlendirilmisse de basaramayarak ilk defa maglup olmustur. Onun oglu Kerimüddin Ali Sir, Selçuklu sehzadeleri arasindaki taht mücadelesinde II. Izzeddin Keykavus taraftari oldugu için, IV. Kiliç Arslan zamaninda Vezir Pervane Muineddin Süleyman tarafindan diger muhaliflerle birlikte öldürülmüstür (1264).

b- Kütahya ve Civarina Yerlsmeleri:

Germiyanogulari'nin kesin olarak hangi tarihte Kütahya ve civarina yerlestikleri bilinmemektedir. Ancak Baba Ishak isyaninin bastirilmasindan sonra (1241), II. Giyaseddin Keyhüsrev tarafindan bölgeye yerlestirildikleri ileri sürülmektedir. Ayrica, Selçuklu Sehzadesi oldugu iddiasiyla Karamanoglu Mehmed Bey'in ortaya çikardigi Cimri (Giyaseddin Siyavus)'nin yakalanmasi hadisesinde (1277) rol aldiklarina göre bu tarihte Kütahya, Afyon ve Denizli taraflarinda yerlesmis olmalidirlar.

Baba Ishak isyani sirasinda Malatya'da olan Germiyanlilarin Cimri hadisesi esnasinda Bati Anadolu'da bulunmalari, muhtemelen Mogol istilasi sebebi ile bu bölgeye göç ettiklerine delâlet etmektedir.

c- Germiyanogullari Beyligi'nin Kurulusu:

Cimri olayi sirasinda (1277) Bati Anadolu'da bulunan ve Anadolu Selçuklulari'nin hizmetinde hareket eden Germiyanlilara bu hizmetleri karsiliginda Kütahya ve civari ikta, yani timar olarak verilmis olmalidir. Bu hadise sirasinda Sahipata ogullari emrinde oldugu görülen Germiyanlilar, bu tarihten itibaren güçlü bir beylik haline gelmeye basladilar. Nitekim Bati Anadolu'daki Aydin, Mentese, Saruhan, Denizli beyleri ilk zamanlarinda Germiyanogullari'na tâbi idiler.

Mogollar'in Anadolu'yu isgali ve Selçuklu Devleti üzerinde hakimiyet kurmalarindan sonra XIII. yüzyilin sonlari ile XIV. yüzyilin baslarinda uçlardaki beyler bagimsizliklarini almaya basladilar. Germiyanlilar da Selçuklu-Mogol idaresine karsi çikarak 1283'ten itibaren bir beylik olarak teskilatlanarak II. Mesud'a karsi mücadeleye giristiler. 1286-1291 yillari arasinda meydana elen bu olaylarda bazan Germiyanlilar, bazan da Selçuklu sultani II. Mesud galip geldiler. Bu tarihlerde Germiyan kuvvetlerinin basinda Hüsameddin I. Alisir bulunuyordu. XIII. asrin sonlarinda ise beyligin basinda Hüsameddin Bey'in kardesi Yakup Bey bulunuyordu ve bu sirada Germiyanlilar, Selçuklular'a tabi olarak iyi iliskiler içinde idiler.

I. Yakub Bey:

Germiyanogullari Beyligi'nin kurucusu Yakub bin Alisir olup, onun zamaninda en parlak devrini yasamistir. Yakub Bey, Anadolu Seyçuklu Devleti hizmetinde emir-i kebir sifatini tasiyacak derecede önemli vazifelerde bulunmustur. Yakub Bey bu dönemde nüfus sahasini Kirsehir'e kadar uzatti. III. Alaaddin Keykubad'in saltanattan çekilmesinden sonra Selçuklu tahtina ikinci defa geçen II. Giyaseddin Mesud'a tabi olmayan Yakub Bey, Ilhanli Devleti'nin hakimiytini taniyarak senelik vergi vermeye basladi. Bu dönemde Karamanoglu Beyligi'nden sonra Anadolu'da en önemli beylik Germiyan Beyligi idi. Yakub Bey yaklasik 1305'de kumandani Aydinoglu Mehmed Bey'i, Bati Anadolu'daki sinirlarini genisletmek maksadiyla görevlendirdi. Aydinoglu Mehmed Bey Birgi merkez olmak üzere Izmir ve civarinin fethine tesebbüs etmis ve daha sonralari bölgede kendi beyligini kurmustur. Yakub Bey zamaninda Bizanslilar'la karsilikli savaslar yapilmistir. Nitekim Yakub Bey 1305'de Menderes nehri kenarindaki Tripolis sehrini ve Angir (Kiliseköy)'i zaptetmis ve otuzbin kisilik bir kuvvetle Philadelphia (Alasehir)'yi kusatmistir. Ancak Bizans'in istegi üzerine yardima gelen Katalanlarin saldirisi karsisinda geri çekilmek zorunda kalmistir. Katalanlarin bölgeyi terketmesinden sonra Yakub Bey, yeniden Philadelphia (Alasehir) üzerine giderek vergiye bagladi (1314).

Ilhanli hükümdari Olcaytu'nun Anadolu'daki beylikleri itaat altina almak için gönderdigi (1314) Emir Çoban'in davetine gelerek itaatlerini bildiren beyler arasinda Germiyanli Alisirogullari ve Germiyanogullari'na tabi beyler de vardi. Daha sonra Emir Çoban oglu Demirtas, Anadolu'ya geldiginde (1325) Esref ve Hamidogullari Beyliklerini ortadan kaldirmis, digerlerini zaptetmek için Egridir'de hazirlik yaparken maiyyetindeki beylerden Eretna'yi da Karahisar-i sahip taraflarina göndermisti. Yakub Bey'in damadi olan Karahisar Bey'i kayinpederinin yanina Kütahya'ya siginmistir. Yakub Bey ile Eretna Bey arasinda bir savas çikmak üzere iken Demirtas'tan gelen emir üzerine Eretna Bey Sivas'a çekilmislerdir (1327). Yakub Bey'in 1340'larda vefat ettigi tahmin edilmektedir. el-Ömerî, Yakub Bey devrinde Germiyan Beyliginin talimli düzenli ordusu oldugunu kaydetmektedir.

Mehmet Bey (1340-1361)

Yakub Bey'den sonra Germiyanogullari Beyligi'nin basina oglu Mehmet Bey geçmistir. Mehmed Bey, mücadeleci ve savasçi anlamina gelen Çahsedan veya Çagsadan lakabiyla aniliyordu. O'nun zamaninda,daha önce Katalanlar tarafindan isgal edilen Küldi (Kula) kasabasi rumlardan, Angir (Simav) kasabasi Bizans Imparatorlugu'ndan geri alinmistir. Mehmed Bey hakkinda bilinenler çok azdir. Germiyanogullari Beyligi Yakub Bey'den sonra eski üstünlügünü kaybetmis, hatta Mehmed Bey devrinde Aydinogullari bagimsiz hale gelmislerdir. Mehmed Bey 1361'de vefat etmistir.

Süleyman Sah (1361-1387)

Sah Çelebi olarak da anilan Süleyman Sah, babasi Mehmed Bey'in vefati üzerine Germiyan hükümdari olmustur. O'nun hükümdarliginin ilk yillari olaysiz geçmistir. Karamanogullari Alaaddin Bey ile Hamidoglu Ilyas Bey arasindaki mücadelelerde Ilyas Bey'in tarafini tutmustur. Karamanoglu'nun saldirisina ugrayan Ilyas Bey kendisine sigininca ona yardim etmis ve topraklarini geri almasini saglamistir. Bu durum Süleyman Sah ile Karamanoglu Alaaddin Bey'in arasini açmistir.

Bu dönmde Germiyan beyligi iki önemli Anadolu beyligi arasinda sikismistir. Süleyman Sah, kuzeyde devamli topraklarini genisleten Osmanlilar'dan ve güneydoguda Karamanlilar'dan gelecek saldirilara karsi topraklarini koruyabilmek için bazi imkanlar aramistir. Bu maksatla kizi Devlet Hatun'u I. Murad'in oglu Yildirim Bayezid ile evlendirmis ve kizinin çeyizi olmak üzere Kütahya, Tavsanli, Simav ve Egrigöz dolaylarini Osmanlilar'a birakmistir. Böylece büyük fedakârliklarla dostluk iliskisi kurmaya çalisan Süleyman Sah, kendisi Kula'ya çekilmistir (1381). Yildirim Bayezid ise Kütahya valiligine getirilmistir.

Ayni dönemde Karamanoglu Alaaddin Bey de Osmanlilar'la akrabalik kurmak istemis ve I. Murad'in kizi Melek Hatun ile evlenmistir. Ancak bu evlilik Germiyanoglu Süleyman Sah'i tedirgin etmistir.

Süleyman Sah 1387'de Kula'da vefat etmis ve orada yaptirdigi Gürhane Medresesi'ne defnedilmis ve yerine oglu II. Yakub Bey Germiyan beyi olmustur.

II. Yakub Bey

Babasi Süleyman Sah zamaninda Usak ve Suhud bölgesinde vali bulunan Yakub Bey onun ölümü üzerine (1387) Germiyan beyi olmustur.

Osmanli padisahi I. Murad'in Kosova Savasi'na diger bazi beylikler gibi yardimci kuvvet gönderen II. Yakub Bey, I. Murad'in savas meydaninda sehit düsmesi üzerine Osmanli nüfusundan kurtulmak istedi. Karamanogullari basta olmak üzere bazi topraklari Osmanlilar tarafindan alinan Hamid, Saruhan ve Mentese beyliklerinin olusturdugu ittifaki destekledi. Ayrica bu durumdan istifade ederek babasi tarafindan kizkardesinin çeyizi olarak verilen yerlerden geri aldi ve Kütahya'yi ele geçirdi.

Bu durum karsisinda Yildirim Bayezid, Rumeli'de sulh ve sükunu sagladigi gibi Sirplarla da anlasma yapti. Daha sonra hemen Anadolu'ya geçen Bayezid, kisa zamanda kendi aleyhine gerçeklestirilen ittifaki dagitti. Saruhan, Aydin ve Mentese beyliklerini isgal ettikten sonra Kütahya'ya yöneldi. II. Yakub Bey bu durumdan endiseye düstügü için Yildirim Bayezid'i pekçok hediyelerle karsiladi. Ancak Osmanli Padisahi, kayinbiraderine güvenmedigi için yakalatmis, veziri Hisar Bey ile birlikte Rumeli'de Ipsala kalesine hapsetti.

Böylece bütün Germiyanogullari'na ait topraklar Osmanli ülkesine katilmis oldu (1390).

Yakub Bey 1399'a kadar Ipsala'da kaldi ve sonunda bir firsatini bularak kaçti ve deniz yoluyla Sam'a gitti. O sirada Sam'a gelmis olan Timur'a siginan Yakub Bey, maiyyetinde olanlarla birlikte Ankara Savasi'na katildi (1402). Yildirim Bayezid'in Timur'a maglub olmasiyla Osmanli Devleti'nin parçalanmasi üzerine diger beylikler gibi Germiyan Beyligi de yeniden teskil edildi ve idaresi II. Yakub Bey'e verildi. Böylece Yakub Bey oniki yillik bir aradan sonra yeniden beyliginin basina geçmis oldu. Timur, Ankara Savasi'ndan sonra Kütahya'ya gelmis ve bir ay kadar burada ikamet etmistir.

Yildirim Bayezid'in ölümünden sonra onun sehzadeleri arasinda ortaya çikan karisikliklar sirasinda önce Karamanoglu ile bir ittifaka giren Yakub Bey, daha sonra Çelebi Mehmed'in tarafina geçti (1410). Ancak bu duruma tepki gösteren Karamanoglu Mehmed Bey, Germiyan ili üzerine giderek Kütahya'yi zaptetti. Bu suretle Yakub Bey, ikinci defa ülkesini terketmek zorunda kaldi. Çelebi Mehmed'in Rumeli'de asayisi sagladiktan sonra Anadolu'ya geçmesi üzerine Bursa'ya kadar ilerlemis olan Karamanoglu derhal geri çekilmis, hatta Germiyan topraklarini da terketmistir. Osmanli padisahi Çelebi Mehmed Karamanoglu üzerine yürürken Yakub Bey de yardimci olmaya çalismis, zahire ve levazim tedarik ederek harekati kolaylastirmistir. Böylece Yakub Bey ikinci defa ülkesine sahip olmus ve Osmanli hakimiyetini tanimistir (1413).

II. Murad devrinde de Osmanlilar'la iyi geçinmeye çalisan Yakub Bey bir oglunun olmamasi ve yasinin ilerlemesi sebebiyle ülkesini Osmanli padisahina birakmayi düsündü. Bu maksatla yasi sekseni mütecaviz iken Bursa üzerinden Edirne'ye seyahat etti. II. Murad'la görüsmesi sirasinda hüsn-i kabul gördü ve merasimle karsilandi. Germiyan ilini II. Murad'a vasiyet ederek tekrar ülkesine döndü. Yakub Bey, Kütahya'ya dönüsünden bir sene sonra öldü (Ocak 1429) ve kendi imaretinin mescidindeki mihrabin arkasina defnedildi. Yakub Bey, aradaki fasilalarla birlikte 42 yil hükümdarlik yapti.

TESKILÂT VE KÜLTÜR

a- Sosyal ve Ekonomik Hayat

Germiyanogullari Beyligi'nin en güçlü oldugu I. Yakub Bey devrinde sosyal ve ekonomik hayatin da gelismis oldugu anlasilmaktadir. Sehabeddin Ömeri, Germiyan beyinin 700 sehir ve kalesi oldugunu, ordunun tam teçhizatli oldugu, kiymetli esya ve hayvanlara sahip bulundugunu bildirmektedir. Ticarete önem veren ve nakliyesinde Menderes nehrinden yararlanan Germiyanlilar bazi ihraç mallarini bu vasita ile Ayasulug ve Balat yoluyla denizden ihraç ederlerdi. Yine bu devirde Bizans, her yil Germiyan beyine 100.000 dinar ve pekçok kiymetli esyayi hediye olarak gönderiyordu.

Germiyanogullari devrinde "Germiyan kumaslari" olarak meshur dokumalar çok kiymetli idi. Anadolunun her tarafinda taninan ve Bursa pazarlarinda da bulunan Germiyan kumaslari Osmanli sarayina giden hediyelik esyalar arasinda da yer aliyordu. Yine Denizli'de dokunan ve ak kalemli denilen kumastan hil'at yapilirdi. Sariklik bezler de yine bu bölgede dokunuyordu ve I. Murad'in kullandigi sarik burada islenen tülbentten idi.

Germiyanogullari'ndan Osmanlilar'a intikal eden vakfiyelerden anlasildigina göre tesis edilen imaret ve zaviyelerde yolcu ve fakirlere en iyi sekilde hizmet ediliyordu.

O dönemde halk yerlesik ve konar-göçer olmak üzere iki kisimdi. Köy ve kasabalarda yasayanlar zirai ekonomiye sahip olduklari halde, sehirdekiler ticaret yapiyorlardi. Konar-göçerler ise hayvan besiciligi ile mesguldüler.

Germiyan hükümdari Süleyman Sah ve II. Yakub Bey adina bastirilmis gümüs sikkeler bulunmaktadir. Ayrica Yakub Bey, Timur'un himayesinde iken onun adina, Osmanli himayesinde iken II. Murad adina da para bastirmistir.

b- Ordu

Diger Anadolu Beylikleri'nde oldugu gibi Germiyanogullari'nda da askerî kuvvet timarli sipahi idi. Ayrica beylerin iktalarina göre silahli kuvvet beslemeleri gerekiyordu. Ordu kumandanina subasi deniliyordu. Germiyanogullari'na tabi beyliklerle birlikte 200.000 atli ve yayadan ibaretti. Beyligin kendi ordusu ise 40.000 idi. Germiyanogullari beyligi ordusunda kargi kullanan ve ok atan birlikler bulunmakta, savas haricinde ordu zaman zaman askerî manevralar yapmaktaydi. Ayrica Germiyanlilar sinirlarinin korunmasi maksadiyla ve savasa karsi tedbir olmak üzere mevziler kazdirip buralara topladiklari kuvvetlerle harp hazirliklari yapiyorlardi.

c- Ilmî ve Kültürel Faaliyetleri

Germiyanogullari devrinde Kütahya ilmî ve edebî faaliyetlerin merkezi idi. Burada, bugün Demirkapi Medresesi olarak bilinen Vacidiye Medresesi ve II. Yakub Bey Medresesi en önemli ilim müesseseleridir. Bir kadi olan Ishak Fakih'in insa ettirdigi medrese de bu devirde faaliyet göstermistir. Bu medreselerde nakli ilimlerin yaninda heyet ve astronomi de okutuluyordu.

Umur b. Sava'nin yaptirdigi Vacidiye Medresesi'ne adini veren Müderris Abdülvacid, uzun yillar hocalik yapmis ve bazi eserler kaleme almistir. Fikih dalinda Serhu'n-nikaye adli eseri telif eden (1403) Abdülvacid, astronomi konusunda Çagmini'nin Mülahhas adli kitabina serh yazmistir.

Germiyanogullari zamaninda yetisen ilim ve fikir adamlarinin varligi bize bu devirde beylik merkezinin ne derece canli bir kültür hayatina sahip olduguna delalet etmektedir. Germiyan beylerinin ilim ve fikir adamlarini korumalari ve onlara deger vermeleri bu ortamin glismesini saglamistir. Germiyan ilinin Osmanlilar'a geçmesiyle bu dönemde yetisen ilim ve fikir adamlari, edebiyatçi ve sairler de Osmanli idaresinde hayatlarini sürdürmüsler ve eserler vermeye devam etmislerdir.

Edebî sahada ise Seyhoglu Mustafa, Ahmedî, Seyhî, Ahmed-i Dâî gibi sairler yetisti.

Seyhoglu Mustafa, Süleyman Sah'in emriyle Farsça Merzübannâme ve Kabusnâme'yi Türkçe'ye tercüme etmistir. Yine Süleyman Sah'in istegi üzerine kaleme aldigi Hursidnâme adli mesneviyi onun ölümü üzerine Osmanli padisahi Yildirim Bayezid'e takdim etmistir. Siyasetnâme tarzindaki eseri Kenzü'l-Kübera ise Türkçe mensur bir eserdir.

Ahmedî'nin Iskendernâme'si de yine bu dönemde kaleme alinmistir. Ahmed-i Daî ise Yakub Bey'in emriyle rüya tabirine dair Tabirnâme adiyla Farsça'dan bir eser tercüme etmistir.

d- Imar Faaliyetleri

Germiyanogullari devrinde cami, medrese, çesme gibi çesitli mimarî eserler insa edilmistir. Ankara'da Kizilbey Camii (1299), Denizli'de Süleyman Sah'in yaptirdigi Ulu Cami (1368), Kütahya'da Kale-i Bala Camii (1377), Kursunlu Camii (1377), Balikli Camii, Analci Mescid, Vacidiye Medresesi, Usak'ta Kavsit Çesmesi, Kütahya'da Ishak Fakih'e ait çesme mimarî eserlerin en önemlileridir

Hamidoğulları

1- Beyligin Kurulusu

Hamidogullari Beyligi Egridir, Bolu, Yalvaç ve daha sonra Antalya taraflarinda Hamid Bey'in torunu Dündar Bey tarafindan kurulmustur. Hamid Bey, Selçuklular'la birlikte Türkistan'dan gelen Türkmen kabilelerinden birinin basbugu olup, Anadolu Selçuklu Devleti'nin kumandanlarindan idi. Hamid Bey ve oglu Ilyas Bey zamaninda bölge Selçuklu idaresinde bulunuyordu ve uç beyligi statüsü Denizli'den daha ileriye kaymisti. Selçuklularin XIII. asrin sonlarinda tamamen zayiflamasi ve Ilhanilerin nüfuzu altina girmesinden sonra diger bölgelerde oldugu gibi, Isparta, Egridir ve civarinda yasayan Hamid asireti de Dündar Bey'in baskanligi altinda Hamidogullari Beyligini kurdular.

a) Dündar Bey

Feleküddin ünvaniyla da anilan Dündar Bey, beyligin sinirlarini genisleterek Gölhisar, Korkuteli ve daha sonra Antalya'yi aldi. Anadolu'da Selçuklu hakimiyetini ele geçiren Ilhanlilara bagliligini sunan Dündar Bey, Ilhanli hazinesine her yil dört bin dinar vergi veriyordu. Sihabeddin Ömerî'nin kaydettigi bilgiye göre Dündar Bey'in onbes bin atli, onbes bin yaya askeri bulunuyordu ve önemli sehirlerden baska onbes kadar kalesi vardi. Dündar Bey birçok eserlerle imar ettigi Egridir'e kendi künyesine nisbetle Felekabad adini verdi. Birligi saglamak üzere Anadolu'ya gelen Ilhanli Beylerbeyi Emir Çoban'a bagliliklarini sunan Anadolu Beyleri arasinda Dündar Bey de bulunuyordu (1314). Ayrica Dündar Bey, ayni senede Ilhanli hükümdari Olcaytu (Muhammed Hüdabende) adina Felakabad'da para bastirdi. Ilhanli hükümdari Olcaytu'nun ölümü üzerine Anadolu'da çikan karisikliklar sirasinda bunu firsat bilen Dündar Bey, bagimsizligini ilân edrek sultan ünvanini aldi. Muhtemelen bu sirada Antalya zaptedildi ve idaresi Dündar Bey'in oglu Yunus Bey'e verildi. Anadolu Beyliklerinin bagimsiz hareket etmeye baslamalari üzerine Ilhanlilarin Anadolu valisi Demirtas harekete geçerek Konya'yi isgal ettikten sonra Beysehri'ni zaptetti ve oradan Dündar Bey'in üzerine yürüdü. Dündar Bey Egridir'den Antalya'ya kaçmissa da yakalanarak öldürüldü. Böylece Hamidogullari Beyligi'nin Isparta ve Egridir kismi Demirtas'in eline geçti (1324).

Demirtas'in Memlûk sultanina siginarak Misir'a kaçmasi üzerine Dündar Bey'in üç oglundan en büyügü olan Hizir Bey Hamideli bölgesinde idareyi ele aldi. Onun zamaninda Esrefogullari'na ait Beysehri, Aksehir ve Seydisehri Hamidogullari Beyligi'nin topraklarina katildi. Hizir Bey 1330'da vefat etmistir.

Necmeddin Ishak ve Hüsameddin Ishak Beyler Dündar Bey'in ogludur. Ilhanlilar'in Anadolu valisi Demirtas'in Misir'a kaçmasi üzerine ortaya çikip ülkesine sahip olmus (1327), Antalya'yi da topraklarina katmisti. Karamanoglu'nun tesviki ile babasinin kanini dava etmek için Misir'a gitmis, Memlûk sultani Melik Nasir Muhammed'in huzurunda mahkeme olmuslardir. Ibn-i Battuta, Ishak Bey'in babasi hayatta iken Misir'da bulundugunu ve hacca gittigini yazmaktadir. Ibn-i Battuta Egridir sultani olarak ziyaret ettigi Ishak Bey hakkinda sunlari söyler: "Mûmâ-ileyh evsâf-i hasene ile mütehallîdir. Cümle-i âdâtindan olarak her gün ikindi namazinda câmie gelür, ba'de edâi's-salât cidâr-i kibleye istinad eyler. Huzûrunda huffâz, ahsabdan ma'mûl yüksek bir mastabaya (sedir) oturarak Sûre-i feth ve sûre-i mülk ve sûre-i Amme'yi öyle güzel ses ile tilavet ederler ki ervâh müteessir olarak kulûb tevazu ve istikâmet bulur ve ebdân lerzedâr ve uyûn eskbâr olur. Ba'dehû Sultan ikametgahina avdet eyler", Ibn-i Battuta Ramazan ayini Egridir'de sultanin yaninda geçirmis ve fakih Muslihiddin ile görüsmüstür.

Ishak Bey'in Egridir'de sultan oldugu sirada kardesi Mehmed Çelebi de Gölhisari'nda sultan idi.

Ishak Bey'in 1344'den önce vuku bulan ölümünden sonra yerine kardesi ve Gölhisar beyi Mehmed Çelebi'nin oglu Muzafferüddin Mustafa Bey geçti. Onun ölümünden sonra da yerine Hüsameddin Ilyas, Bey oldu(1357).

Hüsameddin Ilyas Bey komsu Karamanogullari ile pek geçinememis Karamanoglu Alaaddin Bey'e yenilerek topraklarini kaybetmistir. Bunun üzerine Germiyanoglu Süleymansah'a siginan Ilyas Bey onun yardimiyla topraklarini geri aldiysa da Karamanogullari topraklarina saldirmaktan vazgeçmedigi için hayatinin geri kalan kismini da üzüntü ve endise içinde geçirdi. Ilyas Bey kesin olmamakla beraber 1374'ten önce ölmüs ve yerine oglu Kemaleddin Hüseyin Bey geçmistir.

b) Kemaleddin Hüseyin Bey ve Sonrasi

Hüseyin Bey'in beyligi sirasinda babasinin zamaninda Karamanogullari ile olan anlasmazliklar devam ettiginden Osmanli padisahi I. Murad'dan yardim istedi. I. Murad Karamanogullari'nin topraklarina sinir olan bazi kale ve kasabalarin kendisine satilmasini teklif etti. Hüseyin Bey bu teklifi uygun karsiladi. Bir müddet sonra I. Murad'in Kütahya'yi ziyareti sirasinda bir elçi göndererek kaleleri kendisine satacagini bildirdi ve Beysehir, Seydisehir, Aksehir, Yalvaç, Karaagaç kalelerini seksen bin altun karsiliginda Osmanlilar'a satti. Isparta, Egridir ve diger bazi sehirler kendisinde kaldi (1374).

Kemaleddin Hüseyin Bey, oglu Mustafa Bey kumandasindaki yardimci bir kuvveti Osmanli Devleti'nin I. Kosova Savasi'na katilmak üzere yollamistir. Kemaleddin Hüseyin Bey 1391'de ölümüne kadar topraklarinin idaresini elinde tuttu. Ondan sonra Hamidogullari Beyligi'ne ait yerlerin bir kismi Osmanlilar, diger kismi Karamanlilar tarafindan istilâ olundu. Böylece bölgedeki Hamidogullari Beyligi son bulmus oldu.

c) Hamidogullari'nin Antalya Kolu (Tekeogullari)

Hamidogullari Beyligi'nin kurucusu Dündar Bey, Antalya'yi zaptettigi zaman idaresini kardesi Yunus Bey'e birakmisti. Yunus Bey'den sonra oglu Mehmed Bey, Antalya'da idareyi ele aldi. Mahmud Bey zamaninda Anadolu'daki karisikliklari bastirmaya gelen Ilhanli valisi Demirtas Dündar Bey'i Antalya'ya kadar kovalamisti. Mahmud Bey'in amcasi Dündar Bey'i Demirtas'a teslim etmesi üzerine Dündar Bey öldürüldü. Demirtas'in Memlûk Devleti'ne siginmasindan sonra Mehmed Bey de Misir'a gitti. Mahmud Bey'in yerine Korkuteli emiri olan kardesi Sinaneddin Hizir Bey Antalya emiri oldu (1327). Ibn Battuta Antalya'yi ziyaret ettiginde Hizir Bey'le görüsmüstür. Hizir Bey'den sonra oglu Dadi Bey, ondan sonra da Misir'a giden Mahmud Bey'in oglu Mehmed Bey emir oldular.

"Sultânü's-Sevâhil emîrü'l-kebîr" ünvani tasiyan Mübarizüddin Mehmed Bey, 1361'de Kibris kralinin isgaline ugrayan Antalya'yi 1373'de geri almayi basardi. Teke Bey olarak da bilinen Mehmed Bey döneminde bu beylige Tekeogullari adi verildi. Ondan sonra yerine oglu Osman Bey, bey oldu. Antalya, Yildirim Bayezid zamaninda Osmanli topraklarina katildi (1389-1393). Ankara Savasindan sonra Hamidoglu Osman Bey, Antalya hariç beyligin diger topraklarina sahip oldu. II. Murad'in ilk saltanat yillarinda Karamanoglu Mehmed Bey ile birlikte Antalya'yi zaptetmek istedilerse de Osmanli devletinin Antalya sancakbeyi Hamza Bey önce davranarak birlesmelerini önlemis ve Korkuteli üzerine yaptigi baskin sonunda Osman Bey ölmüstür. Karamanoglu Mehmed Bey de Antalya kalesinden atilan gülle ile yaralanmistir. Böylece Hamidogullari Beyligi'nin Antalya kolu olarak bilinen Tekeogullari da son bulmustur. Antalya'da hükmeden Hamidogullari beyleri "emirü's-sevâhil ve sultânü's-sevahil" gibi devirde söz sahibi olduklarini gösteren ünvanlar kullanmislar ve bunlari kitabelerine de kazdirmislardir.

2- Kültürel ve Sosyal Hayat

Hamidogullari zamaninda yazilmis eserlere pek rastlanmamistir. Müellifi meçhul bir Sûre-i Mülk tefsirinin adina kaleme alindigi Hizir b. Gölbeyi'nin Dündar Bey'in oglu olmasi muhtemeldir. Hamidogullari Beyligi Egridir gölü civarinda kuruldugu için Dündar Bey'in Gölbeyi olarak anilmis olmasi mümkündür.

Hamidogullari Beyligi döneminde yapilmis ilim müesseseleri arasinda Selçuklu hükümdari II. Giyaseddin Keyhüsrev'in Egridir'de han olarak yaptirdigi ve Dündar Bey'in medreseye çevirdigi yapi, yine Burdur'daki Muzafferiye medresesi (1344), Korkuteli'nde Sinanüddin Bey medresesi ve hankahi bulunmaktadir.

Egridir'deki Hizir Bey camii, Suhud kasabasindaki Ibrahim b. Hizir'a ait Kubbeli Mescid (1358), Dündar Bey'in Egridir'de yaptirdigi hamam, devrin özelliklerini tasiyan mimarî eserlerdir.

Hamidogullari adina basildigi bilinen tek para Hüsameddin Ilyas Bey'e ait Felekabâd (Egridir)'de basilan gümüs sikkedir.

ÇOBANOGULLARI BEYLIGI




 Kastamonu ve civarindaki topraklar, Selçuklu Sultanlari tarafindan Bizans Imparatorlugu'na karsi devamli mücadelede bulunmak karsiliginda Çoban ailesine ikta olarak verilmistir. Bu ailenin bölgede kurdugu Çobanogullari Beyligi Kuzeybati Anadolu'da Selçuklu siyasî ve idarî anlayisini sürdürmüsler ve XIII. asra kadar varliklarini devam ettirmislerdir. Kayi soyuna mensup oldugu kabul edilen bu beyligin kurucusu Emir Hüsameddin Çoban Bey'dir.

a- Hüsameddin Çoban Bey:

Kastamonu beylerbeyi veya valisi olan Emir Hüsameddin Çoban Bey, Anadolu fatihi olarak bilinen Süleyman Sah bin Kutalmis'in kumandanlarindan olan Emir Karatekin soyundan gelmektedir.

Ilk defa 608 (1211-12) yilinda Kastamonu beyi oldugu görülen Hüsameddin Çoban Bey'in beyligi Selçuklu Sultani II. Kiliç Arslan zamanina kadar gitmektedir. Yine I. Izzeddin Keykavus'un saltanati sirasinda Bizans'a karsi gazalar düzenleyen ve pekçok basari elde eden Hüsameddin Çoban Bey, I.Alaaddin Keykubad'in Selçuklu tahtina çikisi sirasinda (616/1219-20) da hediyelerle Konya'ya gelmis ve sultana bagliligini bildirerek beylik beratinin yenilenmesini istemistir.

Hüsameddin Çoban Bey, Sultan I. Alaaddin Keykubad zamaninda önemli hizmetlerde bulunmustur. O'nun en önemli basarisi, Kirim'a düzenlenen seferi yönetmekle vazifelendirilmesidir.

Bu sirada Mogollar, Iran, Azerbaycan ve Kafkasya üzerinden Kirim'a saldirmislar ve önemli bir ticaret sehri olan Sugdak'i isgal ederek bölge halkini imha etmeye kalkismislardi. Bölgede meydana gelen bu olaylar üzerine zenginlerin ve ticaret ehlinin Sugdak'i terkederken Selçuklu Türkiye'sine siginmalari ve buraya Rumlarin yerlesmesi üzerine Sultan I.Alaaddin Keykubad Kirim'a sefer düzenlemeye karar verdi (1223). Bu denizasiri sefer için de Karadeniz kiyisinda güçlü bir idare kuran, asker ve maiyyetiyle söhret sahibi olan Hüsameddin Çoban Bey görevlendirildi. Sinop'ta kurulan Selçuklu donanmasi ile Kirim sahiline çikarma yapan Kastamonu beyi Hüsameddin Çoban Bey, kisa zamanda Sugdak sehri'ni teslim alarak Kipçak Haninin ve Rus meliklerinin bagliligini sagladi. Hüsameddin Çoban Bey'in bu basarisi onun itibarini arttirdi. Sugdak sehrinde iki hafta gibi kisa sürede bir cami yaptiran ve kadi, imam, müezzin gibi vazifeliler tayin eden Hüsameddin Çoban Bey, Selçuklu hakimiyeti altina soktugu Sugdak sehrinde gerekli askerî kuvvet birakarak ülkesine döndü (1224). Anadolu Selçuklu tarihinin kaynaklarindan olan Ibn Bibi'ye göre, "Emir Hüsameddin Çoban, dogrulugu, kahramanligi, cömertligi, adaleti ve kendisine tabi olanlarin çoklugu bakimindan diger emirler arasinda mümtaz bir yere sahipti. Devamli gaza ile mesgul olan Hüsameddin Çoban, sairlere ve ilim ehline son derece hürmet ve ikram ederdi."

b- Alp Yürek

Hüsameddin Çoban Bey'den sonra Kastamonu Beyligi yapmis olan Alp Yürek hakkinda kesin bilgi bulunmamaktadir. Kisa bir süre beylik yaptigi anlasilan Alp Yürek döneminde önemli bir hadise meydana gelmemistir. Ancak bu dönemde, Anadolu Selçuklu Devleti ile Mogollar (Ilhanlilar) arasinda meydana gelen 1243 Kösedag savasi sonucunda Türkiye tarihinde önemli degisiklikler oldu. Bu savas, Anadolu Selçuklu Devletini, Mogolllara tabi bir il durumuna düsürdügünde, Çobanogullari Beyligi de Anadolu'nun yeni hakimlerine boyun egmek zorunda kaldi ve varligini ancak bu sekilde sürdürebildi.

c- Muzafferüddin Yavlak Arslan (1280-1291)

Alp Yürek'in ölümünden sonra yerine oglu Muzafferüddin Yavlak Arslan Kastamonu beyi oldu. Kuzeybati Anadolu'da Bizans'a karsi savaslar yapan bu uç beyliginin emiri olan Muzafferüddin kendi döneminde Selçuklu sultanlari arasinda taht mücadelesinde aktif rol oynadi. II. Mesud'un Selçuklu tahtina çikmasinda (1284) önemli tesiri oldu. Daha sonra Kastamonu'ya çekilen Muzafferüddin Yavlak Arslan, Ilhanli ve Selçuklu idaresine karsi gayr-i memnun olan ve kardesine karsi ayaklanarak Selçuklu tahtini ele geçirmeye çalisan Rükneddin Kiliç Arslan'i desteklemistir. Ilhanli hani Geyhatu ile Sultan Mes'ud'a karsi giristigi savaslardan birinde hayatini kaybetti.

d- Mahmud Bey

Muzafferüddin Yavlak Arslan'in ölümünden sonra yerine oglu ve Çobanogullari'nin son beyi olan Mahmud Bey geçti. O'nun emirligi sirasinda beylik Mogol-Selçuklu hakimiyetinden çikmistir. Bir müddet uç beyi olarak Bizans'a sefer düzenlendiyse de kisa zamanda anlasma yapilarak Bizans'la dostluk kuruldu. Bu dönemde Osmanli Beyliginin kurulusunu hazirlayan Osman Bey, henüz Çobanogullarinin himayesinde bulunuyordu. Çobanoglu Mahmud Bey, Candarogullarindan Süleyman Bey'in ani bir baskinla Kastamonu'yu ele geçirdigi sirada öldürüldü ve böylece Çobanogullari Beyligi son buldu.

e- Kültür ve Imar Faaliyetleri

Anadolu Selçuklulari devrinde Kastamonu ve civarinda yaklasik bir asir beylik süren Çobanogullari hanedani, basta emir Hüsameddin Çoban ve ogullari olmak üzere ilmi faaliyetlere önem vermislerdi. Bu cümleden olarak Orta Asya, Iran, Irak gibi ünlü ilim merkezlerinden gelen alim ve sanatkarlara gösterdikleri iyi muamele neticesinde Kastamonu o devir için önemli sayilabilecek kültür merkezlerinden biri oldu. Çobanogullari Beyleri arasinda ilim ve kültüre yaptigi hizmetler bakimindan en çok dikkat çeken Muzafferüddin Yavlak Arslan'dir. Ilhanli hükümdari Abaka ve Argun Hanlar tarafindan Karadeniz sahillerini cografi bakimdan incelemekle görevlendirilen Kutbuddin Sirazî, emir Muzafferüddin'in yaninda yilllarca kalmis ve çalismalarini sürdürmüstür. Anadolu'da uzun süre müderrislik ve kadilik görevlerinde bulunan ve astronomi, fizik, felsefe ve cografya gibi ilim dallarinda söhret kazanmis olan Kutbuddin Sirazî, Muzafferüddin Yavlak Arslan adina Ihtiyârât-i Muzafferî adiyla Farsça bir kitap telif etti. Bu devirde yetisen bir diger alim Muhammed bin Mahmuud el-Hatîb olup, emir Muzafferüddin adina Fustattü'l-adâle fî kavâidi's-saltana diye bilinen ünlü eserini yazmistir. Fustatü'l-adâle, 683 (1284-85) yilinda telif edilmistir. Eserin yazilmasindaki asil maksat, o zamanin Türkiye'sinde çok yaygin bulunan ehl-i sünnet disindaki dinî zümrelere ve onlarin din ve dünya için teskil ettigi tehlikelere karsi dikkat çekmek ve tedbirler alinmasini istemektir.

Muzafferüddin gibi onun ogluu Emir Mahmud da zamanindaki alimleri himaye etmisti. Bunlardan aslen Hoy'lu olan Hasan bin Abdülmü'min, kâtiplere örnek olmak üzere insa ile ilgili Farsça üç eser kaleme aldi. Bu eserler Kavâidü'r-resâil, Nüzhetü'l-Küttâb ve Gunyetü'l-küttab'dir. Birincisi Emir Mahmud, ikincisi Muzafferüddin bin Yavlak, üçüncüsü de müellifin kendi oglu adina yazilmistir. Hasan bin Abdülmü'min, Arap-Fars dil ve edebiyatlarini mükemmel bilen bir ilim adami idi. Selçuklular ve Ilhanlilar devrinde Anadolu'da gelismis olan islâm Medeniyetini lâyikiyla temsil etmisti.

Böylece Kastamonu ve çevresinde kültür faaliyetlerini desteklediklleri anlasilan Çobanogullari, ayni zamanda bölgenin imâr edilmesi konusunda da gayret göstermislerdir. O devirden bugüne kalan bazi kalintilara ait kitabelerin çoklugu bu hususu desteklemektedir. Çobanogullari Beyligi zamaninda insa edilen en önemli yapi Tasköprü'de Muzafferüddin Yavlak Arslan tarafindan yaptirilan medrese ve külliyesidir. Kastamonu'da zamanimiza intikal eden en eski Türk eseri 671 (1272-1273) yilinda insa edilmis olan Yilanli Darüssifasi'dir. Yine ayni devirden kalan en eski cami 672 (1273-1274)'de Muzafferüddin Arslan tarafindan yaptirilan Atabey Camiidir.

İnançoğulları Beyliği
On üçüncü ve on dördüncü asırlarda, Lâdik'te (Denizli) hüküm süren bir Türk beyliği. Moğol istilâsı önünden kaçarak Denizli ve Honaz bölgesine gelen Türkmenler tarafından kurulmuş olan bu beyliğe Lâdik Beyliği de denilmektedir. Denizli yöresi, 1071 Malazgirt Muharebesi'ni takip eden senelerde, Anadolu'nun büyük bir kısmı ile beraber, Kutalmışoğlu Süleyman Bey tarafından fethedildi. Bir süre Türklerin elinde kaldıktan sonra, 1097 senesinde tekrar Bizanslıların eline geçti. Zaman zaman, Bizanslılarla Türkler arasında el değiştiren Denizli, 1206 senesinde tekrar fethedildi. Lâdik (Denizli), 13. asrın son yarısında, Honaz ve Afyonkarahisar ile birlikte, Anadolu Selçukluları'nın meşhur veziri Sâhib Ata Fahreddin Ali'nin oğullarına ıktâ olarak verildi. Ancak, 1276 senesinde bölge, Germiyan hâkimiyeti altına girdi.

 1277 senesinde meydana gelen Cimri olayı sırasında, Karamanoğulları ve müttefikleri Konya'yı zaptedip, Cimri'yi, Selçuklu tahtına oturttular. Cimri olayını bastırıp, Konya'ya yeniden hâkim olan Selçuklu sultanı Üçüncü Gıyaseddin Keyhüsrev, daha sonra ordusuyla Denizli'ye girdi. Germiyanlı Ali Bey tevkif edilerek, Afyonkarahisar'a hapsedildi. Lâdik, tekrar Sâhib Ata ailesine verildi. Ancak, 1277 senelerinde Germiyanlılar burayı yeniden ele geçirdiler ve beyliğin başına da Germiyan beyinin yeğeni Bedreddin Murad'ı getirdiler.


1287 senesinde, Denizli yöresinde topladığı kuvvetlerle Germiyanlılar üzerine yürüyen Sâhib Ata'nın torunu, savaşta öldürüldü ve ordusu dağıtıldı. Ertesi sene Germiyan Beyi ile Denizli Beyi Bedreddin Murad, Selçuklularla sulh yapmak için Konya'ya gittiler. Sultanın emirlerinden olan Has Balaban, bunları karşılayarak görüştü ve Bedreddin Murad'ın beyliğini kabul ettiklerini bildirdi. Kısa bir sükûnet devresinden sonra, 1289 senesinde, Germiyanlılar ve Selçuklular arasında tekrar mücadele başladı. Selçuklu Sultanının emîrlerinden İzzeddin Bey, Lâdik Beyi Bedreddin Murad'ın üzerine yürüyünce, Germiyan ordusu yardıma geldi. Günler mevkiinde yapılan savaşta, Germiyan ordusu bozguna uğradı. Bedreddin Murad, bu savaşta öldürüldü. Ordusunun bir kısmı da kılıçtan geçirildi. Böylece Lâdik, tekrar Sâhib Ataoğulları'nın eline geçti. Sâhib Ataoğulları Beyi, kuvvetleriyle Karamanoğlu Güneri Bey üzerine gidince, bu bölgedeki Türkmenler, bağımsızlık yolunda daha rahat hareket etme imkânı buldular. Aynı senelerde, İlhanlı valisi Geyhatu, İlhanlı tahtına çıkmak için Anadolu'dan ayrılınca, Denizli bölgesindeki Türkmenler, harekete geçti. Bunun üzerine Geyhatu, hemen geri dönerek 1291 senesinde Türkmenlerin üzerine yürüdü. Geyhatu, Menteşe ve diğer Türkmenleri de büyük bir mağlûbiyete uğratarak geri döndü. Bu bölge karışıklık içinde kaldı.


On dördüncü asrın başlarında Germiyanoğulları hâkimiyetinde bulunan Lâdik Beyliğinin başına Ali Beyin oğlu İnanç Bey getirilmişti. İlhanlıların Anadolu valisi Emîr Çoban, 1314 senesinde Anadolu'ya geldiği zaman, ona itaatini bildiren beyler arasında İnanç Bey de bulunuyordu.


İnanç Beyden sonra Murad Arslan, Denizli Beyi oldu. Murad Arslan Bey nâmına kesilmiş bir sikke ile Türkçe Fâtiha ve İhlâs Tefsîrleri vardır. Murad Arslan'ın vefat târihi belli değildir. Ancak, yerine geçen oğlunun 1360 tarihli bir sikkesi mevcuttur. Murad Arslan'dan sonra Hüdâvendigâr-ı Muazzam, Sâhib-üs-Seyf vel-Kalem, Celâlüddevle ved-Dîn unvanlarıyla anılan oğlu İshak Bey bin Murad Arslan, Denizli beyi oldu. 

Denizli'nin 1366'da meydana gelen bir zelzele ile harap olmasından iki sene sonra, 1368 yılında, Germiyanlılar tarafından alınması ile, Lâdik Beyliği son buldu. Germiyanoğlu Süleyman Şah, Denizli'de sikke kestirmiş ve zelzeleden yıkılan Ulu Camiyi yeniden yaptırmıştır. Yıldırım Bayezid, 1390'da Batı Anadolu Beyliklerini ortadan kaldırınca, Denizli de Osmanlı hâkimiyetine girmiştir

Karamanoğulları Beyliği
Karamanoğulları Beyliği 1250-1487 yılları arasında Anadolu'da hüküm sürmüş olan beyliklerden biri.



Türkçe'den başka dilin konuşulmasını yasaklayan Karamanoğulları, Osmanlı Devleti'nin en büyük rakibi idi. Anadolu'da yaklaşık 230 yıl hüküm süren bu beylik, Türkmen beyliklerinin Osmanoğulları'dan sonra en önemlisi, en kudretlisidir. Merkezi Karaman (o zamanki adı Larende) olan geniş bir bölgede, güçlü bir devlet olarak hüküm sürmüş ve Büyük Selçuklu Devleti'nin halefi, Anadolu'nun hakimi olmak için Osmanlılarla mücadele etmişlerdi. "Karaman Tacı" bir prenslik değil, bir krallık sayılmıştır.

Konya'yı yani Türkiye Hakanlığı'nın sabık başkentini ellerinde tutan Karamanoğulları, Selçuklular'ın halefi olarak kendilerini takdim eylemişlerse de, Osmanoğulları'nın jeopolitik vaziyetinden, gazalarının yarattığı prestijden ve hükümdarlarının emsalsiz dehasından mütevellit bulunan rekabet ve üstünlüğü karşısında, bu iddiaları hayalden öteye gidememiştir. Anadolu Birliği'ni yapmak ve Türkiye Hakanlığı'nı yeniden inşa etmek istiyen Osmanoğulları'na en büyük güçlük çıkartanlar, Karamanoğulları'dır. Osmanlılar'ın şevket ve azametini zedelemek, mümkünse yıkmak için, Avrupa Hıristiyan devletleri ile bile ittifak akdetmişlerdir.

Karaman Türkmen Beyliği, 1250 yıllarından 1487'ye kadar takriben 237 yıl sürmüştür. Fakat son yıllar, mutlak Osmanlı hakimiyeti altında geçmiş ve Karamanoğulları, İçel'de küçük bir toprak parçası ile iktifa eylemişlerdir. Karamanoğulları, 1308'e kadar Türkiye Hakanlığı'nın bir parçasını meydana getirmişler ve Selçukoğulları'na tabi olmuşlardır. Hatta Selçukoğulları'nı İlhanlı boyunduruğundan kurtarmak için milli ihtilaller çıkarmışlar ve Memluk Türkleri tarafından desteklenmişlerdir. Karamanoğulları'nın Orta Anadolu'da prestijleri bu yüzden İlhanlı tahakkümünden bıkan Türk halk tabakaları arasında çok artmıştır.

1335'e kadar Karamanoğulları, mecbur oldukça İlhanlılar'a tabi olmuşlar, fakat bu tabiiyet bağını koparmak için her türlü fırsatı kullanmışlardır. Bu tarihten sonra istiklal kazanmışlarsa da, Memluk tesiri ülkeden eksik olmamıştır. Karamanlılar, Memlukler'in hakimiyet sahasına doğru yayılma temayülleri gösterdikleri için, arada çatışmalar olmuştur. 1399'dan 28 temmuz 1402 ye kadar 3 yıl Karaman Beyliği, Osmanlı İmparatorluğu'na katılmış, Ankara felaketinden sonra Timur tarafından, eskisinden daha genişçe olarak diriltilmiştir. 1399'a takaddüm eden senelerde de Karamanlılar, Osmanlı nüfuz sahasına girmişler, hatta onu metbu tanımışlardır. 1417'de Memlukler'i metbu tanımışlar, fakat az sonra tekrar Osmanlılar'ı metbu tanımaya mecbur olmuşlardır. Bununla beraber her fırsatta Osmanlılar'a baş kaldırmaktan geri durmamışlardır.

1250 yılından 1256 yılına kadar, takriben 6 yıl Ereğli, 1256 yılından 1261'e kadar takriben 5 yıl Ermenek, Beylik başkenti olmuştur. Sonra başkent o zaman daha çok "Larende" denen Karaman şehrine nakledilmiş, sonuna kadar bu şehirde kalmakla beraber Konya, zaman zaman, ülkenin en büyük şehri olmak haysiyetiyle taht şehri de olmuş ve bazı beyler burada oturmuşlardır.Karamanoğulları, Oğuzlar'ın Kaçar boyu beylerinden olan Ahmed Sadeddin Bey'in oğlu Nure Sufi Bey'den inmişlerdir. Nure Sufi Bey, Eretna Bey'in halası ile evli idi.

2,5 asırlık tarihleri boyunca Karaman toprakları büyüyüp küçülmüştür. Önceleri asıl İçel'e yani Göksu'nun batısında kalan topraklara, Manavgat Çayı'nın doğusunda kalan topraklarla Alaiye'ye, Ermenek, Hadım, Bozkır, Karaman, Ereğli taraflarına hakim olmuşlardır. Zaman zaman Konya'ya girmişlerse de, Selçukoğulları namına hareket etmiş, hükümdarlık iddia etmemişlerdir. Anadolu'da İlhanlı hakimiyeti kalktıktan sonra Konya'yı, Ankara'ya kadar ele geçirmişlerdir. 1417'de Tarsus'u Memlukler'e bırakmışlar, 1433'te Beyşehri'ni Osmanlılar'dan almışlar, 1437'de Kayseri'yi Osmanlılar'a vermişler, fakat Develikarahisar sonuna kadar Karamanlılarda kalmış, 1465'te Osmanlılar tarafından Akşehir, Beyşehir ve Ilgın'dan da çıkarılmışlardır.

En geniş şekliyle Karaman beyliği, bugünkü Türkiye'nin şu vilayet ve kazalarına yayılmıştır: Konya, Niğde, Kayseri, Ankara, Nevşehir, İçel, Kırşehir vilayetlerinin tamamı, Antalya vilayetinin doğu yarısı. Ankara'daki Ahi Cumhuriyeti, Karaman nüfuz ve tabiiyetinde bulunmuştur. Karamanlılar, batıya doğru Antalya, İsparta, Afyon sahalarında zaman zaman yukarıda gösterilen sınırları da aşmışlardır. Yukarıda gösterilen topraklar, 146.000 km2 tutmaktadır. Bu topraklarda o zamanlar 2 milyon nüfus olduğunu tahmin edebiliriz. 1360'a doğru olan sınırlarıyla Karaman beyliği, 100.000 km2 kadardı.

l. Mehmed Bey'in Türkçeyi Türkiye'nin Tek Resmi Lisanı Olarak İlanı (13 mayıs 1277) Karamanoğlu I. Mehmed Bey, Selçuklu Hanedanı namına Konya'da: "Bugünden sonra divanda, dergahta, bargahta, mecliste ve meydanda Türkçe'den başka dil kullanılmaması" hakkındaki mühim fermanını neşretmiştir. Bu suretle resmi devlet işlerinde kullanılan Arabça ve bilhassa Farsça'nın hakimiyetine büyük bir darbe vurulmuştur. Osmanoğulları, Türkçe'nin mutlak hakimiyetini XVI. asırda temin eylemişlerdir. Mehmed Bey'in fermanı, Türk kültür tarihinin mühim hadiselerindendir. Bugün "Dil Bayramı" olarak her yıl 13 Mayısta Karaman'da uluslararası çapta kutlanmaktadır.

Ereğli'de hüküm süren devletin kurucusu Nure Sufi Bey, Mut'a bağlı Sinanlı yakınlarında Değirmenlik mevkiinde gömülüdür. Yerine geçen büyük oğlu ve hanedana adını veren Kerimeddin Karaman Bey, başkenti Ermenek'e götürmüştür. Karaman Bey, III. Sultan Kılıç Arslan'ın kızı ile evlenmiştir. 6 kardeşini tanıyoruz: Kemaleddin Bey, Oğuz Han Bey, Timur Han Bey, Hayreddin Bey, Zeynelhac Bey ve Bunsuz Bey. Bu son ikisi, 1261'de Konya'da öldürülmüşlerdir.

Karaman Bey, 8 oğul bırakmıştır: Şemseddin Mehmed, Güneri, Bedreddin Mahmud, Kasım, Zekeriya, Tanu, Halil ve Ali beyler. Karaman Bey'in yerine I. Mehmed Bey, sonra kardeşleri Güneri ve Mahmud beyler, sonra Mehmed Bey'in oğlu Yahşi Han Bey geçmişlerdir. Mehmed, Zekeriya ve Tanu Beyler, 1283'te şehit olmuşlardır. Mahmud Bey de şehiden ölmüştür. Yahşı Han Bey, Konya'da 4 yıl saltanat sürmüş, yerine amcası Mahmud Bey'in oğulları Bedreddin I. İbrahim ve Alaeddin Halil Mirza beyler geçmişlerdir. Halil Mirza Bey, 1312-1333 arasında devletin başkumandanı idi. Ölünce yerine tekrar I. İbrahim Bey, sonra İbrahim Bey'in büyük oğlu Fahreddin Ahmed Bey, sonra ortanca oğlu Şemseddin Bey, onun öldürülmesinden sonra Mahmud Bey'in oğullarından Hacı Sufi Burhaneddin Musa Bey, tahta geçmişlerdir.

Musa Bey, 5 sene Mut'u başkent yapıp saltanat sürmüştür; tahta geçmeden Ermenek beyi idi. Küçük kardeşi ve Mahmud Bey'in küçük oğlu, İsa Bey'dir. Musa Bey'den sonra tahta, İbrahim Bey'in küçük oğlu Seyfeddin Süleyman Bey geçti. Amcası Musa Bey, Mut'ta saltanat sürerken, Süleyman Bey 5 sene Karaman'da beylik yapmıştı. 11 Ocak 1350'de de Eretnalılar'a esir düşmüştür. Öldürülünce yerine Halil Mirza Bey'in büyük oğlu I. Alaeddin Ali Bey geçti. Halil Mirza Bey'in diğer oğulları 1370 yıllarında ölen Seyfeddin Süleyman, Davud, İshak ve Hızır Beyler'dir. Süleyman Bey'in oğlu Şeyh Hasan Bey'le İshak Bey'in oğulları Gıyaseddin ve Emir Şah Beyler'i de tanıyoruz. Alaeddin Ali Bey, 41 yıl süren bir saltanat devresi geçirdi. Orhan Gazi, I. Murad ve Yıldırım Bayezid ile muasırdır. I. Murad'ın kızı ve Yıldırım'ın kızkardeşi Nefise Sultan'la evlenmiştir. 1398'de kayınbiraderi Yıldırım Bayezid tarafından esir alınmış ve idam edilmiştir. Tahta çıkmadan önce, Konya beyi idi.

Alaeddin Ali Bey'e, Nefise Sultan'dan doğan oğlu Nasıreddin (Gıyaseddin) II. Mehmed Bey halef oldu. Ana tarafından I. Murad'ın torunu, ikinci derecede amcası idi. 1399'dan 1402 ağustosuna kadar 3 yıl Bursa'da dayısı Yıldırım'ın yanında yaşadı. Bu yıllarda Osmanlılar, Karaman Beyliği'ni ilga etmişlerdi. II. Mehmed'in ilk beyliği 1398-1399 arasındadır. 1402'de tekrar bey oldu. 1418'de tahtı kardeşi II. Alaeddin Ali Bey'e bıraktı, fakat ertesi sene tekrar avdet etti. Daha 4 yıl tahtta kalıp Osmanlılarla yaptığı bir muharebede öldü. Yerine tekrar kardeşi II. Alaeddin Ali Bey geçti. 1411'de Bursa'ya giren bu II. Mehmed'dir. 1406'da Kırşehri yakınlarında Maliye ovasında dayısının oğlu Çelebi Sultan Mehmed ile buluşup görüşmüştür. 1414'te Çelebi Mehmed, Konya'yı işgal etmiş, fakat boşaltmıştır. 1418'de de Memlükler, Konya'yı ve Karaman'ı işgal etmiş, II. Mehmed'i esir eylemişlerdir. Onun l yıllık son saltanat fasılası, bu esaret dolayısiyledir.

II. Alaeddin Ali Bey de, 1398-1402 arsında Bursa'da oturmuştur; daha önce Niğde beyi idi. 1418'de Kahire'ye gitmiş, Osmanlılar'a karşı Memluk ittifakını aramıştır. I. Mehmed'in damadıdır. Kızkardeşi de Yıldırım Sultan Bayezid ile evliydi. Bu suretle Yıldırım, II. Mehmed'in hem eniştesi, hem dayısı olur. Diğer kardeşleri Hüsameddin Mahmud Bey'dir. Alaeddin Ali Bey'den sonra tahta, II. Mehmed'in 2. oğlu II. İbrahim Bey geçmiştir. II. Mehmed'in büyük oğlu Mustafa Bey, 17 yıl veliahd olmuş, 1414'te Osmanlılar'a esir düşmüş, 1418'de öldürülmüştür. II. İbrahim'in diğer kardeşleri İsa, Alaeddin Ali, Mirza ve 1471 sonunda Edirne'de ölen Karaman Beyler'dir. Mirza Bey'in oğlu Hacı Hamza Bey'in oğlu Mustafa Bey, 1501'de atalarının tahtını ele geçirmek istemiş, fakat öldürülmüştür.

İsa Bey, 1423'ten 1426'ya kadar 3 yıl tahta hak iddia etmiştir. 1426'da Kahire'de bulunmuş, 1430 sıralarında Osmanlı hizmetine girip sancakbeyi olmuş, 1437'de öldürülmüştür. Çelebi Sultan Mehmed'in damadı idi. Çelebi Sultan Mehmed, II. ibrahim Bey'le kardeşlerinin aynı zamanda ikinci derecede amcaları olur. II. İbrahim Bey de kardeşi İsa Bey gibi Çelebi Sultan Mehmed'in damadı olmuştur. Bütün bu içli, dışlı akrabalık, Osmanlı-Karaman rekabetini, hatta düşmanlığını söndürmekten uzak kalmıştır. II. Mehmed'in kızı Karamanoğlu II. İbrahim Bey'le evlenmiştir. 40 yıl tahtta kalan II. İbrahim, Konya Kavalası'nda (Kavele/Gavele) ölmüştür. 1437'de kayınbiraderi II. Sultan Murad, Konya'ya gelmiştir.

II. İbrahim Bey'in son zamanlarında, yani Fatih çağında devlet, iyice Osmanlı nüfuzuna düşmüştür. Fatih, II. İbrahim'in bir kızı ile 1458 sıralarında evlenmiştir. II. İbrahim'in 7'si ana tarafından Osmanoğlu olan 10 oğlu vardı: İshak, Pir Ahmed, Kasım, 1446 başlarında ölen Alaeddin, Karaman, Süleyman, Nure Sufi, Yakub, Küçük Mustafa ve Mehmed Beyler. İlk üç oğlu İshak, Pir Ahmed ve Kasım Beyler, birbirini müteakıb tahta geçmişlerdir.

İshak Bey, 40 yıl babasının veliahdı ve tahta geçmeden Silifke beyi idi. Birkaç aylık bir saltanattan sonra Fatih'in büyük düşmanı ve rakibi Uzun Hasan Bey'e iltica etmiştir. 1465'te Diyarbakır'da ölmüştür. Oğlu ve zevcesi, 1471'de Osmanlılar'a esir düşmüştür. Yerine geçen kardeşi Pir Ahmed Bey, Konya'yı başkent yapıp 5 yıl saltanat sürmüştür. Otlukbeli meydan muharebesinde Fatih'in karşısında ve Uzun Hasan'ın safında idi. Kızı Halime Hatun, 1508'de ölmüştür. Yerine geçen Kasım Bey, bir Osmanlı sancakbeyi derekesine düşmüş, saltanat yıllarının çoğu da ülkesinden uzakta, taht müddeisi sıfatıyla geçmiştir. 1464'te o da ağabeyi İshak Bey'le beraber Uzun Hasan Padişah'a iltica etmişti. O da Otlukbeli'nde Uzun Hasan'ın safında yer almıştır. 1482-1483'te Osmanlılar'm İçel sancakbeyi olmuştur.

Kasım Bey'in yerine damadı Turgutoğlu Mahmud Bey geçmiş ve Osmanlılar'ın İçel sancakbeyi olarak 4 yıl İçel'de hüküm sürdükten sonra burada da tutunamayıp 1487'de Memlukler'e iltica etmiş, böylece II. Sultan Bayezid'in ilk yıllarında, Karaman meselesi tamamen kapanmış, Türkiye'nin birliği mevzuunda Osmanoğulları, büyük bir adım atmışlardır. Kasım Bey'in 3 de oğlu vardı.

"Taht-ı Karaman" denen merkezi Konya olan Karaman eyaleti yani beylerbeyiliği, önceleri en seçkin Osmanlı şehzadelerine verilmiş, bu şehzadeler "Taht-ı Karaman'a oturmuş" yani Karaman kralı olmuşlardır. Bunlar, Fatih'in büyük oğlu ve veliahdı Şehzade Mustafa, Fatih'in küçük oğlu Şehzade Cem, II. Bayezid'in büyük oğlu ve veliahdi Şehzade Damad Abdullah, II. Bayezid'in oğullarından anası Karaman prensesi olan Şehzade Şehenşah ve bunun oğlu Şehzade Mehmed-Şah'tan ibarettir. Daha sonra Karaman eyaleti, hanedan dışından beylerbeyilere verilmiştir. İmparatorluğun sonuna kadar, Tanzimat'tan sonra Konya vilayeti (eyaleti) denen Karaman beylerbeyiliği, aşağı yukarı tarihi Karaman beyliğinin sınırlarına tekabül ediyordu.

Karamanoğulları (Tarih Sırasına Göre)

1. Nure Sufi Bey (başkenti: Ereğli) (1250?-1256?) 2. Kerimeddin Karaman Bey (Başkenti: Ermenek) (1256?-1261) 3. Şemseddin I. Mehmed Bey (1261-1283) 4. Güneri Bey (1283-19.IV.1300) 5. Bedreddin (Mecdeddin) Mahmud Bey (19.IV. 1300-308) 6. Yahşı Han Bey (1308-1312=4) (Başkenti: Konya) 7. Bedreddin I. İbrahim Bey (1312-1333-21+1348-1349) 8. Alaeddin Halil-Mirza Bey (1333-1348) 9. Fahreddin Ahmed Bey (1349-2.1.1350) 10. Şemseddin Bey (2.1.1350-1351) 11. Hacı Sufi Burhaneddin Musa Bey (Başkenti: Mut) (1351-1356) 12. Seyfeddin Süleyman Bey (1356-1357) 13. Damad I. Alaeddin Ali Bey (1357-1398) 14. Sultanzade Nasıreddin (Gıyaseddin) II. Mehmed Bey (1398-1399-l 15. Damad Bengi II. Alaeddin Ali Bey (1418-1419=l+1423-1424) 16. Damad II. İbrahim Bey (1424-1464) 17. Sultan-zade İshak Bey (1464) 18. Sultan-zade Pir-Ahmed Bey (1464-1469=5) 19. Kasım Bey (1469-1483=14) 20. Turgutoğlu Mahmud Bey (1483-1487=4)




Karamanoğlu Beyliği 13. yüzyılda, Konya ve civarında hüküm süren, 1487 senesine kadar devam eden büyük Türk beyliğine verilen isim. Karaman aşireti, Oğuzlar'ın Avşar boyuna mensuptur.

Türkiye Selçuklu sultanı Birinci Alaeddin Keykubad (1219-1237), Türkmen aşiretlerini Bizans ve Kilikya hudutlarına yerleştirmişti. Bu sırada, 1228 senesinde Kilikya, Ermenilerden alınınca, Ermenek taraflarına da Karaman aşireti yerleştirildi. O zaman, Karaman aşiretinin beyi Sadeddin oğlu Nüre Sufi idi. Türkmenler üzerinde nüfuz sahibi olan Nüre Sufi, Hıristiyanlara ait yerleri zaptederek topraklarını genişletti. Ölüm tarihi bilinmeyen Nüre Sufi’den sonra oğlu Kerimüddin Karaman, aşiret beyi oldu. Bu sıralarda Türkiye Selçukluları Devleti, Moğol-İlhanlıların kontrolüne girmişti.

Karaman Bey; Ermenek, Mut, Gülnar, Mer’a ve Silifke kalelerini muhasara etti. Ermenek’i ele geçirdi. Sahip olduğu topraklarda, serbestçe hareket ediyordu. Bundan dolayı Türkiye Selçuklu sultanı Dördüncü Kılıç Arslan, Karaman Beyin hadise çıkarmasından çekinerek ona, Larende (Bugünkü Karaman) Kalesini ikta olarak verdi. Aynı zamanda kardeşi Bunsuz da, Selçuklu sultanının sarayında “candar” yani muhafız olarak görevlendirildi. Fakat, uç beylerinden bazılarının cezalandırılmasından endişelenen ve bir gün sıranın kendilerine geleceğini düşünen Karaman Bey, beraberinde kardeşi Zeynül-Hac ve Bunsuz olduğu halde, 20.000 kişilik bir kuvvetle Konya üzerine yürüdü. Ancak, Gevele Kalesi önünde yapılan muharebede Selçuklu veziri Muinüddin Pervane, Karamanlıları mağlup etti. Karaman Beyin kardeşleri Zeynül-Hac ve Bunsuz yakalanarak Konya’da idam edildi.

Karaman Beyin, 1262 senesinde vefatı üzerine, Sultan Dördüncü Kılıç Arslan, bunun oğullarını Gevele Kalesine hapsettirdi ise de, Vezir Muinüddin Pervane’nin müdahalesi ile serbest bıraktı. Kardeşlerden en büyüğü olan Şemseddin Birinci Mehmed Bey, Ermenek tımarına sahip olarak Karaman Beyi oldu. Mehmed Bey, aşiret reisi olduktan bir süre sonra isyan eden Hatiroğlu ile birleşerek Selçuklulara karşı faaliyete geçti ve Bedreddin Huteni komutasında üzerine gönderilen Selçuklu-İlhanlı ordusunu, Göksu Derbendinde, ani bir taarruzla bozguna uğrattı. Daha sonra Konya üzerine yürüyerek, Cimri lakabı verilen Alaeddin Siyavuş’u Selçuklu sultanı ilan etti. Mehmed Bey, yanında Alaeddin Siyavuş olduğu halde, 1277 senesi Mayıs ayının on ikisinde Konya’ya girdi ve Siyavuş’un veziri oldu. Toplanan divanda Türkçe'den başka dil kullanılmamasına karar verdi. Bir süre sonra Akşehir ve civarında Sahib Ataoğulları idaresindeki bir orduyu yendi. Bu sefer dönüşü Konya’ya sokulmayan Karamanoğlu Mehmed Bey, Ermenek’e çekilmek mecburiyetinde kaldı. Bu sırada Sahib Cüveyni komutasındaki Selçuklu-İlhanlı ordusu, Konya’ya geldi. Bu ordu ile yaptığı çarpışmada yakalanarak bazı kardeşleri ile birlikte öldürüldü (1277). Bu hadise, bir süre için Karamanlıları sindirdi.

Mehmed Beyin yerine, kardeşi Güneri Bey geçti. Bu da, Selçuklu şehzadeleri arasındaki saltanat mücadelesinde büyük rol oynadı. Güneri Bey, 1286 senesinde Tarsus üzerine yürüdü. Aynı sene İlhanlılar, Larende ve havalisini tahrip ettiler. Güneri Bey, dağlara çekildi. Karamanoğulları, bu tarihten sonra Moğollarla bazen anlaştılar, bazen savaştılar. Güneri Bey, 1300 senesinde vefat edince, yerine kardeşi Mahmud Bey geçti. Mahmud Bey, 1308 senesinde, Ermenilerle savaşırken öldü. İki oğlu arasında çıkan ihtilaflar, beyliğin birliğini sarstı ve beylik, Memlüklar'ın tesir sahasına girdi. Bu sırada beyliğin başına Yahşi Bey geçti. Yahşi Bey zamanında Karamanoğulları, tekrar Konya’ya hakim oldu. Anadolu beylerinin kendi başlarına hareket etmeleri üzerine, İlhanlı Valisi Emir Çoban idaresindeki Moğol ordusu, Anadolu’ya girdi (1314). Emir Çoban, Konya’yı Karamanoğullarının elinden aldı. Yahşi Beyin ölümü üzerine Karamanoğullarının başına Bedreddin Birinci İbrahim geçti. Karamanlılar, bunun zamanında da Konya’ya hakim oldular. Bedreddin İbrahim, 1319 senesinde Tarsus Ermenileri üzerine sefer düzenleyerek bazı yerleri ele geçirdi. İlhanlıların Anadolu Valisi Timurtaş’ın 1327 senesinde Mısır’a kaçması üzerine, diğer Anadolu beyleri gibi, Karamanoğulları da serbestçe hareket etmeye başladılar.

İlhanlıların çöküşü ile Karamanlılar hudutlarını genişletmeye devam ettiler. 1328 senesinde Gevele Kalesine kadar ilerlediler. Beyşehir’e hakim oldular. 1333 senesinde Birinci İbrahim Bey, beylikten çekilerek yerini, kardeşi Alaeddin Halil Beye bıraktı. Bu beyin vefatından sonra, yeniden Birinci İbrahim Bey, Karamanlıların başına geçti. Ölümü üzerine yerini oğullarından Fahrüddin Ahmed bey aldı. Beyliği çok kısa süren Ahmed Bey, Moğollarla savaşırken öldü (1350). Bundan sonra kardeşleri Süleyman ve Şemseddin beyler, kısa süreler ile başa geçtiler. Karamanoğulları Beyliğinde bu iki kardeşi, Burhaneddin Musa Bey takip etti. Bu bey, hastalığı yüzünden Seyfeddin Süleyman ile Karaman Beyi, Larende’ye göndererek kendisi Mut’a çekildi. 1356 senesinde, Musa Beyin yerine Süleyman Bey geçti. Beş sene kadar saltanat süren Süleyman Bey, Sivas Emiri Eretnaoğlu Mehmed Bey tarafından bir hileyle öldürüldü (1361). Bundan sonra, Ebü’l-Feth lakabını taşıyan Alaeddin Ali Bey, Karamanlıların başına geçti.

Alaeddin Ali Bey, başa geçer geçmez, Osmanlılar'la münasebet kurdu. Ali Bey, faal, mücadeleci ve azim sahibi bir hükümdardı. Osmanlı Sultanı Murad Hüdavendigar’ın kızı Nefise Sultan ile evlenerek iki sülale arasında akrabalık tesis etti. Osmanlıların Anadolu’ya yayılmalarından ve beylikleri elde etmelerinden çekinen Alaeddin Ali Bey, Eretnaoğulları ve diğer Türk beyleri ile bir ittifak kurma gayretine düştü. Fakat Sultan Birinci Murad’ın aldığı yerinde tedbirler, bu gayretleri neticesiz bıraktı. Alaeddin Ali Bey, daha sonra Kıbrıslıların elinde bulunan Gorigos (Kız Kalesi) üzerine yürüdü ve kaleyi muhasara etti. Kendisini bu sefere teşvik eden Moğol kumandanı Yelboğa Nasıri’nin muhasara sırasında ölümü üzerine, Karamanlılar muhasarayı kaldırarak geri çekildiler. Alaeddin Ali Bey, daha sonra komşu beyliklerin arazisinden bazı yerleri zaptetti. 1376 yılında Kayseri’yi muhasara edince, Eretnaoğlu Ali Bey Sivas’a çekildi. Fakat Eretnaoğlunun veziri Kadı Burhaneddin, Alaeddin Ali Beyi geri çekilmek zorunda bıraktı.

Alaeddin Ali Bey, kayınpederi ve Osmanlı Sultanı Birinci Murad Hanın, Rumeli’de fetihlerde bulunmasından faydalanarak, Osmanlılara ait olan Beyşehir’i ele geçirdi. Bunun üzerine, Rumeli’den Anadolu’ya geçen Sultan Murad Han, yaptığı muharebede Karamanoğullarını mağlup ederek, Konya’yı muhasara etti ise de, Kızı Nefise Hatunun ricası ile, aldığı yerleri iade ederek barış yaptı (1386). Bu sulh, 1389 senesinde, Sultan Murad Hüdavendigar’ın Kosova Savaşı'nda şehid olması üzerine, Karamanlılar tarafından bozuldu. Alaeddin Bey, tekrar Osmanlı topraklarına girdi. Bu durum karşısında, Osmanlı sultanı olan Yıldırım Bayezid Han, Batı Anadolu’ya geçerek, Saruhan, Aydın ve Menteşe beyliklerini Osmanlı topraklarına ilhak ettikten sonra, Karamanoğlu Alaeddin Ali Beyi mağlup ederek, tekrar barışa mecbur etti. Daha sonraki senelerde, Timur Han'ın Doğu Anadolu’ya hakim olmasıyla, Alaeddin Ali Bey, ona tabi oldu. İki düşman arasında kalan Kadı Burhaneddin, Karamanlılara karşı harekete geçti ve 1396 senesinde Konya önlerine kadar gelerek, beylik topraklarının bir kısmını ele geçirdi. Bu hadiseden iki sene kadar sonra Alaeddin Ali Bey, Osmanlı Sultanı Yıldırım Bayezid Hanın Rumeli Seferinde olmasından faydalanarak, tekrar Osmanlı topraklarına girdi ve Ankara’ya baskında bulundu. Bu olay üzerine Yıldırım Bayezid Han, büyük bir ordu ile Karaman seferine çıktı. Arpaçay Muharebesinde, Karaman ordusunu bozguna uğrattı. Alaeddin Ali Beyin Konya’ya sığınması üzerine, Yıldırım Bayezid Han, Konya’yı muhasara etti. On günlük bir muhasaradan sonra Konya halkı, şehri Sultan Bayezid’e teslim etti. Alaeddin Bey, yakalanarak öldürüldü. Böylece, Karaman Beyliğinin toprakları Osmanlılara geçerek, beylik sona erdi (1398). Yıldırım Bayezid, kız kardeşi Nefise Hatun ile iki oğlu Ali ve Mehmed Beyleri Bursa’ya gönderdi. Bu iki kardeş, Ankara Savaşı sonuna kadar burada kaldılar.

Yıldırım Bayezid’in 1402’de Ankara Savaşında, Timur’a yenilmesi üzerine, Karamanoğullarından Mehmed ve Ali Bey, Bursa’da hapisten çıkarıldı. Timur Han, Karaman Beyliğinin başına Alaeddin Beyin büyük oğlu Mehmed Beyi geçirdi. Kardeşi Ali Bey, ona tabi olarak Niğde emiri oldu. Mehmed Bey, fetret devrinde, Osmanlı şehzadeleri arasındaki taht mücadelelerinden istifade etmesini bildi. Sultan Çelebi Mehmed Hanın müttefiki Germiyanoğlu Yakub Beyin arazisine girdi. Bursa üzerine yürüyüp şehri tahrip etti (1413). Buna karşılık olarak Çelebi Mehmed Han da, Karamanoğulları arazisine girdi ve 1414 senesinde Konya önlerinde Mehmed Beyi mağlup etti. Mehmed Bey, çok geçmeden tekrar Osmanlı topraklarına girdi. Fakat, Bayezid Paşa karşısında bozguna uğrayıp, esir düştü. Sultanın huzuruna getirilen Karamanoğlu Mehmed Bey özür dileyince, 1415 senesinde sulh yapıldı. Antlaşmaya göre, Osmanlılar, zaptettikleri Akşehir, Beyşehir ve Seydişehir’e hakim oldular.

Ramazanoğlu Ahmed Bey, Timur Hanın Anadolu’da bulunduğu sırada, Karamanoğullarına ait Tarsus şehrini ele geçirip, Memlük Sultanı Melik Müeyyed Şeyh adına hutbe okuttu. İki sene sonra Mısır ve Şam emirleri arasındaki ihtilaftan istifade eden Mehmed Bey, oğlu Mustafa Bey kumandasında bir ordu ile Tarsus’u tekrar ele geçirdi. Bu durum Memlük Sultanıyla arasının açılmasına sebep oldu. Memlük Sultanı Müeyyed, oğlu İbrahim kumandasında bir orduyu Anadolu’ya gönderdi. Mehmed Bey, Memlük kuvvetlerinin Niğde, Konya Ereğlisi ve Larende’yi zaptetmesi üzerine Taşeli’ne kaçtı. Karamanoğulları toprakları Memlük Devleti'nin himayesinde olarak, Mehmed Beyin kardeşi ve Niğde emiri Ali Beye verildi. Bu hadiselerden sonra, Karamanoğlu Mehmed Beyin Kayseri’yi ele geçirme teşebbüsü neticesiz kaldı. 1420 senesinde yapılan muharebede, Ramazanoğlu Nasıreddin Mehmed Bey tarafından esir alınarak Kahire’ye gönderildi ve burada hapsedildi.

Mehmed Beyin büyük oğlu İbrahim Bey, Osmanlılara sığındı. Osmanlıların yardımı ile Konya ve Larende’yi ele geçirdi. Amcası Ali Beyi, tekrar Niğde’ye çekilmek zorunda bıraktı. Osmanlıların, Karamanoğullarının iç işlerine müdahalesini hoş karşılamayan Memlük Sultanı, Mehmed Beyi serbest bıraktı. Mehmed Bey, başa geçer geçmez, Osmanlılara karşı cephe aldı. Hamidoğlu Osman Bey ile anlaşarak Antalya üzerine bir sefer düzenledi. Antalya Muhafızı Hamza Bey, şehri kahramanca müdafaa etti. Muhasara sırasında Mehmed Bey, isabet eden bir top güllesiyle öldü (1423). Bu sefere katılan İbrahim Bey, babasının cenazesini alarak Larende’ye çekildi. Kardeşi Alaeddin Ali Bey ise, Antalya’ya sığındı. Böylece, ikinci defa Karaman tahtına çıkan İbrahim Bey, Osmanlıların yardımı ile amcası Ali Beyi tekrar Niğde’ye çekilmeye mecbur etti. Fakat, daha sonra Osmanlılarla olan dostluğu bozdu. Kendisini kuvvetli hissedince beyliğin üzerindeki Memlük nüfuzuna da son verdi. Memlüklar, İsa Beyi, kardeşi İbrahim’e karşı destekledilerse de muvaffak olamadılar. İsa Bey, Kahire’ye kaçtı. İbrahim Beyin zamanında Karamanoğulları, en parlak devirlerini yaşadılar. Osmanlılar aleyhine ittifak yapan İbrahim Bey, 1433 senesinde Macarların, Osmanlılara saldırmasını fırsat bilerek Beyşehir’i aldı. Osmanlı sultanı, Rumeli’de Macarları yendikten sonra Karamanoğlu İbrahim Bey üzerine yürüdü. Konya’ya kadar birçok şehri zaptetti. İbrahim Beyin sulh isteği, aldığı yerleri geri vermek ve bir daha antlaşmaya aykırı harekette bulunmamak şartıyla kabul edildi.

Diğer taraftan, Memlük Sultanlığı ile Dulkadiroğulları arasındaki ihtilaftan faydalanan İbrahim Bey, Kayseri’yi ele geçirdi. Bu durum, Osmanlılarla Memlükların arasını açtı. Kayseri’den sonra Osmanlı topraklarına giren ve Amasya Kalesini muhasara eden İbrahim Beye karşı, Sultan İkinci Murad Han, kendisinden yardım isteyen Dulkadiroğlu Süleyman Beye yardımcı kuvvet gönderdiği gibi, Tokat sancak beyine de bu kuvvetlere katılarak Kayseri’yi zaptetmelerini emretti ve şehir 1436 senesinde alındı. Bundan sonra İbrahim Beyin kardeşi olan ve Osmanlıların yanında bulunan İsa Bey, Karaman arazisine yaptığı akınlarda Akşehir’i ele geçirdi. Karamanoğlu üzerine yapılan akınların birinde, İsa Bey öldü. 1437 senesinde İbrahim Beyin, Osmanlı Devleti ile sulh yapması üzerine, Anadolu’da sükünet hasıl oldu.

İbrahim Bey, 1444 senesine kadar, Osmanlı Devletine karşı hiçbir harekette bulunmadı. Fakat Osmanlılar Sofya’ya kadar inen Haçlı kuvvetlerini karşılamaya gittiklerinde, Osmanlı Devletini arkadan vurmakta da tereddüt etmedi. Karamanoğlu kuvvetleri, Ankara ve Kütahya’ya kadar olan yerleri tahrip ettiler. Sultan Murad Han, Macarları mağlup ettikten sonra, Anadolu’ya geçerek, Karamanoğulları üzerine büyük bir sefer düzenledi. İslam aleminde suçlu duruma düşen ve çaresiz kalan İbrahim Bey, yemin vermek suretiyle, ağır şartlar altında, Osmanlı Devleti ile sulh yaptı. Bu ahidnamede İbrahim Bey, her sene, bir oğluyla kendi askerini Osmanlı Devleti hizmetine göndermeyi taahhüt ediyordu. Edirne-Segedin antlaşması bozulup, Haçlılar, taarruz ederek Varna önüne geldikleri zaman, İbrahim Bey yeminine sadık kalarak, antlaşmaya aykırı bir harekette bulunmadı. İkinci Kosova Savaşı'nda (1448) Haçlılara karşı Osmanlı ordusuna yardımcı kuvvetler gönderdi.

Hıristiyanlara karşı yapacağı bir seferin, üzerindeki kötü intibaı sileceğini hesaplayan İbrahim Bey, henüz Kıbrıslıların elinde bulunan Gorigos’a taarruza karar verdi ve 1448 senesinde, Gorigos’u fethetti. 1451 senesinde, Osmanlı tahtına Sultan İkinci Mehmed Han'ın (Fatih) geçmesi, İbrahim Beye yeni ümitler vermişti. Fakat, Sultan Mehmed’in Karaman üzerine yürümesi, onu tekrar barışa mecbur etti. İstanbul’un fethi hazırlıkları sırasında Karamanoğulları, Venediklilerle ticaret antlaşması yaptılar. Aslında antlaşmada zikredilen düşman, Osmanlı Devletiydi. İbrahim Bey, 1456 senesinde Tarsus, Adana ve Külek taraflarını ele geçirmek için sefer düzenleyince, Memlüklar, bir ordu göndererek Karaman topraklarını tahrip ettiler. İbrahim Bey, Fatih Sultan Mehmed’in Kastamonu ve Trabzon seferlerinde, antlaşma gereğince oğlu kumandasında asker yolladı (1461).

İbrahim Beyin son günleri ıstırap içinde geçti. Oğulları, sağlığında Karaman tahtına geçebilmek için, mücadeleye başladılar. İbrahim Bey, büyük oğlu İshak Beyi veliaht ve İçel valisi yapmıştı. İshak Bey, babasının sağlığında idareyi bizzat ele aldı. Fakat, taht mücadelesinde babasıyla beraber Kavala Kalesine çekildi. Diğer oğlu Pir Ahmed, Konya’da hükümdarlığını ilan etti. Bu sırada İbrahim Bey, Kavala’da öldü. İshak Beye rakip olarak Pir Ahmed’in çıkması; Osmanlı, Memlük ve Akkoyunlu devletlerinin, beyliğin iç işlerine karışmalarına sebep oldu. Neticede Pir Ahmed, Osmanlıların yardımını sağlayarak Antalya Valisi Hamza Beyin kuvvetleriyle Karaman’a girdi. İshak Bey, yenilerek Silifke’ye çekildi ve yardım için Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan’ın yanına gitti. Pir Ahmed, Karamanoğullarının başına geçince, Osmanlılara yardımları karşılığında Beyşehir ve Ilgın’ı verdi. Fakat, Ahmed Beyin bir süre sonra Akkoyunlu ve Venediklilerle anlaşması, Fatih Sultan Mehmed Hanın Karaman üzerine sefere çıkmasına sebep oldu. Osmanlı kuvvetleri Konya’yı aldı. Ahmed Bey, Larende önlerinde Mahmud Paşa'ya yenilerek Tarsus’a kaçtı. Fatih Sultan Mehmed, oğlu Şehzade Mustafa’yı, Karaman vilayetine tayin etti ise de, Karaman’ın yerli halkı, beylerine sadıktı. Pir Ahmed Bey, kardeşi Kasım Beyle barışarak Karaman Beyliği için beraberce mücadele etti. Akkoyunlu Uzun Hasan ve Venediklilerin teşebbüsleri, Karaman topraklarının Osmanlılar tarafından ele geçirilmesini önleyemedi. Osmanlılar, Otlukbeli Savaşı'nda Uzun Hasan’ı yendikten sonra, Karamanoğlu topraklarına tamamıyla sahip oldu. Gedik Ahmed Paşa, önce Ermenek, sonra da Mennan Kalesini ele geçirdi ve Silifke’yi zaptetti. Şehzade Mustafa da Develi-Karahisar’ı teslim aldı. Bu sırada Pir Ahmed öldü ve Karamanoğullarının başına Kasım Bey geçti. Kasım Bey devrinde, bütün mücadelelere son verildi.

Karaman valiliğine gönderilen Şehzade Cem Sultan, Karaman beyleri ile dostluk tesis ederek, onların kalbini kazandı. Karamanoğullarının son varisi olan Kasım Bey, Karaman valisi tayin edilen Şehzade Cem Sultan ve Sultan İkinci Bayezid Han ile anlaşarak, Osmanlı himayesinde, ölüm tarihi olan 1483 Şubatına kadar, İçel taraflarında hüküm sürdü. Onun ölümü ile, Karamanoğulları Beyliği sona erdi. Kasım Beyin damadı Turgut’un oğlu Mahmud Bey, 1487 senesine kadar İçel’de sancak beyliği yaptı. Onun, beyliği yeniden ihya etme faaliyetlerine karşılık, üzerine kuvvet gönderildi. Karşı duramayan Mahmud Bey tutunamayıp, Memlüklara sığındı, Karamanoğulları toprakları Sultan İkinci Bayezid devrinde, bütünüyle Osmanlı Devleti sınırları içine alındı.

Karamanoğulları, Anadolu beyliklerinin, Osmanoğullarından sonra en mühimi, en büyüğü, en kudretlisi ve en devamlısıdır. Konya’yı, yani Türkiye Selçukluları’nın merkezini elinde tutan Karamanoğulları, kendilerini Selçukluların halefi saymışlardır. Fakat Osmanoğullarının, manevi, siyasi ve jeopolitik durumları, gazalarının kazandırdığı itibar ve hükümdarlarının emsalsiz dehası karşısında, bu iddiaları, hayalden öteye gidememiştir. Karaman-Türkmen Beyliği, 1250 senelerinden 1487 yılına kadar, yaklaşık iki yüz otuz yedi sene hüküm sürmüştür.

Kültür ve medeniyet: Karamanoğullarının siyasi ve ticari ehemmiyeti, memleketlerinin coğrafi durumuna göreydi. Bunlar, kuvvetli düşmanları karşısında sarp yerlere çekilerek korunurlar, tehlike geçince tekrar İçel ve Larende taraflarına gelirlerdi. Karaman Beyliğinin ilk hükümet merkezi, Ermenek’ti. Sonraları toprakları genişleyince, Larende kasabasını uzun müddet merkez olarak kullandılar. Konya’yı ele geçirince, devlet merkezini buraya taşıdılar. 1463 senesinde, Konya Osmanlılara geçince, Larende’yi tekrar merkez yapan Karamanoğulları, ikiye bölündü. Bu zamanda, muvakkat olarak Niğde ve Silifke’yi de hükümet merkezi yaptılar. Karamanoğullarında, memleketin bütünü, baştaki bey ile ailenin diğer fertleri tarafından idare edildiğinden, bu beylikte hükümranlık, aileye münhasır idi ve beylerinin resmi ve umumi bir unvanı yoktu.

Şehabeddin Ömer, Mesalik-ül-Ebsar isimli eserinde, 14. asrın ilk yarısında, Karamanoğulları’nın 25.000 atlı ve 25.000 yaya askeri olduğunu kaydetmiştir. Bunlardan başka aşiret kuvvetlerinden de faydalanmışlardır.

Geçitler vasıtasıyla Konya’ya ulaşan ticaret yollarını kontrol eden Karamanlılar, Ceneviz ve Kıbrıs tacirlerinden aldıkları vergilerle, mühim bir gelir temin ediyorlardı. Lamos, Silifke, Anamur ve Manavgat gibi kendilerine ait limanlardan tahsil ettikleri gümrük resmi de belli başlı gelirlerindendi.

Karamanoğullarının Ermenek, Anamur, Larende, Aksaray, Niğde ve Konya’da inşa ettirdikleri mimari eserler, Selçuklu sanatının takipçisi olduklarını göstermektedir. Karaman’da Nefise Sultan tarafından Mimar Nüman bin Hoca Ahmed’e yaptırılan Hatuniye Medresesi, Selçuklu mimari tarzının özelliklerini taşır. Yine Karaman’da 1388 senesinde yaptırılan Alaeddin Bey Kümbeti, kesme taştan on iki köşeli olup, üzeri yivli konik bir külah ile örtülüdür. Bu eser, Selçuklu mimarisi tarzından farklı bir üslupla yapılmıştır. Karamanoğulları, ayrıca birçok yerde cami, medrese, han ve kervansaraylar inşa ettirmiştir. Niğde’de Ak Medrese, Zinciriye Medresesi, Aksaray Ulu Cami; Karaman’da İbrahim Bey İmareti, Nefise Sultan Camii, Aktekke Camii; Ermenek’te Havasıl Camii ile Ulu Cami ve Tol Medrese; Konya’da Nasuh Bey Dar-ül-Huffazı, Has Bey Dar-ül-Huffazı ve Hasbeyoğlu Mescidi, Karamanoğlu beyleri tarafından yapılmış eserlerdir.

Çini sanatı, Türkiye Selçukluları zamanında zirveye çıkmış, Karamanoğulları zamanında da bu durumunu muhafaza etmiştir. Alçı sanatı da aynı kuvvetle devam etmiştir. Karamanoğullarından Alaeddin Ali Bey ve haleflerinin, gümüş sikkeleri görülmektedir. [ALINTI]

Karamanoğulları (Tarih Sırasına Göre)

1. Nüre Süfi Bey (başkenti: Ereğli) (1250?-1256?) 2. Kerimeddin Karaman Bey (Başkenti: Ermenek) (1256?-1261) 3. Şemseddin I. Mehmed Bey (1261-1283) 4. Güneri Bey (1283-1300) 5. Bedreddin (Mecdeddin) Mahmud Bey (1300-1308) 6. Yahşı Han Bey (1308-1312) (Başkenti: Konya) 7. Bedreddin I. İbrahim Bey (1312-1333, 1348-1349) 8. Alaeddin Halil Mirza Bey (1333-1348) 9. Fahreddin Ahmed Bey (1349-1350) 10. Şemseddin Bey (1350-1351) 11. Hacı Süfi Burhaneddin Musa Bey (Başkenti: Mut) (1351-1356) 12. Seyfeddin Süleyman Bey (1356-1357) 13. Damad I. Alaeddin Ali Bey (1357-1398) 14. Sultanzade Nasıreddin (Gıyaseddin) II. Mehmed Bey (1398-1399) 15. Damad Bengi II. Alaeddin Ali Bey (1418-1419, 1423-1424) 16. Damad II. İbrahim Bey (1424-1464) 17. Sultanzade İshak Bey (1464) 18. Sultanzade Pir Ahmed Bey (1464-1469) 19. Kasım Bey (1469-1483) 20. Turgutoğlu Mahmud Bey (1483-1487)

Karesioğulları

Karesi Beyliği, Karesioğulları Beyliği, Karasi Beyliği veya Karasioğulları Beyliği, Anadolu Selçuklu Devleti'nin gerilemesinden sonra Oğuz boyları tarafından Balıkesir-Çanakkale ve Bergama yöresinde kurulan Anadolu Türk Beyliğidir. Bu yöredeki ilk Türk devletidir.



Karesi Beyliği, komşusu olan Osmanoğulları Beyliği'nin genişlemesiyle bu beyliğe katılmıştır. Böylece Osmanlı hakimiyetine katılan ilk beylik olmuştur. İlerleyen dönemlerde Osmanlı Devleti içinde bu bölgede Karesi Sancağı kurulmuştur. Karesi beylerinin ve ileri gelen şahıslarının, Osmanoğullarının egemenliği altına girmelerini takiben, Osmanlı Devleti'nin Rumeli topraklarında yayılmasında büyük katkıları olmuştur. Balıkesir ili Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarına kadar idari taksimatta Karesi ismini taşımıştır.

Etimolojisi

Beyliğin adının esasının Karesi (?? ? ??) veya Karası (?? ? ??) mi olduğu ve bu kelimesinin Kara-izi (?? ? ??? ?) ya da Kara İsa (?? ? ???) kelimelerinin yumuşaması ile mi oluştuğu tam olarak bilinmemektedir.
O dönemde bölgeyi dolaşan İbn Battuta, bu beyliğe "Memleket-i Akirus" demektedir. Bu yüzden Akirus kelimesinden çıkmış olabileceği de ileri sürülmektedir. Akirus "Achirus" İslam öncesi bu toprakların adlarından biridir.
karesi beyliği'nin kurucusu, melik danişment gazi'nin soyundan gelen kalem bey oğlu karesi bey'dir. selçuklular tarafından bizans ucuna yerleştirilen bu beyler, germiyanlılarla beraber fetihlerde bulunmuşlardır. balıkesir ve çevresininin bizans'tan alınmasıyla beylik kurulmuştur. 1302 tarihinden itibaren ele geçirilen bergama, edremit, susurluk gibi bölgenin mühim yerleşmelerine çok sayıda türkmen yerleştirilmiştir. karesi bey'in oğulları demirhan ve yahşi bey, beyliği edremit ve balıkesir olmak üzere iki kol hâlinde yönetmişlerdir. kısa ömürlü olan beylik orhan bey tarafından ortadan kaldırılmıştır (1359). hacı il bey, evrenos bey gibi beyliğin ileri gelenleri osmanlılara katılarak büyük hizmetlerde bulunmuşlardır.





KARASİ (KARESİ) OĞULLARI BEYLİĞİ

Cami-üd-Düvel'de Karesi Oğulları Beyliği'ne aid olarak Balıkesir, Aydıncık, Bergama, Edremid, Kemer Edremid (Burhaniye) Pınarhi-sar, İvrindi, Ayazmend (Altınova) Bigadiç, Mendehorya, Sındırgı, Gördes, Demirci, Kızılca Tuzla (Ayvacık) Başkelenbe, Fırt (Susurluk) kasabalarını saymaktadır; fakat bunlardan Gördes ile Demirci'nin Saruhanoğulları'nın şehirlerinden olduğu eserleriyle malûm olduğundan Müneeccimbaşı Osmanlılar zamanındaki sancak teşkilâtını göstermiştir. Müneccimbaşı'nm gösterdiği diğer şehirler Karesioğulları Beyliği'ne aid olduğu gibi eski Eolya bölgesindeki Bayramiç, Ezine ve Trova mıntakası da Karesi oğulları'na aitti.


Bizans kaynakları Trova taraflarına sahip olan Karesioğlu Süleyman Bey'den bahsetmektedirler. Bunun Demir-han'ın oğlu olması hatıra geliyor; Orhan Gazi'nin Balıkesir ve havalisini işgalden sonra Süleyman Bey Trova taraflarında tutunmuştur; hattâ düşmanlarına karşı Umur Bey'in bir ara yardımından mahrum kalan Kantagüzen 1343'de Karasıoğlu Süleyman Bey'in Gelibolu'ya sevkettiği yaya ve atlı kuvvetler sayesinde durumunu düzeltmişti. Süleyman bey Bizans kumandanlarından Vat as (Vatatzes)in damadı olup Kantagüzen'e muhalif cephe almış olan kayınpederine de yardımda bulunmuştu.
XIV. yüzyıl başlarında büyük ve küçük Mizya (Balıkesir havalisi ve Çanakkale tarafları) da kurulmuş olan beyliğin, adı kuran şahsa nisbetle Karesi Oğulları Beyliği adını almıştır.
Anadolu Selçukluları'nın inhilâli esnasında bu aileden olarak uç beyliği nde bulunmuş olan Kalem Bey ile oğlu Karesi Bey diğer Uc beyleri gibi Bizanslıların zararına olarak Batı Anadolu'yu istilâya başlamışlar ve takriben 1302'den sonra Bergama ve Balıkesir'i alarak Balıkesir'i yeni kurulan Beyliğine merkez yapmışlardır; İbn-i Batuta, şehrin Karesi Bey tarafından tesis edildiğini yazmaktadır.


Karasi bey Moğollardan kaçarak kendisine iltica eden halkı ve Ece Halil kumandasiyle Dobruca'dan gelen Sarı Saltuk türkmenleri'ni kendi arazisine yerleştirmek suretiyle işgal ettiği mıntakada Türk nüfusunu arttırdı. İbn-i Batuta 733 H. 1333 M. de Balıkesir'e geldiği zaman orada Karesioğlu Demirhan'ın hükümdar bulunduğunu ve kardeşi Yahşi han'ın da Bergama sultanı olduğunu beyan ediyor, îbn-i Batuta, Demirhan'ın halk tarafından sevilmediğini ve hayırsız bir adam olduğunu söylüyor. Aynı mütalea isim zikredilmeyerek Osmanlı kaynaklarında da vardır.


Mesalik-ül-Ebsar Demirhan'ın hem asker ve hem de şehirlerinin komşusu olan Orhan'dan ziyade olduğunu Rumlarla muvaffakiyetli deniz muharebesi yaptığını beyan etmiştir.
Bundan sonra Yahşi Bey'e dair şimdilik bir şey bilmiyoruz. Vefatı 1345'den evveldir.
1345'de Aydmoğlu Umur Bey, kara yoluyla Saruhanoğlu Süleyman bey de beraberinde olarak Çanakkale tarafından Kantagüzen'e yardıma gittiği -zaman beraberinde Karesioğlu Süleyman Bey de bulunuyordu. Bu kayıtlardan, Bergama'dan itibaren Çanakkale'ye kadar olan Karesi'nin sahil kısmının henüz Osmanlılara geçmeyip Karesi Oğulları Beyliği'ne ait olduğu anlaşılıyor. Karasioğulları Beyliği'ne dair şimdiye kadar ne bir eser ve kitabe ve ne de bir sikke ele geçmiştir.

Süleyman Bey 1357 senesinde de hayatta idi. Takvim-i Nücu-mî'deki kayda göre1 Karesi beyliğinin sahil kısmının zabtı Birinci Murad'ın cülusunu müteakip 763 H./1361 M. tarihindedir. Karasi Beyliği'nin Bergama hükümdarı, Karesioğlu Şuca-üddin Yahşi Bey'in onbeş şehir ve o kadar kaleye ve yirmi bin süvari askere ve donanmaya sahip olduğunu yazar. Yahşi Bey, 1341 ve 1342 senelerinde iki defa donanması ile Gelibolu yarımadasına asker çıkarmış ise de muvaffak olamayarak Kantagüzen ile anlaşmaya mecbur olmuştur.
Kalem Şah da denilen Kalem Bey ile oğlu Karesi'nin hangi tarihlerde vefat ettikleri belli değildir. Fakat bazı kayıtlara göre Karesi Bey'in 1328'den evvel öldüğü anlaşılıyor. Karasi Bey'in vefatından sonra Demirhan, Yahşi, Dursun isimlerindeki üç oğlundan Demirhan Balıkesir emîri olmuş ve kardeşi Yahşihan da Bergama beyliğinde bulunmuş ve Dursun Bey ise Osmanlı hükümdarı Orhan Gazi'nin yanına kaçmıştı. Karesi Bey'in türbesi Balıkesir'de ise de kitabesi yoktur. Belki babası Kalemşah'da orada medfundur.
Karesi ailesinin büyük ceddi onbirinci asrın ikinci yarısı içinde Orta Anadolu'da bir devlet kurmuş olan Melik Danişment Gazi'dir. Danişmendiye devleti Anadolu selçukileri tarafından ilhak edilince Danişment ailesine mensup Nizamüddin Yağıbasan oğullarından Zahirüddin İli, Muzafferüddin Mahmud ve Sinanüddin Yusuf Selçukilerin hizmetine girip emirlik etmişlerdir.
Osmanlılara iltica eden Dursun Bey, memleketinin bir kısım yerlerini Orhan'a terk etmek suretiyle Karasi hükümdarı olmak istemiş ve 1345'de Orhan Bey'le beraber Balıkesir üzerine gelmişler ise de Osmanlı kaynaklarına göre Demirhan Bergama'ya kaçmış ve Dursun bey kardeşiyle anlaşmak üzere Bergama kalesi önüne gelmiş ise de kaleden atılan bir okla maktul düşmüştür. Bunun üzerine Karasi Oğulları beyliği'nin Balıkesir1 ve diğer bazı yerleri ilhak olunarak Bergama'da muhasara altında bulunan Demirhan da kaleden çıkıp teslim olarak suçu affedilip Bergama ilhak edildikten sonra Bursa'ya. getirilmiş ve iki sene daha yaşadıktan sonra taundan vefat etmiştir (takriben 1347)





Karesi Beyligi'nin İlhaki


1340 yilina kadar Bizans topraklarinda fetih hareketlerine girisip sinirlarini genisleten Osmanli Devleti, fethedilen yerlere dogudan gelen Türkleri yerlestiriyordu. Bununla beraber Bizans topraklarinda genislemekte olan bir Türk devleti için bu kafi degildi. Çünkü Anadolu'da bulunan diger beyliklerin sinirlari, Osmanlilarin dogrudan dogruya bütün Bizansi çevirmesine imkân vermiyordu. Bu sebeple Karesi Beyligi topraklarinin alinmasi gerekiyordu. Bu, Bizanslilara karsi kazanilan zaferlerden daha önemliydi. Zira bu sayede Osmanlilar, Çanakkale'ye kadar gelerek, bogazin güney kiyilarini ellerinde bulunduracaklardi. Bu da ilk firsatta Avrupa'ya geçme imkânini saglayacakti. Böylece Orhan Gazi, Bizans'in taht kavgalarindan istifade edecek ve hatta topraklarina akinlar düzenleyip isgal edebilecekti. Gerçekten de batiya dogru açilip genisleyebilmek için sadece Istanbul Bogazina yaklasmak kâfi degildi. Ayni sekilde Çanakkale Bogazi'na da yaklasmak gerekiyordu. Zira sadece bir taraftan tutulan Marmara ile stratejik güç haline gelmek imkansizdi. Bu küçük iç deniz (Marmara) iki taraftan kiskaç içine alinmaliydi. Ancak bu sayede batiya geçilebilirdi. O dönemde batida Karesi ogullan vardi. Fakat bunlar, Çanakkale Bogazi'nin Asya yakasini elinde bulundurmanin stratejik nimetini takdir edebilecek deha ve imkâna sahip degillerdi. Bu arada Bizans da bütünüyle Güney Marmara'dan çekilmis degildi. Osmanlilar ile Karesiler arasinda Bizans'a ait bazi topraklar vardi. Osmanlilar, 741 (1342) tarihinde Ulubat, Mihaliç ve Kirmasti gibi yerleri Bizans'tan alip feth etmek suretiyle, merkezi Balikesir'de bulunan Karesiogullari Beyligi ile ayni hududlari paylasir oldular.
Bu siralarda Karesi Beyligi'nde çikan bir hadise, Orhan Bey'e Türklerle meskûn bulunan bu topraklarin zaptinda ilk firsati verdi. O zamana kadar Osmanlilar, sadece Bizans'la muharebe etmis ve ülkelerini özellikle Bizans Imparatorlarindan aldiklari yerlerle genisletmislerdi. Ne Osman ne de oglu Orhan, Küçük Asya'da bulunan diger beylere karsi hasmane bir tesebbüste bulunmamislardi.
Osmanli kaynaklarina göre Karesi Beyi'nin ölümünden sonra yerine oglu Demirhan geçmisti. Fakat kardesi Dursun Bey, buna muhalefet ederek veya biraderi tarafindan öldürülmekten korkarak Osmanlilara iltica etmisti. Beyligin basina geçen Demirhan'in fena ve kötü hareketlerinden dolayi Karesi ileri gelenleri (ümera), Haci Ilbeyi vasitasiyle Orhan Bey'in sarayinda bulunan Dursun Bey'i hükümdar olmak için tesvik ederler. O da Osmanli hükümdari Orhan Gazi'ye Balikesir, Aydincik ve Bergama'yi verme teklifinde bulunur. Kendisi de Truva mintikasindaki Kizilca Tuzla ile Bayramiç gibi yerlerde hükümdarligini sürdürecekti. Bu teklif ile Orhan Bey'i tahrik ve tesvik eden Dursun Bey, büyük bir ihtimalle 1345 yilinda meydana gelen Karesi seferine Orhan Bey'le birlikte istirak eder. Balikesir üzerine yürüyen Orhan'in gelisini haber alan Demirhan, Bergama kalesine siginir. Bu arada Balikesir ümerasi basta Haci Ilbeyi oldugu halde Evrenos, Ece Halil ve Gazi Fazil Bey'ler, Orhan Bey'i karsilarlar. Orhan Gazi, iki kardesi baristirmak için Dursun Bey'i Haci Ilbeyi ile beraber Bergama kalesine gönderir. Bunlar kale önüne gelip görüsmek isterler. Fakat kaleden atilan bir okla Dursun Bey maktul düser. Bundan çok müteessir olan Orhan Gazi, Bergama'ya gelip kaleyi muhasara eder. Halkin israrina dayanamayan Karesi Bey'i kaleden çikip Orhan Gazi'ye teslim olmak zorunda kalir. Bundan sonra Bursa'ya getirilen Demirhan gelisinden iki sene sonra Yumrucak (taun, veba) hastaligindan vefat eder.
Böylece Karesi Beyligi'ne ait olan Balikesir, Manyas, Kapidagi ve Edincik gibi sehirler Osmanli topragina ilhak olunur. Karesi Beyligi'nden birçok sahil bölgesinin Osmanlilara geçmesi ile Rumeli'ye geçis kolaylasir. Bu ilhakin Orhan Bey bakimindan önemli bir yönü de bu beylige tabi degerli komutan ve emirlerin Osmanli hizmetine girmis olmalaridir. Biraz önce isimlerinden bahs edilen ve Çanakkale bogazi ile çevresini çok iyi taniyan bu degerli komutanlar sayesinde Rumeli fetihleri kolaylasmisti. Zira bunlar denizciligi de iyi biliyorlardi. Osmanlilar, Haci Ilbeyi, Ece Halil, Gazi Fazil Bey ve Evrenos Bey gibi askerî ve idarî bakimindan yönetici olacak durumdaki bu insanlardan istifade edip bilgilerinden yararlanmislardir.
Karesi Beyligi'nin ilhakindan sonra uzun bir müddet önemli sayilabilecek bir fetih hareketine girisilmedigi anlasilmaktadir. Hammer bu sessizligin sebebi ve bu konudaki yanlis degerlendirmeler hakkinda asagidaki ifadelerle bir gerçege parmak basarak söyle der: "Karesi'nin fethinden sonra yirmi sene zarfinda Osmanli ülkesi yeni ve önemli bir fetih ile genislemedi. Bununla beraber tarihçilerin buradaki derin sessizlikleri, Bizanslilarin zannettigi gibi devamli kayiplarin ve bozgunluklarin bir soncu degildir. Aksine, bu dinlenme çaginda, Alaeddin (ulemadan)'in akillica görüsleri ile kurulan yeni ordunun tam ve disiplinli bir düzene sokulmasi, içerde güvenlik durumunun sarsilmaz sekilde saglanmasi gibi isleri gelistirdi. Bu ifadelerin gerçek sahidi ise Karesi bölgesinin fethinden sonra insasina baslanan câmi, medrese, imâret ve kervansaray gibi büyük binalardir. Nitekim, Orhan'in dindarligi sebebiyle meydana gelen bu müesseseler, (bes sene önce ilk medrese ve imâretin tesis olundugu) Iznik'teki müesseselerle kisa zamanda rekabet edip boy ölçüsebilecek duruma geldiler."
îleride daha genis bir sekilde ele alinacagi gibi Osmanli Devleti'nin ilk teskilâti, Orhan Gazi zamaninda kurulmustu. Bursa ve Iznik'in zapt edilmesi, Osmanli Beyligi'nin ilk devir tarihinde önemli hâdiseler olarak mütalaa edilebilir. Orhan Gazi Beyligi'nin hududlari, artik devamli olarak genisliyordu. Yeni müesseseler ile saglam temellerin atilmasi bu siyasî varliga ve birlige bir hayatiyet saglayacakti. Zira bu beylik, yavas yavas eski asiret usûl ve kaidelerinden ayrilmak zorunda idi. Ancak bu sayede modern bir devlet olma özelligini kazanabilirdi. Bu sebeple devlet, idarî sahada adalet, askerî sahada da yeni bir sistem ve teskilât meydana getirmek ihtiyacini hissetmeye basladi. Bu konularda ulema sinifindan gelmis olan vezir Alaeddin Pasa ile Bursa kadisi Cendereli (Çandarli) Kara Halil faaliyetlerde bulundular.
Osmanli Devleti'nin mucizeli bir sür'atle yükselis ve inkisafini bir yandan tarihî halet ve gerçeklerde, bir yandan da Islâmî prensiplerin adalet, insaf ve dinamizmine gösterilen sadakat ve saygida aramak icab eder.
Onun için de, devletin kurulus ve yükselis hadisesini fikirden aksiyona çeviren ve kuvvetler birligini vücuda getiren faaliyetin sirrini, bu faaliyete istirak eden din, ilim, hukuk ve idare otoritelerinin kollektif idealizmi ile izah, isabetli bir inanis olsa gerekir.
Orhan Gazi, Mevlânâ Sinan, Dursun Fakih, Davud Kayserî ve Taceddin Kürdî gibi büyük âlimler; Akça Koca, Konur Alp, Abdurrahman Gazi gibi seçme yigitler; Taptuk Emre, Gülsehrî gibi mutasavvif sairler; Abdal Musa, Abdal Murad, Doglu Baba, Geyikli Baba, Ahi Evren, Ahi Semseddin gibi ululara, çevresinde yer
vermekle gerek devleti, gerek hükümdarlik makamini bir idealist üreticiler zümresine dayamis oluyordu.
Gerçekten, seneler süren ve Osmanlilari bir hayli yoran cenklerden sonra orduyu, idareyi ve cemiyeti mayalayip yoguran manevî temsilcilerin fetih tarihindeki hikâyeleri, Asikpasazâde, Nesrî ve Ibn Kemâl gibi kaynaklarda anlatilir. Biz bu ulularin hizmet ve hikâyelerine örnek olmasi bakimindan Asikpasazâde tarihindeki bir rivayeti nakl etmekle yetinmek istiyoruz. Olay, Âsikpasazâde'nin dilinden söyle ifade edilir:
"Hele simdi görelim Orhan Gazi Bursa'da neyler: Devletle geldi imâret yapti. Vilâyetin dervislerini teftis eylemeye basladi. Inegöl yöresinde Kesis Dagi (Uludag)'nin arasinda bir nice dervis gelmisti. Anda makam tutmuslardi. Bu dervislerden biri ayrilir varir dagda geyiciklerle yürür ve ol Turgud Alp âni sever. Orhan Gazi'ye adam gönderdi kim benim köylerim yaninda bir dervis daim ânin yanina gelir. Âninla musahabet eder. Turgut Alp pir olmustu (yaslanmisti). Geldi mukim oldu. Hayli mübarek dervistir dedi. Orhan Gazi eydür: Aceb kimin mürididir? Eydür: Sorun kendinden der. Geldiler sordular. Eydür: "Baba Ilyas müridiyim" der. "Seyyid Ebu'l-Vefa tarikatindanim" dedi. Emr etti kim getirin dedi. Geldiler davet ettiler, gelmedi. Dervis dahi haber gönderdi kim sakin gelmesin. Orhan Gazi'ye haber verdiler. Orhan Gazi yine haber gönderdi kim niçin gelmez. Veya beni niçin komaz anda varmaya. Cevab verdi kim dervisler göz ehli olur. Gözetirler dahi vaktinde varirlar kim dualari makbul olur.
Bir nice günden sonra bir kavak agacini omuzuna kodu. Dogru Bursa'nin hisarina geldi, padisahin hisarina (sarayina) girdi. Gördüler, Han'a haber verdiler. Ol dervis geldi bir agaç dahi getirdi, kapida dikiyor. Orhan Gazi çikti gördü tamam dikmis. Dahi sormadin, Han'a eydür teberrükümüz oldukça dervislerin duasi makbuldur dedi. Hemandem dua etti, durmadi geri mekânina vardi.
Kavak agaci simdi dahi vardir (Asikpasazâde zamani). Orhan Gazi dahi dervisin mekanina vardi. (Ey) Dervis bu Inegöl nevahisi senin olsun dedi. Dervis eydür: Mülk ve mal Hakk (Allah)'indir, ehline verir biz ânin ehli degiliz, der. Sordular: Ehli kimdir? Ayudtu: Hak Teâlâ dünya mülkünü sizin gibi Hanlara ismarladi. Kullari birbirleri ile mesalihin görsün deyü. Orhan Gazi eydür: Dervis! Nola benden su sözü kabul etsen. Dervis eydür:
Sol karsiki tepecikten bericigi dervislerin havlicigi olsun dedi. Orhan Gazi dahi bu sözü dua aldi yine mekânina gitti."
Kendisiyle görüsmek isteyen hükümdardan köse bucak kaçan, ne onun yanina varmaya yanasan, ne de onu kendi mekânina isteyen büyük istigna, iç zenginligi, ezeli tokluk ve gönül saltanati. Ne malda gözü var, ne mülke tamah düsürmüs. Gazi Hünkâr: "Sol Inegöl nevahisini al senin olsun" deyince "biz onun ehli degiliz" diyor. Beyin israrlari karsisinda ufku göstererek "Su tepecikten bericigi dervislerin avlucugu olsun" diyor. Sirtladigi fidani hünkarin bahçesine dikmekle de, Allah'in, mülk ve mali kendilerine ismarladigi han ve hükümdarlara yardimci ve destek oldugunu açiklamak istiyor.
Âsikpasazâde sözlerine devamla söyle der: "Orhan Gazi o dervisin üzerine kubbe yapti. Yaninda tekye yapti. Bir de Cuma mescidi yapti. Simdiki vakitte onarilip bes vakitte padisahin ruhuna dua ederler. O zâviyeye "Geyikli Baba Tekkesi" derler."
Devletin kurulus hamurunda mayasi bulunan tasavvuf erbabi ile Orhan Gazi'nin ilgi ve münasebetlerini anlatan Hammer, Orhan'in bu konuda babasini örnek aldigini söyleyerek su sekilde fikrini beyan eder:
Orhan, Dervis Turud ile Kumral Abdal için tekke insa eden babasina uyarak Geyikli Baba'ya uygun bir zâviye bina ettirdi. Pek çok ziyaretçisi bulunan bu zâviye, Uludag'in eteginde ve sehrin dogu taraflarinda idi. Adi geçen dagin yüksek bir yerinde ve Gökpinari denilen yerde Doglu Baba'nin türbesi bulunur. Sehrin kapilarinda ve Uludag'in zirvesinden dogan Alisir Irmagi kenarinda Horasan'da dogmus olan Dervis Abdal Murad'in tekkesi, batida ve Kaplica yakininda Abdal Musa'nin tekke ve mezari bulunmaktadir. Bu iki baba, Bursa muharebesinde iki Abdal veya iki aziz kisi ile Sultan Orhan'a refakat ederek, gerek dualari gerekse kerametleri ile neticenin kisa zamanda alinmasina vesile olmuslardir. Bursa fatihi (Orhan Gazi), bu insanlarin civarlarinda medfun bulunduklari birçok zâviyenin insasiyle onlara karsi minnettarligini ebedîlestirmistir.
Bu iki muttaki zatin (Geyikli ve Doglu Baba) isimleri, onlarin tabiat ve ahlâklarini çok güzel izah etmektedir. Bunlardan ilki geyiklerle birlikte yasadigi, digerinin de sadece yogurt yiyerek hayatini sürdürdügünü göstermektedir.
Rivayete göre Geyikli Baba muhasara ordusunun önünde elinde altmis okkalik bir kiliçla bir ceylana binmis olarak harb etmistir. Abdal Murad'in, dört arsin uzunlugundaki agaç kilicindan baska bir silahi olmadigi halde hayrete deger yigitlikler gösterdigi de söylenir. Abdal Musa da pamuk ile ates toplamistir.
Geyikli Baba Hoy'da dogmus, Osman zamaninda kerameti ile söhret bulmustu. Bu zat, daima tasavvufu vecd içinde yasar ve Uludag'da ormanlar arasinda geyiklerle birlikte günlerini geçirirmis. Orhan çagirmadikça oradan inmezmis.
Rivayete göre yine bir gün geyige binmis ve omuzunda bir çinar dali bulundugu halde sultanin sarayina gelir. Devletin bahtliligina bir isaret ve belirti olmak üzere fidani bahçeye diker. Osmanli Devleti'nin, bu agaç gibi kök salarak dallarini uzaklara ulastiracagini ve göklere kadar yükselecegini söyler. Bu ve benzeri rivayetler, toplumun maserî vicdaninda bir karsilik (makes)bulmus olacak ki, sosyal bir vak'a olarak günümüze kadar uzantisi devam etmektedir.


Karesi Beyliği'nin Türk Tarihine Katkıları

1.Karesi Beyliği donanmaya sahip ender beyliklerden biriydi. Sahip olduğu bu donanma Osmanlı Devleti donanmasının çekirdeğini oluşturmaktadır.
2.Karesi Beyliği donanması sayesinde Osmanlı Devleti Trakya ve Balkanlara çıkabilmiştir. Dolayısıyla Osmanlı Beyliği'nin devlete geçişinde Karesi Beylerinin rolü büyüktür.
3.Osmanlı'ya katılan ilk beyliktir.
4.Karesi Beyliği'nin yöneticileri Hacı İlbey, Evranos Bey gibi şahsiyetler Osmanlı yönetimine büyük katkılar sağlamışlardır


Kitabeler

Karesi Beyliği'ne ait, Tokat Müzesi'nde bulunan Kutlu Melek ve Mustafa Çelebi'ye ait iki mezar taşı dışında hergangi bir kitabe bulunamamıştır.
Jeolojik açıdan değer taşıyan Kutlu Melek ve Mustafa Çelebi'ye ait olan bu kitabelerde yer alan şecereye göre, Karesi Beyliği sülalesi, 11. yüzyılda kurulmuş bir Türkmen beyliği olan Danişmendlilere dayanmaktadır. Bu kitabe haricinde, Karesi Beyliği sülalesin Danişmendlilere dayandığını gösteren başka bir kaynak yoktur. Adı geçen kitabeler, ilk olarak İsmail Hakkı Uzunçarşılı tarafından yayımlanmıştır. Karesi Beyliği zamanından kalma en eski kitabe 1300 tarihli (Hicri 700) olup Hakimzade veya Kurşunlu Camii'n kurucusu Mevlâna Yusuf Sinan'ın mezar taşıdır. Baş taşın iç tarfında şöyle yazmaktadır:

Kâle'n-Nebiyyü aleyhisselam el-müminûne lâyemûtûn. Nukıle min dari'l-fenâ ilâ daril-bakâ.

Baş taşın dış tarfında şöyle yazmaktadır:

Tuviffiye el-merhûm el-mağfur el-âlim el-âmil Mevlâna Yusuf Sinan bin Habîb el-Kâdi bi İbn-i Hakîm fi'ş-şehri cemâziye'l-âhir sene seb'a miye.

Cami-ud-Duvel'de Karesi Ogullari Beyligi'ne aid olarak Balikesir, Aydincik, Bergama, Edremid, Kemer Edremid (Burhaniye) Pinarhi-sar, ivrindi, Ayazmend (Altinova) Bigadic, Mendehorya, Sindirgi, Gordes, Demirci, Kizilca Tuzla (Ayvacik) Baskelenbe, Firt (Susurluk) kasabalarini saymaktadir; fakat bunlardan Gordes ile Demirci'nin Saruhanogullari'nin sehirlerinden oldugu eserleriyle mal?m oldugundan Muneeccimbasi Osmanlilar zamanindaki sancak teskil?tini gostermistir. Muneccimbasi'nm gosterdigi diger sehirler Karesiogullari Beyligi'ne aid oldugu gibi eski Eolya bolgesindeki Bayramic, Ezine ve Trova mintakasi da Karesi ogullari'na aitti.

Menteşeoğulları



1- SIYASI TARIH

XIII. asrin ikinci yarisinda Güneybati Anadolu'da, merkezi Fethiye (Megri) olmak üzere Mugla, Balat, Milas, Beçin, Çine, Tavas ve Köycegiz kasabalarini içine alan bölgede kurulmustur. Beyligin kurucusu Mentese Bey maiyyetindeki Türkmenlerle birlikte, Akdeniz kiyilarindaki Finike ve Megri taraflarinda denizden gelmisler ve kuzeye dogru yayilarak karadan gelen Türk kuvvetleriyle birlesip eski Karya bölgesini (Mugla) ele geçirerek burada yerlesmislerdir.

Mentese beyligini kuran Türkmenler, Anadolu Selçuklulari'nin idaresinde bulunan Antalya ve Likya (Antalya'nin bati taraflari) kiyilarindan deniz yoluyla bu havaliye geldiler ve yikilmaya yüz tutan Bizans donanmasina mensup gemicileri de alarak kurduklari donanma ile korsanlik yapmaya basladilar. Beyligin kurucusu Mentese Bey hakkinda Bizans kaynaklarinda görülen Salpakis Mentese (yani Sahil beyi Mentese) ifadesi Menteseogullarinin sahilde söz sahibi oldugunu göstermektedir.

Bölgeye yerlesen Türkmenleri buradan çikarmak için Bizans Imparatoru VIII. Mihail, oglu Andronikos kumandasinda bir ordu gönderdi ise de muvaffak olamadi ve Mentese Bey idaresindeki Türk kuvvetleri Aydin ve Güzelhisar mevkilerini zaptettiler.

Beylige adini vermis olan Mentese Bey, 1282'den sonra vefat etmis ve Fethiye'deki türbesine defnedilmistir.

Mentese Bey'in ölümünden sonra oglu Mesud Bey beyligin idaresini ele almis, diger kardesi Kirman ise Fenike taraflarinda hakimiyetini sürdürmüstür.

a- Mesud Bey

Mesud Bey zamaninda düzenlenen deniz seferlerinde bazi basarilar elde edildi ve Rodos adasinin önemli bir kismi ele geçirildi (1300). Ancak on yil sonra Sen Jan Sövalyelerinin saldirisina ugrayan Rodos adasi Papa ve Fransa Krali Güzel Filip'in yardimiyla sövalyeler tarafindan zaptedildi (1310).

Mesud Bey, Rodos'u geri almak için çok ugrasmis, hatta sövalyeler tarafindan ticaret gemileri gaspedilen Cenevizlilerden de yardim almis fakat Papa V. Clemens'in Cenevizlileri yardimdan men etmesi üzerine (1312), sonuç alamamistir.

Mesud Bey, Mevlâna'nin torunu Arif Çelebi tarafindan muhtemelen Milas'ta 1312-1314 yillari arasinda ziyaret edilmistir. Onun verdigi bilgiden Mesud Bey'in Mentese Bey'i olarak bölgeyi idare ettigi anlasilmaktadir.

Mesud Bey, 1319'dan önce Milas'ta vefat etmis ve buraya gömülmüstür. Mesud Bey'in Orhan ve Ibrahim adinda iki oglu bulunuyordu. O'nun ölümünden sonra iki kardes birbiriyle mücadele etmisler ve sonunda Orhan kardesini yenerek Mentese beyi olmustur.

b- Orhan Bey

Sücaeddin sifatiyla bilinen Orhan By, 1320'den itibaren Rodos'u geri almak için donanma ile mücadeleye giristi ise de basarili olamadi.

1333 yili yazinda bölgeyi ziyaret eden Ibn-i Battuta, Milas'a gelmis ve Menteseoglu Orhan Bey'le görüsmüstür. Seyyah, Milas sultani hakkinda su bilgileri vermektedir:

"Sultân-i mükerrem Sucâuddin Orhan Bey bin Mentese Bey'dir. Mümâileyh hiyâr-i mülûkdan olup süret ve sireti güzeldir. Hemdemleri olan fukahâ yaninda mazhar-i ta'zîm ve ihtirâmdir. Sarayinda fukahadan bir cemaat bulunur. Sultân-i mümâileyh bize ihsan etti ve hayvan ile zâd-i râh verdi. Ikametgahi Milas kurbünde Bercin beldesi olup aralari iki mildir. Bercin orada kâin bir tepe üzerinde müceddeden te'sis edilmistir. Güzel binalar ve mescidler ile müzeyyendir. Sultan, Bercin'de bir cami insasina baslamis olup henüz binasi hitâm bulmamis idi".

Yine ayni yüzyilda Anadolu'yu ziyaret eden seyyah el-Ömerî, Orhan Bey'in 50 sehir ve 200 kalesi oldugunu, donanmasi ve yüzbin askeri bulundugunu, karada ve denizde gaza ile mesgul oldugunu bildirir. Orhan Bey'in ne zaman öldügü kesin olarak belli degildir.

c- Ibrahim Bey

Ibn-i Battuta'nin Mentese Beyligi'ni ziyareti sirasinda, babasi Orhan Bey'in Mugla valisi olarak gördügünü anlattigi Ibrahim Bey'in ne zaman beylik tahtina oturdugu tam olarak bilinmemektedir. Ancak Mugla'da yaptirdigi Ulu Cami'nin kitabesinden 1344'de Mentese beyi olarak beyligin basinda bulundugu anlasilmaktadir.

Ibrahim Bey, Aydinoglu Umur Bey'in Izmir frenklerine karsi giristigi sefere katilmak için hazirlik yapmis, ancak Umur Bey'in 1348 yilinda ölmesi üzerine bu sefer yarim kalmistir. Aydinogullari'nin Venedik ile bir anlasma yapmalarindan sonra yalniz kalan Mentese Beyligi, Venedikliler'in baskisi karsisinda agir bir anlasma yapmaya mecbur olmustur (1352-1355). Bunun geregi olarak Venedikliler, Balat'ta bir kilise insa ettikleri gibi bir de konsolos ikame etmislerdir.

Ibrahim Bey'in, Musa, Mehmed ve Ahmed Gazi adli üç oglu bulunuyordu. 1360'da Ibrahim Bey'in ölümüyle ogullarindan Mentese Beyliginin askerleri Murad Hüdavendigâr'in Kosova'da yaptigi savasda (1389) Osmanli ordusuyla birlikte bulundu. Mehmed, Mugla ve Çine'de, Musa Milas, Pecun ve Balat'ta ve Ahmed Gazi Marmaris ve Megri (Fethiye) ile güney kiyi bölgelerinde hakimiyetlerini sürdürdüler.

Haçlilarin Iskenderiye'yi zapti üzerine Memluk Sultani tarafindan bazi Anadolu Beylerine gönderilen ittifak teklifi (1366) sirasinda Musa Bey ile de muhabere yapilmisti.

Musa Bey'den sonra Balat Mentese beyi olan Mehmed Bey ve oglu Mahmud zamaninda Osmanlilar'la bazi münasebetler olmustur. Mentese Beyligi'nin askerleri Murad Hüdavendigâr'in Kosova'da yaptigi savasta (1389) Osmanli ordusuyla birlikte bulundu. I. Murad'in sehid olmasi üzerine Yildirim Bayezid Karamanogullari'nin öncülügünde Saruhan, Aydin ve Germiyan Beylerinden olusan ittifaki bozmak için Bati Anadolu'ya geldiginde Mentese Beyligi'nin de merkezini almisti. Bunun üzerine Ibrahim Bey'in oglu Mehmed Bey ülkesini terk ederek Sinop emiri Çandaroglu Isfendiyar Bey'e siginmistir (1389-1390). Ancak, Bayezid bu istila hareketine karsilik Mehmed Bey'in oglu Mahmud Bey'e Bergama'dan mülk arazi vererek helallasmak istemistir. Böylece, Balat ve Mugla'daki Mentese Beyligi son bularak Osmanlilar'in idaresine girmistir.

Megri (Fethiye) ve Marmaris bölgesinin hükümdari olan Ahmed Gazi ise, sahillerde bulunan donanmasiyla kiyilarin korunmasina çalismistir. Denizdeki bu faaliyetleri sebebiyle "sultanü's-sevâhil" ünvanini tasiyan Ahmed Gazi, ayrica "emir-i kebir", "sultan-i mülûkü'l-arab ve'l-acem" gibi ünvanlar da kullanmisti. Ahmed Gazi, Rodos sövalyeleri ve Kibris krali ile de savasmisti.

Saban 793 (Temmuz 1391)'de vefat eden Ahmed Gazi, Beçin'deki türbesine defnedilmistir. O'ndan sonra Mentese Beyligi'nin bu topraklarinda Yildirim Bayezid'in kumandanlarindan Hoca Firuz Bey görev yapmistir.

Timur'un Ankara savasindaki (1402) galibiyetinden sonra, Anadolu Beyleri içinde topraklari geri verilenler arasinda Isfendiyar beyi'ne siginan Mehmed Bey ile oglu Ilyas Bey de vardi. Timur'un hakimiyetini tanimak sartiyla Mentese Beyligi'ne sahip olan Mehmed Bey, memleketinden tahsil ettigi vergileri ve bazi hediyeleri Timur'un ordugahina giderek takdim etmistir. Böylece ikinci defa beyligi ele geçiren Mehmed Bey çok yasamamis ve 1403 senesinde vefat etmistir.

d- Ilyas Bey

Sücaeddin lakabiyla anilan Ilyas Bey, Mentese beyi oldugunda (1403), Osmanli Devleti Ankara Savasi sonrasindaki fetret devrini yasiyordu. Önceleri, Çelebi Mehmed'in aleyhine olarak Aydin ve Saruhan Beyleri'yle anlasmis, ancak yenildiklerinden Aydinoglu Cüneyd Bey, Çelebi Mehmed'e siginmistir. Çelebi Mehmed'in Saruhanoglu Hizir Sah Bey'i öldürmesinden sonra, Ilyas Bey de onun hakimiyetini tanimak zorunda kalmistir (1405). Bir ara Anadolu'ya geçen Süleyman Çelebi'ye tabi olmussa da sonra tekrar Çelebi Mehmed'in hakimiyetine girmistir. Çelebi Mehmed'in Osmanli padisahi olmasindan sonra, müsterek olarak para bastirmistir. Ayrica iki oglu Leys (Osmanli kaynaklarinda Üveys) ve Ahmed'i Osmanli sarayina rehin olarak göndermeye mecbur oldu. Ancak gerek Mentese Beyi Ilyas Bey'in ve gerek Çelebi Mehmed'in ayni tarihte ölmesi üzerine (1421) her iki Mentese sehzadesi ülkelerine geri döndüler ve ülkeyi birlikte idare ettiler.

Osmanli padisahi II. Murad; Mentese ülkesini isgal ettigi sirada (1424) Leys ile Ahmed'i yakalatarak Tokat kalesine hapsettirmistir. Iki sene sonra buradan kaçmayi basaran Ahmed Akkoyunlu hükümdari Kara Osman'in yanina gitmis, oradan Misir'a, sonra Iran'a geçmistir. Kardesi Leys ise bu olay üzerine öldürülmüstür.

II. Murad'in vefati üzerine Osmanlilar'da rehin bulunan Ahmed'in Ilyas adindaki oglu memleketi olan Mentese'ye dönerek idareyi ele aldi. Bu sirada Aydin ve Karaman Beylikleri de Osmanlilar'a karsi harekete geçmisti. Sultan II. Mehmed, Karaman üzerine bizzat sefere çikarken, Anadolu beylerbeyi Ishak Pasa'yi da Mentese'deki isyani bastirmakla görevlendirdi. Buna karsi koyamayan Ilyas Bey, Rodos'a kaçti (1451). Böylece tamamen Osmanli idaresine giren Mentese bir sancak olarak teskil edilerek Anadolu Eyaletine baglandi. Mentese sancaginin merkezi Mugla oldu.

2- Sosyal ve Ekonomik Durum

Mentese Beyligi topraklari, cografî bakimdan bati ve güney taraflarinda denizle çevrilmistir. Sahil kesimi körfezler ve çikintilarla kusatilmis oldugundan pekçok tabii çikmasi bulunuyordu. Ancak, hinterlandla baglantilari olmadigindan bu limanlar yeteri kadar ise yaramiyordu. Ülkenin iç kesimleri esas olarak daglik olup, bazi kolay yol veren nehir vadileri vasitasiyla bölgedeki meyva bahçeleri Menderes'in genis vadi ovalariyla birlesir.

Menteseogullari Beyligi'nin ekonomik hayati önemli ölçüde ticarete dayaniyordu. Sahip olduklari ticaret gemileri sayesinde Frenk ülkeleri, civar adalari ve Iskenderiye ile ticaret yapiyorlardi. XIV. yüzyilda ülkenin en önemli ticaret limani Balat idi. Buradan ihraç edilen mallar arasinda bugday, safran, susam, bal, balmumu, palamut, deri, hali, köle ve cariye bulunuyordu. Balat limaninda ithal ve ihraç edilen mallardan alinan gümrük resimleri ve transit ticaretten alinan vergiler beyligin en önemli gelir kaynaklarini teskil ediyordu. Buradaki mallar daha çok frenk tüccarlara satiliyordu. Bu tüccarlarin Balat'ta ticarethane ve depolari vardi ve gemileriyle Rodos, Kibris gibi yakin adalar yaninda Misir ve Avrupa'ya ihracat yapiyorlardi. Buna karsilik da Avrupa'dan kumas, sabun, kalay, kursun ve diger mallar getiriyorlardi. Bölgenin ticarî bakimdan önemi Venedik'in Mentese Beyleri ile devamli ticaret antlasmalari yapmasindan ve bir ihtilaf çikarmaktan dikkatle kaçinmasindan anlasilmaktadir. Mentese Beyleri ile Venedik arasinda 1403 ve 1414 tarihlerinde imzalanan ticaret antlasmalari önemli bir yer tutmaktadir. Mentese Beyligi'nin diger önemli liman ve sehirleri Megri, Marmaris, Milas ve Baçin idi. Menteseogullari Avrupa ile yaptiklari ticarî faaliyetleri sirasinda latin harfleriyle Gigliati tezyinatini havi gümüs sikkeler kullanmislardi. Mentese beyleri içinde Orhan, Muhammed, Musa, Ahmed, Gazi, Ilyas, Leys ve Ahmed Beyler adina gümüs veya bakir paralar bastirildigi tesbit edilmistir.

3- Ordu ve Donanma

Diger Anadolu Beylikleri'nde oldugu gibi Mentese Beyligi de bir kara ordusuna ve sahilde oldugu için güçlü bir donanmaya sahipti. Ömerî'nin Mesâlikü'l-ebsâr'daki rivayetine göre beligin yüz bin süvarisi bulunuyordu ve karada, denizde gaza ile mesgul idi. Sahip oldugu mükemmel donanmasi sayesinde ise etrafa akinlar yapiyorlardi. Rodos'a ve civarindaki adalara yapilan seferlerle beyligin denizlerdeki üstünlügü gerçeklesti. Bunlar, kuvvetli donanmalariyla gerektiginde Misir'daki Memlûk Sultanligi'na ve Aydinogullari'na yardim ediyorlardi. Nitekim, 1364'te Menteseoglu'nun ikiyüz kadirgasiyla Misir'in Kibris üzerine düzenledigi sefere katildigi bilinmektedir.

Mentese Beyligi'nin kurucusu Mentese Bey'in babasi "emirü's-sevâhil", Mentese beylerinden Ahmed Gazi "sultanü's-sevâhil" ünvaniyla anilmaktaydi.

4- Ilmî ve Kültürel Faaliyetler

Mentese Beyligi'nin Milas, Mugla, Beçin ve Balat gibi sehirlerinde devrine göre ileri seviyede medreseler bulunuyordu. Beçin'deki Ahmed Gazi medresesi, bunun örneklerindendir.

Mentese Beyligi döneminde bu bölgede bazi eserlerin telif ve tercüme edildigi bilinmektedir. Mentese beyleri, ilmî ve edebî ilgilerine ragmen Arapça ve Farsça bilmiyorlardi. Bu sebeple kaleme alinan eserler Türkçe idi. Mentese beyi Ibrahim Bey'in torunlarindan Mehmed Bey adina, Sirvanli Mehmed tarafindan avciliga dair Baznâme adiyla Farsça'dan Türkçe'ye bir kitap tercüme edilmistir. Yine ayni zat Sücaeddin Ilyas Bey adina da Ilyâsiye ismini verdigi kisa bir tip kitabi yazmistir. Edebî faaliyetler bakimindan Mentese sarayi Aydinogullari'nin seviyesine ulasamamistir.

5- Imar Faaliyetleri

Mentese beyleri, bulunduklari bölgelerde cami, medrese, türbe, imaret gibi eserleri insa ettirerek ülkenin kültürünün gelismesini sagladiklari gibi, devri için güzel örnekler ihtiva eden mimarî eserler vücuda getirmislerdir. Nitekim seyyah Ibn-i Battuta, Beçin'de Orhan Bey'in tesis ettigi güzel binalar ve mescidler oldugunu bildirmistir.

Orhan Bey'in Mugla'daki Ulu Camii (1344), Ahmed Gazi'nin Beçin'deki medresesi (1375), Milas'taki Camii (1478), Mugla ve Milas arasindaki Eskihisar Camii v Megri (Fethiye)'deki medresesi, Ilyas Bey'in Balat'taki Cami (1404), imaret ve medresesi, Mugla'nin Turgut nahiyesindeki Camii, Beçin'deki medresesi, Mazun kazasinin Hisarköyü'ndeki Camii bu mimarî eserler arasindadir.

Ramazanoğulları

Ramazanoğulları, Adana ve çevresinde XIV. yüzyılın ikinci yarısından XVII. yüzyilin başlarına kadar hüküm sürmüş olan bir Türkmen beyliğidir.

I- SİYASİ TARİH

a- Beyliğin Menşei ve Kuruluşu

Beyligin kuruculari Oguzlarin Üçok koluna mensup Yüregir boyundandirlar. Bu Üçok Türkmenleri ayni boydan gelen diger Türkmenlerle birlikte, XIII. yüzyilda Mogol istilâsi yüzünden Anadolu'ya gelmisler, ancak burada da Mogollarin takibinden kurtulamayinca güneye dogru inerek Memlûk hükümdari Baybars (1261-1277) tarafindan Antakya-Gazze arasinda uzanan bölgeye yerlestirilmislerdir.
Memlûk Sultani Baybars, Mogollara karsi yaptigi mücadelede bu Türkmen gruplarinin çok büyük yardimini gördü. Türkmenlerin bu yardimlari sayesinde Mogollar Suriye ve Çukurova'dan çikarildilar. Bu arada Haçli seferleri sirasinda meydana gelen siyasî buhran esnasinda Çukurova'da hakimiyet kuran Ermeniler, Mogollar'in en sadik müttefikleri olarak Suriye bölgesinde saldirgan hareketlerde bulunmaya baslamislardi. Sultan Baybars'in 1265'den sonra Ermeniler üzerine yaptigi seferlere de genis ölçüde katilan Türkmenler, bölgede bozulmus olan düzenin saglanmasinda önemli rol oynamislardir.
Sayilari 40 bin çadir kadar olan bu Türkmenlerden Bozok koluna mensup olanlar Maras ve Elbistan civarinda Dulkadir Beyligi'ni kurdular. Üçok koluna mensup olanlar ise Adana ve Payas çevrelerini Ermeniler'den alarak buralara yerlestirmeye basladilar.

b) Memlûklular'a Tâbi Dönem

Memlûklular Mogollarin müttefiki olan Ermenilerin bu hareketlerine karsi kayitsiz kalmadilar. Özellikle Baybars devrinden itibaren Çukurova'da yagma ve tahrip akinlarina giristiler. Sultan Kalavun-oglu el-Melikü'n-Nâsir Muhammed'in hükümdarligi zamaninda (1310-1314) bu akinlar fetih mahiyetini aldi. Çukurova bölgesi birbiri arkasindan Memlûk topraklarina katildi. Nihayet 1375 yilinda Sis (Kozan) sehri de alinarak buradaki kralliga son verildi. Memlûklular Çukurova'da Ayas, Sis ve Tarsus olmak üzere üç nâiblik (valilik) kurdular. Çukurova'nin Memlûklular tarafindan fethedilmesinde Üçok Türkmenlerinin büyük yardimlari oldu. Bu sebeple, Memlûklular, Çukurova'yi almalarinda ve bilhassa orada tutunmalarinda en büyük pay sahibi bulunan Üçoklardan Yüregir boyunun reisi Ramazan Bey'e Adana çevresi ile Misis'in idaresini verdiler.
Beylige adini vermis olan bu Türkmen reisi Ramazan Bey'in faaliyetlerine ilk kez 1353 yili olaylari arasinda rastlanmaktadir. Bu tarihte Memlûk Sultani Melik Salih'e karsi Misir'da büyük bir isyan baslamisti. Halep Valisi Bayboga da Sultana karsi harekete geçmis, Dulkadir-oglu Karaca Bey de bu isyana katilmisti. Isyancilar Dimask (Sam)'a vardiklarinda Sultan Salih'in büyük bir ordu ile üzerlerine geldigini duydular. Bunun üzerine Dulkadir-oglu Karaca Bey, müttefiklerinden ayrilarak ülkesine geri döndü. Yalniz kalan Bayboga, Sultana karsi koyamayacagini anlayinca geri dönerek Karaca Bey'e sigindi. Bunun üzerine Sultan Salih, Dulkadir-oglu Karaca Bey'den isyancilari teslim aldi ve onu Türkmen emirliginden azlederek Dulkadirli ülkesini Ramazan Bey'e verdi (1353). Ramazan Bey hakkinda bilinen bilgiler bu kadar olup kendisinin bu tarihten kisa bir süre sonra, 1353 yili sonu veya 1354 yili baslarinda öldügü anlasilmaktadir.

1- Ibrahim Bey (1354-1383)

Ramazan Bey'in ölümünden sonra oglu Sarimüddin Ibrahim Bey'e Türkmen emirligi tevcih edildi. Babasinin ölümünden hemen sonra Kahire'ye giden Ibrahim Bey sultana ve nüfuzlu emirlere sayisiz hediyeler takdim etti. Memlûk sultani da Ramazan-oglu'na dirlik, yani ikta ile beraber emirligi tevcih etti (1354). Böylece Memlûk Sultanligi'na bagli olarak beyliginin basina geçen Ibrahim Bey ülkesine döndükten sonra topraklarini genisletmeye basladi. 1360 yilinda Halep valisi Emir Seyfeddin Baydemir komutasindaki Memlûk kuvvetleri Türkmenlerin de yardimi ile Ermeni Kralligi elindeki Adana ve Tarsus'u zaptettiler. Böylece Ermeniler'in idaresinde merkezleri Sis (Kozan) olmak üzere birkaç kale kaliyordu. Memlûk sultanliginin Adana'yi kimin yönetimine biraktigi hakkinda kaynaklarda kesin bir bilgi yoksa da burasinin Ramazan-oglu Ibrahim Bey'e verildigi kuvvetle muhtemeldir. Adana'dan sonra Sis sehri de Türkmenlerin yardimi ile Memlûklularin eline geçti. Böylece Çukurova hukuken Memlûklularin, fakat fiilen Ramazan-ogullarinin hakimiyeti altina girmis oldu.
Celadetli ve bahadir kisi manalarina gelen Sarimüddin ünvanini tasiyan Ibrahim Bey, Adana ve çevresinde hakimiyetini saglamlastirdiktan sonra Memlûk baskisindan kurtulmak ve istiklâlini ilân etmek üzere önce Karaman-oglu Alâaddin Bey'le ittifak etti. Daha sonra da Memlûklularin elinde bulunan Sis sehrini almak için Dulkadir-oglu Halil ile Memlûklular aleyhinde anlasti. Ancak Dulkadir-oglu Halil Bey'in 1381'de Memlûklularla yaptigi mücadelede yenilmesinden sonra Ibrahim Bey Sis valisi Torumtay araciligi ile Sultana müracaat ederek affedilmesini istedi.
Ibrahim Bey'in Memlûklulara karsi olan bu sadakati çok kisa sürdü. Memlûk sultani, Ibrahim Bey'in Karaman-oglu Alâaddin Bey ile ittifak ettigini ileri sürerek üzerine kuvvet gönderdi. Haleb valisi Yelboga en-Nasirî, bu sefer sirasinda Ibrahim Bey ile kardesi Kara Mehmed'i Sis'de yakalayarak öldürdü (1383).

2- Ahmed Bey (1383-1416)

Ibrahim Bey'in Memlûklular tarafindan öldürülmesinden sonra yerine kardesi Sihabeddin Ahmed Bey geçti. Ramazanoğulları Beyligi Sihabeddin Ahmed zamaninda en parlak dönemlerinden birini yasadi. Agabeyi Ibrahim Bey zamaninda Bire (Birecik) hakimi olan Ahmed Bey bazan Memlûk-lular'a bagli kalarak onlarin yardimina kosuyor, bazan da Sultan'a karsi cephe aliyordu.
Ahmed Bey beyligin basina geçtikten sonra Dulkadiroglu Halil Bey ile birleserek Maras'i istilâ etti. Ancak Emir Yelboga gelerek duruma tekrar hakim oldu. Memlûk Sultani Berkuk'un 1399 yilinda ölümünden sonra yerine geçen Sultan Ebu'l-Ferec, Türkmen beylerinin kendisine itaatlerini temin etmek gayesiyle basta Adana valisi olmak üzere bütün beylere dirlik gönderdi. Ancak Sultan Berkuk'un ölümünden sonra, Memlûk emirleri arasinda baslayan rekabet ve mevki mücadeleleri Güney Anadolu'daki beyliklerin ve özellikle de Ramazanoğulları'nin durumlarini kuvvetlendirmesine yardimci oldu.
Timur'un Suriye'den dönüsünden sonra Halep sehrinin Timurlular'dan alinmasinda büyük basarilar gösteren Ahmed Bey, daha sonra Suriye Araplarinin sehri abluka altina almalari sirasinda da Haleb naibi Demirtas'a yardim ederek Arap emirini kaçmaya mecbur etti. Bunun üzerine Memlûk Sultani Ebu'l-Ferec, yardimlarindan dolayi Ahmed Bey'e hil'at, para ve çesitli hediyeler gönderdi (1401).
Böyle olmakla birlikte ertesi yil Haleb valisi Demirtas Sultana isyan edince, Ramazan-oglu Ahmed Bey de ona yardimci oldu. Ancak yeni vali olarak Haleb'e gönderilen Tokmak, Ahmed Bey'in de içinde bulundugu isyanci gruplari bozguna ugratti. Demirtas ve müttefiki Sam Valisi Tangriberdi, Ahmed'in ülkesine sigindilar. Ancak daha sonra afffedilen Demirtas tekrar Haleb valiligine getirildi (1405).
Bu sirada Antakya emiri olan Doganci-oglu, bölgede karisikliklar çikartmakta ve Heleb'e tâbi kaleleri eline geçirmekteydi. Bunun üzerine Haleb Emiri Demirtas, Ramazan-oglu Sihabeddin Ahmed Bey ile Dulkadir-oglu Alâaddin Ali Bey'den yardim istedi. Haleb Emiri Demirtas, öteden beri birbirine düsman olan bu Türkmen beylerini baristirdi.
Ahmed Bey bu tarihten sonra Memlûk emirlerinden Seyh ve Nevruz arasindaki mücadelede Seyh'in tarafini tuttu. Memlûk Sultani Ebu'l-Ferec, emirler arasinda yillardan beri sürüp gelen mücadeleye son vermek için Haleb'e geldi (Temmuz 1410). Seyh ve Nevruz, Elbistan, Malatya ve Ayintab'in Türkmenlerden alinarak kendilerine verilmesini istedi ise de Sultan bunu kabul etmedi. Daha sonra Haleb'de Ramazan-oglu Emir Ahmed'le görüsen Ebu'l-Ferec, ayni zamanda onun kizi ile de evlendi. Sultanin çok sevdigi bu hatun Misir sarayinda çok büyük bir itibar görmüs ve kendisine Hunda Kübra (Bas Hatun) ünvani verilmistir. Ramazan-oglu Ahmed Bey ayni yil damadi olan Sultan Ebu'l-Ferec'i ziyaret etmek için Misir'a gitti. Kahire'de bir müddet kaldiktan sonra ülkesine dönen Ahmed Bey, 7 aylik bir muhasara sonucunda Karamanogullari'nin elinde bulunan Tarsus'u aldi (1415). Burada Sultan Melikü'l-Müeyyed adina hutbe okuttuktan sonra sehri oglu Ibrahim'e birakarak Adana'ya döndü.
Ahmed Bey oldukça yasli oldugu halde 1416 yilinda vefat etti. Cesur, heybetli ve dirayetli bir emir olarak zikredilen Ahmed Bey, Adana'dan baska Sis, Tarsus, Misis ve Ayas sehirlerini de idaresi altina almisti. Onun ölümünden sonra Ramazan-ogullarinin siyasî ehemmiyeti azaldi.

3- II. Ibrahim Bey

Sihabeddin Ahmed Bey'in ölümünden sonra ogullari arasinda saltanat mücadelesi basladi. Bunlardan Ibrahim Bey, beyligin yönetimini ele geçirmeyi basardi. O, Misir Memlûklu sultanina elçiler göndererek emirligini ve bagliligini bildirdi. Ramazanoğulları'nin iktidar mücadelesinden faydalanan Karamanogullari Tarsus'u yeniden ellerine geçirmislerdi. Bu sebeple Memlûk Sultani Melikü'l-Müeyyed 1417 yilinda Suriye üzerine sefere çikti. Memlûk ordusu Amik ovasina geldiginde Ramazan-oglu Ibrahim Bey de kuvvetleriyle birlikte gelerek Sultana katildi. Ibrahim Bey bu sefer sirasinda Sultan Melikü'l-Müeyyed'in huzuruna çikarak itaatini bildirdi. Bu sirada Ibrahim Bey'in yaninda annesi, ogullari ve emirleri bulunuyordu. Memlûk Sultani Müeyyed, Ibrahim Bey'e ve annesine büyük itibar gösterdi ve onlara hil'atler verdi. Memlûk sultani Amik ovasindan Elbistan üzerine hareket etti ve emirlerinden Koçkar'i Tarsus'un zapti ile görevlendirdi. Neticede Tarsus Karamanogullari'ndan alindi ve buraya bir vali tayin edildi.

4- Hamza Bey

Böyle olmakla birlikte, Ramazan-oglu Ibrahim Bey ertesi yil Karaman-oglu Mehmed Bey ile ittifak yaparak Tarsus'u geri almak üzere Memlûk sultanina karsi cephe aldi. Bunun üzerine Memlûk sultani, Ibrahim Bey'i beylikden azlederek yerine kardesi Izzeddin Hamza Bey'i tayin etti. Böylece Çukurova'da iç karisikliklar tekrar basladi. Karaman-oglu Mehmed Bey Tarsus'u geri almak için bu bölgeye geldi. Karaman askerleri ile Memlûklular arasinda meydana gelen savaslarda pek çok can ve mal kaybi oldu. Neticede Karaman-oglu Mehmed Bey'in oglu Mustafa Bey harekâta devam ederek Tarsus'u Memlûklulardan geri aldi.
Ramazanoğulları'nin basina getirilen Hamza Bey kardesine karsi etkili olamadigindan duruma yine Ibrahim Bey hakimdi. Ibrahim Bey, Karamanogullari'ndan gördügü yardim sayesinde Adana'da rahatça hareket ediyor ve kardesinin beyligini kabul etmiyordu. Ibrahim Bey bu sirada affedilmesi için annesini Sultan Müeyyed'in huzuruna gönderdi. Ancak sultan ona itibar etmedigi gibi Kahire'de hapse attirdi.
Karamanogullari'nin Ibrahim Bey'i desteklemek suretiyle faaliyetlerde bulunmasina çok sinirlenen Memlûk sultani, oglu Seyyid Ibrahim komutasindaki bir orduyu Karaman ülkesine gönderdi. Sultan Tarsus'un fethi için de Sam valisi Tani-Bek'i görevlendirdi. Dulkadirogullari'nin da yardimini alan Memlûk ordusu Anadolu'ya gelerek Nigde, Eregli ve Larende'de büyük tahribat yapti. Bu harekât sirasinda Karaman beyligi Mehmed Bey'den alinarak Ali Bey'e verildi.
Öte tarafdan Tarsus üzerine yürüyen Sam Valisi Emir Tani-Bek ise Amik'de Ramazan-oglu Hamza Bey kuvvetleriyle birlestikten sonra sirasiyla Tarsus, Adana ve Misis'i zabtetti. Memlûk kuvvetleri karsisinda yenilen Ramazan-oglu Ibrahim Bey, kaynatasi olan Karaman-oglu Mehmed Bey'in yanina çekildi. Ibrahim Bey ayni yil içerisinde Karaman-oglu'nun, Dulkadirliler elindeki Kayseri üzerine yaptigi sefere katildi. Bu sehir, Sultan Müeyyed'in oglu Seyyid Ibrahim'in Anadolu seferi sonucunda Karamanogullari'ndan alinarak Dulkadir-oglu Nasirüddin Mehmed Bey'e verilmisti. Nasirüddin Mehmed Bey Kayseri'yi zapta gelen bu müttefik kuvvetleri büyük bir bozguna ugratti. Karaman-oglu Mehmed Bey savasta esir düstügü gibi oglu Mustafa Bey öldürüldü. Ramazan-oglu Ibrahim Bey ise kaçmaya muvaffak oldu. Ayni yil içerisinde Ramazan-oglu ailesinden Sadaka isminde bir bey Memlûklular tarafindan öldürüldü. Sadaka'nin Hamza ve Ibrahim Beyler'le akrabalik derecesinin ne oldugu bilinmemektedir.
Bu tarihten itibaren Ramazanoğulları'nin siyasî nüfuzlari azalmaya basladi. Süphesiz bu durum Memlûklu Sultani Müeyyed'in kuvvetli sahsiyeti ile ilgilidir. Müeyyed, hakimiyeti altindaki her yerde devletinin itibarini saglamis olup bunu halefleri Baybars ve Çakmak devam ettirmislerdir.
Memlûklularin destegini saglayarak agabeyi Ibrahim Bey ile mücadele eden Hamza Bey hakkinda kaynaklarda fazla bilgi bulunmamaktadir. Hamza Bey'in çok geçmeden düsmanlariyla yapmis oldugu bir mücadelede öldürülmüs oldugu anlasilmaktadir. Hamza Bey'in yerine kardeslerinden önce Ahmed, sonra da Ali geçti (1426).
Karaman-oglu Ibrahim Bey'in yaninda bulunan Ramazan-oglu Ibrahim Bey'e gelince; Memlûk Sultani Baybars, 1427 yilinda emirlerinden Sadi Bey'i Karaman-oglu'na göndererek Ramazan-oglu'nu kendisine teslim etmesini istedi. Ibrahim Bey de enistesi Ramazan-oglu Ibrahim Bey'i Baybars'in adamlarina teslim etti.
Memlûklu Emiri Sadi Bey, Ibrahim Bey'i çocuklariyla birlikte Kahire'ye götürdü. O, daha sonra Cebel kalesine hapsedildi. Bu sirada yaninda bazi Türkmen ileri gelenleri oldugu halde Kahire'ye gelen Ramazan-oglu Mehmed Bey, akrabasi olan Ibrahim Bey'in kendilerine çok iskenceler yaptigini ve iki amcasini, kardeslerini ve onlarin çocuklarini öldürdügünü ileri sürerek kisas davasinda bulundu. Neticede Ibrahim Bey, Memlûk sultanina ihanet etmesi ve ona karsi harekete geçerek Misir askerinin bos yere öldürülmesi gibi sebeplerle 15 Aralik 1427'de idam edildi. Yerine Mehmed Bey Ramazanoğulları beyligine tayin edildi. Ibrahim Bey, Ramazanoğulları'nin basinda bulundugu kisa süre içerisinde daima Memlûklularla mücadele ederek beyliginin bagimsiz olmasina çalisti. Memlûk Sultani Melik Müeyyed Seyh tarafindan azledildikten sonra da kendi sülâlesinden emirlige getirilen kimselerle mücadele etti. Onun bütün gayesi Çukurova'yi Memlûklu hakimiyetinden kurtarmak ve tam bagimsiz bir hale getirmekti. Ibrahim Bey, yigitligine ve Karamanogullari'nin destegine güvenerek devrinin en güçlü devletine karsi koydu. Ancak netice hem kendisi ve hem de beyligi için çok kötü oldu. Onun ölümünden sonra Ramazanoğulları beyligi eski siyasî ehemmiyetini büyük ölçüde kaybetti. Öyle ki, kaynaklar Ramazanoğulları'ndan bahs ederken bu tarihten sonra beylerin adini dahi vermemislerdir.
Ibrahim Bey, bu yigit sahsiyeti ve ulvî gayesi dolayisi ile Üç-ok Türkmenleri arasinda yillarca bir destan kahramani gibi anilmis, ölümünden bes yil sonra Çukurova'dan geçen Fransiz seyyahi Bertrandon de la Broquiere, bölge halki üzerinde Ibrahim Bey'in hatirasinin çok fazla oldugunu yazmistir.

5- Mehmed Bey

Daha önce de belirttigimiz gibi, Ibrahim Bey'in Kahire'de tutuklanmasini müteakip bu ülkeye gelen Ramazan-oglu Mehmed Bey'e hil'at giydiren Sultan Baybars onu emir olarak ülkesine göndermisti. Mehmed Bey, beyligin basinda bulundugu sirada sik sik Kahire'ye giderek Memlûk sultanlarina bagliligini göstermis ve böylelikle beyligini elinde tutmaya çalismistir. Mehmed Bey kardesi Ali Bey ile de emirlik için mücadele ediyordu. Bölge Mehmed Bey ile Ali Bey arasinda adetâ ikiye bölünmüstü. Mehmed Bey'in kendisinden önceki beylere göre Memlûklulara daha bagli oldugu görülmekle beraber, onun bazan Memlûk sultanligina karsi yapilan ayaklanmalara yardim ettigi de görülmektedir. Niketim 1435 yilinda Dulkadirogullari'ndan Hamza Bey adinda biri, Misir Memlûklularina karsi ayaklandigi zaman Ramazan-oglu Mehmed Bey de ona yardim etti.
Bu sirada Ramazan-oglu Mehmed b. Gündogdu isimli bir beyin Sultan Baybars'in düsmani olan Canbeg Sufi ile anlasarak Elbistan'a vardiklari bilinmektedir. Ancak, burada zikredilen Ramazan-oglu Gündogdu Mehmed Bey'in, Ibrahim Bey'in öldürülmesini müteakip, Ramazanli beyi tayin edilen Mehmed Bey ile ayni sahis olup olmadigi bilinmemektedir.
Karamanli-Dulkadirli mücadelesinde Karamanli Ibrahim Bey'e yardim eden Ramazan-oglu Mehmed Bey'in hangi tarihte ve nasil öldügü hakinda bir kayit yoktur.

6- Eylük Bey

843/1439-1440 yilinda Ramazanoğulları Beyligi'nin basinda Eylük adinda bir emirin bulundugu görülmektedir. Adana ve Misis bölgelerine hakim olan Eylük, ayni yil içerisinde Kahire'ye giderek Sultan'dan Haleb valisi âsi Tanri Birmis'e yardim eden Varsak Bey'i Kara Isa (Musa b. Kara)'nin cezalandirilmasini istedi. Sultan Çakmak, Eylük'e emirlik verdikten sonra Haleb valisine, Eylük'ün istedigi yardimda bulunmasini emretti. Halep valisi de Hos Geldi emrindeki 100 kadar atliyi Emir Eylük'e gönderdi. Özerogullari'nin yardimini da alan Eylük, Varsak Beyi Musa'nin ordusuna dogru hareket etti. Dar bir geçitte yapilan kanli çarpismada Hos Geldi, Musa Bey'i öldürdüyse de kendisi ile Ramazan-oglu Eylük de ölümden kurtulamadilar. Eylük'ün ölümü ile Ramazan-oglu kuvvetleri büyük bir bozguna ugradi ve bütün agirliklari Varsaklarin eline geçti (1440).

7- Dündar Bey

Ramazanoğulları'nin, Varsak bozgunundan sonra bir müddet siyasî olaylara karismadiklari anlasiliyor. 1440 yilindaki Varsak yenilgisinden sonra Ramazanoğulları'nin faaliyetlerine ancak 1457 yilinda rastlamaktayiz. Bu tarihte Karaman-oglu Ibrahim Bey'in Tarsus, Adana ve Külek bogazi taraflarini istilâya girismesi üzerine Memlûklular Hos-Kadem en-Nâsir'i Karaman-ili'ne gönderdiler. Memlûklular'in bu seferine Ramazan-oglu kuvvetleri de katilmis olup baslarinda Dündar Bey bulunuyordu.
Dündar Bey'in 1456-1462 tarihleri arasinda hüküm sürdügü bilinmektedir. Ondan sonra Ramazanoğulları'nin basinda Hasan, Gazi ve Ömer Bey'lerin kisa araliklarla hüküm sürdükleri anlasilmaktadir. Ancak kaynaklarda birbiri arkasina tahta çikan bu beyler hakkinda fazla bilgi bulunmamaktadir.

8- Ömer Bey

Hasan ve Gazi Beylerin kisa süren saltanatlarindan sonra beyligin basina Ömer Bey geçti. Ömer Bey'in Ramazanli Beyi oldugu bu dönemde Çukurova bölgesi Osmanlilar ile Memlûklular arasinda büyük bir nüfûz mücadelesine sahne olmaktaydi. Bu sirada Dulkadir beyi olan Sehsuvar Bey, Osmanlilarin da yardimi ile kardesi Sahbudak'i maglûp etmis ve beylige sahip olmustu. Ancak Memlûk sultani kendi tarafdâri olan Sahbudak'i tekrar beyligin basina getirebilmek için Berdi Bey komutasinda büyük bir ordu gönderdiyse de, Osmanlilarca desteklenen Dulkadirliler bu orduyu bozguna ugrattilar. Ramazanoğulları'ndan Hasan Bey, bu savasta Memlûklularin yaninda yer almis ve savasin sonunda yere düsen Memlûk komutanini atina alarak Haleb'e getirmis ve onu ölümden kurtarmistir.
Dulkadir-oglu Sehsuvar Bey ise Memlûklulara karsi gösterdigi bu basaridan sonra Ramazanoğulları'nin basinda bulunan Ömer Bey'in beyligini kabul etti. Baslangiçta O, Dulkadirliler'e cephe alarak Memlûklular'a yakinlik duymaya basladi. Nitekim Memlûklular'in Malatya Valisi Korkmaz es-Sagir ile birlikte hareket eden Ömer Bey Dulkadir Beyi Sehsuvar Bey'e karsi bir baskin düzenlemis ve daha sonra Sis kalesi üzerine yürüyerek Dulkadirlilere geçmis olan bu sehri yeniden ele geçirmistir (1469).
Ertesi yil Sehsuvar Bey ile bir kez daha karsilasan Ramazan-oglu Ömer Bey yenilgiye ugramis ve bu kez Ayas kalesi Dulkadirlilerin eline geçmistir. Bu haberi duyan Memlûk sultani, Sehsuvar Bey'e kesin bir darbe vurmak amaciyla meshur Memlûk komutani Yas Bey (Yas-beg)'i yeni bir seferle görevlendirdi. Memlûk Emiri Yas-beg Haleb'e geldigi sirada çevredeki Türkmen emirleri kuvvetleriyle birlikte kendisine iltihak etti. Ramazan-oglu Ömer Bey de kardesi Davud ile birlikte bu kuvvetlere katildi. Dulkadirlilerle yapilan bu savasta Sehsuvar Bey maglup olarak Zamanti kalesine kapandi. Daha sonra yakalanarak Kahire'ye götürülen Dulkadirli beyi orada kardesleri ile birlikte öldürüldü.
Ramazan-oglu Ömer Bey 1478 yilinda Antakya'ya gelen Memlûk sultani Kayitbay'in yanina giderek ona bagliligini bildirdi. Ömer Bey'in Memlûklulara olan bu bagliligi 1485 yilinda yapilan Osmanli-Memlûk savasinda da devam etti. Ömer Bey bu sefer Osmanlilar'in elinden kurtulamadi. Osmanli kuvvetleri Adana'yi zabdettikteleri zaman Ramazan-oglu Ömer Bey, yaninda Gündüz-oglu Mehmed Bey oldugu halde Osmanlilara karsi harekete geçti. Yapilan savasta Osmanli kuvvetleri galip geldi ve Ömer Bey esir alinarak II. Bayezid'in yanina gönderildi. Ömer Bey'in bundan sonraki hayati hakkinda hiç bir bilgi bilinmemektedir.

9- Halil Bey

Ömer Bey'den sonra Ramazanoğulları beyliginin basina Davud-oglu Halil Bey geçti (1485). Otuz yil gibi uzun bir müddet beyligin basinda bulunan Halil Bey 1488'de Adana civarindaki Aga Çayiri'nda yapilan Osmanli-Memlûk savasinda Emir Özbek komutasindaki Memlûk ordusunun yaninda yer aldi. Bu savasin baslangicinda Osmanlilar galip durumda olmalarina karsin, Karamanli sipahilerin kaçmalari ve Evrenosogullari'ndan Isa ve Süleyman Beylerin de sehit düsmesi sonunda agir bir bozguna ugradilar. Savastan sonra Ramazanoğulları'na bagli Türkmenler, diger Türkmen gruplariyla birlikte Osmanli ordugâhini yagma ettiler.
Çukurova'daki Osmanli-Memlûk mücadelesinde Osmanlilar'in yenilgisinden sonra Ramazan-oglu Halil Bey Memlûklulara bagliligini devam ettirdi. Bu sirada, Karaman Beyligi'nin Osmanlilara geçmesinden sonra Iç-il bölgesine çekilmis olan Turgutogullari Ramazanoğulları topraklarina saldirdilar. Halil Bey, bu Türkmen grubu üzerine yürüyerek onlari bozguna ugratti.

c- Osmanlilar'a Tâbi Dönem

Halil Bey, Osmanlilar'in Çukurova'da hakimiyetlerini kabul ettirmelerinden sonra bu devletle iyi geçinmenin, kendi ülkesinin gelecegi bakimindan daha faydali olacagini düsünerek Memlûklulara olan bagliligini gün geçtikçe azaltmaya basladi. Osmanlilar ile dostluk kurmaya özen gösterdi.
Halil Bey, mezar kitabesinden anlasildigina göre 916 (1510) yilinda vefat etti. Uzun süren saltanati sirasinda beyliginin baris içinde yasamasi için büyük çaba sarfeden Halil Bey âlimlere saygili, cömert ve fakirlere yardim eden bir bey idi. Ramazanli ülkesi en çok bu bey zamaninda imar görmüs, camiler, medreseler, saraylar, hanlar ve çesmeler ile ülkenin dört bir yani süslenmisti. Onun bu hizmetlerinden dolayi halk kendisine, dine yardim eden manasina gelen "Giyaseddin” lâkabini vermisti.

1- Mahmud Bey

Halil Bey'in ölümünden sora Ramazanli beyliginin basina Mahmud Bey geçti. Mahmud Bey de Halil Bey'in siyasetini takip ederek Osmanli Devleti ile dostlugunu arttirdi. Bunun üzerine Memlûklular Mahmud Bey'i beylikden azlederek yerine Ömer Bey'in oglu Selim Bey'i tayin ettiler (1514). Beylikden azledilen Mahmud Bey ise Istanbul'a giderek padisah Yavuz Sultan Selim'e tabiiyetini arzetti. Osmanli padisahi Yavuz Sultan Selim Mahmud Bey'e itibar göstererek ona ikiyüzbin akçelik bir dirlik verdi. Padisahtan, seferlerde kendisine refakat etme imtiyazini da alan Mahmud Bey 1516 Misir seferinde Yavuz Selim'in maiyyetinde bulundu. Ordu Haleb'e geldiginde Mahmud Bey'e bagli Ramazanli kuvvetleri de gelerek Osmanli padisahinin hizmetine girdiler.
Memlûklular tarafindan Ramazanli beyi tayin edilen Selim Bey'in siyasî hayati hakkinda ise bilgimiz yoktur. Ancak, Selim Bey'in Adana'da bir mescit insa ettirdigi ve bu mescidin etrafinda Selim Bey Mescidi (Su Gedügü) denilen bir mahallenin tesekkül ettigi bilinmektedir.
Yavuz Sultan Selim, Mercidabik savasinda Memlûklular'a agir bir darbe vurduktan sonra yaptigi tevcihler sirasinda Mahmud Bey'e de eski beyligini verdi. Ancak Misir seferinin devaminda vuku bulan Ridaniye savasi sirasinda Memlûk Sultani Tomanbay ve üçyüz seçkin silahsörün padisahi öldürmek üzere otag-i hümâyuna baskinda bulunduklari sirada Sadrazam Sinan Pasa'nin yanisira Ramazan-oglu Mahmud Bey de öldürüldü.

2- Kubad Bey

Mahmud Bey'in naasini Haleb'e gönderen Yavuz Sultan Selim, Ramazanoğulları'nin basina Halil Bey'in oglu Kubad'i tayin etti. Kubad Bey'in beyligin basina geçmesinden çok kisa bir süre sonra, bölgede meydana gelen karisikliklar üzerine Kubad Bey'in kardesi Pîrî Bey'e Çukurova hakimligi verilmis, Kubad Bey'in elinde ise yalnizca Adana kalmisti. Böyle olmakla birlikte çok geçmeden bütün beylik Pîrî Bey'in hakimiyeti altina girdi (1519).

3- Pîrî Bey

Kanuni Sultan Süleyman'in teveccühünü kazanmis olan Pîrî Bey Osmanlilara tabi olarak beyligini sürdürdü. Hatta Kanuni Sultan Süleyman Pîrî Bey'in bölgede daha rahat hareket edebilmesi için basta Kubad Bey olmak üzere bütün kardeslerini Rumeli'de görevlendirdi.
Ramazan-oglu Pîrî Bey, Bozok'ta Söklen boyu beyi Musa'nin Dulkadirliler'den Zünnûn ile birlikte çikarmis oldugu tehlikeli isyanlari da bastirdi. Daha sonra bazi beylerbeyilerin kendisini rahatsiz etmeleri üzerine ata yurdunu birakip bir devlet memuru sifati ile muhtelif yerlerde vazife görmeye basladi. Pîrî Bey, Pasa ünvani ile sirasiyla Karaman, Halep ve Sam'da beylerbeyilik yapti.
Sam beylerbeyiliginde biri 950 (1543-44) ve digeri 957 (1550) olmak üzere iki kez bulunan Pîrî Pasa bu tarihten sonra Osmanli padisahi tarafindan ricasinin kabul edilmesi üzerine tekrar Adana'ya dönerek beyliginin basina geçti. Çukurova'da kendisinin yoklugunda meydana gelmis olan karisikliklari düzeltti. Kendisinin yoklugunda Osmanlilar'in Adana'ya göndermis oldugu emirler memlekete hakim olamamislar ve ülkede yagmacilik baslamisti. Eski haslari ile birlikte beyligin basina getirilen Pîrî Pasa, 90 yasinda iken 976 (1568-69)'da vefat etti. Uzun süren beyligi sirasinda Adana'yi cami, imaret, medrese, hamam ve han gibi eserler ile süsleyen Pîrî Bey tarihe önem veren, Türkçe ve Farsça siirler yazan kültürlü bir devlet adami idi. Ramazanoğulları'nin en istikrarli ve mesut zamani onun devrinde yasandi.

d) Ramazanoğulları Beyligi'nin Sonu

Pîrî Bey'den sonra, Ramazanoğulları beyligi, onun vasiyeti üzerine küçük oglu Dervis'e verildi. Dervis Bey, daha önce Tarsus sancak beyliginde bulunmustu. Ava merakli, dürüst ve cömert bir insan olan Dervis Bey alti ay kadar süren kisa bir beylik yapti. Onun 1596'da vefati üzerine yerine Sis sancakbeyi olan agabeyi Ibrahim tayin edildi. Beyligi hakkinda fazla bilgimiz bulunmayan Ibrahim Bey de 997 (1580) yilinda ölünce yerine oglu Mehmed Bey geçti. Ahlâkinin temizligi ve iyi davranislari ile taninan Mehmed Bey'in 1594 yilinda hayatta oldugu bilinmektedir. Ancak 14 Eylül 1582 tarihinde Adana hakimi olarak Ibrahim Bey'in diger oglu Ismail Bey görüldügüne göre. Mehmed Bey bu tarihten önce baska bir göreve getirilmis olmalidir.
1595 yilindan sonra ise beyligin basinda Mehmed Bey'in oglu Pîr Mansur'un bulundugu anlasilmaktadir. Pîr Mansur'un 1609 yilina kadar beyligin basinda bulundugu ve bu tarihten sonra Adana'nin Haleb'e; Sis ve Tarsus'un da Kibris Beylerbeyiligine baglanmak sureti ile Ramazanoğulları beyliginin son buldugu bilinmektedir. Daha sonralari ise Osmanlilar Adana beylerbeyiligini kurmuslar ve Adana da bu beylerbeyiligin merkezi olmustur.
Anadolu beyliklerinin en uzun ömürlülerinden birisi olan Ramazanoğulları Beyligi, kurulusundan itibaren yarim asir kadar Memlûklular'a tabi olmus, 1510 yilindan sonra ise Osmanlilar'a tabi olarak yaklasik bir yüzyil kadar daha varliklarini sürdürmüstür.

II- IMAR FAALIYETLERI

Çukurova'nin Türklesmesinde büyük bir rol oynamis olan Ramazanoğulları Beyligi'nin maydana getirmis oldugu en önemli eser Adana Ulu Camii Külliyesi'dir. Camii, medrese, türbe, mescit, konak, han, hamam, arasta, çesme ve pek çok dükkândan meydana gelen bu külliyenin büyük bir kismi bugün de ayaktadir. Bunlar arasinda plâni, minaresi, tas isçiligi ve çinileri ile Ulu Camii'nin sanatimizda ayri bir yeri vardir. Iç avluya açilan kapilarda ve minberi üzerinde bulunan kitabelerinden anlasildigina göre 913 (1513)'de Ramazan-oglu Halil Bey tarafindan baslatilip 926 (1520)'da oglu Pîrî Mehmed Pasa tarafindan tamamlanmistir. Selçuklu ve Osmanli mimarisiyle güneyden gelen Zengî ve Memlûk mimarisinin etkilerini bir araya getirmesi bakimindan Ulu Camii ilgi çekicidir.
Ulu Camii'nin dogu yanina bitisik olan 1540 tarihli türbe ise Pîrî Pasa tarafindan yaptirilmistir. Türbede bulunan üç çinili lâhit, camii ile ayni üslûp ve devirden olup basuçlarindaki kitabelerine göre Ramazanoğulları'ndan Emir Halil Bey (1510) ile Pîrî Pasa'nin iki oglu Mehmet Sah (1534) ve Mustafa (1522)'ya aittir. Külliyede bulunan medrese ise Pîrî Pasa tarafindan 1540'da camiin dogu yanina yaptirilmistir.
Adana'da bulunan Yag Camii (Eski Camii) de kitabelerinden anlasildigina göre Ramazan-oglu Halil Bey'in emriyle 1501'de camie çevrilen küçük kilisenin yanina Pîrî Pasa tarafindan 1558'de yaptirilmistir.
Ramazan-oglu Halil Bey bu eserlerden baska Adana'da iki camii ve bir medrese daha yaptirmistir. Halil Bey'in oglu Pîrî Bey de camii, medrese, han, hamam olmak üzere bir çok mimari eser vücuda getirmistir. Bunlardan baska Pîrî Bey'in oglu Mustafa Bey de bir cami insa ettirmistir. Pîrî Bey'in diger oglu ve halefi Ibrahim'in de Adana ve Tarsus'ta birer cami yaptirdigi bilinmektedir.
Ramazanoğulları Beyligi'nin teskilâti hakkinda hiç bir bilgi bulunmamaktadir. Bununla birlikte, Dulkadirliler'de oldugu gibi Oguz (Türkmen) geleneklerine, yani töre esasina dayanmis oldugunda süphe yoktur. Dulkadirliler gibi Ramazanli beyleri de para bastirmamislardir. Bunlar önce Memlûk parasi, sonra da Osmanli akçesini kullanmislardir.

Sahib Ataoğulları:

Bu beyliğin kurucusu Ebû Bekir oğlu Hüseyin oğlu Sâhib Ata Fahreddin Ali, 1266'dan 1285'e kadar 19 yıl Türkiye vezîri idi. Büyük bir devlet adamı olarak tanınmış, pek çok da hayır eseri bırakmış, ilmi ve güzel sanatları himaye eylemiştir. Sâhib Ata, hayatında Afyon'u malikâne olarak aldı.

Bu beyliğin kurucusu Ebu Bekir oğlu Hüseyin oğlu Sahib Ata Fahreddin Ali, 1266'dan 1285'e kadar 19 yıl Türkiye veziri idi. Büyük bir devlet adamı olarak tanınmış, pek çok da hayır eseri bırakmış, ilmi ve güzel sanatları himaye eylemiştir. Sahib Ata, hayatında Afyon'u malikane olarak aldı. O zamana kadar "Kara Hisar" denen şehre onun adına izafeten "Karahisar-ı Sahib dendi. Sonra "Afyonkarahisar" olmuştur. Çünkü Anadolu'da başka "Kara Hisar"lar da vardı ki, en tanınmışı, Şebinkarahisar'dır ve eski adı Şarki Kara Hisar'dır.

Sahib Ata, oğullarının niyabeti ile Afyon başkent olmak üzere çevrenin beyliğini idare etti. 1285 Kasımında Aksaray'da öldü. Oğulları Taceddin Hüseyin ile Nusreteddin Hasan, 1276 Mayıs'ında yani babalarından önce öldürülmüşlerdi. Kızı Melike Hatun'un da adını biliyoruz. Yerine geçen torunu Şemseddin Ahmed Bey, Hasan Bey'in oğludur. Ahmed Bey, Germiyanoğlu'nun damadı idi. O da öldürülünce yerine oğulları Nusreteddin Ahmed ve Muzaffereddin Devlet beyler geçtiler. Ahmed Bey, tahttan feragat edip Kütahya'ya ana tarafından bağlı bulunduğu Germiyan Sarayı'na gitti. 1308'e kadar Türkiye Hakanlığı'nın bir parçasını teşkil eden beylik, sonuna kadar İlhanlılar'ı metbu tanımıştır. Önce bütün Afyon çevresine hakimken, gittikçe küçülmüş, şehirle civarından ibaret kalmış, daha fazla Germiyan tesirine düşmüş, nihayet Germiyan beyliğine katılmıştır. Devlet Bey'in oğulları, Germiyanoğulları zamanında da şehirde nafiz olmuşlardır. Bazı kitaplarda Afyon'a, bu Devlet Bey'e izafeten "Kara-Hisar-ı Devle" de denilmektedir.

Karamanoğlu Mehmed Bey ve düzmece Selçuklu şehzadesi Siyavuş'un Konya'ya hakim olmaları üzerine Sahib Ataoğulları Karahisar'da asker toplayarak onlara karşı harekete geçtiler.Siyavuş ve Mehmed Bey de Akşehir istikametinde yürüdüler. Taceddin Hüseyin ve Nusreddin Hasan bu mücadelede öldürüldüler (1277). Bundan sonra beyliğin başına Hasan'ın oğlu Şemsedin Mehmed geçti. Onun devrinden itibaren takriben yirmi yıl süreyle Denizli bölgesi Sahib Ataoğulları ve Germiyanoğulları arasında bir çekişme sahası olmuştu. İlhanlı Beylerbeyi Emir Çoban Anadolu'ya geldiği zaman itaatlerini bildiren Anadolu beylikleri arasında Sahib Ataoğulları da bulunuyordu (1314). Bu beyliğin başında daha sonra Şemseddin Mehmed'in oğlu Nusreteddin Ahmed'i görüyoruz.

İlhanlıların Anadolu valisi Timurtaş, batı uçlarında gaza yapan Türkmenleri itaat altına almak için ilerlediği sırada Nusreteddin Ahmed Germiyanoğullarının yanına kaçtı. Daha sonra Timurtaş'ın Mısır'a kaçmak zorunda kalması üzerine (1327) Nusreteddin Ahmed ülkesine döndü ve Germiyanoğullarının hakimiyetini tanıdı. Onun 1342'den sonra öldüğü tahmin ediliyor. Bu tarihten sonra Sahib-Ataoğullarının toprakları Germiyanoğulları tarafından ilhak edilmiştir.

SARUHAN OGULLARI BEYLIGI

Merhabalar arkadaşlar Saruhan oğulları hakkında bilgileri alıntılar eşliğinde aktaracağım...Bati Anadolu'da, merkezi Manisa olmak üzere Menemen, Gördes, Demirci, Kemal Pasa, Turgutlu, Ilica ve Akhisar gibi kent ve kasabalari içine alan bölgede kurulmus bir Türkmen beyligidir.

I- SIYASÎ TARIH

a- Saruhan Bey

Beyligin kurucusu olan Saruhan Bey'in Harezm Türkmenlerinden oldugu sanilmaktadir. Nitekim Celâleddin Harezmsah'in ölümünden (1231) sonra Saruhan adli bir beyin Selçuklu Devleti hizmetine girdigi ve Saruhanogullari Beyligi'ni kuran Saruhan Bey'in de bu Harezmli emir Saruhan'in torunu oldugu bilinmektedir. Saruhan Bey'in babasinin adi Alpagi olup Çuga ve Ali Pasa adlarinda iki kardesi daha vardi.

Anadolu Selçuklu Sultani Alâaddin Keykubad, maiyyetindeki Türkmen emirlerini çesitli bölgelerin fethi için görevlendirmisti. Bu uc beyleri arasinda bulunan Saruhan Bey o zaman bir Bizans sehri olan Manisa ve çevresinde faaliyetlerde bulunuyordu. Bu sirada Mogol istîlâsi sayisiz Türkmen gruplarinin Bati Anadolu bölgesine gelmesine sebep olmus, dolayisiyla bu bölgelerdeki Bizans sehir ve kasabalari Türkmenlerin eline geçmeye baslamisti.

Anadolu Selçuklu Sultani II. Mesud'un ümerâsindan olan Saruhan Bey, Manisa bölgesindeki faaliyetlerini artirarak sehri tehdit etmeye basladi (1303). Bizans Imparatoru II. Andronikos (1282-1328), Bati Anadolu'daki Türkmenlerin faaliyetlerinin artmasi üzerine oglu ve saltanat ortagi IX. Mihail'i bu bölgeye gönderdi. IX. Mihail Katalon kuvvetlerinin de destegi ile Manisa'ya kadar geldi ise de Türkmenler karsisinda bir sonuç alamadan geri çekilmek zorunda kaldi. Saruhan Bey bu olaydan sonra Katalon kuvvetlerinin bulundugu Danya kalesini muhasara etti ancak basarili olamadi. Saruhan Bey, Katalonlarin bölgeyi terketmesinden sonra Manisa sehri üzerindeki baskisini artirarak sehrin civarindaki kasaba ve köyleri ele geçirdi. Bu hareket sonucunda Türklerin Leskeri-ili (Laskaris ili) dedikleri Manisa'yi da fethetti (1313).

Saruhan Bey, Manisa'nin fethinden sonra burasini beyliginin baskenti yapti. Sinirlarini kisa sürede Alasehir'den Izmir ve diger Ege kiyilarina kadar genisleten Saruhan Bey, eski Türk adeti geregince topraklarini kardesleri arasinda paylastirdi. Kendisi Ulu Bey sifati ile Manisa'da otururken, Demirci ve yöresini kardesi Çuga Bey'e, Nif (Kemalpasa)'in idaresini de diger kardesi Ali Pasa'ya verdi. Saruhan Bey kardesi Çuga Bey'in ölümünden sonra Demirci'nin idaresini oglu Devlethan'a, onun ölümü ile de Yakup Çelebi'ye birakti.

Evliya Çelebi Seyahatnâmesi'nde Demirci'nin Saruhan beylerinden Kara Mustafa Bey tarafindan fethedildigini kaydeder. Bundan baska Nif'i de Saruhan Bey devrinin ileri gelenlerinden Haci Emet Bey'in ele geçirdigini belirtir. Ancak Evliya Çelebi'nin bu kayitlarini ihtiyatla karsilamak gerekir.

Saruhanogullari Beyligi'nin dogusunda Germiyan, kuzeyinde Karasi (Karesi) ve güneyinde de Aydinogullari Beyligi'nin topraklari vardi. Böylece Saruhanogullari'nin üç tarafi yeni kurulmus olan Türk beylikleri ile çevrilmis oldugundan yalniz Ege denizi cihetinden genislemeye, gazâ ve seferler yapmaya elverisli idi. Bu sebeple Saruhan Bey kurmus oldugu donanma ile deniz seferleri yapmaya basladi. Foça, Sakiz ve Naksos'daki Cenevizliler ile Midilli'yi vergiye bagladi. Meshur seyyah Ibn Battuta, 1332 yilinda Manisa'ya geldigi zaman Foçalilarin her sene Saruhan Bey'e 15.000 gümüs para vergi verdigini kaydetmistir.

Türk tarihi için önemli bir kaynak eser olan Câmiü'd-Düvel'de Foça'nin da Saruhanogullari beyligi sinirlari içinde bulundugu kaydedilmistir. Ancak bu tarihte Foça'nin Ceneviz Cumhuriyeti'ne bagli bir koloni oldugu bilinmektedir. Yukarida da ifade edildigi gibi burada yasayan Rumlar ve Lâtinler, Saruhanogullari'na vergi vermekteydiler. Yine Câmiü'd-Düvel'de Saruhanogullari'na ait oldugu belirtilen topraklar arasinda Menemen, Gördes, Adola, Akhisar, Turgutlu, Nif, Ilica, Kayacik, Demirci, Urganli, Manisa, Gördes, Güzelhisar ve Mendelorya sehir ve kasabalari sayilmistir. Öte taraftan yine kaynaklardan Mesâlikü'l-Ebrâr'daki kayitlara göre XIV. yüzyil ortalarina dogru Saruhan Beyligi'nin onbes sehri, yirmi kalesi, onbin askeri ve Saruhan'in kardesi olan Ali Pasa'nin da sekiz sehri, otuz kalesi, okçulukta mâhir bir çok yaya askeri ve sekiz bin de atli askeri ile büyük bir donanmasi vardi.

Saruhan Bey devrinde, Osman-oglu Orhan Bey Bizans Imparatorlugu aleyhinde durmadan topraklarini genisletiyordu. Orhan Bey'in 1329 yilinda Sakiz adasini fethetmesi üzerine Bizans Imparatoru II. Andronikos Palaiologos Osmanlilara karsi Saruhan ve Aydinogullari'ndan yardim istemek zorunda kaldi. Imparatorun bu istegini olumlu karsilayan Saruhan Bey, Osmanlilara karsi Bizans ve Aydinogullari ile beraber hareket etmeye basladi.

1334 yilinda Aydin ve Saruhanogullari 270 gemilik bir filo ile Yunanistan sahilleri ve Trakya'ya bir sefer düzenlediler. Bu sefer sirasinda Saruhan Beyligi gemilerine Saruhan Bey'in oglu Süleyman Bey kumanda etmekteydi. Ancak bu sirada Midilli'yi zabt eden Foça valisi Dominik, Saruhan-oglu Süleyman Bey ile bir çok adamini bir hile ile esir aldi.

Bizans Imparatoru III. Andronikos, asi valiyi cezalandirmak için derhal bir donanma ile Foça önlerine gelerek sehri denizden kusatti ise de bir netice elde edemedi. Bunun üzerine dostu ve müttefiki olan Saruhan Bey'den yardim istedi. Saruhan Bey, esir olan oglu Süleyman ve arkadaslarinin kendisine teslim edilmesi sarti ile yardim edebilecegini bildirdi. Imparator Andronikos Saruhan Bey'in bu sartini kabul edince Saruhanogullari'na ait süvari ve piyade kuvvetleri Foça'yi karadan kusattilar. Muhasara bes ay kadar sürmesine ragmen kale bir türlü düsürülemedi. Bu durum üzerine imparator Anadolu'daki diger müttefiki Aydin-oglu Umur Bey'den de yardim istedi. Aydinoglu Umur Bey donanmasini yardima gönderdi. Bizans, Saruhan ve Aydinogullari'nin gemilerinden meydana gelen müttefik donanma Foça Valisi Dominik ile bir deniz savasi yapmak istediyse de o buna yanasmadi. Bu sebeple kusatma daha da uzadi. Neticede Imparator Andronikos, Dominik ile anlasarak Saruhan-oglu Süleyman Bey ve adamlarini serbest biraktirdi (1336).

III. Andonikos'un 1341 yilinda ölümünden sonra Bizans'da iktidar mücadelesinin baslamasi Saruhan Bey'in Bizans topraklari üzerine fetih yapmasi için iyi bir firsat oldu. Nitekim O, Gelibolu taraflarina bir akin düzenledi ise de basarili olamadi. Hatta Bizans donanmasi karsi hücuma geçerek Saruhan kiyilarinda yagma ve tahrip hareketlerinde bulundu. Bu olaylar sirasinda Saruhan Bey'in müttefiki ve dostu olan Aydin-oglu Umur Bey de Haçlilarin saldirisina ugramisti. Lâtinler bu saldiri sonucunda Izmir'i ele geçirdiler (1344). Izmir'in Lâtinler eline geçmesi Saruhanli denizciler için bir felaket oldu. Bati Anadolu'da bu olaylarin gelistigi esnada Bizans'in baskenti Istanbul'da taht için mücadeleler devam ediyordu. Istanbul'u ele geçirmek isteyen Kontakuzenos, dostu Aydin-oglu Umur Bey'e haber göndererek ondan yardim istedi. Umur Bey bu teklifi kabul edince Saruhan Bey de oglu Süleyman Bey komutasinda bir miktar askeri onun yanina gönderdi. Saruhan kuvvetleri Umur Bey'le beraber Trakya'ya geçip Kontakuzenos'un kuvvetleriyle birlestiler. Ancak müttefik kuvvetler Istanbul üzerine yürüdügü bir sirada Süleyman Bey, siddetli bir humma hastaligi sonucunda vefat etti (1345).

Aydin-oglu Umur Bey, Süleyman Bey'in ölümünden sonra onun cesedini alarak Manisa'da bulunan babasinin yanina getirdi. Oglunun ölümüne çok üzülen Saruhan Bey, bu tarihten sonra fazla yasamadi. O da bir yil sonra vefat eti (1346). Manisa'da Körhane adi verilen türbeye defnedildi.

Saruhanogullari Beyligi'nin kurucusu olan Saruhan Bey devrinde beylik en parlak dönemini yasamistir. Onun zamaninda Manisa bir Türk-Islam sehri olarak gelisti ve büyüdü. Anadolu'yu gezmis olan seyyah Ibn Battuta, Manisa'da Saruhan Bey ile görüstügünü ve Saruhan Bey'in son yillarinda sehrin tamaminin bir Türk sehri hüviyetine büründügünü yazmaktadir.

Saruhan Bey'in Timur Han, Orhan, Süleyman, Ilyas, Devlethan ve Budak Pasa isimlerinde alti oglu oldugu bilinmektedir. Ölümünden sonra beyligin basina bu ogullari arasindan Fahreddin Ilyas Bey geçti. Saruhan Bey'in ogullarindan Devlethan Demirci'yi, Budak Pasa da Gördes'i idare etmekteydi.

b- Ilyas Bey

Saruhan Bey'den sonra beyligin basina geçen Ilyas Bey, ilk is olarak Bizans Imparatoriçesi Anna ile bir dostluk antlasmasi yapti. Daha önce de belirtildigi üzere Saruhan Bey ile Aydin-oglu Umur Bey Imparator Anna'ya karsi Kantakuzenos ile isbirligi yapmislardi. Ancak Kantakuzenos Anna'ya karsi bir basari elde edemeyince bu kez Osmanli hükümdari Orhan ile anlasma yapmak zorunda kaldi. Hatta kizini Orhan Bey'e vererek onunla tam bir dostluk kurdu. Imparatoriçe Anna ise Kantatuzenos'un Osmanlilarla anlasmasi üzerine Saruhanogullari ile ittifak kurmaya çalisti. Bu amaçla devlet ileri gelenlerinden Tagaris'i Manisa'ya Saruhan Bey ile anlasmaya gönderdi. Ancak Tagaris Manisa'ya geldiginde Saruhan Bey'in ölümü ile karsilasti. Bu duruma ragmen Tagaris, Saruhan Bey'in yerine geçen Ilyas Bey ile bir anlasma yapmaya muvaffak oldu.

Ilyas Bey, yapilan anlasmadan sonra imparatoriçeye yardim için bir miktar kuvvet gönderdi. Bu sirada Umur Bey de iki bin kisilik bir birlik gönderdi. Ancak imparatoriçeye yardima giden Saruhan ve Aydin kumandanlari yolda Anna aleyhine bir anlasma yaptilar. Bu emirler ilk olarak Istanbul'a gelerek imparatoriçeden para ve hediye aldilar. Ancak Trakya'ya geçtikten sonra eski dostlari Kantakuzenos'un tarafina geçtiler. Kantakuzenos ile birlikte Bulgaristan topraklarina saldiran Saruhan ve Aydin birlikleri pek çok ganimet ve esir elde ederek yurtlarina döndüler.

Öyle anlasiliyor ki Saruhanogullari bu akindan sonra bir daha Rumeli'ye geçemediler. Çünkü Osmanlilar Karasi topraklarini alip Gelibolu yarimadasina yerlestikten sonra Saruhanogullari'nin bu bölgelere geçmeleri zorlasti. Yine bu tarihlerde Izmir'i Lâtinlerden almak iseteyen Gazi Umur Bey Lâtinler karsisinda sehit düstü (1348). Böylece Izmir ve çevresi Lâtinler elinde kalinca Marmara kiyilari gibi Ege sahilleri de Saruhanogullari'na kapanmis oldu. Izmir'in Lâtinler eline geçmesi Saruhan deniz ticaretine de önemli ölçüde darbe vurdu.

Saruhanli hükümdari Ilyas Bey'in 1356 yilinda Imparator Ioannes V. Palaiologos'a yardim ettigi bilinmektedir. Bu yil içerisinde Osmanli Sultani Orhan Bey'in oglu Halil Gemlik sahilinde gezerken Foçalilar tarafindan esir edildi. Halil'i kurtarmak için Foça'yi abluka altina alan Imparator Ioannes Palaiologos Cenevizlilerin israrla karsi koymalari üzerine dostu olan Saruhan-oglu Ilyas Bey'den yadim istedi. Ilyas Bey bu öneriyi kabul ederek karadan Foça'yi kusatti. Ancak Ilyas Bey'in Foçalilarla dostulugunu bilen ve onun kendisine bir tuzak hazirladigindan süphelenen Imparator Ioannes, Ilyas Bey'i gemisine davet etti ve onu rehin alarak denize açildi. Ilyas Bey bu durumdan karisinin verdigi büyük miktardaki fidye-i necat karsiliginda kurtuldu. Ayrica ogullarini da imparatorun yanina rehin olarak birakti.

Ilyas Bey'in ne zaman öldügü kesin olarak bilinmemekle beraber 1357 yilinda beyligin basinda Ishak Çelebi'nin bulundugu anlasilmaktadir. Bu sebeple Ilyas Bey'in 1356 veya 1357 yilinda vefat etmis oldugu tahmin olunabilir.

c- Ishak Bey

Ilyas Bey'in ölümünden sonra beyligin basina oglu Ishak Bey geçti. Babasinin sagliginda Menemen'i idare eden Ishak Bey beyligin en zayif bir zamaninda basa geçmesine ragmen onun zamaninda Saruhanogullari en parlak devrini yasadi. Onun Misir Memlûklu sultani ile mektuplastigi bilinmektedir. Nitekim Rodos adasinin sövalyelerden alinmasi için yapilacak sefere diger Anadolu beyleri gibi Ishak Bey de davet edilmis ve kendisine Memlûk sultaninin nâmesi verilmistir (1366).

Saruhanogullari, Ishak Bey zamaninda yeni komsulari Osmanlilar ile dostane bir siyaset takip ettiler. Ishak Bey, I. Murad'in oglu Yakup Çelebi ile Bayezid'in sünnet dügünlerine ve Yildirim Bâyezid'in Germiyan beyinin kizi ile evlenme törenlerine katildi. Bundan baska I. Kosova savasina diger beylikler gibi yardimci kuvvetler gönderdi.

Ishak Bey zamaninda Manisa'da Mevlevîligin itibari bir hayli artmistir. Ishak Bey'in Mevlevî-hâne'yi yaptirmasi ile bu aileden bir kaç kisinin Çelebi ünvanini almasi bu sevginin bir delili olarak görülmektedir. Ishak Çelebi için kitabeler ve vesikalarda "Sultan, emir, beldeler fatihi ve Sultanü'l-azam” gibi ünvanlar kullanilmistir.

Ishak Çelebi hakkinda 1378 yilindan sonraki yillarda hiçbir bilgi yoktur. Ancak onun 1378 veya 1379 yilinda öldügü bilinmektedir. Sagliginda yaptirmis oldugu türbe kitabesinde ölüm tarihi belli degildir.

d- Hizir Sah

Ishak Bey'in ölümü üzerine oglu Hizir Sah Saruhanogullari'nin basina geçti. Ancak kardesi Orhan Bey onun beyligini tanimayarak saltanat mücâdelesine giristi. Kaynaklarda bu mücâdele hakkinda fazla bilgi yoktur. Bununla beraber Orhan Bey'in bu mücâdeleyi kaybettigi ve Hizir Sah'in Manisa'ya hakim oldugu anlasilmaktadir.

Hizir Sah'in gümüs ve bakir paralari bulunmus olup bu paralar üzerinde tarih yoktur. Ancak 1389 tarihli bir vesika bu tarihte Hizir Sah'in Bey oldugunu göstermektedir.

Hizir Sah Bey oldugu sirada Osmanli hükümdari I. Murad sehit düsmüs, yerine Yildirim Bâyezid geçmisti. Osmanli tahtindaki bu degisikligi firsat bilen Karaman-oglu Alâaddin Ali Bey Osmanlilar aleyhinde faaliyetlere baslamisti. Onun bu faaliyetlerine Saruhan-oglu Orhan Bey de katildi. Bunun üzerine Yildirim Bâyezid hizla Anadolu'ya geçti, Alasehir'den sonra Manisa'ya geldi. Hizir Sah ise Yildirim Bâyezid'in bu harekâti esnasinda onu karsilayarak tabiiyetini arzetti ve ülkesini sulh yolu ile Osmanlilara birakti.

Yildirim Bâyezid, Hizir Sah'in bu davranisi üzerine Demirci, Adala, Gördes, Kayacik ve Kemaliye taraflarindan olusan beyligin dogu topraklarini ona birakti. Bâyezid Manisa'yi aldiktan sonra (1390) Karasi ile Manisa birlestirilerek Bey-sancagi yapildi. Bâyezid buraya önce Ertugrul'u, onun ölümü ile de Emir Süleyman'i tayin etti (1392).

Saruhan-oglu Hizir Sah Bey ise kendisine verilmis olan küçük bir bölgede bir süre daha beylik yapti. Bu sirada Emir Süleyman'la çok iyi bir dostluk kurdu. Kardesi Orhan Bey ise Bâyezid'in Anadolu harekâti sirasinda yakalanarak Bursa veya Iznik'e götürüldü. Ancak o buradan kaçarak önce Isfendiyar-oglu'nun ve arkasindan da Timur'un yanina gitti.

Ankara Savasi'na Emir Süleyman'in idaresinde Yildirim Bâyezid'in saflarinda katilan Saruhanli askerler, Iznik'ten kaçarak Timur'a siginmis olan Orhan'i karsi tarafta görünce o tarafa geçtiler. Savasi kazanan Timur, Anadolu beylerine eski yurtlarini verirken, Orhan Bey'e de Saruhan beyligini verdi. Nitekim 17 Agustos 1402 tarihinde Manisa'ya gelen Orhan Bey beyliginin basina geçti. Orhan Bey beyligini mesru göstermek için hemen para bastirdi (1403). Ancak Timur'un Anadolu'dan çekilmesinden sonra Denizli taraflarinda hüküm sürmekte olan Hizir Sah ile Orhan Bey arasinda saltanat mücadelesi yeniden basladi. Neticede Hizir Sah, idareyi eline aldi.

Bâyezid'in Ankara Savasi'nda yenilmesinden sonra Osmanli sehzâdeleri arasinda saltanat mücadelesinin basladigi Fetret devrinde Hizir Sah önce eski dostu Emir Süleyman'in tarafini tuttu. Ancak Emir Süleyman'in mücadeleyi kaybetmesi üzerine Aydinoglu Cüneyd ve Mentese-oglu Ilyas Bey'le beraber Isa Çelebi'yi destekledi. Isa Çelebi'nin Çelebi Mehmed'e yenilmesi üzerine ise Hizir Sah Manisa'ya kaçti. Bunun üzerine Çelebi Mehmed'in kuvvetleri Manisa'ya yürüyerek hamamda eglenmekte olan Hizir Sah'i yakaladilar ve Çelebi Mehmed'in huzuruna getirdiler. Çelebi Mehmed Hizir Sah'i idam ettirdi (1410).

Hizir Sah'in öldürülmesi ile birlikte Saruhanogullari'nin Manisa kolu sona ermis oldu. Ancak Demirci kolu fazla etkili olmamakla beraber bir süre daha devam etti. Hizir Sah'in ölümünden sonra Devlethan'in oglu Yakup Bey Demirci'de hüküm sürmeye devam etti. Yakup Han 1407 yilinda Demirci'de bir cami yaptirmis olup oradaki bir hamami da bu camiye vakfetmistir. Bundan baska Budak Pasa-oglu Beyce Bey de Gördes'te bir cami ve hamam yaptirmistir. Öte taraftan Hizir Sah'in kardesi olan Orhan Bey, agabeyinin ortadan kaldirilmasindan ve Çelebi Mehmed'in bu bölgelerden çekilmesinden sonra Manisa'ya gelerek burayi ele geçirdi ve istiklâlini ilan etti. Orhan Bey'in 1411 tarihli bir parasinin bulunmasi onun bu tarihte Manisa'da Bey oldugunu göstermektedir. Orhan Bey'in bu hareketi üzerine Çelebi Mehmed 1412 yilinda bu bölgeleri yeniden itaat altina almis ve Orhan Bey'i de bertaraf etmistir. Orhan Bey'in ayni yil içerisinde vefat etmesi ile Saruhanli Beyligi tamamen son buldu.

2- IMAR FAALIYETLERI

Saruhanogullari hüküm sürdükleri topraklar üzerinde bir çok imar faaliyetlerinde bulunmuslardir. Özellikle cami, medrese ve köprü yapan Saruhanogullari zamaninda beyligin merkezi Manisa Türklesmis ve sehrin çehresi degismistir. Beyligin kurucusu Saruhan Bey'in Manisa Çarsi Mahallesi'nde bir mescit, Gediz üzerinde bir köprü ve Çaprazlar Mahallesi'nde bir çesme yaptirdigina dair kayitlar vardir.

Saruhan Bey'in oglu Ilyas Bey de Manisa'da bir mescit (1362) ile bir çesme yaptirmistir. Ilyas Bey'in oglu Ishak Bey, beyligin zayif oldugu bir sirada basa geçmesine ragmen büyük ölçüde bayindirlik faaliyetlerinde bulunmus, ülkesinin her tarafinda cami, çesme, medrese, hamam ve köprü gibi bir çok eser yaptirmistir.

Saruhanlilar, merkezleri Manisa'da belki bütün beylikler devrinin en önemli ve ilgi çekici cami örnegini meydana getirmislerdir. Ishak Bey'in 1376'da medrese ve türbe ile birlikte külliye olarak yaptirdigi Manisa Ulu Camii, Bati Anadolu'da görülen en önemli mimarî eserdir. Ishak Bey Manisa Ulu Camiinden baska Mevlevî-hâne (1369), Karaoglanlar civarinda Koyun Köprüsü, Çaprazlar Mahallesi'nde bir çesme, Manisa'da Yedi Kizlar Türbesi ve Karahisar ile Karaköy'de birer çesme yaptirdigi bilinmektedir.

Saruhanli Beyi Hizir Sah'a gelince, o da babasi gibi bir çok hayir kurumlari yaptirmis ve vakiflar ihdas etmistir. Hizir Sah'in Adola'da camii, medrese, imaret ve hamami, Alasehir'in Kemaliye köyünde Hizir Pasa Camii ile bir hamami ve Manisa'da Çinar Zaviyesi yaptirdigi bilinmektedir. Hizir Sah'in ölümünden sonra Demirci'de hüküm süren Devlet-sah oglu Yakup Bey de burada bir cami yaptirmis (1407) ve daha sonra bir hamami da bu camiye vakfetmistir (1413).

Saruhanlilardan Budak Pasa-oglu Begce Bey de Gördes'te bir cami ve hamam yaptirmistir.

Saruhanogullari, Lâtinlerle ticarî iliskileri dolayisiyla Lâtin harfleri ile gümüs sikke kestirmislerdir. Ancak simdiye kadar Ishak, Hizirsah ve Orhan beylerin Islâmî sikkeleri ele geçmistir.

Taceddinoğulları:

Merhabalar Arkadaşlar bugün sizlere Taceddinoğulları hakkında bilgileri alıntılar eşliğinde aktaracağım...Karadeniz kayilarinda, bugünkü Bafra ile Ordu arasinda, güneyde Niksar'a kadar uzanan saha üzerinde hüküm sürmüs bir Türkmen beyligidir. Emir Taceddin Bey tarafindan kurulmus ve adini kurucusundan almistir.

Tâceddin Bey'den önce, Niksar bölgesine Emir Dogancik adli birisinin hakim oldugu bilinmektedir. Dogancik, Anadolu'da Ilhanli Devleti'nin nüfuzu yikilirken oldukça sayginlik gören birisiydi. Muhtemelen Tâceddin Bey'in babasi oldugu sanilan Emir Dogancik (veya Dogansah) 747 (1347) veya 749 (1349)'da Niksar'da öldü. Onun ölümünden sonra idareyi oglu Tâceddin Bey almis ve böylece Taceddinogullari Beyligi kurulmustur (1347).

1- Taceddin Bey

Tâceddin Bey ve onun kurdugu beylik hakkinda az da olsa bilgi veren eserler, onun Selçuk soyuna mensup olabilecegini söylemislerdir. Bunun yaninda Tâceddinogullari'nin Bafra emirleri ve Kubadogullari gibi Çepnilere mensup olduklari da söylenmektedir.

Bir baska arastirmada ise, Samsun ve Trabzon'u çevreleyen bölgede Tâceddin ve Bayram-oglu Haci Emir Ibrahim Beylerin maiyyetleri ile birer beylik kurmayi basardiklari ve bu beyligin kurucularinin ise Anadolu Selçuklulari tarafindan Canik bölgesindeki Hristiyanlara karsi hudutlarin emniyeti ve bölgenin fethedilerek Türklerin yerlesmesine açilmasini saglamak için iskân edilen Çepniler'den oldugu söylenmektedir.

Niksar ve civarindaki bölgelerde hüküm süren Tâceddin Bey, Canikli veya Canikî diye de anilmaktaydi. Çünkü beyligin merkezi Niksar olmasina ragmen, sinirlari zaman zaman Kelkit, Amasya, Samsun, Ordu, Giresun ve Trabzon'a kadar genislemistir.

2- Tâceddin Bey'in Kadi Burhaneddin ile Mücâdelesi

Tâceddin Bey ilk zamanlar Amasya Emiri Haci Sadgeldi'ye bagli kaldi. Bu sirada Eretna Devleti'nin basinda Alâaddin Ali Bey bulunmakla beraber, idarede gittikçe Kadi Burhaneddin Ahmed'in hakim duruma geçtigi görülmektedir. Eretna Devleti'nin güçlü oldugu bu dönemde Tâceddin Bey de ona tâbi olmak zorunda kaldi. Bununla beraber Tâceddin Bey, Kadi Burhaneddin Ahmed'e karsi ülkesini basarili bir biçimde korudu. Ona vermekte oldugu vergiyi kesti. Kadi Burhaneddin Ahmed, Eretna Devleti'ne vergi verme yükümlülügünü yerine getirmeyen Niksar Hakimi Tâceddin Bey üzerine yürümege karar verdi. Alâaddin Ali Bey'i de ikna eden Kadi Burhaneddin Niksar üzerine geldiyse de basarili olamadi (1379). Tâceddin Bey bu tarihten sonra bagimsiz bir sekilde hareket etmeye basladi. Tâceddin Bey, daha sonra topraklarina düzenlenen ikinci Eretna seferini de komsusu ve Kadi Burhaneddin'in düsmani olan Haci Sadgeldi'nin yardimi sayesinde püskürttü.

Trabzon Rum Imparatoru III. Alexios, sinirlari boyunca kuvvetlenen Türk beylikleri karsisinda, devletinin devamliligini ve sayginligini koruyabilmek için iki yüzlü bir siyaset izliyordu. Bir yandan bu beyliklerle dost geçiniyor, diger yandan da onlari birbirine düsürmeye çalisiyordu. Tâceddin, imparatorun kizi Eudokia ile evlendi (1381). Bu durum o siralarda Tâceddin Bey'in saygin bir emir oldugunu göstermektedir.

Tâceddin Bey hayatinin tamamini Kadi Burhaneddin Ahmed ile mücadele ederek geçirdi. Ona karsi Amasya Emiri Sadgeldi ve onun ölümünden sonra da oglu Ahmed ile ittifak yapti. Tâceddin Bey ile Amasya emiri Ahmed, Kadi Burhaneddin'e karsi mücadele ettiler. Ancak her seferinde yenilgiye ugradilar. Yapilan son karsilasmadan sonra Emir Ahmed Turhal kalesine kaçti. Tâceddin ise Kadi Burhaneddin'e elçi göndererek barismak istedi. Neticede Kadi Burhaneddin, Tâceddin'e, bir daha Emir Ahmed'le isbirligi yapmamasi sartiyla anlasma yapabilecegini bildirdi.

Tâceddin Bey bu haber üzerine bizzat Kadi Burhaneddin'in huzuruna gelerek itaatini bildirdi. Tâceddin Bey böyle olmakla birlikte tekrar Emir Ahmed'le bulusarak yeni hazirliklar içine girdi. Kadi Burhaneddin, Tâceddin'in bu hareketini ögrenince kuvvetleri ile Tâceddin Bey'in topraklarina girerek Tâceddin-oglu Alp Arslan'in korudugu Niksar'i kusatti. Yapilan çarpismalarda Alp Arslan'in kuvvetleri mukavemet edemeyerek dagildi. Kadi Burhaneddin'in bu basarisi üzerine Tâceddin Bey ve Emir Ahmed yolladiklari bir elçi ile baris teklifinde bulundular. Onlarin bu teklifini kabul eden Kadi Burhaneddin kisi geçirmek üzere Tokat'a döndü (1386).

Tâceddin Bey, Kadi Burhaneddin aleyhine topraklarini genisletemeyecegini anlayinca bu kez Ordu ilindeki Türkmen Emiri Haci Emir-zâde Süleyman Bey'in topraklarina girdi. Ancak buraya yaptigi bir akin sirasinda yenildi ve öldürüldü (1387). Yerine oglu Mahmud Bey geçti.

3- Mahmud Bey

Tâceddin Bey'in ölüm haberini duyan Kadi Burhaneddin Ahmed, onun ölümünü firsat bilerek Niksar ve Iskefser'i isgal etti. Ancak Mahmud Bey idareyi eline alir almaz bu bölgeleri geri aldi.

Mahmud Bey, Sivas hükümdari Kadi Burhaneddin Ahmed'e itaat etmekle beraber, kardesi Alp Arslan'la beraber Osmanli hükümdari Yildirim Bayezit'i Burhaneddin aleyhine kiskirtiyorlardi. Mahmud Bey'in bu faaliyetine çok kizan Kadi Burhaneddin, onun elinde bulunan Fenariyye bölgesini ele geçirdi ve Amasya'yi da kusatti.

Bunun üzerine Tâceddin-oglu Mahmud Bey, beyligi sürecinde bazan Kadi Burhaneddin Ahmed'e ve bazen de Osmanlilar'a tabi olarak bir denge politikasi izledi. Osmanli padisahi Yildirim Bâyezid'in Candar-oglu beyi II. Süleyman'i maglup ederek bu beyligin topraklarinin büyük bir kisimini ele geçirmesinden sonra (1392) Mahmud Bey Osmanlilar'a daha da yaklasmak zorunda kaldi.

4- Mahmud Bey'in Osmanlilar'a tâbi olmasi

Bâyezid'in bu zaferinden sonra Amasya Emiri Ahmed de Osmanlilar'a itaat arzetmisti. Bu sirada Tâceddin-oglu Mahmud Bey de Osmanlilar'a bagliligini bildirmek için kardesi Kiliç Arslan'i Yildirim Bâyezid'e gönderdi. Bu olaydan sonra Kadi Burhaneddin Ahmed ile Tâceddinogullari arasindaki mücadeleler daha da artti. Candar-oglu'nun bir ittifak düsüncesi ile Kadi Burhaneddin'e gönderdigi 500 atli asker, sebebi anlasilamayan bir meseleden dolayi Kadi Burhaneddin'i terk ederek Tâceddin-oglu Mahmud Bey'in yanina gidince, Burhaneddin iyice kizdi ve 1393 yili baharinda kuvvetlerini toplayarak Mahmud Bey idaresindeki Fenariyye bölgesini zaptetti ve burayi korumak üzere bir de kale insasina basladi. Bunun üzerine Tâceddin'in ogullari Mahmud, Alp Arslan ve Kiliç Arslan kardesler Yildirim Bâyezid'den yardim istediler.

Bu sirada Kadi Burhaneddin'in Amasya'yi muhasara etmesine de kizan Bâyezid, Tâceddinogullari'nin da daveti üzerine kuvvetli bir ordu ile hareket ederek Merzifon'a geldi. Ancak Osmanli ordusunun üstün oldugunu anlayan Kadi Burhaneddin önce Turhal kalesine, oradan da Tokat ve Sivas'a çekildi.

Kadi Burhaneddin Ahmed, Canik bölgesinde aleyhine bozulmus olan dengeyi saglamak için Tâceddinogullari'ni kendi lehine çevirmege çalistigi bir sirada Tâceddin-oglu Alp Arslan, agabeyi Mahmud Bey'e karsi isyan ederek, babalarindan kalan topragin ikiye bölünmesine sebep oldu. Alp Arslan, kendisine bagli kuvvetlerle birlikte harekete geçerek Niksar'in bir kismini ve Yenisehir merkezini ele geçirdi. Bunun üzerine Mahmud Bey, diger kardesleri Kiliç Arslan ve Süleyman'i da yanina alarak derhal Alp Arslan üzerine yürüdü. Alp Arslan, agabeyi Mahmud Bey'in kalabalik bir ordu ile üzerine geldigini haber alir almaz vakit kaybetmeden Kadi Burhaneddin'den yardim istedi. Kadi esasen siyasetine uygun düsen bu durum karsisinda hemen harekete geçerek, Alp Arslan'a yardim etme bahanesi ile Niksar bölgesine girdi. Alp Arslan bu sirada Kadi'nin huzuruna gelerek onu metbu tanidigini bildirdi. Kadi Burhaneddin de, Alp Arslan'a hil'at ve hediyeler vererek onu mükâfatlandirdi ve kendisi de ülkesine döndü.

Kadi Burhaneddin ile Alp Arslan'in arasi Tâceddin-oglu'nun Eretna'nin akrabasi Feridun ile isbirligi yapmasindan sonra bozuldu. Alp Arslan'in Develi hakimi Feridun ile isbirligi yaptigini haber alan Kadi Burhaneddin onun üzerine yürüyerek idaresi altindaki Yenisehir'in kendisine teslim edilmesini istedi. Ancak kale halki kaleyi Kadi'ya teslim etmeyi kabul etmeyince Kadi Burhaneddin Alp Arslan'i kale halkinin gözleri önünde öldürdü (1394).

Alp Arslan, fazilet sahibi bir insan idi. Arapçayi çok iyi bilir, nahiv ile mesgul olurdu. Ayni zamanda cesur ve atilgan bir emir idi. Kadi Burhaneddin Ahmed, bu kahraman ve amansiz düsmanindan kurtuldugu için çok sevinmisti.

Tâceddin-oglu Alp Arslan'in, Hüsamuddin Hasan ve Mehmed Yavuz adlarinda iki oglu vardi. Bunlar, babalarinin Kadi tarafindan katledilmesinden sonra Niksar bölgesinin büyük bir kismini terkederek daha kuzeye çekilmisler ve bilhassa Çarsamba, Terme ve Samsun havalisinin güney-dogu bölgesinde hakimiyetlerini sürdürmüslerdir.

Kardesinin Kadi Burhaneddin tarafindan öldürüldügünü gören Tâceddin-oglu Mahmud siranin kendisine de gelecegini düsünerek korkmaya baslamis, onun karsisina çikacak güçlü bir ordusu olmadigi için daha çok, çete hareketleri yapabilmistir.

Öte taraftan Rumeli'de devletin güvenligini saglayan Yildirim Bâyezid, 1398 baharinda tekrar Anadolu'ya yöneldi. Sultan Bâyezid, Canik böglesine girerek Kubad-oglu Cüneyd Bey'in elinde bulunan Samsun'u ele geçirdi. Bu yeni gelisme üzerine Tâceddin-oglu Mahmud Bey ve bölgenin diger emirleri Osmanli Devleti'ni yeniden metbu tanimak zorunda kaldilar. Bu tarihten kisa bir süre sonra da Kadi Burhaneddin Ahmed Akkoyunlu beyi Karayülük Osman tarafindan Karabel mevkiinde yapilan savasta öldürülmüs ve devlet arazisi de Bayezid döneminde Osmanli Devleti sinirlari içerisine dahil edilmistir.

Ayni yil içerisinde Tâceddin-oglu Mahmud Bey de tamamiyle Osmanli Devleti hizmetine girmis, dolayisiyle hakimiyet bölgesi de Osmanli Devleti sinirlarina dahil olmustu (1398).

Tâceddin-oglu Mahmud Bey'in Osmanli Devleti hizmetine girmesinden sonraki faaliyetleri hakkinda fazla bilgimiz yoktur. Bununla beraber onun, 1402 Ankara Savasi'nda Timur ordusu karsisinda savasmis oldugu düsünülebilir. Ankara Savasi'nda maglubuyete ugrayan Osmanli Devleti'nin içine düstügü buhranli dönemde, sehzâdeler arasinda meydana gelen taht kavgalari sirasinda Tâceddin-oglu Mehmed Bey, diger sehzâdeleri bertaraf ederek Osmanli tahtina oturan Çelebi Mehmed'in yaninda yer almis olmalidir. Çünkü Mahmud Bey'i daha sonra, Çelebi Mehmed'in ölümünü müteakip onun 13 yasindaki oglu ve ayni zamand a Hamid-ili sancak beyi olan Sehzâde Küçük Mustafa'nin yaninda görüyoruz. Sehzâde Mustafa, agabeyi II. Murad'in tahta çikmasi üzerine (1421) hayatindan endise ederek Karaman-oglu'nun yanina kaçti. Karaman-oglu, ayagina kadar gelen bu firsati degerlendirerek Sehzâde Mustafa'ya çok sayida asker vermis, ayrica Germiyan beyinin de bir miktar asker göndermesi üzerine kalabalik bir kuvvete sahip olan Sehzâde Mustafa, II. Murad'a isyan etmis ve Bursa üzerine yürümüstü. Iste Sehzâde Mustafa'nin bu isyaninda Tâceddin-oglu Mehmed Çelebi'yi onun veziri ve ayni zamanda kumandani olarak görüyoruz.

Sehzâde Mustafa ve kuvvetleri Bursa'yi ele geçiremeyince Iznik kalesi önüne gelerek kisa bir kusatmadan sonra bu sehre hakim oldu. Bunu haber alan II. Murad ise derhal Edirne'den hareket etti. II. Murad'in Kösemihal-oglu Mehmed Bey kumandasindaki akinci kuvvetleri Iznik kalesini kusattilar. Sehzâde Mustafa bu sirada kaçmak istediyse de Mihal-oglu Mehmed Bey'in kuvvetleri tarafindan takip edilerek yakalanmis ve kiliç darbeleri ile parça parça edilerek öldürülmüstür.

5- Hasan Bey

Ankara Savasi'ndan sonra Osmanli Devleti'nin içine girdigi ve on yil kadar süren Fetret devrinde Tâceddinogullari'ndan Alp Arslan-oglu Hasan Bey'in de diger beyler gibi bagimsiz olarak hareket ettigi bilinmektedir. Timur'un himayesinde bagimsizliklarini ilân eden beyler arasinda Niksar ve bir kisim Canik topraklari üzerinde Alp Arslan-oglu Hasan Bey'in bulundugu görülmektedir.

Hasan Bey Isfendiyar Bey ile de anlasarak memleketinin sinirlarini genisletmeye basladi. Nitekim bu iki beylik Bafra ve Samsun üzerinde iki koldan yürüdüler. Isfendiyar Bey Bafra ve Müslüman Samsun'u elde ederken, Hasan Bey ise Samsun beyi Cüneyd'i yapilan savasta öldürerek beyliginin büyük bir kismina sahip oldu. Osmanli hükümdari Çelebi Mehmed ise kardeslerini ortadan kaldirarak devletin bütününe sahip olduktan sonra Isfendiyar-oglu'nun elinde bulunan Samsun'un bir kismini aldi. Tâceddin-oglu Hasan Bey ile kardesi Mehmed ise Çelebi Mehmed'e karsi sürdürmüs olduklari dostluktan dolayi yerlerinde kaldilar.

6- Osmanlilar'in Taceddinogullari Beyligi'ne son vermesi

Hasan Bey, Sultan II. Murad devrine kadar beyligini sürdürdü. II. Murad tahta geçtikten sonra Amasya Beyi Lala Yörgüc Pasa'yi Anadolu'nun bu kisimlarini elde etmek ve bölge valilerini ortadan kaldirmak için görevlendirdi. Bu selahiyet ile bölgede daha faal bir rol oynayan Yörgüç Pasa büyük bir dügün yaparak Alp Arslan-oglu Hasan Bey'i de bu dügüne çagirdi. Böylece O, Hasan Bey'i yakalayarak Tâceddin-ili'ne kolayca hakim olmayi düsünmüstü. Ancak Yörgüç Pasa'nin bu fikrini sezen Hasan Bey bu davete icabet etmemis ve elinde olan topraklari sultana teslim edecegini bildirmistir. Nitekim Hasan Bey sözüne sadik kalarak memleketini Sultan II. Murad'a teslim etti (1428). Kendisi Edirne'ye, sultanin yanina geldi. Osmanli Sultani II. Murad ona muhtemelen Rumeli'de bir sancak verdi. Ölüm tarihi bilinmemektedir.

Hasan Bey'in Tâceddin-ili'ni II. Murad'a vermesinden sonra bu beylik sona ermis oldu.

Tâceddinogullari'na ait simdiye kadar hiçbir sikkeye rastlanmamistir. Bu durum onlarin baska bir beyligin veya devletin parasini kullandiklarini hatira getirmektedir.

Tâceddin-oglu Hasan Bey'in Çarsamba'da 1424 tarihli cami vakfiyesi bulunmaktadir. Vakfiyede kendisi "Emir-i kebir Hüsamüddevleti ve'd-Din Hasan Bey b. el-Merhum Alp Arslan Bey Ibnü'l-Emir el-Magfûr Tâceddin” diye zikrolunmaktadir.

Bundan baska Tâceddinogullari'ndan Husâmeddin Mehmed Yavuz Bey'in de Çarsamba'da vakfi mevcut olup 825 (1422) tarihini tasimaktadir. Ancak kendisi hakkinda bilgi yoktur.

ALÂIYE BEYLIGI


Merhabalar Arkadaşlar Bugün sizlere Alaiye Beyliği hakkında bilgileri alıntılar eşliğinde aktaracağım...Ortaçag'da, Anadolu'nun Akdeniz kiyilarinda önemli liman kentlerinden birisi olan Alâiye (bugünkü Alanya)'de Karamanogullari'na bagli olarak kurulan bir beyliktir. Frank ve Bizans kaynaklarinda Kalanoros (Kandalar) ismiyle geçen Alâiye(Alanya) Anadolu Selçuklu Sultani I. Alâaddin Keykubad tarafindan 1223 yilinda fethedilmis ve sultanin adina izafeten bu adla anilmistir. Sultan Alâaddin Keykubad ilk Selçuklu tersanesini bu kentte kurmus ve bugün bile bütün görkemiyle ayakta duran surlarini yaptirmistir.



1- Alâiye Beyligi'nin Kurulusu

a) Mecdüddin Mahmud (1293-?)

Alâiye, Türkiye Selçuklu Devleti'nin son yillarinda Karamanogullari'ndan Mecdüddin Mahmud Bey tarafindan ele geçirildi (1293). Bu tarihten sonra Alâiye ve çevresinde Karamanogullari'na bagli beyler hüküm sürdü Mecdüddin Mahmud Bey, Alâiye'nin fethinde büyük yardimlarini gördügü Memlûk Sultani Melikü'l-Esref Selahattin Halil'e tabiiyetini arzetmis ve hutbeyi onun adina okutmustur.

Kibris Krali II. Henri, Alâiye'nin Karamanogullari'nin eline geçmesinden faydalanarak ayni yil içerisinde Alâiye üzerine yürüdü. Ancak Kibris sövalyelerinin bu saldirisi siddetli bir savunma sonucunda neticesiz kaldi. Böylece bu tarihten itibaren Alâiye ve çevresine Karamanogullari'na bagli beyler hakim oldu. Alâiye beyleri burada önce Karamanogullari'nin bir kolu olarak, daha sonra da Memlûklu Devleti'nin hakimiyeti altina girerek hüküm sürdüler.

b) Yusuf (1330-1337)

Alâiye Beyligi'ni kuran Mecdüddin Mahmud Bey'in hangi tarihte vefat ettigi ve yerine kimin geçtigi bilinmemektedir. Ancak kaynaklarin ifadesinden 1330-1337 yillari arasinda beyligin basinda Yusuf Bey'in bulundugu anlasilmaktadir.

Alâiye Beyligi'nin kurucularinin Selçuklu sultaninin kizinin ogullarindan geldigi seklindeki rivayet ise henüz ispat edilememistir. 1333 yilinda Alâiye'ye gelen Seyyah Ibn Battuta, burasinin Türkmenler ile meskûn oldugunu, ayrica Misir ve Suriyeli tüccarlarin bulundugunu belirtmektedir. Ibn Battuta bu kentin Karamanogullari'ndan Yusuf Bey tarafindan yönetildigini de söylemistir.

c) Semseddin Mahmud (1337-1352)

Alâiye Beyligi Yusuf Bey'den sonra Mecdüddin Mahmud Bey-zâde Bedreddin Bey'in oglu Semseddin Mehmed Bey'in idaresine geçti. Semseddin Bey'in 1352 yilinda ölümünden sonra ise Alâiye Beyligi'nin basina Yusuf Bey'in oglu Alâaddin Bey getirildi. Alâaddin Bey 12 yil kadar beylik yaptiktan sonra 1364 yilinda vefat etti.

d) Hüsameddin Mahmud

Alâaddin Bey'in ölümünden sonra yerine Hüsameddin Mahmud Bey geçti. Hüsameddin Mahmud Bey hakkinda fazla bilgimiz yoktur. Ancak onun, Alâiye'nin en eski hükûmet merkezi olan Oba'nin Gülefsan mahallesinde bir cami yaptirdigi bilinmektedir. Cami harap bir halde olmasina ragmen kitabeleri günümüze kadar saglam kalmistir. Bu kitabeden Mahmud Bey'in 1373 yilinda hayatta ve Alâiye beyliginin basinda bulundugu anlasilmaktadir.

Alâiye ve çevresinde Karamanogullari hakimiyeti XIV. yüzyilin ikinci yarisinda da devam etti. Nitekim 1366 yilinda Kibris Krali Pierre, Alâiye'yi zabta tesebbüs etti ise de, Karamanogullari'nin yardima gelmesi üzerine sehir Türkler elinde kaldi.

e) Savci

Hüsameddin Mahmud Bey'in ölüm tarihi kesin olarak belli degildir. Oba'da babasinin türbesinde gömülü oldugu bilinmektedir. Onun ölümünden sonra Alâiye Beyligi'nin basina Semseddin-oglu Savci Bey geçti. Savci Bey döneminde Saruhan, Aydin, Mentese, Germiyan ve Karaman beylikleri Osmanli Sultani Bayezid tarafindan birer birer ele geçirildikleri halde Alâiye Beyligi müstakil olarak idare ediliyordu. Savci Bey tahminen 1423 yili civarinda vefat etti.

f) Karaman

Savci Bey'in vefatindan sonra yerine oglu Karaman Bey tahta geçti. Karaman b. Savci, Alâiye beyi olur olmaz Osmanli tehlikesine karsi kaleyi saglam bir sekilde tamir ve tahkim ettirdi. Bunun yaninda Osmanli tehlikesinin sehirde hissedilmeye baslamasindan sonra Misir Memlûklu Devleti ile de siki bir isbirligine girdi. Hatta Karaman Bey, Alâiye'yi 5000 dinar karsiliginda Memlûklular'a satti (1426). Böylece bu tarihten sonra Alâiye Beyligi Memlûklu devletinin nüfûzu altina girmis oldu. Ancak sehir, yine bu devlete tabi olarak Karaman beyi ve ogullari tarafindan bir valilik seklinde idare olunmaya devam edildi.

Memlûklu sultaninin 1440 yilinda Rodos'a karsi yaptigi seferde Misir donanmasi Alâiye limanina gelmis ve buradan Alâiye emirinin verdigi iki kadirga ile birlikte Rodos kusatilmis, ancak bir basari elde edilememistir.

Karaman Bey, Alâiye'yi Misir'a sattigi için eski hamileri Karamanlilar tarafindan devamli olarak baski altinda tutuluyordu. Karamanoglu Ibrahim Bey'in bu tehditlerine karsi Memlûklular'dan gerekli yardimi alamayan Savci b. Karaman, Osmanli Sultani II. Murad'la anlasarak Karamanoglu Ibrahim Bey'e karsi kendisine güçlü bir müttefik buldu. Ancak bu sirada Karaman Bey, Karamanoglu Ibrahim Bey'in tesvik ve hilesi ile kardesi Lütfi Bey tarafindan öldürüldü

g) Lütfi

Daha önce de belirttigimiz gibi Karamanogullari'nin tesviki ile agabeyini öldüren Lütfi (veya Latif) Bey bu suretle Alâiyye beyligini sürdürdü. Ancak Karaman Bey devrinde oldugu gibi, Lütfi Bey döneminde de beylik üzerindeki Karaman baskisi devam ediyordu. Iste bu sebeple Lütfi Bey de Osmanlilar'a yaklasmak zorunda kalmis, hatta bu amaçla kiz kardesini de vezir-i azam Rum Mehmed Pasa'ya vermistir. Karaman-oglu Ibrahim Bey, II. Murad'in vefatindan sonra, genç padisah II. Mehmed'in gençliginden cesaret alarak Osmanlilar aleyhine diger beyliklerle ittifak etmeye basladi. Bu sirada Osmanlilar'in müttefiki olan Alâiye Beyligi üzerine de yürüdü. Ancak Sultan II. Mehmed'in derhal Anadolu'ya girmesi üzerine Karamanoglu Ibrahim Bey baris yapmak ve Alâiye'den çekilmek zorunda kaldi.

Lütfi Bey'in beyligi çok kisa sürdü. O, 1455 tarihinde vefat etti. Yerine oglu Kiliç Arslan geçti.

h) Kiliç Arslan

Lütfi Bey'in yerine geçen Kiliç Arslan'in Lütfi Bey'in kardesi Ali Bey'in oglu oldugu da söylenmektedir. Kiliç Arslan beyligini devam ettirebilmek için komsulari ile birçok antlasmalar yapti. O, tehlikenin geldigi yöne göre siyasetini degistiriyordu. Kibris krali ile karsilikli bir saldirmazlik ve emniyet antlasmasi imzalamisti Kiliç Arslan, Osmanlilarin Karamanli ülkesini ele geçirmesiyle Karaman tehlikesinden kurtuldu ise de bu kez de Osmanlilar ile karsi karsiya geldi. Nitekim Fatih Sultan Mehmed çok geçmeden Rum Mehmed Pasa'yi Alâiye'nin fethi için görevlendirdi. Ancak Rum Mehmed Pasa'nin, Alâiye beyinin kizkardesi ile evli olmasi dolayisiyla bu kalenin fethine pek önem vermedigi anlasilmaktadir. Bunun üzerine Fatih, Gedik Ahmed Pasa'yi güçlü bir ordunun basinda Karaman illerinin kesin olarak Osmanli devletine baglanmasi ve Alâiye'nin fethi için görevlendirdi. Güçlü bir donanma ile de desteklenen Gedik Ahmet Pasa Alâiye ve çevresini fethetti (1471).

Alâiye ve çevresi bu tarihten sonra kesin olarak Osmanli hakimiyeti altina girdi ve burasi bir sancak olarak idare edildi. Alâiye'nin fethedilmesinden sonra Kiliç Arslan ve ailesine önce Gümülcine ve çevresi tîmâr olarak verilmis, ancak Kiliç Arslan tekrar beyligini ele geçirmek düsüncesiyle buradan Misir'a kaçmis, daha sonra da Akkoyunlu hükümdari Uzun Hasan'in yanina giderken yolda vefat etmistir.

Görüldügü gibi, Karamanogullari Beyligi'nin bir kolu olarak kurulan Alâiye Beyligi, önce Karamanlilar'a ve daha sonra da sirasiyla Misir Memlûklu Devleti ile Osmanlilar'a tâbi olarak varligini sürdürmüstür.

Alâiye sehri, beylikler döneminde Antalya'dan sonra bölgenin en islek pazar yeri durumundaydi. Alâiye'de gemi yapan tezgâhlar mevcuttu. Alâiye limanindan Misir, Kibris, Rodos ve diger devletlerle ticaret yapilmaktaydi. Buradan bilhassa kereste ihracati yapilirdi. 1403 yilinda Alâiye'ye ugrayan seyyah Busiko, Alâiye'nin çok zengin, halkin mali ve ticarî durumunun çok iyi oldugunu ve sehirdeki magazalarin her çesit esya ile dolu durumda bulundugunu söylemektedir.



Kadı Burhaneddin Beyliği, II. Dönem Anadolu Beyliklerinden birisidir.

Orta Anadolu’daki Eretna Beyliği’nin kadısı ve sonra da veziri olan Kadı Burhaneddin, Eretne Beyliği’nin Hükümdarı olan II. Mehmed Bey vefat ettikten sonra 1381 yılında Sivas’ta bağımsızlığını ilan etmişti. Beyliğin asıl topraklarını oluşturan Kayseri ve Sivas’a daha sonraları Samsun ve Erzincan’ı da katmıştı.

Güçlü bir beylik kuran Kadı Burhaneddin Orta Anadolu’da Osmanlılar, Memlükler ve Karamanoğullarına karşı çetin bir hakimiyet mücadelesi verdi. 1398 yılında Akkoyunlu Devleti’yle savaşırken şahadete ulaşan Kadı Burhaneddin’in vefatıyla beylik son buldu. Aynı zamanda şair ve bilgin olan Kadı Burhaneddin’in İslam bilimleri konusunda kaleme aldığı kitaplarının yanı sıra şiirlerinin de bulunduğu ve 1980 yılında oluşturduğu Divan’ı da vardır.

PERVANEOGULLARI BEYLIGI (1277-1322)

Merhabalar Arkadaşlar Bugün sizlere Pervaneoğulları beyliğini alıntılar eşliğinde aktaracağım...Anadolu Selçuklulari'nin dagilmasi sirasinda Sinop'ta Pervâne Muineddin Süleyman'in oglu Mehmet tarafindan kurulan beyligin adidir.

Sinop, 1214'te Trabzon Rum Imparatorlugu'ndan alinmis önemli bir deniz üssü ve ticaret iskelesi idi. Anadolu Selçuklulari'nin iç karisikliklari sirasinda Trabzon Rum Imparatoru tarafindan geri alinmis ve kendi topraklarina dahil edilmistir (1259). Pervâne, Ilhanli hükümdari Abaka Han'dan izin alarak Sinop'u ele geçirmek için faaliyete giristi. Yaklasik bir yil karadan denizden kusattigi sehri 1266'da zaptetti. Böylece Selçuklular'in Karadeniz'deki ticaret kapisi olan Sinop, Muineddin Süleyman'a ikta olarak verilmis ve yine onun istegi üzerine kendisine temlik edilmistir.

Sinop'un fethi ve Pervane'ye temlik edilmesi, Sultan Rükneddin Kiliç Arslan ile onun arasinin açilmasina sebep oldu. 1266'da Selçuklu sultaninin Pervane'nin Mogollar tarafindan tahrikiyle öldürülmesinden sonra, Selçuklu Devleti'nin idaresinde Pervane'ye ortak kalmadi. Selçuklu Devleti'nde nâibu's-sultan olan Pervâne, devamli bir sekilde merkezde bulundugundan bizzat Sinop'ta ikamet edememekteydi. Bu sebeple oglu Muinüddin Mehmed'i malikanesi olan Sinop'a gönderdi. Pervane Süleyman, 1277'de Ilhanli hükümdari Abaka Han tarafindan öldürülünce oglu Mehmed istiklâlini ilan ederek Sinop'ta Pervaneogullari adi ile kisa süre devam den beyligi kurmus oldu.

Muinüddin Mehmed yaklasik yirmi yil beyligin idaresini elinde tuttu.

Muinüddin Mehmed, Mogollar ile iyi geçinmek zorunda kaldi ve onlarin verdigi devlet islerinde görev yapti. Bu sirada halki agir vergilerle ezen Mehmet Bey, Mogollar'a karsi bir hareketin hazirliklari içindeyken hastalanarak öldü. Bundan sonra beyligin idaresi Pervane Süleyman'in torunu Mühezzibüddin Mesud tarafindan yürütüldü. Mesud Bey, Mogollar'la iyi iliskilerde bulunarak herhangi bir tehlikenin gelmesini önledi. Ayrica devletin sinirlarini genisleterek Bafra ve Samsun'u ele geçirdi. Mesud Bey, Sinop'ta ticarî koloni bulunduran Cenevizliler tarafindan ticarî bir anlasmazlik sebebiyle ani bir baskinla esir edilerek Ceneviz müstemlekesi olan Kefe'ye götürüldü. Ancak çok agir bir fidye ödemek suretiyle tekrar Sinop'a döndü (1298). Bundan iki sene sonra vefat eden Mesud Bey'in yerine oglu Gazi Çelebi, Sinop emiri oldu (1300). Donanmaya önem veren Gazi Çelebi, önce Trabzon Rum Imparatoru ile anlasarak Kirim ve Kefe taraflarina sefer düzenledi ve bir Ceneviz donanmasini Kefe yakinlarinda maglup etti (1313). Daha sonra da Trabzon'a karsi hücuma geçti (1319). Cenevizliler'in 1322'de Sinop'a karsi giristikleri saldiriyi basariyla püskürttü. Gazi Çelebi'nin erkek evladi olmadigi için Kastamonu beyi olan Candaroglu Süleyman Pasa'nin hakimiyetini tanidi. 1322'de vefati üzerine bir ara kizi Sinop'ta beylik etmis ve bu sebeple Sinop'a Hatuneli adi da verilmistir. Daha sonra Candaroglu Süleyman Pasa tarafindan ilhak edildi. Böylece Pervaneogullari Beyligi, Candarogullari Beyligi'nin topraklarina katildi.

Sinop'ta Pervane Süeyman tarafindan 666 (1267-1268)da yaptirilan Ulu Cami en önemli mabedler arasindadir. Yine Pervane Süleyman Medresesi ve Pervane türbesi, Pervaneogullari Beyligi devrinden kalma mimarî eserlerdir.

    

        Osmanlı Beyliği



.Kösedağ Savaşı'ndan sonra (1243) Anadolu, giderek artan ölçülerle Moğol egemenliğine girmeye başladı. 13.yy. sonlarında Anadolu Selçuklu Devleti tümüyle tarih sahnesinden silindi; Anadolu'nun doğu ve orta kesimleri doğrudan İlhanlı İmparatorluğu'na bağlanırken, Anadolu Selçuklu Devleti'nin, uç beyi olarak Bizans sınırına yerleştirdikleri Türkmenler de yer yer, biçim bakımından İlhanlılar'a bağlı, ama gerçekte bağımsız beylikler kurmaya başladılar.



Kösedağ Savaşı'ndan sonra (1243) Anadolu, giderek artan ölçülerle Moğol egemenliğine girmeye başladı. 13. yüzyıl sonlarında Anadolu Selçuklu Devleti tümüyle tarih sahnesinden silindi; Anadolu'nun doğu ve orta kesimleri doğrudan İlhanlı İmparatorluğu'na bağlanırken, Anadolu Selçuklu Devleti'nin, uç beyi olarak Bizans sınırına yerleştirdikleri Türkmenler de yer yer, biçim bakımından İlhanlılar'a bağlı, ama gerçekte bağımsız beylikler kurmaya başladılar. 13.yy. sonlarında, 14.yy. başlarında Anadolu'nun batı kısımlarında pek çok Türkmen beyliği ortaya çıktı. Bu beyliklerin en küçüğü, Eskişehir - Sakarya - Söğüt dolaylarındaki Osmanlı Beyliği idi. Bu küçük beylik, kısa sürede Anadolu ve Balkanlar'da yayılacak, büyük bir dünya devleti olarak Türkiye ve Dünya tarihinde önemli bir yer işgal edecektir.

Osmanlı Beyliği, artık iyice zayıflamış olan Bizans İmparatorluğu ile karadan sınıra sahip tek Türkmen beyliği idi. Bu dönemde Bizans, iktisadi bağımsızlığını tümüyle kaybetmiş, ülkede hemen tüm iktisadi faaliyetler, İtalyan tüccar cumhuriyetleri Venedik ve Cenova'nın eline geçmişti.

Osmanlı Beyliği'nin doğduğu topraklar, Bizans İmparatorluğu'nun Marmara bölgesi topraklarıyla komşuydu. Bu topraklarda Bizans'ın büyük kent ve kasabaları bulunuyordu. Bu durum, Bizans kent iktisadıyla Türkmenler'in göçebe hayvancılık iktisadı birbirini tamamlayan bir bütün oluşturmasına neden oluyordu. Bölgede, Bizans kent iktisadının ürünleriyle göçebe Türkmenlerin hayvancılık ürünlerinin pazarlandığı, değiş tokuş edildiği büyük pazarlar kuruluyor, bu pazarlar bölgeye, dolayısıyla Osmanlı Beyliği'ne büyük bir iktisadi güç kazandırıyordu. Osmanlı Beyliği'nin ilk koyduğu vergilerden birinin Osman Bey zamanında "pazar rüsumu" olması, bu pazarların iktisadi gücünü ve Osmanlı iktisadına katkılarını gösteren bir kanıttır. Ayrıca, Osmanlı Beyliği'nin kurulduğu topraklar, Bizans'ı Tebriz'e bağlayan ticaret yolu üzerinde bulunuyordu. Bu işlek ticaret yolunun Osmanlı Beyliği'nin topraklarından geçmesi, vegi, haraç ya da yağma biçiminde, beyliğe büyük zenginlikler kazandırıyordu.

Osmanlı Beyliği'nin kurulduğu Eskişehir - Sakarya - Söğüt dolayları Anadolu'da biçim bakımından İlhanlılar'a bağlı olsa da, Moğol İlhanlı etkisinin uzanamayacağı kadar batıda yer alan bir bölgeydi. Bu yüzden Osmanlı Beyliği'nin toprakları, Moğol baskısından kaçan Oğuz aşiretleri, Anadolu Selçuklu asker, memur ve bilim adamı için bir sığınak yeri işlevini yerine getiriyordu. Bu ise, başlangıçta toprakları küçük, nüfusu az, asker, yönetici ve bilim adamı olarak deneyimli kimselere gereksinim duyan Osmanlı Beyliği'nin insan yetisini güçlendiriyordu.

Osmanlı Beyliği'nin topraklarının karadan Bizans ile sınırdaş olması, beyliğe öteki Türkmen beyliklerinin sahip olmadığı bazı moral değerler de kazandırıyordu. Osmanlı Beyliği'nin karadan Bizans'la yapptığı savaşlar ona, Anadolu Türk - İslam kamuoyunda, İslam'ın dinsel görevlerinden biri olan gaza farizasını yerine getiren bir beylik olarak saygınlık kazandırırken, bu farizayı yerine getirmek isteyen gazileri ve yapılan savaşlardan ganimet elde etmek isteyen savaşçıları onun topraklarına çekiyordu.

Osmanlı Beyliği'nin kurulduğu sıralarda, Bektaşilik ve Babailik gibi tarikatlar, bölgede etkili bulunuyordu. Bunun gibi dinsel kimliği olan Âhiler de, Osmanlı Beyliği kurulduğu sıralarda bölgede ve bölge insanları üzerinde etkili olan bir esnaf kuruluşuydu. Osmanlı Beyliği'nin kurucusu kabul edilen Osman Bey'in bölgenin nüfuzlu şeyhlerinden olan Şeyh Edebali'nin kızı Bala Hatun ile evlenebilmek için ısrar etmesi, onun hem siyasi ileri görüşlülüğünü, hem de Şey Edebali'nin bölge insanları üzerindeki büyük nüfuzunu gösterir. Nitekim Osman Bey ile Bala Hatun'un evlilikleri gerçekleştikten sonra Âhilerin önde gelenlerinden Şeyh Mahmut Gazi, Âhi Şemsettin ve oğlu Âhi Hasan ve Cendereli (Çandarlı) Kara Halil, Osmanlı Beyliği'nin hizmetine girmişler ve bu beyliğin kuruluşunda, büyümesinde ve örgütlenmesinde, en azından Osmanlı hanedanı mensupları kadar önemli roller oynamışlardır.

Bazi tarihçilere göre Osmanli Devletinin kurucusu Osman Bey'in babasi Ertugrul Gazi, Onun babasi Gündüz Alp (Veya Süleyman Sah) Onun babasi Kaya Alp, Onun babasi Gündüz Alp'tir. Bu soylu aile Oguz Türklerinin 24 boyunun en soylusu olan Kayi asiretinin reisi olarak bulunuyordu. Osman Bey'in babasi Ertugrul Gazi, Selçuklu Sultani Sultan Alâaddin tarafindan Bizans sinirina bir uç beyi olarak tayin edilmisti. Ertugrul Gazi'ye yurt olarak verilen yer bugünkü Bursa, Kütahya ve Bilecik vilâyetlerinin sinirlarinin birlestigi yerdir. Sonradan Sögüt kasabasi Bizans'tan alinarak merkez yapilmistir. Selçuklu Devletinde Uç Beyliklerinin vazifesi devletin sinirini korumak ve Hiristiyanlara karsi cihat etmekti.Ertugrul Bey 1281 senesinde vefat etti. 

Yerine çok üstün kabiliyetlerinden dolayi ailenin en küçük oglu olmasina ragmen ittifakla Osman Bey seçildi ve Uç Beyi oldu.Osman Bey üstün siyaset ve savas kabiliyeti ile komsulari bulunan Bizans tekfurlari ile zaman zaman dostluk kurdu, bazan da savasti. Kisa zamanda Bizans'tan hüyük topraklar elde etti.Bursa ve Iznik fetholundu. Yarhisar ve Karacahisar tekfurlari ile birlik kurdu. Bunun üzerine Osman Bey, Iznik üstüne yürüdü. 1288 de Karacahisar'i ele geçirdi. Kalenin kilisesi camiye çevrilerek Osman Bey adina hutbe okundu ve kadi tayini yapildi. Osman Bey, Bilecik ve Yarhisar kalelerini aldi. (1299) Yarhisar tekfurunun kizi Nilüfer'le oglu Orhan Bey'i evlendirdi. 

Birinci Murad ile Süleyman Pasa bu evlilikten dünyaya geldiler Osman Bey 1299'da bagimsizligini ilân etti. Gazilere timarlar verdi. Kalelere subasi, dizdar ve kadi tayin etti.1301'de Yenisehir ile Yundhisar'i aldi ve Yenisehir'i merkez yapti.Bundan sonra Yenisehir çevresindeki köy ve kasabalari alan Osman Bey, 1303'de Iznik'i kusatti. Bursa tekfurunun topladigi birligi dagitti.Sonra da bu Sehri aldi. (1326) Osman Bey, Bursa'nin fethinden sonra ayni senede vefat etti.Osman Bey'den sonra yerine oglu Orhan Bey geçti. Orhan Bey de fetihlere devam etti. Bizanslilardan Iznik ve Izmit'i aldi. Iznik kusatmasi sirasinda kalenin yardimina gelen Bizans ordusu yenildi ve Karesi Beyligi, Osmanlilarin eline geçti. Bizans Imparatoru olmak isteyen Kantakuzenos'a yardim gönderildi. 

Sonra sirasiyle Çimbi Kalesi, Gelibolu, Bolayir, Malkara, Çorlu ve Tekirdag ele geçirildi. Ankara ahilerden alindi.Osmanli Devletinde para ilk defa bu devirde basildi.Orhan Gazi 1362'de ölünce yerine oglu I. Murad geçti. Ankara ahileri' Sehire hâkim oldular. I. Murad hemen Ankara üzerine yürüdü ve sehri geri aldi. (1363) Sonra Çorlu ve Lüleburgaz'i ele geçirdi. Kumandanlarindan Evranos Bey ve Haci Ilbeyi de Malkara, Kesan, Ipsala, Dedeagaç ve Dimatoka'yi Osmanli topraklarina kattilar. Lala Sahin Pasa da Edirne'yi aldi. Filibe ve Gümülcine de Osmanlilarin eline geçti.

 Bunun üzerine Haçlilar Edirne'ye yürüdüler. Fakat Haci Ilbeyi Haçlilari perisan etti.Sonra Kizilagaç, Yanbolu, Ihtiman, Samokov, Aydos, Karnabat, Sozapol ve Hayrabolu alindi. Bulgar Krali, Osmanli himayesine girdi. Kizkardesi Prenses Marya'yi I. Murad'a verdi.Çirmen'de Sirplar yenilgiye ugratilinca (1371), Sirp despotu Osmanlilara baglandi ve yilda 50 okka gümüsle, savaslarda yardimci asker vermeyi kabul etti. (1381) I. Murad, sonra Bursa'ya döndü. Oglu Bayezid'i,Süleyman Sah'in kiziyla evlendirdi. Kütahya, Tavsanli, Simav ve Emet gelinin çeyizi olarak Osmanlilara verildi. Aksehir, Yalvaç, Yenisehir, Karaagaç ve Egridir Hamidoglu Hüseyin Bey'den satin alindi. 1385'de Timurtas Pasa, Istip, Manastir ve Ohri'yi ele geçirdi. Bulgaristan'da Sofya ve Nis Osmanli hakimiyetine geçti. 

Sirp Krali ve Bosna Krali, Hirvat ve Arnavut Prensleri, Osmanlilara karsi birlesti ve 30.000 kisilik bir kuvvetle, Timurtas Pasa'yi Plosnik'te yendiler.Bundan yararlanmak isteyen Avrupa'lilar, Haçli Birligi kurdular.I. Murad, daha Haçlilar birlesmeden Ali Pasa ile Bulgar Kralini ve Dobruca Prensinin kuvvetlerini yenerek onlarin Haçlilarla birlesmesini önledi. (1388) Sonra I. Murad Rumeli'ye geçti ve iki ordu Kosova'da karsilasti. Haçlilar yenildi. Savastan sonra I. Murad bir Sirpli tarafindan sehid edildi. (1389) Yerine oglu Bayezid geçti.I. Murad'in ölümünden faydalanmak isteyen Anadolu'da Aydinogullari, Saruhanogullari, Germiyanogullari, Menteseogullari, Hamidogullari Beylikleri, Osmanlilara savas açtilar. 

1389'da Yildirim Bayezid,onlarin Anadolu'daki hâkimiyetlerine son verdi. Bir sene sonra da Karamanlilar'la, Beysehir'i Osmanlilara birakmak sartiyle baris yapildi. Yildirim Bayezid, 1396'da Istanbul'u kusatti. Bu kusatma yeni bir Haçli seferine sebep oldu. Nigbolu'da savas Haçlilarin yenilgisiyle sonuçlandi.Sonra Istanbul kusatmasina devam edildi. Anadolu Hisari yapildi. Istanbul kusatmasm vezir Ali Pasa'ya birakan Yildirim, Anadolu'ya geçerek,Konya'yi Osmanli topraklarina katti. Kadi Burhaneddin'in ülkesi ve Malatya ele geçirildi.Yildirirn Bayezid, Anadolu'da bulundugu sirada "Boucicant" kumandasinda bir donanma Istanbul'a yardima geldi. Istanbul'u Türklerin kusatmasindan kurtardi ve sehir yakinindaki kaleleri geri aldi. Yildirim Bayezid buna çok üzüldü. 1400'de Istanbul'u yeniden kusatti. 

Bu defa da Timur'un Anadolu'ya girmesi kusatmayi kaldirmasina sebep oldu. Anadolu'ya giren Timur, Sivas'i alarak yagmaladi. Oradan Dogu Anadolu ve Suriye'ye döndü. Yildirim ordusunu topladi ve 1402'de Timur ile Ankara'da karsilasti. Savas Bayezid'in yenilmesi ve esir olmasi ile sonuçlandi. 1403'de Yildirim Bayezid öldü. Onun ölümünden sonra, ogullarindan Süleyman Rumeli'de, Isa Çelebi Balikesir'de. Mehmed Çelebi Amasya'da ve Musa Çelebi Bursa'da padisahlik ilân ettiler. Sonunda Çelebi Mehmed tek hâkim durumuna girdi. Fakat 1421'de vefati üzerine yerine oglu Il. Murad geçti. 

Kardesi Mustafa'nin isyanini bastirdi. Bizans'i kusatti. Venediklilerle savasti. Egriboz'a ve Mora'ya akinlar yapildi. 1430'da Selânik, Venediklilerden alindi. Eflak ve Sirbistan yeniden Osmanli Devletine baglandi. (1437) Hamidili, Tasili, Konya, Beysehir alindi. Il Murad tahti oglu Mehmed'e birakti. Bu ise Haçlilarin yeni saldirilarina sebep oldu. Il. Murad, Osmanli ordusunun bayna tekrar geçerek Haçlilari Varna'da yendi ve yeniden padisah oldu. 1448'de bir Haçli ordusunu da Kosova'da yendi. Il Murad buradan Arnavutluk'a bir sefer yapti. Akçahisar kusatildi, fakat alinamadi.1451'de Il. Murad ölünce yerine oglu Mehmed padisah oldu. 

Il. Mehmed, Rumelihisarn yaptirorak Istanbul'u kusatti. 53 gün süren bir kusatmadan sonra sehri fethetti. (29 Mayis 1453) Sirbistan ve Mora ele geçirildi. Ege'de Limni, Tosoz, Midilli, Imroz ve Egriboz Osmanlilarin eline geçti. Fatih Sultan Mehmed sonra 1461'de Trabzon Rum Imparatorlugu'na son verdi. Kirim'daki Ceneviz Kolonileri ele geçirildi. Kirim Osmanli Devletine baglandi. 1473'de Akkoyunlular'a karsi sefere çikildi. Fatih Sultan Mehmed Otlukbeli'nde Akkoyunlu hükümdari Uzun Hasan'i kesin olarak yendi. Firat Nehrine kadar bütün Anadolu, Osmanlilarin eline geçti. 1474'de Karaman Beyligi'ne son verildi. 1480'de Gedik Ahmed Pasa, Italya'nin fethi için çikti. Otranto Kalesi'ni ele geçirdi. Fatih'in ölümü üzerine Italya'nin fethi mümkün olmadi. Fatih 1481'de Misir seferine çikti. Fakat Gebze'de öldü. Yerine oglu Bayezid geçti. Cem Sultan Bayezid ile mücadele etti. Gem Sultan Rodos sövalyelerine, oradan da Papa'ya sigindi.Napoli'de 1595'de öldü. Cem Avrupa'da bulundugu sirada, Bayezid önemli seferlere girismekten çekindi. Bayezid zamaninda Hersek ve Bogdan Osmanli hâkimiyetine girdi.

Memlüklar'la Çukurova'da 1485'de baslayan savaslar alti sene sürdü. Savaslar Tunus hükümdarinin araciligi ile sona erdi. Çukurova'da Osmanlilarin eline geçirdigi yerler, Mekke ve Medine vakfi oldugundan,Misirlilara geri verildi. Mora'da Inebahti, Modon, Koron ile Adriya kiyilarindaki Draç Limani ele geçirildi. Sah Ismail, sii mezhebiyle iliskisi dolayisiyle, Sah Kulu isminde bir kimse vasitasiyla, Anadolu'da isyan kartti. Asiler, Hadim Ali Pasa kumandasindaki orduya yenildiler. Bayezid'in son zamanlarinda ogullari arasinda saltanat mücadelesi basladi.Yeniçeriler, kahramanligina ve cesaretine hayran olduklari Yavuz Selim'in tarafm tuttular. 1512'de Bayezid, tahti Selim'e birakmak zorunda kaldi.Yavuz, Anadolu'da büyük bir nüfuz sahibi olan sii'lere karsi harekete geçti. Devlete isyan eden 40.000 kisiyi öldürttü. Sonra da Sah Ismail'e savas açti. Çaldiran'da yapilan savasta, Sah Ismail yenildi. Dogu Anadolu Osmanlilarin eline geçti. Sonra Dulkadirogullari'mn ülkesi ile Maras ve Elbistan fethedildi. Memlüklar önce Merci Dabik'da (1516),sonra da Ridaniye'de (1517) yenildiler. Suriye, Misir ve Hicaz Osmanli idaresine geçti. Yavuz Sultan Selim yeni sefer için Edirne'ye giderken Çorlu'da öldü. (1520) Yerine oglu Süleyman hükümdar oldu.

Misir'da "Canberdi lsyani" bastirildi. Belgrad ve Rodos Osmanli topraklarina katildi. lohac;'ta yapilan savasta Macar ordusu yenildi. Macaristan Osmanli Devleti'ne bagli bir krallik haline getirildi. 1529'da Viyana kusatildi. Fakat sehir alinamadi. Osmanli ordusunun çekilmesinden sonra, Avusturya'lilarin Budin'i tekrar almaya tesebbüs etmeleri üzerine Kanuni 1532'de Alman Seferine çikti. Avusturya topraklari yagmalandi. Avusturya'lilar ile 1533'te baris yapildi. Sadrazam Ibrahim Pasa Iran'a gönderildi. Sonra kendisi de hareket etti.Tebriz ve Bagdat alindi. Bundan sonra Akdeniz seferleri basladi. Venedik'e savas açildi. Kanuni karadan, Barbaros Hayreddin ise denizden hareket etti. 1537'de Korfu Adasi kusatildi, fakat alinamadan geri dönüldü. Bir yil sonra da Barbaros Preveze'de, Hiristiyan donanmasini yenerek Osmanli Imparatorlugu'nun Akdeniz hâkimiyetini sagladi. Bu sirada Misir Valisi Hadim Süleyman Pasa, Hint Okyanusu'nda Portekizlilerle savasti. 1540 yilinda Macaristan bir Türk eyaleti haline getirildi. 1543'te Barbaros Hayreddin Pasa, Fransa Krali I. François'e yardim etmekle görevlendirildi.

 Barbaros, Osmanli donanmasina katilan Fransiz donanmasiyla birlikte, Nis'i bombardiman etti. Bu arada Kanuni de Estergon Kalesi'ni aldi. Ertesi sene de Iran üzerine hareket edildi. Sah Tahmasp, padisahin karsisina çikmaya cesaret edemedigi için, birçok kale alindi.1552'de Sah Tahmasp yeniden saldirdi. Osmanli ordusu, Nahçivan'a kadar ilerledi. Sonra geri dönüldü. Sâhin elçisi gelerek baris yapilmasini istedi. Azerbeycan, Dogu Anadolu, Irak Osmanlilarda kaldi. Kanuni 1566'da Zigetvar Kalesi'ni almak üzere yola çikti. Kusatma devam ettigi sirada öldü. Ölümünden kisa bir süre sonra da kale alindi. Yerine oglu Selim geçti. Selim zamaninda Kibris ele geçirildi. (1570) Osmanli donanmasinin büyük bir kismi, Inebahti'da Haçlilar tarafindan yok edildi. Il.Selim 1574 yilinda vefat edince, yerine oglu Ill. Murad geçti. Sokullu Mehmed Pasa sadrazamlikta birakildi. Iran'la 12 yil süren savaslar, Osmanlilarin üstünlügü ile sonuçlandi. 1590'da Istanbul Anlasmasi yapildi.

Tebriz, Karabag, Gence, Kars, Tiflis, sehrizor, Nihavend, Luristan Osmanli hâkimiyetine geçti.Osmanli - Avusturya savaslari yeniden basladi ve Osmanli Devleti'ne bagli olan Erdel Kraliyla, Eflak ve: Bogdan Voyvodalari da Avusturya Imparatoru Rudolf ile birleserek, Osmanli Devleti'ne isyan ettiler. Bu savaslar sirasinda Ill. Murad öldü. Yerine oglu Mehmed geçti. (1595)1596'da Egri Kalesi alindi. Hâçova'da Avusturya ordusu yenildi. Bundan sonra Kanije Kalesi alindi. 1601'de Avusturya'lilarin kaleyi geri almak için giristikleri saldirilar, Tiryâki Hasan Pasa'nin basarili savunmasi karsisinda bir sonuç vermedi. Sonra Estergon Kalesi alindi. Erdel, Eflâk ve Bogdan tekrar Osmanlilara baglandi. 1606'da Avusturya ile Zitvatorak Anlasmasi yapildi. Egri, Kanije, Oyvar Osmanlilara geçti.Avusturya savasi devam ederken Ill. Mehmed öldü. Yerine oglu I.Ahmed geçti. 1603'te Osmanlilar Avusturya savaslari ile ugrasirken, Iran Sahi Osmanli topraklarina saldirdi. 

Iran savaslarinin bu ikinci safha" sina da, Istanbul'da yapilan bir antlasmayla son verildi. Iran'lilar her yil Osmanlilara iki yüz yük ipek vermeyi kabul ettiler. Sah Abbas 200 yük ipegi vermeyince, Iran'a tekrar savas açildi. Bu defa bir basari elde edilemedi. 1618'de yapilan yeni bir antlasma ile savaslara son verildi. Bu arada Anadolu'da Celâli Isyânlari basladi. Devleti Aliyye zayiflamaya yüz tuttu. Askeri basarilar azaldi. Karayamci, Deli Hasan, Tavil Ahmed,Kalenderoglu, Canbuladoglu gibi Celâli reisleri, senelerce merkez idâresine ve kapikulu askerlerine karsi savastilar. Bu isyanlar Kuyucu Murad pasa zamaninda bastirildi. I. Ahmed'den sonra tahta geçen I. Mustafa,hâstaydi. Bu yüzden tahttan indirildi. Yerine Il. Osman pâdisah oldu.Il: Osman zamaninda Lehistan kazaklarinin Osmânli topraklarina saldirmalari yüzünden meydana gelen savasa Il. Osman da katildi. Il. Osman bu savasta yeniçerilerin disiplinsizligini gördü ve onlari ortadan kaldirmaya, yeni bir askeri teskilât kurmaya karar verdi. 

Yeniçeriler isyan ettiler. 1622'de Il. Osman tahttan indirildi ve öldürüldü. Yerine ikinci defa I. Mustafa getirildi. I. Mustafa kisa bir süre sonra tahttan indirilerek yerine IV. Murad padisah oldu. Iran'la savas yeniden basladi. 1624'de Bagdat Iran'lilar tarafindan ele geçirildi. Anadolu'da Abaza Mehmed Pasa Isyani, Istanbul'da ise Kapikulu Ocaklari'nin isyani çikti. IV. Murad siki bir disiplin kurdu ve kanli temizlik hareketleriyle asayisi yeniden sagladi. Devlet nizamina bir çekidüzen verdikten sonra, birinci Iran seferine Cikti. Revan'i Iran'lilardan geri aldi. Ikinci Iran seferinde de Bagdat'i ele geçirdi. IV. Murad 1640'da ölünce, yerine kardesi Ibrahim geçti.1645'de baslayan Girit Savasinda, Hanya Kalesi alinmakla birlikte adanin büyük bir kismi Venediklilerde kaldi. Venedikliler donanmalariyla Osmanli kiyilarina saldirdilar. Bu arada Sultan Ibrahim tahttan indirildi,yerine oglu IV. Mehmed geçti. Istanbul'da kapikulu ocaklari, Anadolu'da Celâli isyanlari ve Girit'te toprak kayiplari devam .etti. 1656'da Köprülü Mehmed Pasa. sadrâzâm oldu. Köprülü Mehmed Pasa, IV. Murad devrindeki gibi Osmanli Devletine eski kudretini kazandirdi. Istanbul'daki âsiler temizlendi. 

Venedikliler üstüne yüründü. Venedik donanmasi yenilerek adalar geri alindi. Sonra Osmanli Devletine isyan etmis olan Erdel Krali üstüne bir sefer yapildi. Yanova Kalesi ve daha bazi kaleler alindi. Abaza Hasan Pasa isyani bastirildi. 1661'de Köprülü Mehmed Pasa'nin ölümünden sonra yerine oglu Fazil Ahmed Pasa sadrâzâm oldu. Avusturya'ya savas açildi ve Köprülü Fazil Ahmed Pasa, "Serdâr-i Ekrem"tâyin edildi. Uyvar ele geçirildi. 1664'de Zerinvar Kalesi alindi. Fazil Ahmed Pasa sonra Girit'e hareket etti. Kandiye Kalesi ele geçirildi ( 1669).Bazi küçük kaleler Venediklilerde kalmak sartiyle Girit Adasi Osmanli Devletine geçti. Kazaklara saldiran Lehistan'a karsi bir sefer yapildi.Kamaniçe Kalesi ele geçirildi. Fazil Ahmed Pasa 1676'da öldü ve yerine Kara Mustafa Pasa sadrâzâm oldu. 

Ruslarin eline geçmis olan Çehrin Kalesi geri alindi.1683'de Avusturyâ'ya savas açildi. Viyana ikinci defa kusatildi. Kirim Haninin ihâneti yüzünden, Viyana'nin yardimina gelen Lehistan Krali Osmanli ordusunu yendi. Avusturya, Venedik ve Lehistan Osmanli Devletine karsi birlesti. Daha sonra bu ittifaka Rusya da katildi. Osmanli Devleti yenildi. 1699'da imzalanan Karlofça Antlasmasiyla Tamyvar disinda kalan bütün Macaristan Avusturya'ya, Mora Venedik'e, Podolya ve Kamaniçe Lehistan'a, Azak Kalesi de lstanbul Anlasmasiyle Rusya'ya biraki1di. (1700)Düzen yeniden bozuldu. 

Istanbul'da ve Anadolu'da birçok isyan çikti. IV. Mehmed tahttan indirildi. Karlofça ve Istanbul Antlasmalariyla ugranilan kayiplarin giderilmesi için tesebbüse geçildi. Isveç Krali'nin Osmanli topraklarina siginmasi ve yardim istemesi sebebiyle 1710'da Osmanli Devleti, Rusya'ya savas açti. Sadrazam Baltaci Mehmed Pasa mandasindaki Osmanli Ordusu Prut'ta Rus Ordusunu yendi. Savastan sonra yapilan Prut Antlasmasiyle (1711) Istanbul Antlasmasi uyarinca Ruslara verilmis olan yerler geri alindi. Sonra Venedik'e savas açildi.(1714) Karlofça Antlasmasiyla Venedik'e geçmis olan Mora ve öteki ada1ar geri alindi.1716'da Avusturya ile savas basladi ve büyük kayiplar verildi. Avusturya'lilar Tamyvar'i ve Belgrad'i ele geçirdiler. 1718'de Pasarofça Antlasmasiyle savaslara son verildi. Sonra Lâle Devri basladi. (1718 - 1730)Matbaa da bu devirde açildi. 

1723'de baslayan Iran savaslarinda, Kafkasya ve Irak'a sinir olan Iran topraklarinda önem!i yerler Osmanli ordusunca ele geçirildi. Savasa 1727'de Hemedan Antlasmasiyle son verildi. Il. Sah Tahmasp tahta geçince, Osmanlilara geçen Hemedan ve Tebriz'i geri aldi. Istanbul'da Patrona Isyani çikti. Ibrahim Pasa öldürüldü. Ill. Ahmed tahttan indirildi. Yeni padisah I. Mahmud zamaninda da savaslara devam edildi. Bu sirada Ruslar Azak kalesini aldilar ve Kirim'i isti1â ettiler. Kirim Sehirlerinden Bahçesaray, Akmescid, Gözleve Ruslar tarafindan tahrip edildi. 

Avusturya da Osmanli Devletine karsi savas açti. Osmanli kuvvetleri bu savaslar sirasinda, özellikle Avusturya cephesinde düsmana basariyla karsi koydu. 1739'da Belgrad Antasmasiyla, Belgrad ve Semendire tekrar Osmanlilara geçti. Avusturya ile baris yapilmasindan sonra Rusya da baris istedi. Antlasmaya göre; Azak Kalesi yikildi ve her iki devletin tasarrufundan çikti. Rusya'nin Karadeniz ve Azak Denizinde savas ve ticaret gemisi bulundurmayacagi kabuledildi. Fransa'ya büyük imtiyazlar verildi. Bu defa yine Iran gailesi çikti.Iran Sahi Sii'ligin de Kâbe'de, dört sünni mezhep yaninda temsil edilmesi için özel bir yer istedi. Osmanli Devleti bu istegi kabul etmediginden, lran ile yeniden savas basladi. (1742) bu savaslar Osmanli Devletinin kazanmasiyla sonuçlandi. 1768'de Rusya ile yeni bir savas basladi.Osmanli ordulari agir yenilgilere ugradi. Kirim, Eflak, Bogdan Ruslar tarafindan istilâ edildi. Mara Rumlari Osmanli Devleti aleyhine ayaklandi.Cesme'deki Osmanli donanmasi, Rus donanmasi tarafindan yakildi. 

1774'de bu savaslar Küçük Kaynarca Antlasmasi i1e son buldu. Bu antlasma geregince; Kirim Osmanli Devletinden ayriliyor, Aksu irmagi iki devlet arasinda sinir oluyor, Kafkasya'da bir kisim toprak Ruslara birakiliyordu. Bu senelerde yine Akka'da ve Arabistan'da isyanlar çikti.1783'de Ruslar Kirim'i tamamen aldilar. Bu arada Osmanli Devletinde askeri istilah1ara girisildi. Mühendishanei Bahri Hümayun açildi. 1787'de Kirim'in yeniden alinmasi için Rusya'ya savas açildi. Avusturya da hemen Rusya'ya yardima kostu. Osmanli ordulari iki cephede savasmak zorunda kaldi. Avusturya'ya karsi basarili sonuçlar alindi. Fakat Rusya karsisinda savaslar basarisizlikla sonuçlandi. Fransiz devrimi ve Osman1i Prusya Ant1asmasi, Avusturya'yi savasi durdurmak zorunda birakti. Avusturya ile Zistovi Antlasmasi imzalandi.Antlasma geregince Avusturya Osmanlilardan aldigi topraklari geri verdi. 1792'de Osmanli Rus savasi Yas Antlasmasi ile sona erdi. Özi Rusya'ya birakildi. Rusya da savaslar sirasinda isgal etmis oldugu kale ve sehirleri geri verdi.Osmanli Devleti Kirim'i alma isteginden vazgeçti.Bu savaslar devam ederken, Osmanli tahtina Ill. Selim geçti. Selim sehzadeliginde ve padisahligi dönemindeki iki büyük savasta, Osmanli ordularinin Avrupa devletlerinin ordularina göre geri kaldigini gördü. Yeniçeri Ocagindan ayri, "Nizam-i Cedid" adinda yeni bir ordu kurdu. Yeniçeri Ocagi, Topçu ocagi, Humbaraci ocagi ve Timarli Sipahiler ile donanma yeniden düzenlendi. Londra, Paris, Viyana, Berlin gibi Avrupa'nin büyük baskentlerinde devamli elçilikler kuruldu. 

1789'da Misir Fransa'nin saldirisina ugradi. Misir kolaylikla Fransizlar tarafindan isgal edildi. Bu isgal karsisinda Osmanli Devleti önce Rusya, sonra da Ingiltere ile, Fransa'ya karsi anlasti. Fransizlar tarafindan isgal edilmis olan adalar geri alindi.1799'da Napolyon, Suriye'yi almak için Akka Kalesini kusatti. Fakat yenilerek Misir'a geri çekildi. Bundan sonra da Osmanli Ingiliz kuvvetlerine karsi koyamadi ve Misir'i bosaltti. 1806'da Ruslar Eflak - Bogdan'a saldirdilar. Ingiltere Osmanli Devletini Rusya ile barisa zorlamak için, donanmasi Çanakkale Bogazindan geçirerek Istanbul önlerine gönderdi.Fakat bu tehdit, bir sonuç vermedi. 

Ingiliz donanmasi geri çekilmek zorunda kaldi. Ingilizler Misir'a çikarma yapti. Rus donanmasi da Bozca ada'yi ele geçirdi. Bu sirada Istanbul'da Kabakçi Isyani çikti. Ill. Selim tahttan indirildi ve öldürüldü. Yerine IV. Mustafa geçti. Fakat Alemdar Mustafa, IV. Mustafa'yi tahttan indirerek, yerine Il. Mahmud'u geçirdi.Kendisi de sadrazam oldu. Yeni bir ordu kuruldu ve adina "Sekban-i Cedid" denildi. Yeniçeriler Babiâli'yi basarak, Alemdar Mustafa'yi öldürdüler. (1808) Âsiler bu arada Il. Mahmud'u tahttan indirerek yerine IV. Mustafa'yi padisah yapmak istediler. Fakat Il. Mahmud kardesi IV. Mustafa'yi öldürttü. Sekban-i Cedid de kaldirildi. Bu sirada Osmanli Rus savasi devam ediyordu. Rusçuk, Yergögü ve Nigbolu'yu alan Ruslar Lofça'ya girdiler. Savasa 1812'de Bükres Antlasmasi ile son verildi. 

Prut irmagi iki devlet arasinda sinir kabul edildi. Anadolu siniri da degismedi. Eflak Bogdan Osmanli Devletine geri verildi. Mora Rumlari ayaklandi. Bütün Mora âsilerin eline geçti. Mora ve Girit valilikleri Mehmed Ali Pasa'ya verildi. Mora'da. âsilerin eline geçmis olan sehir ve kasabalar geri alindi.Buna Ingiltere, Rusya ve Fransa tepki gösterdi. 1827'de bu üç devlet Navarin'de Osmanli - Misir donanmasini yakti. Rusya da savas ilân etti.Ruslar Eflak ve Bogdan'i aldi. Kalas, Ibrail, Isakçi, Tolçi, Maçin ve Silistre Kalelerini ele geçirdiler ve Edirne'ye kadar ilerlediler. Dogu Anadolu'da da Erzurum'a kadar geldiler. 1829'da Edirne Antlasmasi yapildi.Dogu Anadolu'da Anapa, Poti, Ahiska Ruslara birakildi. Rumeli'nde isgal edilen yerler Osmanlilara geri verildi. 1830'da Osmanli Devleti, bagimsiz bir Yunan Devleti'nin kurulmasini da kabul etti. Cezayir Fransa tarafindan isgal edildi. Misir Valisi Mehmed Ali Pasa da isyan etti. Misir ordusu Kütahya'ya kadar ilerledi. 

Mehmed Ali Pasa'ya karsi Il. Mahmud Rusya'dan yardim istedi. 1833'de Kütahya barisi yapildi. Buna göre : Suriye Valiligi Mehmed Ali Pasa'ya, Adana Valiligi de Ibrahim Pasa ya verildi. 1839'da Misir'la yeniden savas basladi. Nizip'te Osmanli ordusu yenildi. Bu arada Il. Mahmud öldü. Yerine oglu Abdülmecid geçti.Avrupa devletleri, Mehmed Ali Pasa'ya çok baski yaptilar. Suriye Valiligini terkettirdiler. Bogazlar 1841'de bütün savas gemilerine kapatildi. 1839'da Tanzimat Fermani ilân edildi ve bu ferman birçok yenilikler getirdi. Böylece Osmanli Imparatorlugu'nda Tanzimat Devri basladi.

Bu arada Lübnan meselesi ortaya çikti. 1846'da Lübnan Fransa'nin müdahalesiyle iki kaymakamli hale geldi. Yine bu siralarda Eflak ve Bogdan'da ihtilâller çikti. Osmanli Devleti bu hareketleri Rusya'nin yardimiyla bastirdi. Avusturya'ya isyan ederek Osmanli Devletine siginan Macar mülteciler, Avusturya ve Rusya'nin bütün baskilarina ragmen, onlara teslim edilmedi. 1853'de Kirim Savasi basladi. Osmanli Devleti Tuna boyunda tek basina, Kirim'da ise Fransa ve Ingiltere ile birleserek, Rusya'ya karsi savasti. 1856'da Paris Antlasmasiyla savas sona erdi.1860'da Fransa, Lübnan ve Suriye'ye birlikler gönderdi. Lübnan için yeni bir nizamname hazirlandi. Bu sirada Abdülmecid öldü ve yerine Abdülaziz geçti, Onun tahta geçmesinden sonra, Balkanlarda yeni karisikliklar oldu. Osmanli Devleti, Balkanlarin isteklerini kabuI etmedi ve isyan bastirildi. Isyanin bastirilmasindan sonra Girit'te ayaklanma oldu.1868'de bir fermanla, Girit'in yeni düzeni ilân edildi.1876'da Abdülaziz tahttan indirilerek, yerine V. Murad geçirildi. V.Muradin akli dengesi bozuktu. 

90 gün sonra onun da yerine Il. Abdülhamid geçirildi. Sirbistan Osmanli Devletine karsi savas ilân etti. Sonra Karadag da Sirbistan'a katildi. Osmanli ordulari, Abdülkerim Nadir Pasa ve Muhtar Pasa kumandasinda, Sirbistan ve Karadag ordularini yendiler. Sirp ordusu, Cernayev'in tesvikiyle Prens Milan'i Kral iIan ederek,savasa yeniden basladi. Osmanli ordusu, Sirplari tekrar yendi. Osmanli Devleti, Rusya'nin istegi üzerine savaslari durdurdu. 23 Aralik 1876'da Istanbul'da konferans basladi. Ayni gün, Osmanli Devleti I. Mesrutiyeti ilân etti. Konferans bir karar alinamadan dagildi. Sonra 1877 - 1878 Osmanli Rus savasi çikti. Savaslar, Balkanlarda ve Anadolu cephesinde yapildi. Ruslar, Ayastefanos ve Erzurum'a kadar ilerlediler. Önce Ayastefanos, sonra da Berlin Antlasmalari imzalandi. Abdülhamid Han, Meclis-i Mebusan'i dagitarak idareyi eline aldi. Berlin Kongresi baslamadan önce de Ingiltere, Kibris'i isgal etti. Avusturya, Bosna - Hersek'i. Fransa Tunus'u, Ingiltere de Misir'i aldi. Dogu Rumeli eyaleti de Bulgaristan'a baglandi. (1885)Albay Bassos kumandasinda 10.000 Yunanli,Girit'e çikti. Girit müslümanlari öldürülmeye baslandi. 1891'de Albay Bassos, adayi Yunan Krali adina ele geçirdigini ilân etti. Yunanistan, Rumeli sinirinda Osmanli sinirina saldirdi. Bu saldirilar karsisinda, Osmanli Devleti Yunanistan'a savas açti.Edhem Pasa kumandasindaki Osmanli ordulari, birçok savasta Yunan ordularini yendi. Yunanistan baris istemek zorunda kaldi ve 1897'de Tanbul Barisi imzalandi. Bir müddet sonra Girit de Osmanli Devletinden ayrilmis oldu. Makedonya'da 1902'de ihtilâl çikti. 

Il. Abdülhamid Han,Hüseyin Hilmi Pasa'yi Selânik, Manastir ve Kosova müfettisi tayin etti.1908'de Mesrutiyet yeniden ilân edildi. Çok geçmeden de Il. Abdülhamid Han tahttan indirildi. Bu ise Osmanli Imparatorlugu'nun yikilmasi için atilan son adim oldu. Italya, Trablusgarp'a saldirdi. Oniki ada Italyan donanmasi tarafindan isgal edildi. Trablusgarp ve oniki ada, Italya'ya birakildi. Osmanli ordulari, dört Balkan devleti karsisinda yenilgiye ugradi. Balkan devletleri, Çatalca'ya kadar geldiler. 30 Mayis 1913'de Londra'da imzalanan antlasmaya göre; Midye - Enez hatti Osmanli Devletinin siniri oldu. Edirne, Bulgaristan'da kaldi. Girit de elden çikti.

 Bir müddet sonra Osmanl! Devleti, Kirklareli ve Edirne'yi geri aldi. Balkan savaslarindan sonra, Birinci Dünya Savasi çikti. Osmanli Devleti, Almanya'nin yaninda Fransa, Ingiltere ve Rusya'ya kary savasa girdi. (11 Kasim 1914) Savas 4 yil sürdü. Anadolu'da Ruslara, Irak, Suriye, Filistin ve M!sir'da Ingilizler'e kary savayldi. Almanya, Avusturya ve Bulgaristan ile birlikte Osmanli Devleti de, Ingiltere - Fransa karsisinda yenik düstü. 30 Ekim 1918'de Mondros Mütarekesi imzalanarak savaslara son verildi. Bu sirada V. Mehmed Resad ölmüs ve yerine IV. Mehmed Vahidüddin padisah olmustu. Mütarekeden sonra Ittihat ve Terakki ileri gelenleri, memleketi terk ettiler. Itilâf devletleri, Istanbul'a girdi. Kars Ermeniler, Ardahan Gürcüler, Antalya Italyanlar, Izmir Yunanlilar, Urfa,Antep, Maras ve Adana Fransizlar tarafindan isgal edildi.Bu arada Anadolu da yeni bir- idare olusturuldu. 23 Nisan 1920'de Büyük Millet Meclisi toplandi. Elde kalan topraklarin müdafaa ve korunmasi, Meclis tarafindan deruhte edildi. 1908'de Abdülhamid Han'in tahttan indirilmesinden sonra, devlet idaresinde hiç fonksiyonu kalmayar padisahlik, 1 Kasim 1922'de kaldirildi.

 Osmanli Hanedaniin bütün fertleri için yurt disina çikarilma kanunu yapildi ve Osmanli ailesinin bütün fertleri, Türkiye'yi terkettiler.Osmanlilarin saltanati bir tek sülaleden gelen tarihin en uzun ömürlü saltanati olmustur. Osmanli Devletinin kurucusu bulunan Osman Beyin idareyi ele aldigi tarih olan 1281 tarihinden saltanatin kaldirildigi tarih olan 1922 yilina kadar tam 641 sene saltanatlari devam etmistir. Osmanlilar ayrica Yavuz Sultan Selim'in 1516 yilinda halifelik ünvanini da almasindan 1924 yilinda halifeligin kaldirilmasina kadar 407 sene müslümanlarin halifesi sifatini da üzerlerinde tasimislardir. Fakat surasi bir gerçektir ki gerek halifelik ve gerekse saltanat Ikinci Abdülhamid'in tahttan indirilmesi ile tesirini tamamen yitirmis bir mefhum haline gelmisti.

Bu durum göz önüne alinacak olunursa Osmanlilarin halifeligi 393 sene devam etmistir ve Ikinci Abdülhamid Hazretleri ile son bulmustur. Ikinci Abdülhamid Hazretleri Hazreti Ebü Bekir radiyallahu anh hazretlerinden itibaren 98. halife bugün son halife olarak bildigimiz Abdülmecid ise 101.halifedir.

OSMAN GAZI VE BEYLIK


Kaynaklarin, sâlih, dindar, kahraman, cesur ve merhametli bir kimse olarak tanittigi Osman Gazi, üç günde bir yemek pisirtip fakirleri doyurmak, çiplaklari giydirip donatmak, dul ve yetimleri gözetip korumak gibi iyi hasletlere sahip bir kimse idi. Hak ve adalete saygili, üstün yeteneklere sahip bir hükümdar olan Osman Gazi, ününü kilicindan ziyade adalet severligi ile saglamisti. Feth ettigi yerlerde ser'î hükümlere göre hareket eder, tebeasi arasinda irk, din ve milliyet farki gözetmezdi. Güçlü bir komutan oldugu kadar sabirli ve olgun bir idareci idi. Yaninda çalisanlar, kendisine karsi büyük saygi gösterirlerdi. En zorba kimseler bile onun huzurunda saygi ile hareket ederlerdi. O, kuvvet ve zenginlikten ziyade adalete daha çok önem veren, güçlü bir irade ve hosgörüye sahip bir hükümdardi.

Osman, Ertugrul Bey'in, Gündüz Alp ve San Yatu (Savci Bey)'den sonra Sögüt'te dünyaya gelen küçük ogludur. Ibn Kemâl, onun dogum tarihini Hicrî 652 (M. 1254) senesi olarak göstermekte ise de genellikle onun 656 (1258) senesinde dogdugu belirtilir. Bununla beraber bu tarihin 650 (1252) veya 657 (1259) oldugunu söyleyenler de bulunmaktadir. Sögüt'te dünyaya gelen Osman, Ertugrul Bey'in küçük oglu idi. Ertugrul Bey, 93 yasinda vefat edince, onun idaresi altinda bulunan asiretler, gerek kabiliyet, gerekse hareketliligi sebebiyle Osman'in, babasinin yerine basa geçmesini istiyorlardi. Gerçi Osman, babasinin son dönemlerinde ona vekâlet etmek suretiyle yönetimle ilgili konularda kardeslerinden farkli bir hüviyete sahip oldugunu ortaya koymustu. Kardesleri bakimindan pek büyük bir sikintisi olmayan Osman, amcasi Dündar Bey'le ugrasacaga benziyordu. Zira Ertugrul Bey'in kardesi Dündar Bey de birlige reis olmak istiyordu. Bu yüzden Osman'la amcasi arasinda ihtilaf (anlasmazlik) meydana geldi. Zira, Kayi asiretinden baska bazi asiretler de Dündar Bey'in basa geçmesini istiyorlardi. Bununla beraber Osman'in reisligini isteyen taraf daha etkili görünüyordu. Bunun için Dündar Bey, reislik arzusundan vazgeçerek Osman'in asiret reisi olmasini kabul etmek zorunda kaldi.

Gerçekten, Osman Bey, Ertugrul Gazi'nin vefatindan sonra cesaret, mertlik ve ahlâkî meziyetleri sebebiyle asiret, kavim ve kabileye bas olacak bir vasifta görülmüstü. Amcasi Dündar Bey de dahil oldugu halde herkes ona itaat ve bagliligini bildirdi. Baslangiçta o, babasinin komsu Rum tekfurlari ile iyi geçinme siyasetine devam etti. Asiretin basina geçtigi zaman yirmi üç yasinda bir genç olmasina ragmen, siyaseti iyi bilen, halim selim bir kimse olmakla birlikte, gerçekleri savunma konusunda korkusuz ve cesurdu. O, tam bir cihad eri idi. Bu sebeple Osman Bey, kisa zamanda etrafinin yigitlerden meydana gelen bir hâle ile çevrelendigini gördü. Bu hâlenin içinde Konur Alp, Turgut Alp, Abdurrahman Gazi, Akça Koca, Gündüz Alp, Karamürsel, Saltuk Alp, Samsa Çavus gibi isimler vardi. Büyük bir kismi garip ve vatanlarim birakip gelmis olan bu insanlarin, Osman Bey etrafinda toplanmalari, devletin güçlenmesine sebep olmustu. Osman Bey, bunlarin tabiî bir lideri durumuna geldi. Bundan baska, Osman Bey'in, Uc'lardaki Türkmenler arasinda büyük bir nüfuza sahip olan Seyh Edebali ile yakinlik ve akrabalik tesis etmesi, basta ahiler arasinda olmak üzere Uc'lardaki diger topluluklarin kendisine baglanmasina sebep oldu. Böylece Osman Gazi, kendisini hem etrafindaki asiret reislerine sevdirmis, hem de onlarin kendisine bagladigi umutlari bosa çikarmamisti. Gerçekten de o, çevresindeki Türkmen komsulari ile mümkün mertebe çatismaya girmemek için gayret sarf ediyordu.

Ertugrul Bey'in üç oglu arasinda Osman Bey'e düsen taht, kardeslerini birer saltanat rakibi olarak degil, yeni devletin kurulup gelismesinde müsterek bir gayretle el ele verdiren ve saltanat ihtirasi yerine, feragat, fedakârlik ve basirete götüren bir metod takip etmelerinin sebebi nedir? Ileride tafsilatli bir sekilde anlatilinca görülecegi gibi, Osman Gazi de kendisine yurt ve istiklâl veren Selçuklu sultanina karsi ayni hassasiyeti göstermis, o, hayatta bulundugu müddetçe istiklâlini ilân etmemisti. Böylece o, edep ve irfani, sahsî ve nazarî kaliplar halinde birakmayip devlet bünyesinde de ifadesini bulan bir anlayis olarak cemiyete mal olmustu.

OSMAN BEY VE AHILIK

Abbasî halifesi en-Nâsir li-Dinillah (575-622/1180-1225) rehberliginde kuruldugu kabul edilen ahilik, kisa zamanda Islâm ülkelerinde tesirini göstermeye basladi. Son derece düzenli ve disiplinli olarak çalisan bu teskilât, miladî X. asirda genellikle ilk Müslüman Türk devleti kabul edilen Karahanlilar vasitasiyla Türk dünyasinda da boy göstermeye basladi. XI. asrin ikinci yansindan (1071Malazgirt) sonra, kapilarini Müslüman Türklere açmis bulunan Anadolu'ya, dogudan birçok göçler olmustu. Daha önce de Anadolu'nun Urfa'dan (Sanliurfa) baslayarak Adana'ya kadar giden sinirlarindan, zaman zaman giren Abbasî ordulari, Nigde, Nevsehir, Kirsehir, Kayseri, Yozgat ve Ankara bölgelerine akinlar yapmislardi. Ordu mensuplarindan bir kismi akinlar sonunda ele geçirilen bu yerlerde bazan da yerlesip kaliyorlardi. Özellikle VIII. yüzyilin ikinci yansindan itibaren Abbasî ordusunun ayrilmaz bir parçasi durumunda olan Türkler de, bu ordu ile Anadolu'nun içlerine kadar gelmislerdi. Türkler, iklim ve jeolojik yapi bakimindan Orta Asya'ya benzeyen Kirsehir yöresini begenerek burayi yerlesim bölgesi olarak seçmislerdi. Bundan sonra normal ve isteyerek devam eden göçleri, XIII. asirdaki Mogol istilasindan kaçma takib etti. Bu istiladan önceki göçlerde daha iyi bir iklime gelme, hayvanlar için daha iyi bir kislak ve yaylak bulma düsüncesi hakimdi. Bu sebepledir ki, Mogol baskinindan önce gelenler, daha ziyade göçebe, asker ve hayvan yetistiricisi idi. 1225 tarihinden sonra gelenlerin ekonomik ve sosyal durumlari, bu ilk gelenlerden daha farkli idi. Zira, korkunç bir katliamdan kurtulmak için gelen bu sonuncular çogunlukla, esnaf, tüccar, zengin ve sanatkârdi. Bu yeni göçmenler, geçimlerini saglayabilmek için, yerli ve müslüman olmayan esnafla rekabete girmek zorunda idiler. Bu rekabetin kuvvetli, tesirli ve kisa zamanda meyvesini verebilmesi için bunlarin birlesip bir teskilât içinde hareket etmeleri gerekiyordu. Bu teskilât, özellikle hayvancilikla ugrasan, baska bir ifade ile atli göçebelerin ihtiyaç duyduklari bir sahaya cevap vermeliydi.

BU DIPNOTUN YERI NERESI

Böyle bir çalisma faaliyetinin içinde bulunuldugu sirada yeni bir Mogol tehlikesi bas gösterdi. Bu tehlikenin merkez üssü Anadolu idi. Daha önce gelip buraya yerlesmis bulunan Müslüman Türkler için büyük bir tehlike olan Mogollara karsi bazi kimselerin farkli sahalarda faaliyette bulundugu görülür. Bunlar: Ahi Evran ismiyle bilinen Seyh Nasirüddin Mahmud (ö. 1262), Baba Ilyas, Haci Bektas ve Mevlânâ Celâleddin Rumî gibi önemli sahsiyetlerdi. Bas gösteren Mogol tehlikesine karsi farkli alanlarda halki irsad etmeye yönelik çalismalardan birisi de esnaf ve sanatkâri bir birlik altinda toplamaya muvaffak olan Ahi Evran tarafindan yapiliyordu. Böylece o, sanat ve ticaret ahlâkini, üretici ve tüketici menfaatlerini güven altina almayi, bu vesile ile kötü politik ve ekonomik atmosfer içinde, onlara yasama ve direnme gücü vermeye çalisiyordu. Bu yüzden ilk defa Kirsehir'de XIII. yüzyilda kurulan ahilik, kisa bir zaman içinde Anadolu'nun hemen her tarafina yayilmis oldu. XIV. asir Islâm dünyasi ile birlikte Türklük âlemini canli levhalar halinde gözlerimizin önüne seren Ibn Batûta (1304-1369), Anadoludaki seyahatlerinde, kaldigi birçok ahi zaviye ve tekkesinden bahsetmekle kalmaz, onlar hakkinda genis ve doyurucu bilgiler de verir.

Anadolu'daki ekonomik ve sosyal hayatin düzenlenmesinde XIII. yüzyildan itibaren büyük bir rol oynadigini gördügümüz Ahilik, sanatkâr ve esnaf zümreleri arasinda yayilmis, sosyoekonomik özelligi agir basan bir teskilat olarak görünmektedir. Anadolu'nun sosyal ve ekonomik yapisina Müslüman Türk sanatkâr ve esnafinin is ahlâki, insan terbiye ve egitimi, fazilet sahibi olma, sosyal yardimlasma ve dayanismada örnek olma gibi hususlarda etkili olan bu teskilat hakkinda bir hayli bilgiye sahip bulunuyoruz.

Osmanli Devleti'nin kurulus hamurunda mayasi bulunan ahiligin oynadigi rol, küçümsenemeyecek kadar büyüktür. Gerçekten de Osman Bey'in faaliyetleri esnasinda Anadolu'da ahilik, büyük bir güç olarak faaliyetlerine devam ediyordu. Osman Bey, ahi reislerinden olan ve Eskisehir civarinda Itburnu denilen mevkide tekkesi bulunan Seyh Edebali'nin kizi ile evlenmekle ahilerin nüfuzundan yararlanabilmistir. Seyh Edebali, o havalinin en itibarli ve sözü dinlenen, kendisine hürmet edilen bir sahsiyeti idi. Sam taraflarinda tahsilini ikmal etmis, zengin, tekke ve zaviye sahibi bir kimse idi. Herkese yardim eden bir kimse olmakla birlikte fakir ve dervis görünümlü olmayi tercih eden bu zatin damadi olmakla Osman Bey, ahilerin gücünden istifade etmisti. Nitekim Seyh Mahmud Gazi, Ahi Semseddin ve oglu Ahi Hasan ile sonradan Osmanlilarda kadi, kadiasker ve vezir olan çandarli (Cendereli) Kara Halil de ahilerden olup bunlarin tamami Osmanli Beyliginin kurulmasinda ve büyümesinde hizmet etmislerdi.

Gerçekten, bu dönemde Anadolu'nun sosyal bünyesine hakim olan ulema, dervis, sanatkâr ve kahramanlar kadrosunu bir arada düsünmemiz gerekir. Mücahede sevkini ve Islâm birligi susuzlugunu en ileri ve yüksek voltaja ayarlamasini bilen bu iman adamlarinin, Selçuklulara müvazi bir mukadderat çizgisi üstünde yürüyecek olan Osmanli Beyligi'nin kurulusu hadisesine fiilen katilmis olmalari, devletin ve Islâm ümmetinin bir talihi olmustur. Öyle ki bir tarafta olgun, sözü dinlenir ve seviyeli bir seriat ulemasi ile beraber yürüyen, Sünnî ve muhtesem bir tasavvuf anlayisinin dogurdugu teskilât; öbür tarafta Âsik Pasazâde'nin, Gaziyan-i Rûm, Abdalan-i Rûm, Ahiyan-i Rûm, Bâciyan-i Rûm dedigi organize ve hamasîdinî teskilât. Biraz önce de belirtildigi gibi gerek Osman Bey, gerekse onu takib eden ilk hükümdar ve sehzâdeler ile idare ve devlet adamlari, tasavvuf müessesesinin veya yine bu teskilatin müsterek esaslarina sahip ahiligin gaye, terbiye ve disiplinine göre yetismis, cesur, dinamik, mert ve iç âlemleri kontrollü kimselerdi. Bu sebeple yeni devlet, muhtesem oldugu kadar âdil ve müsavatçi bir idare tezgahina, renk, sekil ve ahenk yetistiren bir iç ve dis kuvvetler dengesini dünyaya hediye etmeye hazirlaniyordu.

Hem akil hem de imanla desteklenen yeni devlet, adeta tabiatin himayesine kabul edilerek daha ilk yillarda mücahid ve yekpare çehresini kazanmisti. Su da var ki, Osman Bey'in etrafini çevreleyen ilim ve hikmet kadrosu, yalniz yasadiklari devrin irfan, iman, ahlâk, idare ve hukuk haritasini çizmiyorlardi. Onlarin hizmet ve hedefleri, bir hanedan veya bir zümre ile belirli bir zamana has degildi. Bir medeniyet ve ideolojiyi devirler ölçüsünde gerçeklestirmek için genç padisahin sahsinda gelecek han, hakan ve kütlelere yol açip öncülük ediyorlardi.

Böylece yeni devlet, tam bir ahenk ve üslup ile ise baslamis, müsterek bir tezgahin basinda, istikbalin dokusunu örmeye ve gelecek zamanlara miras birakmaya hazirlaniyordu.

Görüldügü gibi, devleti, bir yandan mantikî, bir yandan da manevî temellere oturtan Osmanlilar, merkezî ve idarî otoritenin, politika ahlâkini kontrol eden bir yardimci kuvvetler halkasi tesis etmekle de icra ve tesriî organlarini hak ve adalet unsurlarinin murakabesine vermis oldular.

Gerçekten, Avrupa'nin kuvvetten baska bir güç ve otorite tanimadigi bir dönemde, yeni yeni filizlenip gelisen Osmanli Devleti'nde adalet, hak ve hukuk prensiplerine göre davranip hareket etmek babadan ogula nesilden nesle (neslen ba'de neslin) vasiyet ediliyordu. Hoca Saadeddin Efendi (tarihçi, Seyhülislâm), Osman Gazi'nin, oglu Orhan'a olan vasiyetini su ifadelerle nakleder:

"Dilerim ey sahib-i ikbâl u câh

Etme sen cânib-i zulme nigâh

Adl ile bu âlemi âbad kil

Resm-i cihâd ile beni sâd kil

Râh-i cihâd içre edüp ictihâd

Memleket-i Rum'da kil adl u dâd..."

Görüldügü gibi Osman Gazi, devlet iç teskilâtinda sakat ve zayif bir taraf birakmamak, bir çatlak ve gedige meydan vermemek için basta devlet adamlari olmak üzere her ferdin kendi durumuna göre Islâm'in arzuladigi adalet anlayisi çerçevesinde hareket etmesini istemektedir. Osmanlilarda, nesilden nesile vasiyet edilerek devam eden bu anlayisin sonucu olarak ortaya çikan uygulamaya bakan Gibbons, Osmanlilari sevmemekle birlikte su sözleri söylemekten kendini alamaz:

"Yahudilerin toptan öldürüldügü ve engizisyon mahkemelerinin ölüm saçtigi bir devirde Osmanlilar, idaresi altinda bulunan çesitli dinlere bagli kimseleri baris ve ahenk içerisinde yasatiyorlardi. Onlarin müsamahakârligi, ister siyaset, ister halis insaniyet duygusu, isterse lakaydî neticesi meydana gelmis olsun, su vak'aya itiraz edilemez ki, Osmanlilar, yeni zaman tarihinde milliyetlerini tesis ederken dinî hürriyet umdesini (prensibini) temel tasi olmak üzere vaz' etmis ilk millettir. Ardi arkasi kesilmeyen Yahudi ta'zibati (iskence) ve engizisyona resmen yardim mesuliyeti lekesini tasiyan asirlar esnasinda, Hiristiyan ve Müslümanlar, Osmanlilarin idaresi altinda ahenk ve baris içinde yasiyorlardi."

OSMAN GAZI'NIN RÜYASI

Osmanli kaynaklan, tamamen ilahî takdirin bir tecellisi sonucunda, Osman Gazi'nin gördügü bir rüya ve buna bagli olarak evliliginden bahsederler. Osmanli kaynaklarinda birbirine yakin ifadelerle anlatilan bu rüya, Hammer gibi Bati'li yazarlar tarafindan biraz da hayâl gücü ile süslenerek bir sahne oyunu gibi dramatize edilir.

Devrin, egitim, din, kültür, sosyal, ekonomik ve hatta folklorik anlayisi hakkinda fikir vermesi bakimindan bu rüyayi degisik kaynaklardaki anlatilislarini günümüz Türkçesine yakin bir ifade ile buraya almakla dönemin anlayis ve fikrî seviyesi bakimindan bir degerlendirme yapmaya imkan vermis olacagiz.

"Osman Gazi biraz aglayip dua ve niyaz eder. Derken uykusu gelip uyur. Rüyasinda kerameti açik ve belli olan bir seyhin kendi halki arasinda bulundugunu görür. Herkes bu seyhe güvenirdi. Aslinda onun dervisligi gizli idi. Öyle görünürdü. Dünyaligi, mali, mülkü ve koyunlari çoktu. ilim sahibi bir kimse idi. Misafirhanesi devamli herkese açikti. Osman Gazi, bu dervise konuk olurdu. Osman Gazi rüyasinda bu azizin kusagindan bir ayin dogdugunu ve gelip kendi koynuna girdigini görür. Bu ay, Osman Gazi'nin koynuna girince hemen onun göbeginden bir agaç biter ki gölgesi dünyayi tutar. Gölgesinin altinda daglar var, her dagin dibinden sular çikar, o sulardan da kimileri içer, kimileri bahçe sular kimileri de çesmeler yaptirir. Osman Gazi gelip bunu seyhe haber verir. Bunun üzerine seyh Osman'a "Ogul Osman, padisahlik sana ve senin nesline mübarek olsun ve benim kizim Malhun Hatun senin helalin oldu." deyip hemen nikahini kiydi.

Âsikpasazâde, Osman Gazi'nin rüyasini yukaridaki ifadelerie anlatirken Nesrî su ifadelerle olayi nakl eder:

"Meger Osman'in halki arasinda aziz bir seyh vardi. (Ona) Edebali derlerdi, gayet kemal sahiplerindendi. Veliligi, kerameti belli olmustu. Halkin itikad ettigi kimse idi. Bütün illerde meshur olmustu. Rüya ilmini iyi bilirdi. Dünyaligi sonsuzdu. Fakat fakirmis gibi görünürdü. Hatta (kendisine) dervis (fakir) lakabi ile hitab ederlerdi. O, bir zâviye yapip gelene ve gidene hizmet ederdi. Zaman zaman Osman da onun zâviyesinde misafir olurdu. Bir gece Osman Gazi, rüyasinda bu seyhin koynundan bir ay çikarak, gelip kendisinin koynuna girdigini, hemen göbeginden bir agaç bittigini, âlemi tuttugunu, gölgesinde daglarin bulundugunu, bu daglarin dibinden pinarlarin çikip aktigini, kiminin bahçesini suladigini, kiminin çesmeler akittigini görür. Osman Gazi, ertesi gün gelip bu düsünü o azize anlatti.

Seyh ona "Ya Osman, müjdeler olsun. Hak Teâlâ sana ve senin evladina saltanat verdi. Bütün dünya evladinin himayesi altinda olacak, hem de kizim Mal Hatun sana helâl (es) oldu" diyerek, hemen kizini Osman Gazi ile evlendirdi. Osman Gazi'nin düsünü yordugu sirada, Seyh'in Turgut adli bir müridi de orada bulunuyordu. "Ya Osman, sana padisahlik verildi, sükrâne (olarak) bize ne verirsin?" dedi.

(Osman) "Sana bir sehir vereyim" dedi.

Dervis "Su köycegize de raziyim, bana bir nâme (yazili kâgit, mektup, belge) ver" dedi.

Osman Gazi "Ben yazi yazmasini bilmem. Bir su kabi ile bir kilicim var. (Onlari) nisan olsun diye sana vereyim. Benim evladim anlari senin elinde görüp ibka etsinler" dedi.

O su kabi ile kiliç onlarin elinde kaldi. Simdi dahi padisah olanlar, onu (o köyü) görüp ziyaret ederler, o dervisin evladina nimetler (verirler) ve ihsanlar ederler.

Bu Edebali dedigimiz seyh, yüz yirmi yasinda öldü. Ömründe, birini gençliginde, digerini de yasliliginda (olmak üzere) sadece iki hatun aldi, ilk hatununun kizini Osman Gazi'ye verdi, sonraki hatunu Taceddin Kürd'ün kizi idi. Hayreddin Pasa ile bacanak oldular.

Bu menakib, Edabali oglu Mehmed Pasa'dan nakledildi. Ayni rüya, Solakzâde tarafindan da su sekilde verilmektedir:

"Osman Han, merhum babasinin yoluna devam ederek, Anadolu'daki kumandanlar arasinda ve gaza meydaninda kendini gösterdi. Âlimlere ve seyhlere çok fazla itikadi vardi. O zamanin yüce makam sahibi, hal bilen seyhi, Seyh Edebali hizmetine devam ederek onun dua ve hürmetini rica ve istid'a ederdi. Bir gece âdeti oldugu üzre, Cenâb-i Allah'a münacatta bulunup hâcet dilerken, kendileri uykuya daldilar. Rüya âleminde, Seyh Edebali'nin koynundan bir ayin dogup gelerek kendi koynuna girdigini gördüler. Bu ay kendisinin göbeginden nihayeti olmayan bir agaç seklinde biterek dali ve budagi ile bütün dünyayi kusatir. Cihan halkinin bir kismi bostan sular, bir kismi ziraat yapar, bir kismi seyran eder, bir kismi da dolasir.

Osman Gazi bu güzel yerden uzak kalinca sabah namazini eda edip seyh hazretlerinin huzuruna varir. Gördügü rüyayi bir bir anlatir. Seyhin bu rüyayi tabir etmesini diler. Seyh Edebali biraz kendi iç âlemine baktiktan sonra basini kaldirip Osman Gazi'ye;

"Ey yigit müjdeler olsun! Sana ve senin nesline padisahlik verildi. Rüyanda gördügün o ay, koynumdan çikip senin koynuna girdi. Sen benim kizimi alip bana damad olacaksin. Bundan çocuklarin ve soyun olacak. Kiyamete kadar yedi iklimde hüküm süreceklerdir" dedi.

Seyh Edebali hemen orada bulunan Müslümanlarin huzurunda kizi Rabia'yi Osman Gazi'ye nikahladi. Orhan Gazi bundan dünyaya gelmistir.

Daha önce de temas edildigi gibi Osmanli kaynaklari tarafindan tamamen ilahî bir takdirin tecellisi gibi nakl edilen bu rüya, Hammer gibi Batili yazarlarca degisik sekillerde verilir. Hammer, benzer rüyalarin görüldügüne dair haberlerin çok eskilere dayandigini ve hemen hemen birçok padisah, hükümdar ve hanedan için böyle rüyalarin görüldügüne dair nakillerin bulundugunu ifade ile söyle der:

"Büyük padisahlarin dogumundan önce gelecekte nail olacaklari (ulasacaklari) güç, kudret ve kuvveti göstermek üzere bu neviden rüyalarin nakli Sark (Dogu) tarihçilerinde zaman zaman görülen bir istir. Bununla beraber bu âdet, sadece onlara has bir is degildir. Benzer haberler, gerek çagdas, gerekse eski Bati tarihçilerinde de görülür."

Osman Gazi ile ilgili rüya hakkinda böyle diyen Hammer, kendisi de ayni rüyayi degisik ifadelerle anlatmaktan geri kalmaz. Bu sebeple biz de Osmanli kaynaklari ile Hammer'in ifadesini karsilastirmak isteyenlere bir kolaylik olsun diye onun verdigi bilgiyi de temel hususiyetlerini bozmadan özet halinde vermek istiyoruz:

Karamanin Adana sehrinde dogmus olan Seyh Edebali, Suriye'de (Sam'da) Fikih (îslâm Hukuku) tahsil ettikten sonra Eskisehir'e yakin Itburnu köyüne gelip yerlesmisti. Osman, zaman zaman oraya gelip seyhle görüsürdü. Osman bir gece Edebali'nin kizi Malhatun'u görüp âsik oldu. Fakat seyh, Osman'in iyi niyetine tam olarak güvenemedigi ve bu genç ile kizi arasinda mevcud olan esitsizligi göz önünde bulundurarak evlenmelerini uygun görmedi. Osman, derdini silah arkadaslarina ve komsularina açar. Bunlardan biri olan Eskisehir beyi, Osman'in anlatmasi üzerine Malhatuna gönül verir. Kizi kendisi için istedi. Fakat o da geri çevrildi. Edebali, Osman'dan çok Eskisehir Beyi'nin öc almasindan korktugu için, o beyin topraklarini terk ederek gelip Ertugrul bölgesine yerlesti. Bu yer degisimi, iki bey arasinda büyük bir düsmanliga yol açti.

Bir gün Osman, kardesi Gündüzalp ile birlikte komsusu ve dostu olan Inönü beyinin evinde iken, Eskisehir beyinin müttefiki ve Harman Kaya hakimi olan Köse Mihal ile birdenbire çikageldigi görülür. Bunlar, ellerinde silahla Osman'in kendilerine teslim edilmesini istiyorlardi. Inönü beyi, gerçek misafirperverligin bu sekilde bozulmasini kabul etmeyerek onlari vermeyecegini söyledi. Bu esnada Osman ile Gündüzalp ileri atilip mücadeleye basladilar. Eskisehir beyi korkup kaçarken Köse Mihal esir alindi. Bunun üzerine Köse Mihal kendisini esir alan bu güçlü insana karsi bir sevgi duydu ve ona tabi oldu. Daha sonra Osman, babasinin yerine geçince, Köse Mihal atalarinin dinini birakarak Müslüman oldu. O andan itibaren de Osman'in yükselmekte olan gücünün saglam dayanaklarindan biri oldu.

Böylece Osman, Rumlar arasinda bir dost kazanmis, ama henüz sevdigi insana kavusamamisti. Aradan iki yil geçti. Bu iki sene zarfinda kuskular ve süpheler onun yakasini birakmiyordu. Ondan sonra Mal Hatun'un babasi, Osman'in sebatkârligindan duygulanarak ilahî bir isaret olarak gördügü rüyayi onun lehinde yorar. Buna göre: Osman Gazi, Seyh Edebali'ya misafir olarak gelir. Sabirla yatagina girip yatar. Uyuyunca su rüyayi görür:

Ev sahibi yaninda yatiyordu. Birdenbire ev sahibi Edebali'nin gögsünden bir hilâl çikti. Gittikçe büyüyen hilâl tam bir dolunay seklini alinca gelip kendi koynuna girer. Ondan sonra yanlarindan bir agaç belirir. Bu agaç dallanip budaklaniyor, gittikçe güzellik ve yesilligi artiyordu. Dallarin gölgesi, üç kita ufuklarinin nihayetlerine kadar karalari ve denizleri kaplayiverdi. Kafkas, Atlas, Toros ve Balkanlar gibi dört büyük siradag silsilesi, bu yapraklar çadirinin dört destegi gibi görünüyordu. Agacin kökünden deniz gibi gemilerle örtülmüs olarak Dicle, Firat, Nil ve Tuna fiskiriyordu. Kirlar, ekinlerle çevrilmisti. Daglar ise sik ormanlarla taçlanmis bulunuyordu. Bu daglardan çikan bereketli sular, gül bahçeleri ve servilikler arasinda dolasa dolasa akiyordu. Uzaktan kubbeler, ehramlar, dikili taslar, sütunlar, hasmetli kulelerle süslü sehirler görünüyordu. Bütün bunlarin zirvelerinde birer hilâl parildiyordu. Minarelerin serefelerinden ezanlar, mü'minleri namaza çagiriyordu. Tam bu sirada hizla esen bir rüzgâr çikmisti. Agacin yapraklarini dünyanin bütün sehirleri üzerine, özellikle iki denizin birlestigi, iki karanin kucak açtigi iki dünyayi çeviren bir halkanin en degerli tasi niteliginde olan Istanbul'a dogru savuruyordu. Osman, halkayi (yüzügü) parmagina geçirmek üzere iken uyandi.

Böylece, Osman ile Mal Hatun'un birlesmesinden dogacak olan soyun kuvvet ve kudretini tahmin ettirmekte olan bu rüyanin tabiri, genç savasçinin Edebali'nin kizi ile evlenmesinde araya giren engelleri bertaraf ediverdi. Dügün söleni, hükümdarlarin dügünü gibi degil, Peygamberin seriatina ve gösterdigi örnege uygun olarak yapildi. Iki sevgilinin nikâhini, Edebali'nin müridlerinden müttaki bir zat olan Turud (baska kaynaklarda Turgud) adindaki dervis kiydi.

Bu evlilik münasebetiyle olsa gerek ki, Osman Bey, zevcesine (esi) Bilecige bagli Kozagaç adindaki köyün gelirlerini pasmaklik olarak tahsis etmistir. Bilahare o da bu hasilati, tekkeye vakf etmistir. Bu konuda 985 (1577) senesi tarihini tasiyan ve Bilecik kadisina gönderilen bir hükümde söyle denilmektedir:

"Bilecik kadisina hüküm ki, ecdad-i izamimdan merhum Sultan Osman Han elayhi'rrahme ve'l-gufran, mesayih-i izâmdan Edebâli merhum'un kerimesin tezevvüc eylediklerinde kaza-i mezbûre tabi" Kozagaç nâm karyeyi pasmaklik ihsan etmegin müsârun ileyha dahi karye-i mezbûrenin mahsûlun zâviyesine vakf edüp âyende ve revendeye sarf olunurken hâla karye-i mezkûrede sâkin olan...

Tarihlerde, Osman Bey'in zevcesi olarak gösterilen Mal Hatun veya Rabia Hatun, Seyh Edebali'nin Osman'la evlendirdigi, Orhan ve Alaeddin'in annesi olarak belirtilmektedir. Halbuki Gazi Orhan Bey'in 724 (1324) tarihli vakfiyesinde "Mal Hatun bint Ömer" kaydinin olmasi bu kadinin Seyh Edebali'nin degil, Ömer Bey'in kizi oldugunu göstermektedir. Ayni sekilde birçok tarihteki rivayetlere göre Mal Hatun ve babasi Seyh Edebali, Osman'in vefatindan üç ay önce Bilecik'te vefat etmislerdir. Halbuki vakfiyede ismi geçen Mal Hatun, Osman Bey'in vefatindan sonra hâla hayattadir.

Mal Hatun, herhalde Osman Bey'in oglu Orhan'in annesi idi. Osman Bey'in öbür zevcesi (esi) ve Seyh Edebah'nin kizi olan Bâlâ Hun (Bala Hatun) ise muhtemelen Osman Bey'in oglu Alâeddin'in annesi idi.

OSMAN GAZI'NIN SAHSIYETI

Osmanli tarihinin en dikkate layik sahsiyetlerinden biri olan Osman Bey, bir devlet kurucusu olarak tarih sahnesinin önemli kisilerinden biridir. Gerçekten de Selçuklu Bizans hududlarinda tesekkül eden bir uc beyliginin kisa bir müddet içinde büyüyerek tarihin akisini degistirecek bir güç ve kuvvete erismesi, yeni bir din ve kültürün tasiyicisi olarak eski Bizans Imparatorlugunun enkazi üzerinde kurulan yeni devlete Müslüman Türk damgasini vurabilmesi hadisesi, tarihçiler arasinda henüz tam anlamiyla izah edilememis bir mesele halinde münakasa edilmektedir. Tarihte benzerine ender rastlanilan bir devletin kurucusu olarak Osman Bey ve ondan sonra gelen haleflerinin sahsî meziyetleri bu gelismede büyük ölçüde rol oynamis görünmektedir. nitekim bu konuya dikkat çeken yabanci bir arastirici, Osmanli Devleti'nin kudret kaynagi olarak gördügü üç ana unsurdan birinin hükümdarlarinin sahsiyetleri oldugunu belirtir.

Bir devletin gelisip büyümesinde hükümdarlarin kabiliyet, ileriyi görüs, anlayis ve hareketlerinin önemli derecede rol oynadigi bilinmektedir. Bu durum, günümüzden önceki asirlarda daha büyük bir ehemmiyet arz ediyordu. Bu anlayistan hareketle Osman Gazi'ye baktigimiz zaman, onun gerek siyaset, gerek adalet ve gerekse halkina karsi olan sevgi ve merhamet bakimindan devrine göre özel bir yeri oldugu görülür. Bu sebepledir ki tarihler, onun, babasinin yerine geçtikten sonra Karacahisar'daki faaliyetlerinden bahs ederlerken söyle derler:

"Osman, bey ünvanini alip beyligin basina geçtikten sonra ikametgâhi olan Karacahisar'daki kiliseyi camiye çevirdi. Bir imam ve hatip tayin etti. Bir de her türlü islere bakmak ve halk arasinda meydana gelen davalari hafta sonu olan Cuma günlerinde karara baglamak için bir Molla (Kadi) seçti. Kayinbabasi Edebali ve dört silah arkadasi (kardesi Gündüzalp, Turgutalp, Hasanalp ve Aykutalp) ile istisare ettikten sonra, Seyh Edebali'nin talebesi olan Karamanli Dursun Fakih'i imam olarak tayin etti. Pazarlarda din ve milliyet farki gözetmeksizin düzeni koruma görevini de ona verdi. Bir Cuma günü Germiyan Türk Beyi Alisir'in tebeasindan bir Müslüman ile Bilecik Rum liderine bagli bir Hiristiyan arasinda çikan kavgada Osman, Hiristiyanin lehine hüküm verdi. Bunun üzerine bütün ülkede Ertugrul'un oglu Osman'in hak ve adalet severüginden söz edilmeye baslandi. Bunun sonucunda da halk Karacahisar pazarina daha çok gelmeye basladi.

Sâmiha Ayverdi'nin ifadesi ile "Müslüman Türkler aleyhine hakikatleri degistirmeyi muamele ve âdetleri haline getirmis olan Garpli tarihçiler arasinda bulunan Gibbons, zaman zaman gerçekleri teslimden de geri kalmayarak yakistirmaciliktan vaz geçer. Osmanli Imparatorlugu'nun Kurulusu adli eserinde Osmanlilar aleyhinde iftira derecesine varacak sekilde ifadeler kullanan Gibbons, Osman Bey'den bahs ederken su sözleri söylemekten de kendini alamaz: "Osman, etrafini teshir eden icazkâr bir sahsiyetti. Öyle bir sahsiyet ki, kabiliyetleri itibariyle kendisi ile rekabet edecek olanlar veya kendisinden üstün olanlar bile maiyetinde seve seve hizmet ederlerdi. Osman, isinin erbabi adamlari kullanacak kadar büyük bir adamdi. Orta kirattaki bir çok kimsenin yaptigi gibi, rakiplerini aradan çikarmak ve etrafina yalniz kendisinden asagi simalari toplamak suretiyle üstünlügünü meydana koymak ihtiyacini duymazdi. Gerek kendini, gerekse baskalarini inzibat altinda tutmayi bilirdi. Bir bina kurucu, binasindan belli olur."

Gerçekten, Osman Gazi'nin gerek hak ve hukuk anlayisi, gerekse insanlari belli bir düzen içinde disiplinli bir sekilde çalistirmasini bilmesi, onu zamanindaki birçok idareciden daha üstün bir sahsiyet haline getirmisti. Zira bina kurucu binasindan belli oluyordu. Bu sebeple olsa gerek ki halk, onun idaresindeki sehirlerin pazarlarinda haksizliga ugrama korkusu olmadan alis verisini yapiyordu. Bu da ekonomik bakimdan oldugu kadar sosyal ve idarî bakimdan da komsu ve çevre hükümdarlarin tebeasi bulunanlarin (uyrugunda olanlarin) psikolojik olarak Osman Gazi ile beyligine sempati ve hatta gipta ile bakmasina sebep oluyordu. Osman Gazi'nin, çevresindeki bir çok pürüzü ortadan kaldirip hakimiyetini tesis etmesi de bu anlayisla mümkün olmustur. Nitekim, Osmanlilar hakkindaki ilk Türkçe kaynak olarak kabul edilen Ahmedî'nin manzum eserinde:

"Oldi Osman bir ulu gâzi kim ol,

Nereye kim vardiysa buldi yol"

seklindeki ifadesinden de anlasildigi gibi Osman Gazi, sahsiyeti, anlayisi, hal ve hareketleriyle bütün islerin üstesinden gelmeyi becerebilen nadir sahsiyetlerdendir. Bunun içindir ki vefat edip idareyi oglu Orhan'a biraktigi zaman, babasinin kendisine biraktigi topragin dört mislini ogluna birakmistir. 1281'de Ertugrul Gazi'nin ogluna biraktigi miras 4800 km2'den fazla degildi. Insan, XVI. asirdaki Osmanli Devleti'ni düsündügü zaman bu rakamin üzerinde heyecanla titremekten kendini alamaz. Zira bu toprak parçasi, o muazzam devlet için çok basit ve küçük bir parçadan öteye bir mana tasimaz. Bu topraklar, Bilecik'in Sögüt ve Bozöyük kazalarini, Kütahya'nin Domaniç kazasini, yani en kuzeyindeki çikintiyi, Eskisehir'den Yarimca nahiyesini, yani Porsuk ile Sakarya arasindaki kismi, Eskisehir sehrini disarida birakip sehrin varoslarini yalayacak sekilde ihtiva ediyordu.

Osman Bey'in 1324'te biraktigi miras 16000 km2 olmustur. Stratejik fetihlerin hayatî ehemmiyeti bir yana, bu rakamdaki dikkate deger nokta, baba mirasinin 43 yil ugrasilarak üç veya üç buçuk misline çikarilmis olmasidir.

Osman Bey 1291'de Karacahisar'i alip Porsuk'a iyice güney sirtini dayamis, 1299'da Bilecik, Yarhisar ve Inegöl fethedilmis, 1302'de Koyunhisar ve 1301'de Yenisehir alinarak Marmara'ya 15, Iznik Gölü'ne 10 km. yaklasilmistir. 1308'de Lefke (Osmaneli), Gölpazari, Yenipazar, Geyve, Tarakli, Akyazi, bir müddet sonra da Hendek alinmis, Sakarya'nin bütün dogu kiyilari ele geçirilmistir. 1313'te Inegöl'ün kuzeybatisindaki Akhisar alinarak Inegöl-Yenisehir feth edilerek Gemlik Körfezi güney kiyilari, Kestel dahil Bursa'nin bütün varoslari Türklere geçmistir.

Onun siyasî dehasina isaret eden Hammer, isim benzerliginden yola çikarak Osman Gazi'yi, Allah elçisi Hz. Muhammed'in üçüncü halifesi Hz. Osman (24-35/644-656)'a benzeterek söyle der:

"Peygamberin üçüncü halifesi olan Osman'dan beri, Islâm kanunlarina bagli bulunan ülkelerin tahtlari üstünde bu isimle hiç bir hükümdar söhret kazanmamistir. Bu halifenin, fatih ve kanun koyucu sifaati ile kazandigi nurlu san ve söhret, yediyüz yil sonra, Osman adinin hatirlattigi gibi Ertugrul'un oglunda ve onun daha sonraki kusaklarinda yine parlak bir sekilde gözükecekti."

îleride daha genis bir sekilde temas edilecegi gibi o, devlet olmanin geregi olan kanunlarin yürürlüge konup uygulanmasinda, o dönem için devlet erkâni diyebilecegimiz arkadaçlan ile istisare ettikten sonra karara vanyordu. Nitekim Âsikpasazâde'nin ifadesine göre "Bâc-i bazar" denilen pazar vergisinin tarhi böyle bir istisareden sonra olmustur. Keza, o dönem ve daha sonraki asirlarda devrine göre fevkalade ileri bir düsüncenin mahsûlü olan "Dirlik" sistemi de yine onun tarafindan uygulanmaya konmustu. Toprak sisteminin önemli bir bölümünü meydana getiren timar, Osmanli toprak rejiminin temelini teskil eder. Zira bu cemiyette, iktisadî, ictimaî, askerî ve idarî teskilâtlarin tamami büyük ölçüde toprak ekonomisine dayanmaktadir. Toplum hayatinda en küçük vazife sahibinden, devletin basinda bulunan hükümdara varincaya kadar hemen hemen bütün sosyal gruplar geçimini toprak gelirleri ile temin etmekteydiler. Bunun içindir ki Osman Gazi, feth ettigi yerleri silah arkadaslarina dirlik olarak verirken bununla ilgili bazi kanunlar da koyar. Nitekim bu konuda Âsikpasazâde'nin ifadesi ile o söyle der:

"Her kime kim bir timar virem âni sebebsiz elinden almayalar. Ve hem ol öldügü vakitte ogluna ve eger küçücük dahi olsa vireler. Hizmetkârlari sefer vakti olicak sefere varalar tâ ol sefere yarayincaya. Ve her kim kanun düzse Allah ondan razi olsun. Ve eger neslimden bir kisi bu kanundan gayri bir kanun koyacak olursa edenden ve ettirilenlerden Allah Teâlâ razi olmasin". Bu ifadelerden maddeler halinde su sonuçlari çikarmak mümkündür:

1- Hiç kimsenin timari sebepsiz olarak elinden alinamaz.

2- Timar sahibinin ölümü halinde timari ogluna intikal eder.

3- Sayet ogul küçükse, sefere gidecek yasa gelinceye kadar onun yerine hizmetkârlarinin sefere gitmesi gerekmektedir.

OSMAN BEY'IN SIYASI FAALIYETLERI

Daha önce de temas edildigi gibi, Ertugrul Bey'in vefatindan sonra, Kayi boyunun idaresini üstlenebilecek kudret ve vasifta görülen Osman Bey, 23 yaslarinda iken beyligin basina getirilir. Filhakika Osman Bey, babasinin son günlerinde de beylige vekâlet etmekte idi. Onun, beyligin basina getirilmesi, alti asirdan daha uzun bir süre yasayacak olan devlete "Osmanli" adinin verilmesine sebep oldu. Böylece Hammer'in de isaret ettigi gibi Islâm dünyasinda, UI. Halife olan Hz. Osman'dan sonra bir Osman daha tarih sahnesine çikiyordu.

Beyliginin ilk dönemlerinde Kastamonu Uc beylerinden Çobanogullari ile irtibati olan ve hatta bir bakima onlara bagli oldugu söylenen Osman Bey'in, Çobanogullarinin gazâ faaliyetlerini durdurmalari üzerine harekete geçip gazaya devam ettigi belirtilmektedir.

Osman Bey'in, Uc'larda gazâ faaliyetlerine baslayip liderligi eline geçirmesi, kudret ve nüfuzunun günden güne artmasina sebep oldu. Bununla beraber o, babasi Ertugrul Bey'in Rum tekfurlari ile iyi geçinme siyasetine itina gösteriyor, onlarla dostane münasebetleri devam ettirmek için azamî derecede gayret sarf ediyordu. Fakat bazi Rum tekfurlari onun güçlenmesinden kusku duyup rahatsiz olmaktaydi. Bu sebeple "Imdi bunlari bu vilayetten çikarmazsaniz veya kovmazsaniz ahir (son) pismanlik fayda vermez" gibi sözler söylüyorlardi. Bu tekfurlar içinde özellikle Inegöl tekfuru, komsu tekfurlara Osman Bey'in ileride kendileri için büyük bir tehlike olacagini bildiriyor ve Osman Bey'e bagli Türk kabilelerine bir takim zararlar vermekten geri kalmiyordu. Bunun üzerine Inegöl'ün zaptina karar veren Osman Bey, bir miktar kuvvet ile kaleyi almak için yola çikar. Inegöl tekfurunun Ermenibeli'nde pusu kurdugu ögrenilmesine ragmen Osman Bey, pusu kurmus ve gücü bilinen bu kuvvetli düsman ile çarpismaktan çekinmez. Bu çarpismada Osman Bey'in yegeni ve kardesi Saru Yatu'nun oglu Bay Koca sehid düser. Bu sehid, muharebe sahasina yakin olan ve adi geçen yerin alt taraflarinda Hamza Bey köyü arazisinde harap bir kervansaray yaninda defn edilir. Bu savastan birkaç gün sonra Inegöl'e yakin bir mesafedeki Kolaca kalesi basildi, ahalisi teslim oldu ve kale zapt edildi. Asikpasazâde'nin ifadesine göre hicretin 684. (1284) yilinda meydana gelen bu hadise, Osman Gazi'nin ilk fethidir. Bu olay, Inegöl tekfurunun Karacahisar tekfuru ile ittifakina sebep oldu. Bir müddet sonra Osman Bey, Domaniç civarinda Inegöl tekfuru ile yeniden karsilasir. Karacahisar tekfurunu da yanina alan Inegöl tekfuru bu sefer yenilmekten kurtulamadi. Osman Bey, bu muvaffakiyetten sonra Karacahisar'i feth etti. Bununla beraber Osman Bey'in kardesi San Yatu da bu savasta sehid düstü(1288). Saru Yatu'nun naasi, Sögüt'e getirilerek orada babasi Ertugrul'un türbesine defn edildi. Bu muharebe esnasinda Karacahisar beyinin en genç kardesi Latos (veya Kalanos) da öldürüldü.

Osman Bey, özellikle Karacahisar'in fethinden sonra siyasî bir sahsiyet kazanmis görünmektedir. Nitekim o, bu basarisindan dolayi Anadolu Selçuklu Sultani'nin kendisine gönderdigi hâkimiyet (beylik) sembollerini (alamet) alarak bir sancak beyi durumuna geldi.

Gerçekten, Selçuk hükümdari Giyasu'd-Din Mes'ud, umumî siyaseti cümlesinden olarak uc beylerini taltif ettigi sirada Osman Bey'e de bir ferman göndererek ona Sögüd'ü temlik etmis idi. Feridun Bey Münseati'nda belirtildigine göre Sögüd'ün temlik ve iktasini gösteren ferman 683 (1284) tarihini tasimaktadir. Keza 688 (1289) tarihini tasiyan ve Kara Balaban Çavus ile gönderilen ikinci ve daha kapsamli fermana göre artik o, Uc Beyi olmustur. Fermanla birlikte kendisine tug, alem, kiliç ve gümüs takimli at gibi hediyeler de gönderilmisti. Bu fermanda Sögüt ve Eskisehir'in ilhaki ile teskil olunan sancaga Osman Sah Bey'in tayin edildigi ve o siralarda Selçuklu hükümetince alinan mirî vergilerin tamamindan muaf oldugu bildirilerek söyle deniyordu:

"... Bir sancaklik yer itibariyle saadetimden müsarünileyhe taklid edüp verdim ve buyurdum ki, sol ki mukteday-i zat-i adalet simattir mesned-i emânet ve eyalette kemâl-i vekar ve sekine birle temekkün ve karar eyleyüp... mefhumun siâr ve disar edünüp serr-i zâlimi, mazlumdan def ve ates-i mezâlimi ruy-i zeminden ref etmesine cidd ve cühd gösterüp... fevaidinden behremend olmaga çalisip zaman-i hükümette vadi' (alçak) ve serifgani (zengin) ve fakir, alim ve cahil, karib ve baid (yakin ve uzak) müsafir ve mücavire cümleten yeksan bakup..."

Osman Bey, 691 (1291)'de Eskisehir civarinda bulunan Karacahisar'i aldiktan sonra Mudurnu taraflarinda bulunan Samsa Çavus ve kardesi Sulamis ile de görüserek bir plân hazirlar. Buna göre kendisi ile tesrik-i mesai etmis olan Harmankaya Rum Beyi Köse Mihal da olmak üzere Sakarya vadisindeki Sorkun (veya Sorgun köyü), Tarakli Yenicesi, Mudurnu ve Göynük taraflarina akinlar yaparlar.

Osman Bey'in, günden güne yeni topraklar elde edip basari kazanmasi, çevredeki Rum tekfurlarini oldukça tedirgin etmeye baslar. Bu sebeple bunlar, Osman Bey'i ortadan kaldirma çarelerini aramaya basladilar. Bununla beraber savas ve çatisma olmaksizin Mudurnu ve Göynük taraflarina yapilan akinlar üzerinden tam yedi sene geçti. Bu müddet esnasinda Osman Bey, kuvvetlerini iyi bir disiplinle yetistirmekten geri kalmiyordu. Böylece gün geçtikçe durumunu kuvvetlendiriyordu. Fakat civarda bulunan Bizans tekfurlarinin da ona karsi olan düsmanliklari artiyordu. O zamana kadar her sene asiretin kiymetli esyasini kendi kalesinde muhafaza etmekte olan Bilecik tekfuru bile Osman Bey'in düsmanlari arasina girip onlarin saflari arasinda yer almisti. Köse Mihal, kizinin dügünü esnasinda bu dügüne davet edilen Rum beylerini Osman Gazi ile baristirmak istedi ise de bunda muvaffak olamadi. Aksine onlar, Osman Bey'in dostu olan Köse Mihal'i de kendi taraflarina çekmek istediler. Bu arada da Osman Bey'e karsi bir suikast plani hazirladilar. Bu suikastin uygulanmasi için Yarhisar (Yenisehir ile Lefke yani Osmaneli arasinda) tekfurunun kizinin dügünü uygun bir firsatti.

Bilecik'in, Osman Gazi tarafindan fethi ile sonuçlanacak olan bu dügünde, zaman, mekan ve uygulama için uygun sartlarin bir araya gelmesi neticesinde bir suikast plâni hazirlandi. Buna göre Yarhisar tekfurunun kizi ile evlenecek olan Bilecik tekfuru dügününe Osman Beyi de davet eder. Suikast plâni da bu esnada gerçeklestirilecektir. Fakat Osman Bey'i dügüne dâvete gelmis olan Harmankaya Rum Bey'i Mihal, Osman Bey'i durumdan haberdar etmis ve kendisi için hazirlanan suikasti bütün teferruatiyla ona anlatmisti. Bunun üzerine dâveti kabul eden Osman Bey, karsi tedbir aldi. Bu gaye ile Osman Bey, dügün hediyesi olarak bir sürü kuzu gönderiyor, dügünü müteakib bütün kabilenin yaylaya çikmak zorunda bulundugunu ve eskiden beri oldugu gibi kabilenin bütün kiymetli esyasinin yasli kadinlar vâsitasi ile kaleye gönderilmesine müsaade edilmesini taleb ediyordu.* Bilecik tekfuru, güzel bir firsat yakaladigini hesaplayarak buna memnun olmus ve dügün yeri olarak kararlastirilan Bilecik'e birkaç saat mesafedeki Çakir Pinari denilen yere gitmisti. Osman Bey ise asiretin agir ve kiymetli esyasi yerine atlara silah yükleyip 40 kadar yigit ve seçkin gaziyi de kadin kiyafetine sokarak Bilecik'e gönderdi. Bu gaziler, dügün münasebetiyle bos kalip ihmal edilecek olan kaleyi zapt edeceklerdi. Gerçekten de bu karsi plana göre tam zamaninda hareket edip Bilecik kalesini kolaylikla ele geçirdiler. Gazilerinin basarisindan haberdar olan Osman Bey de yanindaki diger gazilerle birlikte Kaldirik (Âsikpasazâde'ye göre "Kildirik" s. 16) Derbendi denilen yerde dügünden dönen Bilecik tekfuruna pusu kurdu ve onu hezimete ugratti. Bu esnada tekfur ve maiyeti de dahil olmak üzere dügün halkinin çogu öldürüldü. Osman Bey, sabaha karsi Yarhisar üzerine yürüdü. Yapilan ani bir baskinla kale kusatilip feth olundu. Halkin büyük bir kismi da esir alindi. Geline ait esya ganimet olarak alindi. Daha sonra Bilecik'e dönüldü. Osman Bey, Bilecik ve Yarhisar'in fethinin dogurdugu saskinlik ve düsmanin psikolojik durumunun bozulmasindan istifade için derhal Turgut Alp'i bir miktar süvari kuvveti ile Inegöl üzerine gönderdi. Kaleyi kusatma altina alan Turgut Alp, harp yapmak suretiyle burayi ele geçirmeye muvaffak oldu. Kalenin tekfuru ile ganimetleri Osman Gazi'ye getirdi. Osman Bey, bu vak'alarda elde edilen ganimet ile esirlerden, gelin ve ona ait esyanin disinda kalani tamamiyle gazilere dagitti. Nilüfer adindaki gelini de bu hadiselerde pek çok yararligi görülen oglu Orhan'la evlenirdi. Bilahere bundan Murad Han Gazi ile Süleyman Pasa dünyaya geleceklerdir.

Asikpasazâde, Osman Gazi'nin, oglu Orhan'la evlendirdigi Nilüfer ve dügün hakkinda su bilgileri verir:

"Osman Gazi, onu oglu Orhan Gazi'ye verdi kim Ülüfer Hatun'dur. (Lolofira, Lülüfer=Nilüfer) Orhan Gazi ol demde yigit olmustu. Ve bir oglu dahi vardi kim onu göç üzerinde koyup dururdu. Bu dört pare hisarlari yerine mukarrer ettiler. Elhasil Osman Gazi dügün eyleyip Nilüfer Hatun'u oglu Orhan Gazi'ye vermek ister. Ve hem öyle etti. Ülüfer (=Nilüfer) Hatun oldur ki, Kaplica kapisina yakin yerde Bursa hisari dibinde tekyesi var. Nilüfer suyu köprüsünü ol hatun yapti. Ve o suya Nilüfer deyü ad verdiler. Ve hem Murad Han Gazi ve Süleyman Pasa dahi onun ogludur. Ikisinin dahi atasi Orhan Gazi'dir. Ol hatun vefat edince Orhan Gazi ile defn ettiler."

Miladî 1299 senesinde meydana gelen bu üç fetihten itibaren Osman Bey'in gücü daha ziyade artmisti. O, yeni fetih haberlerini bildirmek ve alinan ganimetten takdim etmek üzere Anadolu Selçuklu Sultani'na bir adam göndermek üzereyken, Sultan UI. Alaeddin Keykûbad'in, Ilhanli hükümdari Gazan Han kuvvetleri tarafindan esir alinip Iran'a götürüldügünü ögrenir. Bu durumda ona hediye takdimine gerek kalmamis oluyordu. Bununla beraber, müstevli Ilhanli kuvvetlerinin Osman Bey'in Uc Beyligi'ne zarar verme ihtimaline karsi asiret ve oymagin savunma isine önem verdi. Bunun için tedbirler aldi. Su kadar var ki, Osman Bey, Selçuklu Sultani UI. Alaeddin Keykûbad'in yoklugunun meydana getirdigi bassizlik ve serbestlik üzerine, daha rahat hareket etme imkânini da buldu. Bu sebeple, ipekçilik, dokuma ve demir madenleri ile meshur olan Bilecik'in merkez olmasi düsünülmeye baslandi. Gerçekten buranin alinmasi büyük bir basari oldugundan Osman Bey, fetih faaliyetlerine devam etmek üzere Uc Beyligi merkezini buraya nakl eder. Osman Bey, merkezini buraya nakl etmekle birlikte Selçuklulara olan bagliligini da devam ettiriyordu. Hoca Saadeddin Efendi, Osman Gazi'nin, Selçuklulara olan bagliligindan bahs ederken, Selçuklularin, Mogollar karsisindaki zaafini firsat bilen çevredeki diger bazi beylerin nasil bagimsizlik sevdalarina düstüklerini anlatarak söyle der: "Selçuklu Devleti, Mogollara yenilince Selçuklularin parlakligi gitmis (yildizi sönmüs), ülke Mogollarin eline geçmisti. Selçuk hanedaninin elinde çok az yetki kalmisti. Bu hanedanin, nimetlerle besledikleri çevredeki beyler, artik onlara boyun egmez hale geldiler. Bunlardan her biri bagimsizlik sevdasma düserek güçleri yettigince ülkelere sahip olmaya basladilar. Ama Osman Gazi'nin dostlugu geçici olmayip, bu hakikatsizlerin tuttuklari yola gitmekten kaçinmis, geçmis hukuku saymis, gücü ve kudreti ölçüsünde Selçuklu topraklarini korumus, cihad sancagini dikip ülkeler feth etmekle düsman gözünde ürkülecek, savas meydanlarinda korkulacak bir kisi olmustu."

Firhakika gerek Osman, gerekse ondan sonra gelen halefleri, öyle manevî bir disipline bagli idiler ki, Selçuklu hatirasini onlarin bütün hareketlerinde görmek mümkündü. Bu sebeple Selçuklularin tabiî varisi olan Osmanli Beyligi, çikis ve yükselis devirlerinin dinamizmi içinde yer alan bu terbiye ve anlayisa aktif bir örnek teskil etmistir. Nitekim Osman Bey, kendisine yurt ve istiklâl tanimak zorunda bulunan Sultan'a karsi, o, saltanat ve hayattan çekilinceye kadar siyasî istiklâlini ilân etmemekle, edep ve irfani, sahsî ve nazarî kaliplar halinde birakmayip devlet bünyesinde de ifade bulan bir anlayis olarak cemiyete mal etmistir.

Gerçekten de Selçuklu Sultani Alaeddin Keykûbad tarafindan bagimsizlik nisanesi olarak davul, sancak vs. gönderildigi zaman, Osman Bey'in, çalinan nevbeti ayakta dinlemis olmasi, Osmanlilarda önemli bir gelenek (an'ane) haline gelerek ikiyüz sene muhafaza edilmistir. Binaenaleyh Osmanli Padisahlari, bes vakit namaz esnasinda mehterhane çalindigi zaman onu ayakta dinlemislerdir. Bu gelenek 210 sene devam ettikten sonra Fâtih Sultan Mehmed tarafindan kaldirildi.

OSMAN GAZI'NIN BAGIMSIZLIK KAZANMASI

699 (1299) yili gerek Osman Gazi, gerekse genç ve yeni devlet için birçok bakimdan önemli bir yil olmustu. Fetihler ve meydana gelen bazi olaylar, Osman Bey'in önemli kararlar almasini gerektiriyordu. Bu bakimdan tarihler onun bu yilda bagimsizligini ilân ettigini ve artik "Han" olarak halki etrafina toplayip devlet müesseselerini islettigini anlatirlar.

Osman Bey'in, yürüttügü gaza hareketlerinde büyük basarilar elde etmesi, Anadolu'nun diger bölgelerindeki gazilerin de gelip etrafinda toplanmalarina sebep olmustu. Selçuklu Sultani'nin ugradigi agir muamele karsisinda Selçuklu emir ve askerleri dagilip baska yerlere gitmek zorunda kalmislardi. Bunlardan büyük bir kismi ve bilhassa kiliç erleri, Bizans'a karsi cihad ve gaza isi ile mesgul olup onlara galebe çalan Osman Bey'in bulundugu yere yönelerek onun yanina geldiler. Ayrica Selçuklu ve Beyliklerin topraklarinda göçebe bir hayat yasayip Mogollara tabi olmak istemeyen Türkmen asiretleri de beyleri ile birlikte Osman Bey'in ülkesinde yasamaya ragbet ediyorlardi. Beri taraftan Selçuklu devletinin ugradigi zaaftan dolayi bulunduklari yeri ve hizmetleri terk ederek bassiz kalan bir kisim Selçuklu ümerasi da kendilerine bir bas ve siginilacak bir yer ariyorlardi. Bunun için de en müsait yer, Osman Bey'in topraklan idi. Böylece buralarda hizmet ve is imkâni da bulacaklardi. Bu sebeple onlar da Osman Bey'in çevresinde yavas yavas toplanmaya basladilar. Böylece hududlardaki Türkmenler ile Mogollardan kaçip Uc'a gelen Türkler, Osman Bey'in mintikasina gelerek onun daha da kuvvetlenmesine yardimci olmuslardi.

Selçuklu Devleti'nin hududlarinda ortaya çikan Uc beylikleri ve bilhassa garptakiler, Mogol (Ilhanli) Devleti'nin istilasina maruz kalmaktan endise ediyor ve Sultan'in esir olarak Iran'a götürülmesinden sonra Selçuklu Devleti'nin artik sona erdigine kani bulunuyorlardi. Osman Bey'in reislik yaptigi asiret ve oymaklar, bu durum karsisinda hükümdarligin mesru olarak Kayi Han evladina düsecegini, bu sebeple Osman Gazi'nin emâret ve riyasete (emirlik ve reislik) getirilmeye hak kazandigini söylüyorlardi. Nihayet oymak beyleri, Türkmen kabilelerinin reisleri ve Selçuklu Devleti bölgesinden gelen muhacirler (göçmen) toplanip:

"Mogol istilasi Selçuklu memleketlerinde karar kilmis ve devam etmektedir. Artik Selçuklu devleti münkarizdir. Düsmanlari kuvvetlidir. Hâlen Selçuklu Sultanlarindan hiç birisi Ilhanli Devleti'nin elinden mülkü geri almaga gelmedi. Buna muktedir degillerdir. Bu uc memleketlerin korunmasi ve himayesi ise kuvvet, kudret, iktidar ve liyakat sahibi bir sultanin istiklâl ile hareket etmesini zaruri kiliyor, böylece düsmanlarin ve zalimlerin bu taraflara müdahalesi önlenebilir. Türkmen boy ve kavimleri arasinda haseb ve neseb, iyi ahlâk, secaat ve semahat ile buna layik olan Osman Bey'dir. O, hem Kayilardan semahat ile buna layik olan Osman Bey'dir. O, hem Kayilardandir, hem de dindar ve müslümandir" deyip onu basa geçirdiler. Osman Bey de bu umumi arzuya uydu ve karari kabul etti. Ona baglilik merasimi Oguz han töresine göre yapildi. Herkes Osman Bey'in önünde diz çöktü. Bu ona itaatin bir delili idi. Iste Osmanli Devleti'nin istiklâli bu hadise ile (1299) basladi. Bu merasim ile Osman Bey, fiilen ve hukuken devlet reisi olarak padisah olmustu. Bu durum her tarafa da böylece bildirilmisti.

Osman Bey, istiklâlini ilandan sonra büyük bir dikkatle Mogollarin hareketlerini gözetlemeye basladi. Kendisi de dahil olmak üzere müstakil veya yari müstakil uc beyleri, bagli bulunduklari Selçuklu Sultanligi'nin hayatina son veren Ilhanli Devleti tarafindan kendileri hakkinda nasil bir hareket takib edilecegini beklemeye basladilar. Bununla beraber bu zaman zarfinda Osman Gazi'nin, bu yeni devletinin dinî, hukukî, sosyal ekonomik vs. gibi müesseselerini tanzim etmesi ve bunun için gerekli tedbirleri almasi tabiî idi. Âsikpasazâde bu konuda söyle der:

"Karacahisar'i alinca sehrin evleri bos kaldi. Germiyan vilayetinden ve baska yerlerden bir hayli adamlar geldi. Osman Gazi'den evler istediler. Osman Gazi de verdi. Kisa bir zaman içinde mamur oldu. Birçok kiliseyi de mescid yaptilar. Pazar da kurdular. Halk toplanip "Cuma namazi kilalim ve bir kadi isteyelim" dedi. Dursun Fakih denilen aziz bir kisi vardi. O, halka imamlik ederdi. Durumlarini ona söylediler. O da gelip Osman Gazi'nin kayinatasi Edebali'ya söyledi. Daha söz bitmeden Osman Gazi geldi. Sorup muradlarini ögrendi. "Size ne lazimsa onu yapin" dedi. Dursun Fakih "Hanim! Sultan'dan izin gerektir" der. Osman Gazi: "Bu sehri kendi kilicimla aldim. Bunda Sultan'in ne dahli var ki ondan izin alayim? Ona sultanlik veren Allah, bana da hanlik verdi. Eger minneti su sancak ise ben kendim dahi sancak kaldirip kâfirlerle ugrastim. Eger o, ben Selçuk hanedanindanim derse ben de Gök Alp neslindenim. Eger bu vilayete (ülkeye) ben onlardan önce geldim derse, Süleymansah dedem de ondan evvel geldi."

Halk razi oldu kadiligi ve hatipligi Dursun Fakih'e verdi. Cuma hutbesi ilk önce Karacahisar'da okundu. Bunun tarihi hicretin 699 (1300)'unda vaki oldu.

Nesrî, Osman Gazi'nin istiklâli ve Selçuklu Sultani Alaeddin'den kendisine gönderilen hükümranlik nisaneleri hakkinda söyle der:

"Hülasa Osman'a davul ve bayrak gelince, o da ganimet malindan 1/5 (beste bir)'ini ayirarak hadsiz (hesapsiz) hediyeler ve nihayetsiz armaganlarla (birlikte) Konya'ya giderek, bu sultan U. Alaeddin'le bulusmak, rizasini alarak veliahdi olmak amacini güttü. Zira, bu Feramürz oglu Alaeddin Keykûbad'in oglu yoktu. O, Osman'i hemen (hemen) oglu yerinde görerek (ona) davul, bayrak (alem) ve kiliç göndermisti.

Osman Gazi de Sultan Alaeddin zamaninda her ne kadar bir nevi istiklâl bulmussa da lakin edebe riayet ederek, hutbeyi ve sikkeyi yine sultan adina kilmisti.

Sultan Osman, nezdine gitmek hazirliklarini yaptigi sirada, Sultan Alaeddin'in öteki dünyaya intikal ettigi (öldügü), oglu kalmadigi için yerine veziri Sâhib'in geçtigi haberi geldi. Osman bunu isitince "hüküm yüce ve ulu Allah'indir" diyerek derhal buyurdu: Dursun Fakih'i Karacahisar'a hem kadi hem de hatip yaptilar. Zira bu Dursun Fakih bir aziz kisi idi. Halka imamlik ederdi. Edebali ile de tanisikligi vardi.

Karacahisar'a da Germiyan'dan ve baska yerlerden hayli Müslümanlar gelmis, senlenmisti. Osman Gazi adina okunan ilk hutbe, Karacahisar'da okundu. Bazilari, "Sultan Alaeddin"den davul ve bayrak gelmesi, Bilecik'in feth edilmesinden nice yillar öncedir. Karacahisar alindigi vakit, Akdemirle gönderdi" dediler.

Daha önce de temas edildigi gibi Osman Gazi, Selçuklu sultanina bagli kalmis, onun gönderdigi hükümranlik nisânelerini almakla birlikte ona karsi saygisizlik mânâsina gelebilecek bir harekete tevessül etmekten kaçinmisti. Hatta, elde ettigi ganimetlerin beste birini ona göndermekle, onu devletin yegane reisi olarak tanidigini ve Islâm hukuk anlayisina göre "Beytü'l-mal" hakki olan bu miktarin, yerine sarf edilmek üzere onun hazinesine göndermisti. Gerçekten, Feridun Bey'in Münseâtinda da belirtildigi gibi Selçuklu Sultani Alaeddin b. Feramürz'dan mensurla birlikte kendisine gönderilen davul, sancak, kiliç gibi hükümranlik alhameti olarak kabul edilen bu esyanin gönderilme tarihi hicretin 688. (M. 1289) senesidir.

Osman Gazi, bagimsizligini (istiklalini) ilân edip kendisi adina hüküm verecek olan kadi ve yine kendi adina hutbe okuyacak hatib tayin ettikten sonra, devlet olmanin gerektirecegi yeni kanun, nizam ve sistemleri yürürlüge koyup yerlestirmek zorunda idi. Bütün bunlarin yapilmasinda çevresindeki arkadaslarinin görüslerinden de istifade ediyordu. Nitekim Osmanli döneminin ilk vergisi diye kabul edebilecegimiz bâc ile ilgili kanunu yürürlüge koyarken sadece kendi çevresinin degil, baska beyliklerin vatandaslarindan olan insanlarin fikir ve uygulamasini da dikkate almisti. Keza onun hükümranliginin taninmasi da bu sekilde olmustu. Bu konuda en eski kaynaklardan biri olan Âsikpasazâde söyle der:

"Kadi ve Sübasi konuldu. Halk kanun ister oldu. Germiyan'dan birisi geldi. "Bu pazarin bâcini (vergisini) bana satin" dedi. Halk, "Han'a git" diye cevap verdi. O kisi hana varip sözünü söyledi. Osman Gazi sordu: "Bâc nedir?" Adam dedi ki: "Pazara ne gelse ben ondan para alirim." Osman Gazi: "Senin bu pazara gelenlerde alacagin mi var ki akça istersin?" dedi. O adam: "Hânim! Bu töredir. Bütün vilayetlerde vardir ki padisah olanlar alir" dedi. Osman Gazi: "Tanri mi buyurdu yoksa beyler kendileri mi yapti?" diye sordu. O adam: "Töredir hânim, ezelden kalmistir." dedi. Osman gazi çok kizdi: "Bir kisinin kazandigi, baskasinin olur mu? Onun mülkünde (malinda) benim ne dahlim var ki ondan akça alayim. Bre kisi, var git artik bana bu sözü söyleme. Sana ziyanim dokunur." dedi.

Bunun üzerine halk dedi ki: "Hânim! Bu, pazar beylerine âdettir ki, bir nesnecik vereler." Osman Gazi: "Mâdem ki siz öyle diyorsunuz öyleyse pazara bir yük getirip satan herkes iki akça versin. Satamayan ise bir sey vermesin. Kim bu kanunu bozarsa Allah onun dinini de dünyasini da bozsun" dedi.

Görüldügü gibi dönemin ekonomik ve sosyal sartlarina göre devlet ile idare için önemli bir gelir kaynagi olan ve "Bâc-i bazar" denilen vergi, bir Germiyanli'nin teklifi üzerine kabul edilmistir. Bu teklifin kabulünde Osman Gazi'nin yakin arkadaslari da tesirli olmus görünmektedirler. Osman Gazi'nin uygulamaya koydugu kanunlardan biri de daha önce temas edildigi gibi timarla ilgilidir. Savasa istirak karsiligi (daha sonra genellikle eskinci timari) olarak verilen timarlarin sahipleri sefer aninda harbe gitmek zorunda idiler.

Osman Gazi, biraz önce belirtilen kanunlari uygulamaya koyduktan sonra eskiden beri Oguzlarin âdeti üzere elde edilmis olan yerleri kardes, ogul ve silah arkadaslarina dirlik olarak verdi. Bu cümleden olarak Karacahisar sancagi ki ona Inönü derler oglu Orhan Bey'e verdi. Sübasiligini kardesi Gündüz'e verdi. Yarhisar'i Hasan Alp'a verdi ki bu da yarar bir yoldasti ve kendileri ile birlikte gelmisti. Inegöl mintikasini Turgut Alp'a verdi. Simdi dahi o azizin adi anilir. Inegöl yöresinde köyleri var ki ona "Turguteli" derler. Kayin atasi Seyh Edebali'ya Bilecik ösür ve resimlerini (vergi) verdi. Hanimini Bilecikte babasi ile birlikte birakti. Kendisi Yenisehir'e giderek gazilere ev yapiverdi.

Bu uygulama ile Seyh Edebali, hem beylik ailesine nezaret ediyor, hem de Bilecik kalesine hakim oluyordu.

Hoca Saadeddin Efendi, Osman Gazi'nin dirlik olarak verdigi yerler hakkinda su bilgileri verir:

"Osman Gazi 701 (1301-1302) tarihinde hükmü altinda bulunan bel-delere keremli çocuklarini ve güzel yaradilisli beylerini tayin etti. Sultanönü demekle meshur olan Karacahisar sancagini Orhan Gazi'ye verdi. Eskisehir'i Gündüz Alp'a, Inönü kalesini Aygud Alp'a, Yarhisar'i Hasan Alp'a ve Inegöl'ü Turgud Alp'a verdi. Ogullarindan yigit Alaeddin Pasa'yi keremli ve faziletli annesi ile birlikte Bilecik'te Seyh Edebali'nin yaninda biraktigi gibi, bu sehrin gelirini de seyhin harcamalarina ve çevresindeki fakirlerin ihtiyaçlarina sarf edilmek üzere ayirdi. Devleti için Yenisehir'i merkez ve adaletin duragi edinerek askerlere konaklar yaptirip mescid ve hamamlar insa ettirmeye yöneldi."

Görüldügü gibi, Bilecik kalesini ailesinin ikamet mahalli olarak seçen Osman Gazi, Beyligini bes idare bölgesine ayirdi. Bunlari, savaslarda yararliliklari görülenler ile güvendigi kimselere tevcih etti. Bu arada Iznik üzerine yapilabilecek bir harekatin tertip ve tanziminde elverisli bir konumda bulunan Yenisehir'i de hükümet merkezi olarak seçti.

Gaza faaliyetlerine devam edip ülkesini genisletmek isteyen Osman Gazi'nin akinlari, bir müddet sonra Köprühisar'a yöneltildi. Köprühisar'in çevresi yagmalanmakla birlikte kale zapt edilemedi. Içerdekiler mahsur kaldi. Bu esnada (1302) söyle bir hadiseden bahsedilir: Osman Gazi, fethini lüzumlu gördügü Köprühisar üzerine hareket etme tesebbüsüne geçecegi ve bu hususta gaziler ile beylerin de ayni fikirde olmalarina ragmen amcasi Dündar Bey'in, seferin aleyhinde bulundugu görülür. Dündar Bey, Köprühisar'inin alinmasi bir taraftan Germiyanogullarinin, öbür taraftan da Rum tekfurlarinin düsmanligini celb edecegini söyler. Bu görüsünde de israr edip harbe mani olmak ister. Osman Bey, kuvvetleri arasinda bozgunluk ve tefrika çikarmaya sebep olacak bu hareket karsisinda, rivayete göre aniden sinirlenerek amcasini okla öldürür. Nesri'nin bu kaydini mubalagali ve hatali bulanlar, Osman Gazi'nin ihtiyar amcasina karsi böyle bir hareketine mani bulunamayacagini ileri sürenler de vardir. Nihayet Osman Bey, Yenisehir ovasinda topladigi kuvvetlerini alarak Köprühisar'a gelir. Halka sulh (harb etmeksizin, baris) yolu ile teslim olmasini teklif eder. Bu teklifin kabul edilmemesi üzerine muhasara ve cenk baslar. Osman Bey, fethi çabuklastirmak için askerlerine yagmaya müsaade ettigini bildirir. Bunun üzerine yapilan kuvvetli bir hücumla kale feth olunur. Çok siddetli bir çarpisma olmasina ragmen halkin hayatina dokunulmaz.

Daha önce de Osman Bey'in bagimsizlik hareketinden bahs edilirken temas edildigi gibi bu esnada Ilhanli hükümdari Gazan Mahmud Han, Misir'daki Memlûk Devleti'ne karsi hareket ile Haleb'e gelmis, bilahare seferin ikmalini emîrlerinden Çoban Bey'e havale edip Tebriz'e dönmüstü. Fakat Anadolu beylerini de onun maiyetinde bulunmaya memur etmisti. Ilhanli hükümdarindan gelen bu neviden emirlere itaat, kendi ülkelerinde yari müstakil ve civardaki Bizanslilar ile harp ve sulh etmek haklarina sahip Anadolu beyleri için bir vecibe kabul ediliyordu. Osman Bey de Köprühisar fethinden döndügü zaman bu emri almisti. Bunun üzerine oglu Savci Bey'i bir miktar askerle gönderdi ise de kisin siddetli ve yollarin kapali olmasindan dolayi bu askerî birlik geri döndü. Böylece Ilhanli hükümdarinin emri de yerine getirilmis oldu.

Osman Bey'in, Rum tekfurlarina karsi basari ile yürüttügü gaza harekati, Anadolu'daki diger gazilerin gelip etrafinda toplanmalarina sebep oldu. Osman Gazi, 1303 senesinde Yenisehir'den Iznik üzerine hareket etti. Yolu üzerindeki Marmara'ya gelince buranin tekfuru itaat edip el öptü. Bunun üzerine Osman Gazi de kendisini yerinde birakti. Halkin evlerine ve mallarina dokunulmadi. Bu savaslarin sonunda yurduna dönen Osman Gazi, dinlenmek üzere bir müddet bekledikten sonra Iznik üzerine yürümüstü. Harekattan haberdar olan bazi köylerin halki, Iznik kalesine siginmisti. Bir taraftan Iznik muhasara edilirken, diger taraftan da akincilar çevre köylere akinlarda bulunuyordu. Böylece gerek Iznik, gerekse çevresi sikistirilmis oluyordu. Bununla beraber çok müstahkem ve muhafizlari da kalabalik olan bu mühim kalenin zapti pek kolay görünmüyordu. Bunun için uzun bir müddet ugrasmak gerekiyordu. Muhasaranin kaldirilmasina karar verilmekle beraber, Iznik'in devamli sekilde tazyik ve baski altinda tutulmasini temin maksadiyla güneyindeki dagin etegine bir kale insa olundu. Içine levazim ve mühimmat konulan bu kalenin dizdarligi Taz Ali adinda gazi bir yigide havale edildi. Burasi Iznik'in fethinden sonra yikilmis fakat harabesi XVI. asra kadar ayakta kalmistir.

Osman Bey, Iznik kusatmasindan döndükten sonra bir müddet hareketsiz kalir. Bunun sebebini Gazan Mahmud Han'in yerine Ilhanli hükümdarligina geçen Olcaytu Muhammed Hudabende Han'in, Anadolu beylikleri hakkinda takib edecegi siyasetin gelismesinde aramak lazimdir. Zira o dönemde, Karamanogullari beyligi Ilhanlilar tarafindan siddetle cezalandirilmisti. Mamafih bu sükûnet hali, Bursa tekfurunun reisligi altinda bir ittifakin kuruldugunun duyulmasindan sonra bozulacakti.

KOYUNHISARI MUHAREBESI ve SONRASI

Osman Gazi ve beyligi için büyük bir ehemmiyeti haiz olan Koyunhisari muharebesi, döneminin strateji bakimindan en önemli muharebelerinden biridir. Bu muharebe, Osman Bey'in Iznik sehrini baski altinda tutmasi üzerine ilk defa Bizanslilarla karsi karsiya gelmesine de sebep olmustu. Osman Bey ve arkadaslarinin basarilan, Bizans Imparatoru ile komsu Rum beylerini harekete geçirdi. Bu sebeple 1306 senesinde kendi aralarinda bir toplanti yaptilar. Bu toplantida basta Bursa Rum valisi olarak Atranos (bugünkü Orhaneli kazasinin merkezi olan Adrianos kasabasi), Kete (Kite, halen Bursa'da bir köy) Bednos (Mednos, Madenos, Bursa'nin kuzey batisinda bugünkü Balat köyü) ve Kestel tekfurlan bu toplantida hazir bulunmuslardi. Bursa tekfuru, onlara uzun bir hitabede bulunarak Osman Gazi ve devletinin kendileri için nasil büyük bir tehlike oldugunu anlatmakla kalmamis ayni zamanda birbirleri ile nasil yardimlasacaklarini ve günden güne büyüyen bu tehlikeyi nasil bertaraf edeceklerini de bildirmisti. Buna göre tekfurlar büyük kuvvetler toplayarak ani bir baskinla bu tehlikeyi ortadan kaldirmaya karar verdiler. Bu arada Bizans'tan da Muzalon komutasinda iki bin kadar yardimci bir kuvvet geldi. Osman Gazi, casuslari vasitasiyla beyligi aleyhine düsünülen bu baskindan zamaninda haberdar oldu. Bu yüzden kuvveti sayica çok az olmasina (bes bin civari) ragmen bu müttefik orduyu Koyunhisari (Izmit'in Kuzey Dogusunda eski bir kale Baphaeon) mevkiinde karsilamaya karar verdi. Az ve fakat çevik bir kuvvetle hazir bekleyen Osman Bey, muharebeye girmekten çekinmedi. Bu muharebede iki taraf ta çok zayiat verdi.

Tarihçi Hoca Saadeddin Efendi bu siddetli çarpismayi söyle tasvir eder:

"Kirilasica düsman edince cûs u hurûs Saflar kaynayip deniz misali eyledi cûs"

"Yigitlerin oklari, güzellerin gözleri gibi fitneler saçmaya, Osmanlinin keskin kilici asiklarin kirpikleri gibi kanlar dökmele, ugursuz düsmanin kelleleri boru ve davul nagmeleri ile oynamaya baslayinca, kan deryasina gömülen kara kafalarinda yuva kuran fesad tohumlari, bozdoganlarin vuruslari altinda kirilmis, Islâm ordusu yeni bir basari ve zafer kazanmisti." Gerçekten çok çetin geçen bu savasta, Osman Gazi'nin yegeni ve Gündüz Bey'in oglu Aydogdu sehid oldu. Gerek bu vak'a gerekse Osman Bey'in kuvvetlerinin azligi, Osmanli kuvvetlerinin duraklamasina sebep olduysa da bizzat Osman Bey'in ileri atilip orduyu tesyi etmesi sonucunda düsman geri çekilme zorunda kaldi. Maglubiyeti kabul edip çekilen düsman ordusu, takib edildi. Bu takib, Dinboz (Sogukpinar Nahiyesine bagli bir köy)'a kadar sürdü. Burada yeniden siddetli bir çarpisma meydana geldi. Kestel ve Bednos tekfurlari burada maktul düstüler. Böylece Bizans tarafindan da desteklenen birlesik ordu maglub oldu. Bursa ve Adrenos tekfurlari kendi kalelerine çekildiler. Kite tekfuru ise Ulubat tekfuruna sigindi. Osman Bey kuvvetlerinin, bu tekfura karsi büyük bir kin ve hinçlari vardi. Bu sebeple onu takib ederek Ulubat tekfurundan teslimini istediler. Tekfur, kale halkinin istek ve israrlarina dayanamayarak bir sartla onu teslim edebilecegini söyler. Buna göre Osmanli kuvvetleri Ulubat nehri köprüsünden geçmeyeceklerdi. Gerçekten de gerek Osman Bey'in hayatinda, gerekse onun halefleri zamaninda bu söz tutularak adi geçen köprüden geçilmedi. Ancak gerektigi zaman nehrin denize döküldügü yerden kayiklar ile karsi tarafa geçerlerdi. Böylece Kite beyinin öldürülmesi ile bura ve Kestel de Osman Bey'in beyligine katilmis oldu. Bu muvaffakiyet, Osman Bey'in çevresinde hatiri sayilir bir Bey haline gelmesine sebep oldugu gibi düsmanlarinin da kendisinden çekinmesine sebep olmustu. Bu esnada Ulubat Gölü'ndeki Alyos Adasi Aygut Alp oglu Kara Ali Bey tarafindan sulh yolu ile feth olunmustu. Adanin içinde büyük bir kilise bulunuyordu. Bu kilisenin rahibi, halk arasinda çok söhretli bir kimse kabul edildiginden evi kutsal bir mekân olarak ziyaret ediliyordu. Kara Ali, bu rahibi ailesi ile birlikte Osman Gazi'nin huzuruna getirdi. Osman Gazi, rahibin güzel kizini Kara Ali ile evlendirdi.

Koyunhisari muharebesi sonucunda, Bursa'nin kuzey tarafi hariç olmak üzere üç taraftan yolu kesilip tek basina ve yalniz birakildi. Bununla beraber, kuvvetli bir savunmaya sahip olan Bursa'ya deniz yolu ile Bizans'tan yardim malzemesi gelmeye devam ediyordu. Osman Bey kuvvetleri, Bursa önüne kadar akin yapiyorlarsa da uzun müddet devam edecek bir muhasarada bulunamiyorlardi. Bununla beraber artik Izmit yolu da Osmanlilara açilmis bulunuyordu.

Bir taraftan Osman Bey'e bagli kuvvetlerin faaliyetleri, diger taraftan öteki uclardaki Türk beylerinin Bizans kale ve topraklarina olan hücumlari sonucunda kazandiklari basarilarindan telasa düsen Bizans Imparatoru Ikinci Andronikos, kizkardesi prenses Maria'yi Ilhanli hükümdarina vererek Mogollarin yardimlarini kazanmak istiyordu. Bu sayede Osmanli tehlikesinden kurtulmus olacakti. Her ne kadar Ilhanli hükümdari, Türkleri tehdide tesebbüs etmis ise de bunun pek fazla müsbet bir neticesi görülmedi. Zira Ilhanlilar bu sirada hem içerde mesgul hem de hariçte Memlûk sultani ile mücadele halinde bulunduklarindan uclardaki harekâta bakacak durumda degillerdi. Bunun için Osman Bey, faaliyetlerine devam ederek Iznik ile Izmit yolu üzerinde olup Iznik'in en mühim karakolunu teskil eden ve Türkler tarafindan Karahisar denilen Trikokiya (Karahisar)'yi aldi. Temmuz 1308'de gerçeklesen bu fetih sayesinde Osman Bey, Iznik'i sikistirmaya basladi.

Bizans Imparatorunun, güçlü bir sekilde ortaya çikan bu yeni hareket karsisindaki tavri ile ilgili olarak Gökbilgin de söyle demektedir: "Bizans Imparatoru, Türk fütûhatindan kurtarilmasi için daha önce Mahmud Gazan Han'a nisanladigi hemsiresi (kizkardesi) Maria (Meryem)'yi, bu defa da Ocaytu Muhammed Hudabende Han'a nisanlamis idi. Bu sihriyetten (akrabalik) memnun olan Ilhanli hükümdari, büyükçe bir orduyu (Uzunçarsili, Le Beau, XXIII. 105. fasil 53'ten naklen bu ordunun otuz bin kisilik bir kuvvet oldugunu belirtir.) seferber ederek, Bizans'a yardima gönderecek oldu. Bu ordu, tasavvura göre hem Osman Gazi'ye karsi, hem de Bati Anadolu'daki Türk beyleri tarafindan sikistirilip muhasara altina alinan Efes, Tire ve Salihli gibi Bizans sehir ve kalelerini kurtarmak vazifesi ile görevlendirilmisti. Fakat daha önce bu konuda uc beylerine yapilan ikaz ve ihtarlar herhangi bir fayda saglamadigi gibi, bu defa da prenses Maria'nin, Mogol yardiminin bir an önce gelmesi için Iznik'e gelerek, Osman Bey'e müstakbel esi Ilhanli hükümdarinin kirk bin kisi ile hududa dogru ilerledigi seklinde haber göndermesi de bir sonuç vermedi. Bati Anadolu'daki sehir ve kaleler, birer birer Türklerin eline geçiyordu. Maria'nin, tehdidini bilhassa Osman Gazi'ye tevcih etmesi, bu taraftaki akinlarin siddetinden ve bu yerlerin de imparatorluk merkezine çok yakin olmasindan ileri geliyordu. Osman Bey ise bu kadinin kullandigi magrurane tavir ve lisandan hiç ürkmüyor, bilakis daha cür'etli hareket etmeye basliyordu. Bu sebeple Bizans topraklarina akinlar siklastirildi. Köyler yagmalanip birçok esir alindi."

Osman Gazi, bütün bu basarilarindan sonra biraz dinlenmeye ve halkinin idaresi ile daha iyi mesgul olmaya baslamak için Yenisehir'e dönmüstü (1310). Aradan bir iki sene geçti. Bu zaman zarfinda bir devlete yarasir sekilde düzen kurulup egemenlik saglamlastiriliyordu. Bundan sonra zafer kazanmaya ve galip gelmeye alisik olan gaziler 713 (1313) senesinde bir araya toplanip Osman Bey'e hitaben: "Ey Gazi Han, Allah'a hamd ve minnet olsun, kâfir maglub oldu. Simdiden sonra, vakit kaybederek bos oturmak size reva degildir. Gaza ile mesgul olmak gerek" dediler. Bu tesvik üzerine Osman Bey: "Evvela Köse Mihal'i davet edelim, Islâm'i kabul etsin, eger müslüman olursa ne alâ, her nereye derseniz gidelim, eger o Müslüman olmazsa evvela onun memleketi Harmankaya'yi çevresi ile birlikte talan edelim" dedi. Bu karardan sonra hemen Köse Mihal'e haber göndererek "Hemen gelesin, büyük seferimiz vardir, bütün gaziler hazirdir, seni bekliyoruz" dedi.

Köse Mihal, bu haberi alir almaz hazirliklarini tamamlayip süratle geldi. Osman Gazi huzurunda hazir oldu. El öptükten sonra Osman Gazi'ye kalbinin bütün samimiligi ile: "Bana iman arzet, Müslüman olayim" dedi. Böylece Köse Mihal, Osman Gazi'nin önünde Müslüman oldu. Bütün beyler ve pasalar bu ihtidaya sevindiler.

O zamana kadar Osman Bey'le yaptigi ittifaktan ayrilmayan, gerektigi sekilde sadakat ve feragat gösteren Köse Mihal, artik Abdullah Mihal olmustu. Osman Bey, ona agir (kiymetli ve pahali) bir hil'at verdi. Ona karsi olan sevgi ve muhabbeti bir kat daha artti. Oglunu da hizmetine aldi. Daha önce idare ettigi yerleri tekrar ona birakarak kendisine bir sancak verdi. Köse Mihal'e sancak verilmesi, vaktiyle Selçuklu sultaninin Osman Gazi'ye göndermis oldugu sancaga bir nazire gibi idi. Böylece kendisi hükümdar, Köse Mihal de maiyyeti beylerinden biri telakki edebilecek bir muameleye tabi tutuluyordu. Böyle bir hareket, Osman Bey tarafindan ilk defa yapiliyordu.

Osman Bey, bundan sonra Germiyanogluna karsi müdafaa ve muhafaza etmek üzere, oglu Orhan Bey'i Saltuk Alp ile birlikte Karacahisar'a gönderdi. Öbür oglu ise daha önce belirtildigi gibi anasi ile birlikte Bilecik'te idi.

Osman Bey, Germiyan'dan gelebilecek tehlikeye karsi tedbir aldiktan sonra kilavuzlukta kullandigi Köse Mihal'in delâleti ile Hakk'a (Allah'a) siginarak Leblebici Hisari (Lubluce) denilen ve Ulu Dag'in eteginde bulunan Cubuclea kalesi tarafina akina basladi. Buradaki tekfur, Osman Bey'i karsilamaya çikarak itaat ettigini bildirdi. Bunun üzerine Osman Bey, onu yerinde birakti. Ayrica tekfurun ricasi üzerine ogullarinda birini yanina aldi. Bundan sonra harekât, Lefke (Osmaneli) irmagi vadisine intikal ettirildi. Bu harekatin sonunda Lefke ve Mekece hisarlarinin tekfurlari da itaat arz ettiler. Böylece onlar da daha önceki imtiyaza sahib oldular. Yerlerinde birakildiklari gibi mülk ve arazileri de hasardan korunmus oldu. Yeni feth edilen bu yerler hakkinda bilgisi olan Samsa Çavus, bu tekfurlarin itaatlerinin kerhen (zorla) oldugunu, firsat bulduklarinda bunlarin tekrar Bizans hakimiyetini kabul edebileceklerinin uzak bir ihtimal olmadigini belirterek:

"Olamaya ki, cemaat kendi milletlerine rücu' göstereler" diye düsüncesini açiklayarak buralarin kendisine verilmesini istemis ise de Osman Bey, bu adamlarin mülk ve memleketlerinden tamamen mahrum edilemeyecegini, bu yüzden yerlerinde birakilmalari gerektigini ifade ile Samsa Çavus'a vermemistir. Bununla beraber Samsa Çavus'un sözünü de pek yabana atmayarak ona da Yenisehir suyunun Sakarya nehrine döküldügü yerde ve bu irmak kenarindaki küçük bir hisari (Hisarcik) temlik etti. Böylece Samsa Çavus, tekfurlarin harekatini gözetlemeye memur edildi. Bu köy, halen Osmaneli köylerinden biri olarak bilinmektedir. Daha sonraki dönemlerde Osmanli Devleti teskilatinda ve bilhassa saray vazifelileri arasinda rol oynayan "çavus" tabiri ve rütbesi ilk defa bu gazi tarafindan tasinmistir. Osman Bey'in gazileri bundan sonra Geyve Akhisari tarafina hareket ettiler. Bu kalenin tekfuru, birkaç bin süvari ile karsilik verdiginden siddetli bir harp oldu. Maglup olan tekfur önce kaleye çekildi, fakat kalenin sikistirilmasi üzerine müdafaa edemeyecegini anlayinca sarp bir kaya üzerinde bulunan Karacebesi hisarina kaçti. Akhisar ise gazilerin eline geçti. Daha sonra da Geyve üzerine varildi. Gazilerin hareketini haber alan tekfur, kaleyi bosaltarak halkini da yanina almis olarak Kuru Dere denilen müstahkem bir vadiye gitmisti. Burasi sarp ve geçilmesi zor bir derbende sahipti. Gaziler, kisa bir zamanda burayi da feth ettiler. Tekfurunu yakaladilar. Bol ganimet elde ettiler. Osman Bey, burada bir aydan daha fazla bir müddet kalarak o memlekete eman ve emniyet gösterdi. Köylerini de gazilere timar olarak verdi. Bu arada Geyve'ye bagli bulunan Tekür pinari denilen çetin ve metin kalenin de zapti gerekiyordu. Fakat bir aydan daha uzun bir süre seferde bulunan Osman Bey'in, hükümet merkezine dönmesini gerektiren acil ve önemli bir hadise zuhur etti. Bu yüzden Tekür pinarinin alinmasi Aykut Alp'in oglu Kara Ali'ye birakildi. Osman Bey ise Yenisehir'e döndü. Osman Bey'in, Yenisehir'e dönmesini gerektiren olay, Ilhanli hükümdari Olcaytu Muhammed Hudabende tarafindan, Çoban Bey idaresinde büyük bir ordunun Anadolu'ya sevkedildigi hakkinda alinan haberdi. Bu ordunun kime ne zaman taarruz edecegi bilinmediginden zamaninda tedbir almak gerekiyordu. Bu arada Kara Ali çok kisa bir zamanda Tekür pinanni aldi. Bu kale ve civarindan birçok ganimetler elde ederek Osman Gazi'ye gönderdi. Bu hizmetine mükafat olarak da Kara Ali'ye Tekür pinari ve çevresi timar olarak verildi.

Osman Bey, Sakarya vadisinde ve Marmara havzasinda bazi mevkileri ele geçirirken, basta Bursa olmak üzere Iznik ve Izmit'in zaptini da hedefleri arasinda sayiyordu. On seneden fazla sürecek olan Bursa kusatmasinin baslangicinin 1314 yili oldugu anlasilmaktadir.

Osman Bey, 1314 yilinda gaziler ile Bursa üzerine yürür. Kalenin kapilarindan birini kendine karargah olarak seçer. Bu Bizans kalesinin metinligi, sarpligi ve nüfusu ile muhafizlarinin çoklugu eskiden beri biliniyordu. Kale tekfuru, Osman Bey ile yaptigi meydan savaslarinda maglub oldugu için kaleye çekilmisti. Osman Gazi tarafindan yapilan askerî ve istisarî bir toplantida Bursa kalesinin hücum ile zaptedilemeyecegi kanaatine varildi. Osman Gazi "Buna sabir gerektir" diyerek kale üzerine havale (kontrol altinda bulundurmak için) yapilmasini emr eder. Bunun için iki hisar yapildi. Bunlardan biri kaplicalar tarafinda, digeri de yukari dag tarafina bakiyordu. Birincisi Osman Bey'in yegeni Ak Timur'un, ikincisi de Balabancik adindaki kölesinin dizdarligi altinda idi. Osman Bey, insaatlarini bir yilda bitirdigi bu hisarlarin yapilmasi esnasinda etrafa akinlar tertib ettirdi. Her tarafi vurdurdu. Bu esnada düsman kaleden çikamiyordu. Hatta Asikpasazâde'nin ifadesine göre "kâfir, hisardan tasra parmagin çikaramazdi."

Bu hisarlarin insa edilmesinden sonra Yenisehir'e dönen Osman Gazi'nin bu yigit komutanlari, Bursa'nin fethine kadar on seneden fazla bir müddet burada kaldilar. Komutalari altindaki elliser cengaverle sehre disardan yardim ve erzak sokmamak, içeriden çikacaklara mani olmak ve böylece Bursa'yi devamli bir sekilde baski altinda bulundurmak vazifesi ile mevkilerinde sebat ettiler. Bu esnada birçok köylü, Bursa'ya siginmaktansa Osman Bey'e tabi olmayi tercih ediyor ve onlarin himayesinden faydalaniyordu. Osman Bey, aldigi yerlerin mahsul ve gelirlerini beylik için (beytu'l-mal, hazine) zapt ediyor, köy ve nahiyeleri de timar olarak gazilere dagitiyordu.

îlhanli Devleti, Anadolu Selçuklu ülkesine hakim oldugu zaman, Anadolu'ya birçok asiret gelmisti. Bunlardan bir kismi da Germiyanlilarin hakim bulundugu Germiyan ili mintikasina yerlesmisti. Bunlardan biri de Osmanli kaynaklarinda "Çavdarlu, Çavdaroglu", Bizans kaynaklarinda ise "Tohar" seklinde geçen Çavdar asireti idi. Bu asiret, Çavdaroglu diye bilinen bir reisin idaresinde idi. Asiret, Osman Bey'in ülkesinin hududunda konar göçer bir halde yasiyordu. Bunlar, diger bazi göçer asiretler gibi firsat buldukça "yel gibi eser, sel gibi yol keser" ve ansizin köy basarlardi. Germiyanogullari ile Osman Bey'in gazileri ve halki arasinda bu siralarda mevcud olan sogukluk ve geçimsizligin baslica sebebi de bu idi.

Kaynaklar, Osmanlilar ile Çavdarli asireti arasinda meydana gelen bir hadiseyi söyle nakl ederler:

"Osman Gazi, Lefke kazasina gittiginde, Germiyan'dan Çavdar Tatari, Karacahisar pazarina hücum edip basmisti. Bunlar, bununla da kalmayarak pazari da yagmalamisti. Bu esnada Eskisehir'de at nallatmakta olan Orhan Gazi'ye haber gönderilmis. Bu haberi alan Osmanli yigitleri, derhal Orhan'in yanina gelip toplanirlar. Orhan, süratle yola koyulup Çavdar Tatarina yetismek ister. Daglar arasinda, Oynashisari denilen harabe bir hisarin yaninda onlara yetisir. Onlara göz açtirmayan Orhan, aldiklarini tamamiyle biraktirdigi gibi onlardan bir kismini da yakalatip Karacahisar'a getirdi. Yakalananlar arasinda Çavdar Tatari'nin oglu da vardi. Orhan, babasi gelinceye kadar bunlari sakladi. Osman Gazi gelince Çavdar oglunu getirdiler. Osman Gazi "Ogul, bu zâlim, komsudur. Hem de Müslümandir, öldürmek olmaz. Beyleriyle birlikte bunlara da and verelim ve onlari serbest birakalim, varsin memleketlerine dönsünler" dedi. Öyle de yaptilar. o zamandan tâ Yildirim zamanina kadar düsmanlik olmadi. Simdi dahi onlardan kalanlara Çavdarli denmektedir.

Görüldügü gibi Germiyan taraflarindan gelip kendisini rahatsiz eden, pazarini basan ve oradaki mallara el koyan Çavdar Tatari'na karsi Osman Gazi, gayet yumusak davranmistir. Gerek komsuluk hakki, gerekse müslüman olmasindan dolayi onu öldürmemis, sadece bir daha böyle bir harekete girismeyecegine dair kendisinden söz almakla yetinmisti. Bununla beraber tedbiri de elden birakmamaktaydi. Caydirici olmasi bakimindan kendisi orada bulunacak, gazaya, oglu Orhan'i gönderecektir. Gönderirken de Çavdarli Tatari hakkinda söyle diyecektir: "Ogul Orhan, her ne kadar bu Tatarla ahd edip, and vererek gönderdik ise de, bu Tatar and tutar taife olmaz. Ben burada oturayim. Bu defa var sen gaza et. Hak Teâlâ'nin sana zafer vermesi ümid olunur."

Babasinin, Orhan'i kendi basina sefere göndermesi, ona olan güveninin bir ifadesi idi. Bundan böyle Bizans'a karsi olan fütuhatlarda o, komutan olarak tayin ediliyor, maiyetine de Akçakoca, Gazi Abdurrahman, Konur Alp ve Köse Mihal gibi ünlü gaziler veriliyordu.

ORHAN GAZI'NIN KOMUTANLIGI

Biraz önce temas edildigi gibi, Orhan Gazi, Germiyan'dan gelip Karacahisar pazarini yagmalayan Çavdaroglu'nun pesine düsmüs, Oynashisari denilen yerde onu maglup ederek perisan etmisti. Hatta onu esir alarak babasina götürmüstü. Bu muvaffakiyet, Osman Gazi'nin itimad edip güvendigi genç oglu Orhan için idarecilik ve komutanlik kapisinin aralanmasina sebep olmustu. Bu yüzden, Osman Gazi tarafindan harp idare ve sevkini ögrenmek böylece tecrübe kazanmak üzere Sakarya nehri ile Karadeniz arasindaki yerlerin feth edilmesi görevi ona verildi. Bununla beraber, Osman Gazi, henüz toy bir delikanli denebilecek oglunun yanina yirmi senelik bir sadakat ve baglilik ile güvenilirlikleri isbatlanmis olmakla bitmeyen ayrica harb ile tecrübe edilmis en cesaretli silah arkadaslarindan dördünü de onun komutasinda gönderdi. Bunlar: Akça Koca, Konur Alp, Gazi Abdurrahman ile daha önce Müslüman olmus olan Köse Mihal idi.

Kaynaklarimiz bu konuda su bilgileri vermektedirler:

"Bir gün Osman Gazi dedi ki: "Ogul Orhan, bu Tatara gerçi and verdik. Ancak bunlarin Tatarligi gitmez. Gel, sen bu gazilerle Kara Çebis ve Kara Tekin'e var. Allah, sana basari verir diye umarim."

Orhan Gazi: "Hanim! Her ne buyurursan kabul ederim." dedi. Akça Koca, Konur Alp, Gazi Abdurrahman ve Köse Mihal'i yarar yoldastir diye Orhan Gazi'nin yanina verdi. "Gaziler! Ha göreyim sizi ki din yolunda nasil davranirsiniz" dedi. Orhan Gazi'nin yalniz basina gittigi ilk gazasi budur.

Orhan, babasinin duasini aldi. Himmet kilicini kusandi. Gaza niyeti ile sefere çikti. Dogruca Kara Çebis'e yürüdü ki, Osman Gazi dahi oraya (önceden) gitmisti. Hisara varmaya bir konaklik mesafe kalmisti. Orada gazileri üç bölük (kisim) ettiler. Bir bölügü vardi hisarin üstüne yürüdü ki, Orhan onlarla beraberdi. Bir bölügü geceleyin hisarin ötesine geçti. Bir bölügü de hisarin yaninda bir dereye girdi.

Orhan Gazi, bir kaç gün hisar önünde savasti. Savas ederken kendilerini sarsilmis gibi gösterip kaçtilar. Bunun üzerine kâfirler Türkler kaçti deyip hisar önüne çiktilar. Bir Türk buldular. Tutup tekfura götürdüler. Tekfur "daha baska Türk var mi" diye sordu. O da "yoktur hepsi bu kaçanlardir" diye cevap verdi. Tekfur bu sözü isitince çok sevindi. Gözcüler gönderdi. Hiç Türk görmediler. Hisar kapisini açti. "Varalim, Türklerin ardini basalim" dedi. "Türkleri dereden çikartmayalim" dedi. Hemen atina binip sürdü.

O esnada yan tarafta gizlenmis olan Türkler, hisar kapisini tuttular. Yukaridaki Türkler de gözüktü. Bunu gören tekfur "Hey daha Türk varmis" deyip döndü. Fakat hisar önünde duran Türkler ile karsilasti. Gaziler onu yakalayip hisari feth ettiler. Malini da gazilere bölüstürdüler. Sipahisini çikarip hisari saglamlastirdilar.

Bu hisarin asagi tarafinda Ap Suyu (Ebe Suyu) denen bir hisar daha vardi. Tekfuru alip oraya getirdiler. Onu da ahd ile aldilar. Bu iki hisara el koydular. Konur Alp'a Kara Çebisi, Akça Koca'ya da Ap Suyu'nu verdiler.

Orhan Gazi, bu tekfuru ordusu ile birlikte Akhisar'a getirdi. Halka emniyet ve eman verdi, kâfileri yerli yerinde birakti. Ama Konur Alp, zaman zaman çikip Akyazi'ya hücum ederdi. Akça Koca da Ayan Gölü (Sapanca Gölü)'nun suyunun aktigi yerde Bes Köprü'de bir bogazcik vardi orayi durak edindi (üs olarak kullandi). Oradan orman arasinda olan yere hücum ederdi. Elhasil Orhan Gazi bu ucu saglamlastirdi. Kâfirleri de babasi Osman'a gönderdi. Kendisi Kara Tekin üzerine yürüdü. Hisarin beyine haber gönderdi ki: "Bu hisari bana ver, seni yine hisarda birakayim. Ad benim olsun. Benim istek ve hedefim Iznik'tir" dedi. Kâfir bu sözü isitince hayli gücüne gitti, kaleyi vermedi. Bunun üzerine Orhan Gazi: "Gaziler! Islâm gayretidir. Yürümek gerek ki, bu hisari yagma edelim" diyerek kalenin yagma edilmesini emr etti.

Gaziler, derhal kalenin kapisini kirarak yagmaladilar, tekfuru yakalayip öldürdüler. Orhan Gazi, tekfurun kizini büyük bir ganimetle birlikte babasina gönderdi. Orhan, alinan esirleri, gazilerden tekrar satin aldi. Onlari ahd ve emânla hisara yerlestirdi. Samsa Çavus'u da hisara birakarak Yenisehir'de bulunan babasi Osman'in yanina döndü.

Bundan sonra Kara Çebis'teki Konur Alp'a ve Kara Tekin'deki Samsa Çavus'a Iznik'e havale gibi olsunlar (kontrol altinda tutsunlar) diye adam gönderdiler. (Onlar) zaman zaman gidip Iznik'in bahçelerini harab ederlerdi. Böylece Iznik'e rahatlik vermezlerdi. Bir taraftan Konur Alp Akyazi ile, diger taraftan da Akça Koca Izmit ile mesgul oldular. Bu uclar son derece isler oldu. Söyle ki, gaziler gece ve gündüz at sirtindan inmeyerek fetihlerden fetihlere kostular. Konur Alp, Akyazi'da Tuz Pazarini aldi. Uzuncabel'de bulusarak iki gün iki gece kaldi. Kâfiri döndürerek yine Tuz Pazarina geldi. Akça Koca da Akdemir'le birlikte Akova'ya hücum etti. Gazi Abdurrahman da Istanbul tarafindaki il'e hücum ederdi. Bunun üzerine Istanbul'dan kâfir seçerek, gazilere karsi gönderirlerdi. Gazi Abdurrahman da Istanbul'dan gelen kâfirleri kirardi. Her vakit bu hâl ile durusurlardi, vurusurlardi. Islâmiyet için can ve bas (ile) oynarlardi. Böylece Sakarya ile Karadeniz ve Sapanca Gölü sahasindaki bazi kalelerin zapti basarilmis oldu. Miladî takvimlerin 1318 senesini gösterdigi bu zaman diliminde Akça Koca, bilahare kendi adi (Koca Ili, Kocaeli) ile anilacak olan Sakarya Nehri'nin batisindan Izmit kalesine kadar olan yerleri feth etti. Bu yüzden, hakli olarak bu bölge onun adi ile adlandirilmistir.

Bütün bu olaylardan sonra Bizans Imparatorlugu, hududlarinin en önemli noktasi olan Iznik'in yavas yavas ve adim adim, hasimlari olan Osmanlilar tarafindan muhasara altina alindigini görmüs oluyordu.

Gibbons'un: "Osman, cihanin bildigi en büyük imparatorluklardan birinin, vahsi Asya kani ile en eski ve en yeni Avrupa unsurunu kaynastirmis olan tarihteki yegane milletin ve alti asir inkitaa ugramaksizin (kesilmeksizin) erkekler vasitasiyle devam etmekle temayüz eden bir hanedanin müessisidir" dedigi Osman Gazi, artik ihtiyarlayip yorulmustu. Bu arada Romatizmadan da muzdaripti. Bu sebeple 1320 tarihinden itibaren oglu Orhan Bey'i kendisine vekil tayin etmis oldugu söylenebilir. Bununla beraber, islerin daha iyi idare edilebilmesi için kanun, nizam ve töreler vaz' edilmesi ile mesgul oldugu, basit bir sekilde de olsa divan toplayarak istisarelerde bulundugu muhakkaktir. Bir yandan, uc beyliginden müstakil bir devlet haline geçiste ortaya çikan islerin görülmesi ve memleketin mütemadiyen genislemesi için gereken tedbirler alinirken, diger taraftan da müslüman ve hiristiyan tebeanin asayis ve huzurunun bir kat daha artmasina dikkat gösterilmekte idi.

Bilindigi gibi Osman Gazi, teskilât ve müesseseler mevzuunda Selçuklulari kendine örnek almisti. Bu sebepledir ki, daha önce de belirtildigi gibi Bizans hududunda üç aded uc bölge ihdas etmisti. Bunlarin basina da ümerâdan ve gazilerden Konur Alp, Akça Koca ve Samsa Çavus'u tayin etmisti. Bunlardan ilki yani Konur Alp, memleketin en kuzeyinden Karadeniz'e kadar olan yerlere, ikincisi yani Akça Koca, Izmit, (Nikomedia), üçüncüsü olan Samsa Çavus ise Iznik (Nicea)'e müteveccih idi.

OSMAN BEY'IN ÖLÜMÜ

Tarihî kaynaklar, Osman Gazi'nin 1320 tarihinden itibaren faal hayattan çekildigini ve idareyi oglu Orhan'a biraktigini kayd ederler. Yakalandigi Nikris hastaligi yüzünden fiilen harblere istirak edemeyen Osman Bey, asker gazileri ve ümerayi Yenisehir ovasinda toplayarak herkesin huzurunda Bursa'nin fethi isi ile Orhan Bey'i görevlendirdi. Onun maiyetine de Köse Mihal, Turgud Alp, Seyh Mahmud Gazi, Seyh Edebali ve kardesi Ahi Semseddin'in oglu Ahi Hasan'i tayin etti. Fakat daha önce, vaktiyle kardesinin oglu Aydogdu'yu sehid eden Etranos (Orhaneli) tekfurunun cezalandirilarak kalesinin alinmasini, bundan sonra Bursa'nin fethine tesebbüs edilmesini emretti. Osman Bey'in, idareyi ogluna biraktiktan sonra ne kadar daha yasadigi kesin olarak belli degildir. Hatta, Osman Bey'in ölümünden sonra mi Orhan'in hükümdar oldugu, yoksa henüz o hayatta iken mi hükümdar kabul edildigi meselesi henüz kesinlik kazanmis degildir. Bununla birlikte onun vefatinin 724 (1324) yilinda oldugu kabul edilmektedir. Zira 1324 tarihli bir vesika ile Orhan'in bu tarihte hükümdar bulundugu ve ilk akçasinin tedkikinden de ayni senenin üçüncü ayinda (724) Rebiülevvel = 1324 Subat) Osmanli Beyi oldugu anlasiliyor. Uzunçarsili, Belleten'deki makalesinde bu konuda farkli görüsleri de vererek söyle der:

"Osman Bey'in vefati senesi tarihimizde birbirine uymamaktadir. Halil-i Konevî ile Sükrullah'da, Osman Gazi'nin vefati 710 (1310) senesinde, Idris-i Bitlisî'de 721 (1321), Lütfi Pasa'da 718 (1318), Gibbons'un (Osmanli Imparatorlugu'nun Kurulusu, s. 33) adli eserinde 726 (1326) tarihinde gösterilmis olup, Asikpasazâde, Tâcu't-Tevârih, Hammer, Ali ve Meskûkât kataloglari hep bu sonuncu tarihi kabul ederler. Halbuki elimizdeki 724 (1324) tarihli vakifnâme, Orhan'in bu tarihte hükümdar oldugunu göstermektedir. Su halde Osman Bey'in vefat tarihini 1324'ten evvel veya o tarih baslarinda kabul etmek lazimdir. 723 Ramazan (1323 Eylül) tarihli Asporçe Hatun vakfiyesindeki kayda göre Osman Gazi'nin bu tarihte hayatta oldugu anlasildigindan vefati 1323 Eylül ile 1324 senesi Mart'i arasinda olmalidir."

Gerek bu görüsler, gerekse Bursa'nin fethi ve Osman Gazi'nin cenazesinin oraya nakli meselesi gözönüne alindigi zaman, vefat tarihinin 1326 yili olmasi icab eder. Bununla beraber Orhan Gazi'nin hükümdarliginin da 1324 yilinda oldugu kabul edilebilir.

Solakzâde'nin, bize karayagiz, yassi burunlu, orta boylu, degirmi çehreli, ela gözlü, seyrek sakalli ayakta durdugu zaman kollarinin dizine kadar uzandigi, tatli sözlü ve heybetli biri olarak tasvir ettigi Osman Gazi, iyi bir idare, keskin ve saglam bir görüs, itidalli, yüksek kabiliyeti, rakiplerine kendisini sevdirmesi ve mücadelesinde planli hareketi, sabirli ve müsamahali olmasi ile etrafindaki asiretleri de nüfuzu altina almayi basaran bir kimsedir. "Fahrüddin" lakabini tasiyan Osman Bey, Bursa'nin fethi haberini ölüm döseginde almisti. Orhan Bey gibi degerli ve hayirli bir halef biraktigi için gözü açik gitmeyecekti. Osman Bey, ölüm döseginde iken etrafina oglu Orhan ile hükümetin büyükleri olarak kabul edilen gazilerden Turgut Alp, Seyh Ahi Semseddin, Ahi Hasan, Çandarli Kara Halil ve Kara oglan gibi devlet ricalini topladi. Onlara ve özellikle Orhan'a nasihatlarda bulunarak söyle dedi: "Ben ölüyorum, ama esef edip üzülmüyorum. Çünkü senin gibi bir halef birakiyorum. Adaletli ol, merhametli ol, iyi adam ol. Idare ettigin halka karsi esit muamele et, herkese karsi musavatli olup onlari himaye et. Islâm dininin nesrine çalis. Çünkü yeryüzündeki padisahlarin vazifesi budur. Ancak bu suretle Allah'in lütfuna nail olursun. Bilmedigin seyleri ulemaya danis. Bir seyi iyice bilmeden harekete baslama. Sana muti (itaat edenleri) olanlan hos tut. Beni Bursa'da Gümüslü kubbeye (Gümüslü Künbet) defn et." Buna göre Osman, oglu Orhan'a Bursa'yi baskent yapma vasiyetinde de bulunmus oluyordu. Üç ay kadar önce kayinbabasi Seyh Edebali'yi, ondan hemen sonra da hanimi ve Edebali'nin kizi olan Mal Hatun (Malhun Hatun)u kayb eden Osman Bey, bizzat kendi eli ile anlari Bilecik'te defn etmisti. Osman Gazi öldügü zaman (dogum tarihinin farkh kabul edilmesine bagli olarak) 66 veya 69 yasinda idi. Techiz ve tekfini ile Çandarli Kara Halil ile imami Yahsi Fakih mesgul olmuslardi. Önce Sögüt'te muvakkaten defn edilen Osman Bey'in nasi, daha sonra vasiyeti geregi Bursa'da Gümüslü Künbed'deki türbesine nakl edildi. Bu türbede, XVUI. asir baslarina kadar Osman Gaziye ait olan ve ziyaretçilere gösterilen iri taneli bir tesbih ile büyük bir davulun kasnagi vardi. Rivayete göre bunlar, Sultan Alaeddin'in hediyeleri idi. Fakat ne yazik ki bu iki tarihî hediye XIX. asrin ortalarinda Bursa'da çikan bir yanginda yok olmuslardi.

Kaynaklarin verdigi bilgiye göre Osman Gazi, çok sade bir hayat yasadi. Elbisesi, Islâm'in ilk muhariplerininki gibi sade idi. O, ne altin ne de gümüs birakti. Terekesi içinde fazla kiymetli bir sey yoktu. Kalan esya Denizli bezinden yapilmis sariklik bez, at için zirh takimi (yançuk), bir tuzluk, bir kasiklik, bir çift çizme, Alasehir dokumasindan kirmizi renkli sancaklar, sade bir kiliç (Ruhî ve Hammer'e göre iki uclu), bir tirkes, bir mizrak, bir kaç at, misafirlerine ikram için besledigi üç sürü koyun idi. Bunlardan baska iri taneli bir tesbih ile Selçuklu sultani tarafindan Karacahisar'in fethinden sonra kendisine hediye edilen davulun kasnagi da zikr edilir.

Kendi döneminde kara lakabi ile anilan Osman Gazi'ni saç, sakal ve biyiklari da kara idi. Türkmenler arasinda cesur kimseler için kullanilan bu lakab, ondan baska insanlar için de kullanilmistir. Nitekim Karasi Bey, Kara Iskender, Kara Yülük, Kara Yusuf ve Karakoyunlu gibi isimlerle zikr edilen bu neviden lakablara tesadüf etmek mümkündür.

Daha önce de kisaca temas edildigi gibi Osman Bey, bir yöneticide bulunmasi gereken bütün vasiflan kendi sahsinda toplamisti. O, adaletle hareket etme ve halka karsi cömertçe davranma gibi özelliklere de sahipti. Akinlarindan bizar duruma düsen Rum ahalî, onun himayesi altina girince her türlü taarruzdan masun ve mahfuz bulunuyordu. Bundan baska bütün haklari da teminat altina aliniyordu. Kendi tekfurlarindan görmedikleri âdilâne muameleyi, Osman Gazi'ye tabi olunca hemen elde ediyorlardi. Bu hal, devletin ilk kurulus yillarinda onun etrafinda toplanan cemiyeti kalabaliklastiran ve senlendiren sebepler arasinda sayilmaktadir. Beytülmalden hiç bir sey almadigi, kendi toprak ve sürülerinden elde edilen gelir ile geçindigi, tarihçilerin ittifakla söyledikleri gerçeklerdendir. Bu arada ganimetlerden kendi hissesine düsen miktar da onun varidatinin (gelirlerinin) bir kismini teskil ediyordu. Bir Germiyan'linin istegi üzerine halka tarh ettigi "Bac-i bazar" vergisi, reâyanin gönül hoslugu ile ödedigi ve Bizans vergileri ile mukayese edilemeyecek kadar az ve adaletli bir vergi idi.

Osman Gazi'ye, kendi döneminde daha sonraki Osmanli hükümdarlari için kullanilan sah, padisah ve sultan gibi ünvanlar verilmemisti. Diger bütün Türkmen beyleri gibi, baslangiçta sadece Osman Bey denildigi, istiklâlinden sonra da bazan "han" denildigi kabul edilmektedir.

OSMAN BEY'IN ÇOCUKLARI

Osmanli tarihleri, Osman Gazi'nin vefati esnasinda gerek miras taksimi, gerekse idareyi ele alma bakimindan Orhan ve Alaeddin adinda iki oglundan bahs ederier. Buna karsilik Halkondil, Osman'in üç ogul biraktigini söyler. Halbuki vakfiye bize Osman Bey'in müteaddid ogullarini ve bir kizinin mevcudiyetini haber vermektedir. Buna göre Osman Bey'in Orhan'dan baska Alaeddin Ali, Pazarlu, Melik, Çoban, Hamid adinda ogullari ile Fatma adinda bir kizi bulunmaktadir. Bununla beraber bu çocuklarin hangi veya kaç hanimdan olduklarini belirtmemektedir. Bu sebeple Osman Gazi'nin gerçekte kaç hanimla evlendigi ve çocuklarinin hangi hanimlardan olduguna dair henüz tam bir bilgiye sahip degiliz. Su kadar var ki, Alaeddin Ali Bey'in, Seyh Edebali'nin kizi Bala Hatun'dan, Orhan'in da Ösman Bey'in ilk zevcesi ve Ömer Bey'in kizi Mal Hatun'dan dogduklari bilinmektedir. Bununla beraber digerlerinin bu kadinlardan mi yoksa baska kadinlardan mi oldugu henüz kesin olarak tesbit edilebilmis degildir.

Alaeddin Ali Bey, Orhan'dan küçüktü. Osman Bey'in sagliginda dedesi Edebali'nin yaninda Bilecik'te, daha sonra da babasinin yaninda Yenisehir'de bulunmustur. Alaeddin Ali Bey, babasinin ölümünden sonra kardesi Orhan Bey'e beylerbeyi olmus sonra kendisine temlik edilen Kite ovasindaki Futra veya Fodra (Âsikpasazâde, s. 37'de Kurada) çiftliginin hâsilati ile geçinmistir. Âsikpasazade'nin ifadesi ile bu köyü bizzat Alaeddin Bey istemistir. Orhan da o köyü kendisine vermisti. Alaeddin Bey, Kükürtlü'de bir tekke yapti. Bursa'da Kaplica kapisina girilecek yerde kale içinde bir mescid, kapidan yukariya dogru ikinci bir mescid ve yaninda evler yaptirdi. Kendisi de orada sakin oldu. Alaeddin Bey, Orhan döneminde vefat ederek Bursa'da babasi Osman Bey'in türbesine defn edilmistir. Görüldügü gibi Alaeddin Ali Bey, Bursa ve çevresinde vakiflar tesis etmek suretiyle birçok hayir islerinde de bulunmustur. Alaeddin Bey'in ogullari daha sonralari ellerindeki yerler ve babalarinin vakiflarini idare ederek hayatlarini sürdürmüslerdir.

Osman Gazi'nin diger ogullarindan yalniz Pazarlu Bey'in Iznik muhasarasi ve Pelakanon (Darica civan) muharebesinde bulundugu kayd edilmektedir.

Osman Bey'in Çocuklari

- Melik Bey

- Fatma

- Hamid Bey

- Orhan Bey

- Alaeddin Bey

- Çoban Bey

- Pazarlu Bey

Bu şekilde Osman Beyden Sonra Orhan Bey Tahta Geçti...


Kayı boyu ile moğollar arasındaki çekişmeler

Kayı Aşireti, Ahlat’ın Eyyûbîler’in eline geçmesi ve ardından Moğollar’in Ahlat bölgesini istilâsı üzerine Mardin’e gelerek kendileri gibi Kayı boyuna mensup bulunan Artukoğulları’na bağlandılar. Burada bir müddet kaldıkları anlaşılan Gündüz Alp ve beraberindeki Türkmenler, Moğollar’ın Mardin ve çevresini yağmalaması sonucunda bu bölgeden de ayrılarak Anadolu içlerine doğru hareket ettiler. Bu sırada Malatya civarında yaşayan Germiyanlılar Kütahya bölgesine geldikleri gibi Gündüz Alp idaresindeki Kayılar da batıya göç ederek önce Erzurum yakınlarındaki Pasinler ovasına, Sürmeliçukur’a yerleştiler. Kayılar’ın Pasinler’e gelmesinden kısa bir süre sonra Gündüz Alp’in hastalanarak vefat ettiği ve yerine oğlu Ertuğrul Gazi’nin aşiretin başına geçtiği anlaşılmaktadır.

Yine tarihî an‘aneye göre Moğol saldırılarının bu bölgelerde de hissedilmesi üzerine ağabeyleri Sungur Tegin ve Gündoğdu’nun Ahlat’a geri dönmelerine rağmen Ertuğrul Gazi kardeşi Dündar Bey ile beraber batıya doğru hareket etti. Sivas yakınlarına gelip konakladığında burada Selçuklu ordusu ile büyük bir Moğol birliğinin savaştığını ve Moğollar’ın Selçuklu ordusunu bozmak üzere olduğunu gördü. Ertuğrul Gazi Selçuklu ordusuna yardım edince savaşın seyri değişti ve savaşı Selçuklular kazandı. Savaştan sonra Alâeddin Keykubad Ertuğrul Gazi’ye yardımlarından dolayı iltifatlarda bulunarak hil‘at giydirdi ve Selçuklu ülkesinde yaşamak için göç ettiklerini öğrenince Ankara yakınlarındaki Karacadağ ve çevresini ona verdi (1230).

Ertuğrul Gazi Karacadağ’da bir müddet kaldı, ardından da oğlu Savcı Bey’i (Saru Yatı) Sultan Alâeddin Keykubad’a göndererek ondan yeni yurt istedi. Osmanlı kaynaklarına göre sultandan gerekli izni aldıktan sonra belki de daha verimli topraklar elde etmek üzere batıya doğru hareketle Bizans sınırlarına kadar gelerek Söğüt dolaylarına, Aşağı Sakarya havzasına yerleşti. Burada Bizans sınırlarındaki kasaba ve köylere karşı akınlar düzenlemeye başladı. Bu sırada I. Alâeddin Keykubad ülkesinin batı sınırlarını itaat altına almak amacıyla Bizans topraklarına bir sefer düzenledi. Konya’dan 1231 yılında hareket eden ordu Sultanöyüğü’ne (Eskişehir) geldiğinde Ertuğrul Bey de maiyetiyle birlikte buraya gelerek sultana katıldı. Selçuklu ordusuyla Nikaia (İznik) Rum İmparatoru Teodoros Laskaris’e bağlı birlikler arasında bugünkü Pazaryeri ile Bozüyük arasındaki Ermeniderbendi denilen yerde yapılan savaşı, Ertuğrul Bey’in emrindeki akıncı süvarilerinin başarılı mücadelesi sonucunda Selçuklu ordusu kazandı. Bu haber Sultanöyüğü’nde bulunan Alâeddin Keykubad’a ulaştığında sultan çok sevindi ve Ertuğrul Gazi’yi taltif ederek Eskişehir ve çevresini kendisine verdi.

I. Alâeddin Keykubad bu zaferden sonra bölgenin önemli merkezlerinden olan Karahisar’ı (Karacahisar) kuşattı, ancak bu sırada Moğollar’ın Anadolu’ya girdikleri haberini alınca şehrin muhasarasını Ertuğrul Gazi’ye bırakarak geri dönmek zorunda kaldı. Ertuğrul Gazi ve beraberindeki Türkmen beyleri uzun süren bir mücadele sonucunda Karacahisar’ı ele geçirdiler (629/1231-32). Şehrin tekfurunu yakalayarak elde edilen ganimetin beşte biriyle birlikte Sultan Alâeddin Keykubad’a gönderdiler. Ganimetin geri kalanını da gaziler arasında paylaştırdılar. Ertuğrul Gazi Karacahisar Kalesi’ni ele geçirdikten sonra Söğüt üzerine yürüyerek Osmanlı Beyliği’nin ilk başşehri olan bu yere de hâkim oldu. Onun bu başarıları sonucunda Selçuklu sultanı Söğüt ve çevresini kendisine yurt olarak verdi.

Ögeday Han

Merhabalar arkadaşlar bugün sizlere ögeday Han hakkındaki bilgileri alıntılar eşliğinde sunacağım...Cengiz Han'ın oğlu olan Ögeday, 13 yıl boyunca hükümdarlık yapmıştır. Döneminde Doğu Avrupa'ya birçok sefer düzenlenmiştir.
Ögeday'ın doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Göbi Çölü'nde doğmuştur. Batı kaynaklarında Occoday, Hacotha, Etheracan, Ectais, Ocuai, Türkçe'de ise Oktay olarak tanınmıştır. Cengiz Han'ın üçüncü oğludur. Ögeday 1203 yılında Kereyitler'le yapılan Halahalcit Savaşı'nda ağır yaralandı.

Ertesi yıl Merkitler'in Moğol egemenliği altına girmesinin ardından Merkit hanının kızı Töregene ile evlendi. 1206'da deneyimli subaylardan Iluge ve Degoi'nin yanına verildi. Daha sonra 1211-1216 yılları arasındaki Çin Seferleri'ne katıldı.

Hükümdar oluşu

1219 yılında veliaht olan Ögeday, ağabeyleri Cuci ve Çağatay'la birlikte Harezm seferlerine katıldı. Otrar seferinde başarılı bir komutan olduğunu kanıtladı. Cengiz Han'ın 1227 yılında ölümünün ardından Ögeday yeni hükümdar seçildi.

Cengiz'in ölümü ile ortaya çıkan çözülmeleri durdurmak ve genişlemeyi sürdürmek için çeşitli önlemler alan Ögeday, yeni yasalar hazırladı. Kardeşi Çağatay'a Uygur ülkesinden Horasan'a dek olan yerleri yurt olarak bıraktı. Moğol İmparatorluğu'na bağlı ülkelerden gelen yıllık vergileri düzenledi. 15 yaşından büyük erken nüfusu saydırdı. Bu sayede çıkarabileceği azami asker sayısını belirlemek için bir veri elde etti.

Seferleri

1229 yılında Carmagon Noyan'ı Harezmşahlar'ın üzerine gönderdi. Yenilgiye uğrayan Celaleddin Harezmşah'ın 1231 yılında ölümünün ardından Moğol ordusu İran'ın batısına doğru ilerledi. Ögeday Çin seferine hazırlanırken Subitay Noyan'ın birçok Moğol prensi ile birlikte Kıpçak iline gönderdi. Bir başka Moğol ordusu da Keşmir ve Afganistan'a girdi. Ögedey de kardeşi Çağatay'ı yanına alarak Çin seferine çıktı.

Bu seferde Çin orduları büyük bir bozguna uğratıldı. 60'tan fazla kale ve şehir ele geçirildi. Kuzey Çin'in tamamını hakimiyeti altına alan Ögeday 1234 yılında Karakurum'a döndü.

Ögeday ile Anadolu Selçuklu Sultanı I. Alaeddin Keykubad arasında yoğun diplomatik ilişkiler oldu. Ögeday, Keykubad'ı kendisine bağlılık bildirmesi için Karakurum'a çağırdı. Keykubad buna yanaşmayarak oyalama siyaseti güttü. Bunun üzerine Ögeday, Carmagon Noyan'ı Anadolu'ya gönderdi. Moğol ordusu kısa zamanda Azerbaycan'ı ele geçirdi.

1236 yılında oğlu Kutan'ı Sung Krallığı (Güney Çin) üzerine gönderen Ögedey, yeni seferlerin planlanması için kurultayı topladı. Toplam sayıları bir milyona yaklaşan Moğol askerlerinin geçimi için sürekli akın ve talan gerekmekteydi. Toluy'un oğlu Mengü, Çağatay'ın oğlu Baydar, Ögeday'ın oğlu Güyük ve Suday Bahadır, Batu'nun komutasında Batı seferinde gönderildiler. Bu yeni açılma siyaseti sessizliğin egemen olduğu Doğu ve Batı'da büyük çalkantılara yol açtı. Gürcistan'da başlatılan saldırılar Batu ve akıncı kuvvetleri komutanı Bela tarafından Batı'ya kaydırılarak Başkır, Kazak, Bulgar ülkelerine ve Rusya'ya yöneltildi. 1236 yılında Rusya Moğollar'a bağımlı bir devlet durumuna geldi. 1239'da Kiev'i alan Batu, Galiçya'yı ele geçirerek Macaristan'a yöneldi. Bela ise

Polonya, Silezya ve Moravya'da yağmalarda bulundu. Moğol orduları Vistül Irmağı'na kadar birçok bölgeyi kayıp yıktılar. Bela, Ögeday'ın 1241'de Krakövi'ye girdi. Avrupa devletlerinin oluşturduğu ordular büyük bozguna uğratıldı. Batu ciddi bir direnişle karşılaşmadan Budapeşte önüne geldi.

Ögeday. 1240 yılında Tataristan'da geleneksel olarak düzenlenen av partisinde fazla içkiden hastalandı. Uzunca bir süre yönetimde etkisiz kaldı. 1241 yılında ölümünün ardından zehirlendiği şüphesiyle bazı cariyeleri ve devlet adamları öldürüldü.

Ölümü sonrası

Ögeday'ın ölümünün ardından ülkeyi beş yıl boyunca eşi Töregene yönetti. Oğlu Güyük Han 1246 yılında Kağan seçildi. 1249'da Güyük ölünce iki yıllık bir aradan sonra Moğol tahtına Toluy'un oğlu Mengü oturdu.

Kişiliği

Ögeday, Şaman inancı taşımasına karşın İslamiyet'e de saygı duymuştur. Her dinden insana yeteneklerine göre vazife verirdi. Çinli vezir İli Çütesay'dan bilim ve teknoloji alanlarında bilgiler edinmiştir. Adaleti içtenlikle arzulamasına karşın uzak ülkelerdeki ordularının zulümlerde bulunmasını önleyememiştir. Bunda gevşek politikasının ve olaylardan habersiz kalışının da etkisi vardır. 13 yıllık hükümdarlığında o dönem bilinen dünyanın yarısına hakim olmuştur.

Börte Çine ve Alan- Kuva efsaneleri

Merhabalar arkadaşlar bugün sizlere Cengiz Han'ın Eşi, Ögeday Han'ın Annesi olan Börte çine ile ilgili bilgileri alıntılar eşliğinde aktaracağım...

Börte Çine ile ilgili diğer bir efsane de Moğolların kökeni konusuna kadar inmek eğilimindedir. Moğol tarihinin ana kaynağı olan Moğolların Gizli Tarihi’nde Börte-Çine ile ilgili olarak şöyle denmektedir: “Cengiz Han’ın ilk atası Tanrının takdiriyle yaratılmış bir Börte-Çine idi, eşi beyaz bir geyik idi. Onlar denizi geçerek geldiler. Onan nehri menbaı ile Burhan-haldun dağı civarına yerleştiklerinde, Bataçihan adlı bir oğulları oldu”14 .
Burada Ahmet Temir’in dipnotta izah ettiğine göre, boz kurt “Börte-Çine” anlamına gelmektedir ve E. Haenisch bu tabiri harfiyyen tercüme edip, bozkurt şeklinde yazdığı hâlde, S. Kozin özel bir ad olarak telâkki ediyor ve Börte-Çine şeklinde yazarak, kelimenin anlamını tercüme etmeden geçiyor. Kaynakta belirtildiğine göre Cengiz Han’ın ceddi bir bozkurdun oğludur. İlk annesi güzel bir geyik imiş. Ahmet Temir, dişi geyiğin karşılığı olan Hoai Maral tabirini Haenisch’e göre tercüme etmiştir. S. Kozin ise bunu da özel bir isim olarak ele alıyor ve tercüme etmeden Goa-maral şeklinde naklediyor. Bu Moğol efsanesidir.

Gizli Tarih’in baş kısmında bulunan bu bilgi, çok kısa olmakla beraber, mitolojik açıdan oldukça çarpıcı unsurlar içermektedir. Burada hayvanlardan biri boz (börte), diğeri de goa (beyazımsı) renklerle imgelenmektedir. Tabiatta birbirine taban tabana zıt karakterli iki hayvan türüyle karşılaşıyoruz; biri avlayan kurt (Çino), diğeri de avlanan dişi geyik (Maral). Efsane iki düşman hayvanı bir araya getirmiş ve iki düşman arasında dövüş yerine cinsel birleşmeyi konu almıştır. Baba rolüne kurdun konulması elbette ki rastlantı değildir. Her nasılsa mitolojide kurt motifi Hunlar, Köktürkler ve hattâ Moğollar arasında yayılmıştır. Böylece bozkırın bu efsanevî kahramanlık timsali hayvanı, bu kavimlerin başarılarıyla bütünleşmiştir. Börte Çine ve Goa-Maral’dan doğma Bataci Han, birçok Moğol boyunun kökenini açıklayan uzun bir soy ağacının başındadır. Bu soy ağacı bizi ilgilendiren kısmıyla Duva Sokor ve Dobun Mergen adlarındaki iki kardeşle sona ermektedir15.

Alnının ortasındaki tek gözü sayesinde üç erimlik mesafeyi görebilen tek gözlü Duva Sokor, vaktiyle Börte Çine’nin kampını kurduğu kutsal Burhan Haldun dağında bulunduğu bir gün, Tunggelik nehri boyunca yaylaya çıkan bir sürü insanın arasında bir genç kız gördü ve “Genç kız henüz bir erkeğe verilmemişse, onu senin için isteriz küçük kardeşim Dobun Mergen” diyerek kızı görmek için küçük kardeşi Dobun Mergen’i gönderdi. Dobun Mergen bu kabilenin yanına vardığında, Alan-Kuva* adındaki bu güzel kızın henüz hiçbir erkeğe verilmemiş olduğunu gördü. Böylece bu ikisi evlenerek Bugunotay ve Belgunotay adlarında iki oğulları oldu16.

Böylece yaşayıp giderlerken Dobun-mergen öldü. Dobun Mergen’in ölümünden sonra, Alan-Kuva kocasız olduğu hâlde üç oğul daha dünyaya getirdi. Bunların isimleri Buhu-hadagi, Buhatu-salci ve Bodonçar-munghah idi. Bunlardan büyük olan Dobun Mergen’in oğulları anneleri Alan-Kuva hakkında dedikodu yaparak. “Bizim annemiz, kocası olmadığı hâlde üç erkek çocuk doğurdu. Evde tek erkek şu Maalih Baiyautlarından olan kimsedir. Bu üç çocuk ondan olsa gerektir” dediler. Bu dedikoduları duyan Alan-Kuva, çocuklarına bir gün bir ziyafet çektikten sonra anlatma ya başladı: “İki oğlum annelerinden şüphe duyarak hakkımda dedikodu yaptılar. Şüphenizde haklısınız. Fakat, her gece sarışın bir adam çadırın bacasından sızan ışık vasıtasıyla girerek karnımı okşuyor ve onun nuru vücuduma geçiyordu. Çıkarken de sarı bir kurt misali güneş ve ay ışığı altında gidiyordu. Siz düşünmeden konuşuyorsunuz. Düşünenler için onların Gök’ün oğulları olduğuna dair işaretler vardır. Onlar bütün insanlar üzerine hükümdar oldukları zaman, ulus da bunu anlayacaktır”17.

Alan-Kuva’nın ortaya çıkışı hakkında da Han-nâme müellifi İmâmî tarafından iki rivayet kaydedilmiştir. İmâmî, bu bölümleri Tarih-i Güzide’den aldığını söylüyorsa da, bunlara Tacik ve Kıpçak rivayetlerini de eklemiş olduğu anlaşılmaktadır. Bu söylentilerin biri şöyledir: “Buyan Han, hamile kalan karılarından birinin erkek doğuracağına dair bahse girmiş. Karısına kız doğuracak olduğu takdirde kendisini de kızını da öldüreceğini söyleyip, Uygur seferine gitmiş. Kadın kız doğurunca, kocasının korkusundan çocuğu bir erkek gibi giydirip, erkek gibi büyütmüş. Adını da Alan-Kuva koymuş. Buyan Han Uygurlarla savaşla meşgul olurken, kız da 15 yaşında bir yiğit oluyor, avlanıyor, arslanlarla, kaplanlarla döğüşüyor”18.

İkinci söylenti, doğrudan doğruya Alan-Kuva’nın kocasının ölümüyle başlamakta ve ışıktan gebe kaldıktan sonra, kızın annesi tarafından bir sandığa konulup nehre bırakıldığı anlatılmaktadır. Sonra nehirde bulunduktan üç yıl sonra Dobun Mergen ile evlendirildiği ifade edildiği için biraz karışıktır. Bu rivayete bakılırsa Reşidüddîn ve diğer kaynakların anlattığı Dobun Mergen ile evlendiği sırada kızın dul olması gerekiyor. Diğer bir husus da burada Alan-Kuva’nın Dobun Mergen ile evlenmeden önce ışıktan gebe kaldığıdır. Halbuki diğer kaynaklarda Alan-Kuva, Dobun Mergen’in ölümünden sonra ışıktan gebe kalmıştır. Yine bu ikinci söylentide ışığın çadıra girdikten sonra Arslan veya Kurt şeklinde çıkıp gitmiş olduğu kaydedilmektedir. Gizli Tarih’te ise arslan veya kurttan söz edilmemekte, ışığın şekline büründüğü bu hayvan sarı köpeğe benzetilmektedir. Nitekim Proto-Türklerde Kurt motifinin, Proto-Moğollarda ise köpek motifinin, daha yaygın olduğu bilinmektedir.

Börte Çine efsanesinden sonra Alan-Kuva efsanesi de Cengiz Han’ın soy kütüğünün menşelerinden sayılmıştır. Bu efsane daha sonra daha geniş kitlelere ulaşmış ve birçok kaynak tarafından zikredilmiştir. Işıktan türeme motifi, ruhanî olan ışığın evrene müdahalesini yansıtmaktadır. Cengiz Han’ın babası olan Yesügey Bahadır’ın Nirun kabilesinden olduğu düşünülürse, bu adın Alan Kuva’nın tüm soyuna verilen ad olduğu anlaşılır. Reşidüddîn, Mirhond, Ermeni Kaynakları, Mong Kuço-hi-p’u ile Çin kaynakları hatta Ebû’l Gâzî Bahadır Han tarafından da bu ad teyit edilmektedir.

Mirhond, Alan Kuva’nın Oğuz Han’ın oğullarından Yıldız Han’ın neslinden geldiğini ve Kıyat kavminden olduğunu belirttikten sonra, onu çok güzel bir kız olarak tasvir ediyor. Altan Tobçi gibi, evlendikten sonra iki çocuğu olduğunu ve kocasının ölümünden sonra bir ışıktan hamile kaldığını anlatıyor. Böylece geceleyin çadırına giren bu ışıktan üç çocuğu olmuş. İşte bu üç çocuktan gelen nesle Nirun adı veriliyor. Ayrıca Moğol hanları da bu üç çocuktan Bodoncar’ın neslinden geliyormuş19.

Reşidüddîn de Cengiz Han’ın Alan-Kuva neslinden geldiğini ifade etmektedir. Müellife göre; Alan Kuva Cengiz Han’dan yaklaşık 300 sene önce -yani Cengiz Han 1155’lerde doğduğuna göre IX. Asırda- yaşamıştır. Ayrıca Reşidüddîn, Alan-Kuva’nın Kurulas boyundan olduğunu belirtiyor. Kurulas, Moğolların Durlukin şubesinden idi. Kocasız bir şekilde, bir ışıktan hamile kalıp üç çocuk doğurduğu için, bu çocukların neslinden gelenlere nurdan doğan anlamında Nirun adı verilmiştir20.

XVII. yüzyıl Türk tarihçisi Ebû’l-Gâzî de yukarıda aktardığımız kaynaklar gibi ışıktan hamile kalma olayını anlattıktan sonra, şunları ekliyor: “Bu olay Alan-Kuva’nın yakınlarını olayın doğruluğunu araştırmaya yöneltti. Çadırın yakınlarına nöbetçiler yerleştirdiler ve bir gün nöbetçi bir ışık huzmesinin çadırın üst aralığından içeri girdiğini gördü. Hemen arkadaşlarını uyandırdı. Aralarından sadece birkaçı bu ışığın içeri girdiğini görmeyi başardı. Ancak, bir süre sonra hepsi birden çadırdan çıkan bu ışığı gördüler, fakat bir insan sureti göremediler”21.

Bu konudaki diğer bir eser de Çingiz-nâme’dir. Çingiz-nâme yukarıda Alan-Kuva rivayetlerini aktardığımız kaynakların verdiği bilgileri aynen tekrarladıktan sonra, sadece farklı olarak çadıra düşen ışığın bir müddet sonra oradan Bozkurt şeklinde çıkarak ve “Çingiz” diye bağırarak ormana doğru uzaklaştığını kaydetmektedir ki, doğan çocuğa Çingiz ismi verilmiş ve o daha genç yaşında ülkeyi âdil bir şekilde idare etmiştir22. Buradaki haberler daha önceki destanlardan alınmış ve Cengiz Han’a nisbet edilmiş bilgilerden ibarettir.

Çingiz-nâmelerin çeşitli değişik şekilleri vardır. Başkurt rivayeti olanı Kazan Üniversitesi öğretim üyelerinden Halfin tarafından 1819’da neşrolunmuştur. Başkurtlarda bulunan ve Çingiznâmeci denilen ihtiyarlar, kuşaktan kuşağa bu rivayetleri aktarmakla tanınmışlardır23.

Börte Çine adının doğrudan yer aldığı en önemli kaynaklardan birisi de Câmiü’t-tevârîh’dir ki, müellifleri bu efsaneye inanmışlar ve Börte Çine adını insan adı mertebesine çıkarmışlardır. Bu eserde Börte Çine adı bir yerde geçmekte ve bununla ilgili haberler daha çok Moğollarla Türklerin aynı soydan geldiklerini kanıtlama gayretleri taşımaktadır. Reşîdüddîn bu konuda şunları yazmaktadır: “Güvenilir Türk müverrihleri yazarlar ki, Moğol kavimlerinin tamamı Ergenekon’a giden iki kişinin neslinden türemiştir. Bu cümleden olarak oradan dışarıya çıkarken, Börte Çine namındaki Dubun Bayan ile karısı Alan Kuva’dan birkaç nesil çıkmıştır. En büyük karısı Kuva Maral’dan da oğulları olmuştur ki, en kıymetli çocukları idiler ve bunlardan biri Bataçikan adıyla padişahlık mertebesine erişmiştir”24.

Adı geçen tarih eserinin yazıldığı XIII. asırdan XVII. asra kadar başka hiçbir Moğol tarihi kaynağı elimizde değildir. Moğol dinî (Budist) edebiyatının tomurcuklanma devri olan XVII. asırda birkaç tarihî eser telif edildi. O zamanlar Moğolistan’da yayılan Tibet Budistlerinin ayinleri ve sayısız Budist resimli suretleri buna çok büyük tesirler yapmıştır.

Bu tarihler iki kısımdır:

1. kısım: kaynak eserler

2. kısım: şifahî rivayetler

Altan Tobçi (Gizli Tarih) Moğol tarihinin büyük bir kısmını içerisine alan ilk Moğolca kaynaktır. 1240 veya 1241’de yazılmış olan bu eser eldeki kaynakların en önemlisidir. Bu eserde Cengiz Han’ın atası, Tibet bölgesi padişahı Küçügün Sandalitu Kaan’dan başlamakta, ayrıca onun oğlu Dalay Subin Altan Sandalitu Kaan’ın üç oğlu olduğu belirtilmektedir. Bunlardan en büyüğü Boroçu, ortanca Sibaguçi ve en küçüğü Otkan-Otçigin veya Börte Çinu-a idi.

Börte Çinu-a kardeşleriyle anlaşamadığından denizi geçti ve yabancı bir yere gidip, Ku-amral adında bir kızla evlendi. Bu yabancı yer Moğolistan idi. Eğer bunlar Budistlerin sözleri ise, Cengiz Han’ın ceddi hakkındaki rivayetler, Tibet’ten Moğolistan’a gelmiş olmalıdır.

Altan Tobçi’de yazılı olmayan, ikinci kısım rivayetleri ihtiva eden ve tarihî kaynaklarda az bulunan rivayet, 1956’de Bavden tarafından Almanya’nın Wiesbaden eyaletinde İngilizce tercüme ve metin ile birlikte yayınlandı25. Cengiz Han’ın atalarının destanı Mahasamadi tarafından da Hind padişahlarının başlangıcı yazısıyla yayınlandı. Burada Buda başa alındı. O zamanlar onun hanedanından bir şahıs nehre atılmış. Bu şahıs, Tibet’de sudan çıkarılmış ve Tibet hükümdarı yapılmış. Ona, “Küçügün Sandali-tu Kaan” adı verilmiş ki, nesebinin başlangıcı buna dayanır. Altan Tobçi’de nesebnâmesi Blu-Bzan’dır. Cengiz Han hakkındaki bu rivayeti Budist rahipler ve azizler ayinlerde sıkça zikretmişlerdir26.

Cengiz Han’ın ataları hakkındaki rivayeti içinde bulunduran Erdeni-yin Tobçi kitabının Almanca tercümesi 1829’da J. Schmidt tarafından yapıldı ve Petersburg’da yayınlandı. Schmidt tarafından neşrolunan “Sanang Seçen”de Börte Çine, Câmiü’t-tevârîh ve Gizli Tarih’te olduğu gibi, isim olarak zikrolunur27. Bunun özeti, 1959’da E. Haenisch tarafından Wiesbaden’de fotoğraf suretiyle yayınlandı28. Ancak, Bawden’in yayınladığı Altan Tobçi bundan daha ayrıntılıdır.

DİPNOTLARI

14- Manghol-un Niuça Tobça’an, Moğolların Gizli Tarihi, I, Terc. Ahmet Temir, Ankara 1995, s. 3.

15- Moğolların Gizli Tarihi, I, Prg. 3; Reşidüddîn Fazlullah, Câmiü’t-tevârîh, I, neşr. Muhammed Rûşen-Mustafa Musevî, Tahran 1373 hş., s. 44’de Dobun Bayan şeklindedir.

*Hamdullah Müstevfî-i Kazvînî (Tarih-i Güzîde, ed. E.G. Browne, London 1913, s. 140) de Cengiz Han’ın nesebinin, Kongırat kabilesinin bir kolu olan Kerules boyundan Alan-Kuva’dan geldiğini ifade ediyor.

16- Moğolların Gizli Tarihi, I, Prg. 4-10.

17- Moğolların Gizli Tarihi, I, Prg. 17-21.

18- B. Ögel, s. 413 vd.

19- Mîrhond, Ravzatu’s-Safâ, II, neşr. Abbâs Zeryâb, Tahran 1358, s. 821 vd..

20- Reşidüddîn, I, s. 78, 183.

21- Ebû’l-Gâzî Bahadır Han, Şecere-i Türk, Almatı 1992, s. 46 vd.

22- M.A. Osmanov, Tatarskie İstoriçeskie İstoçniki VII-VIII vv., (Kazan Üniversitesi Yayını) Kazan 1972, s. 107 vd.

23- Bu konuda bkz. A. İnan, “Türk Rivayetlerinde Bozkurt”, Türkiyat Mecmuası, c. II, 1926-1928.

24- Reşidüddîn, I, 218, III, s. 2114.

25- C.R. Bawden, The Mongol Chronicle Altan Tobdi, Wiesbaden 1956.

26- Reşidüddîn, IV, açıklamalar, s. 2114 vd.

27- Sanang Secen, Geschichte der Ostmongolen und Ihres Fürstenhauses, (1662), Moğolca metin Almanca tercümesi ile birlikte Schmidt tarafından neşredilmiştir (1829).

28- E. Haenisch, Die Gheime Geschichte der Mongolen, I, Leipzig 1935-1937.

Tarihi kaynaklara göre Ögeday Han'ın 8 çocuğu vardır. Bunların isimleri ise; Güyük Han, Huden, Hoçu, Horaçar, Haşi, Kadan, Melig, Sürkhakhan

GÜYÜK HAN KİMDİR?

19 Mart 1206 tarihinde dünyaya gelmiştir. Babası Ögeday'dır. Dedesi ise Cengiz Han'dır. Eşi Oghul Qaimish'dir. 2 kardeşi vardır ve isimleri Kadan, Godan Khan olarak bilinir. 24 Ağustos 1246 – 20 Nisan 1248 tarihleri arasında hüküm sürmüştür. Annesi idari, dini ve hukuki konularda yetki sahibi olan kişilerin yetki ve vazifelerini vekil olarak yürütmekteydi.

Moğol İmparatorluğu'nun başına 1246 yılında geçmiş ve 20 Nisan 1248 tarihinde, 42 yaşında iken öldü. Güyük Han'ın ölümü Moğol İmparatorluğu'nun parçalanmasını büyük ölçüde önledi. Çünkü onun han olarak seçilmesi, Cengiz Han'ın en büyük oğlu olan Cuci'nin oğlu Batu Han'ın tepkisini çekmişti.


Baycu Noyan


Besud/Beshud kabilesinden Baycu Noyan, Cengiz Han'ın önemli komutanlarından Jebe'nin akrabasıydı. 1228 senesinde İsfahan seferine katıldı. Daha sonra Cormagon Noyan'ın komutasında Kafkasya bölgesine düzenlenen akınlara katıldı.

1241 senesinde hastalanan Cormagon Noyan'ın yerine Mugandaki Moğol ordusunun başına getirilen Baycu Noyan, Babai ayaklanması sonucu Anadolu Selçuklularının zayıflamasını fırsat bildi ve içerisinde Ermeni ve Gürcülerin de bulunduğu 30.000 kişilik bir orduyla Mugan'dan hareket etti.

Ordusuyla 1242 senesi sonbaharında Erzurum önlerine gelerek şehri kuşattı. Erzurum'u kısa sürede ele geçiren Baycu Noyan kenti yağmaladıktan sonra şehir surlarını da yıktırarak Mugan'a geri döndü. 1243 senesinde Kösedağ Muharebesinde II. Gıyaseddin Keyhüsrev komutasındaki Selçuklu kuvvetlerini büyük yenilgiye uğrattı.

Savaştan hemen sonra kendisine teslim olan Sivas' a girerek şehri yağmalattı. Kendisine direnen Tokat ve Kayseri şehirlerini de ele geçirerek tahrip etti. Azerbaycan'a dönerken Erzincan'ı da alarak tahrip ettirdi. Bu başarıları sonucunda Anadolu Selçuklulularını Moğallar'a bağlı bir devlet haline getirdi.

1245 senesinde Ahlat ve Amid'i ele geçirdi. 1246 yılında yeni Moğol hükümdarı Güyük Han tarafından vazifesinden alındı ve yerine Eljigidei getirildi. Han' ın hayatını kaybetmesinden sonra, 1251 senesinde yeni Moğol Hanı olan Möngke' nin kendi hanlığına karşı gelen Eljigidei' yi öldürtmesiyle Baycu Noyan yeniden İran topraklarındaki Moğol ordularının komutanlığına geldi.

Hülagü'nün İran ve batı bölgelerini "İlhan" ünvanıyla idare için ordusuyla bölgeye gelince, askerleriyle Azerbaycan'daki Mugan ordugahından ayrılarak yaylak ve kışlak bulmak için Anadolu topraklarına girdi. Ordusuyla Aksaray'a kadar gelen Baycu, isteklerinin yerine getirilmemesi üzerine yapılan savaşta Anadolu Selçuklu ordusunu bir defa daha yenilgiye uğrattı. 1256 senesinde ordusuyla Konya'yı kuşatacağı an, Konya halkının topladığı altınları kendisine teslim etmesi üzerine yalnızca şehrin surlarını yıktırarak geri çekildi. 1258 senesinde Hülagü Han'ın Bağdat seferine katılmak üzere çıktığı seferde Elbistan'ı ele geçirdi. Aynı sene Düceyil Muharebesinde Abbasi ordusunu tamamen imha etti. Bağdat Kuşatmasına katılarak şehrin alınmasına yardımcı oldu.

Baycu Noyan'ın ne zaman ve nasıl öldüğüyle ilgili bilgiler oldukça azdır. Bazı kaynaklara göre, Bağdat seferi esnasında kendisine katılmakta tereddüt etmesi ve Halife Mustasım Billah ile gizlice yazışmasından dolayı Hülagü Han tarafından öldürtülmüştür. Baycu Noyan'dan son olarak Hülagü Han'ın Suriye'nin işgali için Eylül 1259 senesinde yapılan hazırlıklarda bahsedilmektedir.


                Kubilay kağan

Büyük Moğol imparatorudur. Cengiz’in 4. (küçük) oğlu Tulı Han’ın oğludur. 5. Büyük Moğol imparatoru (Büyük Kağan) Cengiz’in yerine geçenlerin 4. sü, İmparatorluğun Çin kolunun kurucusudur.

Kubilay, iyi bir eğitim, öğrenim gördü. Türkçe’yi, Moğolca’yı, Çince’yi, Tibetçe’yi edebiyatları ile okudu. Edebiyata, fenne, bilime, güzel sanatlara gerçek bir ilgi gösterdi. Buda dinini benimseyip atalarının Şaman dininden ayrıldıysa da, Müslümanlar’a, hattâ Hıristiyanlar’a karşı tam bir hoş görürlük gösterdi. Bazı Müslümanlar’ın genel valiliklere, hatta vezirliğe kadar yükseltti.

1259’da ağabeysi Mengü Kağan ölüp de dünya imparatorluğu tahtına oturduğu zaman 45 yaşındaydı. Tahtını, küçük kardeşi Arık-Boğa ve Cengiz’in oğlu Ogedey’in torunu Kaydu Han ile çekişmek zorunda kaldı. Her ikisini de bertaraf etti. Bundan sonra dedesinin başkenti Moğolistan’daki Karakurum’u bıraktı, milyonluk Hanbalık (Pekin) şehrine yerleşti. Moğol imparatorluğunun Altın Ordu, Çağatay, İlhanlı kolları onu, hayatının sonuna kadar «Büyük Kağan» olarak tanıdılar.

Kubilay 1276’da bütün Çin’in fethini tamamladı. Tarihte Çin imparatorluğunun sınırları hiçbir devirde Kubilay devrindeki genişliğini bulamamıştır. Biri 1274, bîri 1281′ de olmak üzere, yüzlerce gemi, on binlerce askerle iki Japonya seferi yaptı. Her ki sefer de, büyük fırtınalar yüzünden, sonuçsuz kaldı. Böylece Japonya, Cengizliler’in egemenliğinden kurtulabilen nadir Asya, Avrupa ülkelerinden biri imtiyazını alıyordu, Yalnız, Kubilay’ın üstünlüğünü tanımak zorunda kaldı. Zaten doğrudan doğruya Mançurya’ yı, Kore’yi Kuzeydoğu Asya’yı (Doğu Sibirya’yı), Moğolistan’ı, Çin’i, Tibet’i elinde tutan Kubilay, bundan sonra, Güneydoğu Asya’yı (Çin Hindi’ni), Birmanya’yı, Siyam’ı, Malezya’yı, Endonezya’yı da ele geçirdi. Bu imparatorluk, 24 milyon \displaystyle k{{m}^{2}}‘ye, 300 milyona yaklaşan bir nüfusa erişti (o çağda Fransa’da 10, İngiltere’de 2 milyon kişi yaşıyordu). Kendisine bağlı öteki 3 Moğol imparatorluğu ile birlikte, o zaman 64 milyon \displaystyle k{{m}^{2}} olan bütün ülkelerin 44 milyon \displaystyle k{{m}^{2}}‘sine hâkim duruma geldi. Marco Polo, onun bu durumunu gayet güzel belirtir. Öteki 3 Moğol imparatorluğu derhal Türk’leştiği halde, Çin’deki bu kol, Çinli’leşti, Müslüman da olmadı.

Kubilay İmparatorluğunun Haşmeti

Kubilay, Pekin Sarayı’nı, mutlak şekilde yeryüzünün en kalabalık, en muhteşem, en zengin sarayı haline getirdi. İmparatorluğunda çeşitli derecelerde yüzlerce okul açtı; çok güzel yollar yaptırdı; dünyanın ilk posta teşkilâtını kurdu; kâğıt parayı ilk defa ortaya çıkardı. Zenginlik, haşmet timsali olarak Harunurreşit gibi, daha sonraki yüzyıllarda dünyanın hâfızasından silinmedi.

XIII. yüzyılın ünlü gezgini Venedikli Marco Polo, Çin yolculuğundan dönüşte, Kubilay Han (Kağan) ın sarayını, saltanatını, ihtişamını uzun uzun anlatmıştır. Onun hâtıraları Doğuyu Batıya tanıtmakla büyük rol oynamıştır. Rönesans’ta Doğu hakkında başvurulan tek kaynak Marko Polo’nun hâtıraları olmuştur. Bu arada, Batı dünyası Kubilay’ı yakından tanımış, daha sonraki yüzyıllarda Kubilay üzerine birçok eserler yazılmıştır ingiliz şairi Samuel Coleridge’in «Kubla Khan» adındaki eseri ünlüdür.
Mengü Han


Merhabalar arkadaşlar bugün sizlere Mengü Han İle ilgili bilgileri alıntılar eşliğinde aktaracağım...Cengiz Han'ın torunu olan Mengü Han, 10 Ocak 1209 tarihinde Karakurum'da doğdu. Möngke olarak da bilinmektedir. Karakurum'da hüküm süren son büyük hükümdardır. Yönetimi sırasında kent büyük bir gelişme gösterdi ve imparatorluk hızla yayılmayı sürdürdü.

Mengü Han'ın kardeşi Hülagü Han komutasında İran'a saldıran Moğol orduları, 1256'nın sonlarına doğru buradaki son direnişi de kırdı. Daha sonra Irak içlerine doğru ilerleyerek 1258'de Bağdat'ı, 1259'da Şam ve Halep'i ele geçirdiler.

Doğudaki orduların başındaysa Mengü Han'ın öteki kardeşi Kubilay Han vardı.Bu ordu Çinlileri güneyden çevirip Nanzhao'daki Tay Krallığı'nı ele geçirdi. Ardından bugünkü Vietnam'ın büyük bölümüne egemen oldu. Bu dönemde ana Moğol kuvvetleri Çin topraklarında ilerlemeye başlamıştı. Mengü Han 1257 yılında Çin içlerindeki ordusunun başına kendisi geçti. Fakat bu dönemde baş gösteren salgın hastalık orduyu büyük zarar uğrattı.

Mengü de 11 Ağustos 1259 tarihinde savaş alanında öldü ve yerine, Çin'in fethini tamamlayan kardeşi Kubilay Han geçti. Katı ama cömert bir hükümdar olan Mengü, geleneksel Moğol yaşam tarzının ve değerlerinin korunması için çaba gösterdi. Annesi Nasturi olduğu için bu inanca bağlı kalmakla birlikte Budacılığa ve Taoculuğa da ilgi duymuştur.
CENİN

Merhabalar arkadaşlar bugün sizlere Anne karnındaki çocuk manasına gelen cenini anlatacağım...

“Örtmek; örtünmek, gizlenmek” anlamındaki cenn kökünden türeyen cenîn (çoğulu ecinne), sözlükte “gizli olan şey, anne karnındaki çocuk” gibi mânalara gelmektedir. Henüz doğmamış çocuğa, doğum vaktine kadar anne karnında saklandığı için cenin denmiş, kelime âyet (bk. en-Necm 53/32) ve hadislerde (meselâ bk. Buhârî, Ferâǿiz”, 11; Müslim, “Kasâme”, 35, 36, 38; Ebû Dâvûd, “Mukaddime”, 54) bu anlamda kullanılmıştır. Kur’ân-ı Kerîm’de insanın yaratılışı anlatılırken onun anne karnında çeşitli safhalardan geçtiği ve belli bir süre sonunda rahimde gelişmesini tamamlayıp dünyaya geldiği belirtilmektedir (bk. el-Hac 22/5; el-Mü’minûn 23/12-14).

İslâm hukukuna göre cenin doğuncaya kadar bazı bakımlardan anneye bağlı ve bağımlı ise de cenin olarak teşekkülü anından itibaren ayrı bir varlık kabul edildiğinden kendisine eksik bir kişilik ve eksik bir vücûb (hak) ehliyeti tanınmış, doğum zamanına kadar zayi olması muhtemel birtakım hakların onun için saklı tutulması kabul edilmiştir. Bu haklar nesep, miras, vakıf ve vasiyet olmak üzere dört çeşittir. Buna göre anne karnındaki çocuğun anne ve babasıyla nesep, bunlar vasıtasıyla da diğer yakınlarıyla akrabalık ilişkisi doğar ve bu sebeple miras bırakan bir yakınının ölmesi halinde ona mirasçı olur. Mirasçılar arasında ceninin bulunması durumunda hisselerin tesbiti için kendisinin erkek veya kız olması ihtimaline göre iki ayrı hesap yapılır; cenin için en avantajlı durum esas alınarak miras paylaştırılır ve onun payı doğuma kadar bekletilir. Sağ doğarsa kendi payına hak kazanır. Fazla pay ayrılmışsa artan kısım, ölü doğmuşsa ayrılan payın tamamı diğer mirasçılara intikal ettirilir. İkiz veya üçüz doğum nâdiren vuku bulduğu için önceden buna göre hesap yapılmaz. Ancak böyle bir durumda terike buna göre yeniden taksim edilerek mirasçılara fazladan ödenen kısım geri alınır. Ceninden başka mirasçı yoksa veya mirasçılar ceninin doğumu ile pay alamayacak duruma düşüyorsa paylaştırma ceninin doğumuna kadar bekletilir. Vasiyete gelince, aksi görüşte olanlar bulunmakla birlikte, tek taraflı irade beyanı ile tamamlanan bir hukukî işlem olduğundan vasiyet cenin için de geçerlidir; yani cenin veli veya vasî gibi bir temsilcinin kabul beyanına gerek olmaksızın kendisi lehine yapılan vasiyet konusu mala hak kazanır. Aynı durum tek taraflı irade beyanı ile tamamlanan vakıf için de söz konusudur. Cenin için vasiyet ve vakfın geçerli olması, vasiyette bulunanın ölmesi veya vakıf işleminin önceden tamamlanması gibi bir sebeple -doğuma kadar bunların geçerli olmaması durumunda- ceninin hakkının zayi olması ihtimalinden dolayıdır. Ayrıca vakıf lehtarı olarak sonradan doğacak kimselerin de belirlenebildiği göz önüne alınırsa ceninin öncelikle lehtar olması gerektiği anlaşılır. Bunların dışındaki bir hakkın doğrudan cenin için doğması imkânsız olduğu gibi veli veya vasî de onun adına hak doğurucu bir hukukî işlem yapamaz. Zira başka bir hukukî işleme zaruret bulunmadığı gibi satım akdinde olduğu üzere bu tür işlemlerin cenin için borç doğurması da mümkündür. Halbuki cenin borçlanmaya ehil değildir.

Vasiyet veya miras yoluyla cenine bir malın intikal etmesi doğuma kadar işlerlik kazanmadığı (nâfiz olmadığı) ve cenin zimmet ve tam vücûb ehliyetine sahip bulunmadığı için herhangi bir borca da muhatap değildir. Bu sebeple annesi, babası veya diğer yakınlarının nafakaya muhtaç olmaları halinde onlara karşı bir nafaka sorumluluğu yoktur. Ahmed b. Hanbel’e göre ise cenine bir malın intikali doğumdan önce de işlerlik kazanır. Bundan dolayı cenin nafaka borçlusu olduğu kimselere karşı bu maldan nafaka ödemekle yükümlüdür.

Ceninin sözü edilen haklardan faydalanabilmesi için lehine vasiyet ve vakıf yapıldığında veya miras bırakan öldüğünde anne karnında mevcut olması ve sağ olarak doğması gerekmektedir. Bu sebeple hukukçular, lehine hakların doğduğu sırada ceninin anne karnında mevcut olup olmadığının belirlenmesinin zaruri olduğunu söylemişler ve nesebinin tesbitiyle ilgili olarak hamileliğin asgari ve âzami süreleriyle ilgilenmişlerdir. Bugünkü tıbbî imkânlar ilk günlerden itibaren hamileliğin tesbitini mümkün kılmaktadır. Aynı kolaylık İslâm hukukunun ilk tedvîn dönemlerinde mevcut olmadığından İslâm hukukçuları bazı âyetlerin delâletinden, yaşadıkları çağlardaki tıbbî bilgilerden ve şahsî tecrübelerinden hareketle hamileliğin asgari ve âzami sürelerini belirlemeye çalışmışlardır. Nitekim çocuğun anne karnında kaldığı süre ile sütten kesilinceye kadar geçen sürenin otuz ay olduğunu bildiren âyetle (el-Ahkaf 46/15) çocuğu emzirme süresini iki yıl olarak belirleyen âyetleri (el-Bakara 2/233; Lokmân 31/14) birlikte değerlendirerek onun anne karnında geçirdiği asgari sürenin altı ay olduğu sonucuna varmışlardır. Modern tıp da bu sonucu desteklemektedir. Çocuğun anne karnında kalabileceği âzami süreye gelince, bu hususa ışık tutacak herhangi bir âyet veya hadis bulunmadığından İslâm hukukçuları kendi zamanlarındaki bazı örneklere ve sınırlı tıp bilgilerine dayanarak bu konuda farklı süreler kabul etmişlerdir. Ancak hamileliğin doğru olarak tesbitinin mümkün olduğu günümüzde tahminî ve birbirinden çok farklı hamilelik süreleri belirlemek söz konusu değildir.

Cenin için kabul edilen hakların sabit olabilmesi, onun sağ doğmuş olması şartına bağlıdır. Bu da çocuğun ağlama, hareket etme gibi canlılık belirtileri göstermesiyle anlaşılır. İslâm hukukçularının çoğu, doğum sırasında canlılık alâmetleri gösterdiği halde doğum olayı gerçekleştiği anda bu alâmetler kendisinde görülmeyen çocuğu ölü doğmuş kabul ederler. Hanefî hukukçuları ise normal doğumlarda göğsün, ters doğumlarda göbeğin anneden ayrılmasına kadar çocuğun canlı olması halinde onu sağ doğmuş sayarlar. Bu durumda veya ceninin doğumdan kısa bir müddet sonra ölmesi halinde miras ve vasiyet yoluyla intikal eden mallar çocuğun mirasçılarına kalır. Ceninin ölü doğması durumunda ise kendisi için bekletilen mallar miras bırakanın veya vasiyet yapanın mirasçılarına geçer. Vakıftan faydalanma hakkı da vakfın diğer lehtarlarına intikal eder. Ceninin sağ doğması gerçek anlamda olabileceği gibi anneye darbe vurulması gibi bir haksız fiil sonucu ölü doğması durumunda olduğu üzere takdiren de olabilir; bu şekilde ölü doğan çocuk hükmen sağ doğmuş kabul edilir. Miras ve vasiyet yoluyla intikal eden malların yanı sıra haksız fiili yapan kimsenin ödemek zorunda olduğu tazminat da (gurre*) çocuğun mirasçılarına intikal eder (çocuğun düşürülmesiyle ilgili dinî hükümler için bk. ÇOCUK DÜŞÜRME).

Ceninin lehine doğan hakların korunması için ona bir vasî tayini İslâm hukukçuları tarafından genellikle kabul edilmektedir. Hanefîler ise vasî değil mallarının muhafazası için yediemin tayin edilmesinin gerektiği görüşündedirler.

BİBLİYOGRAFYA:

Buhârî, “Ferâǿiz”, 11; Müslim, “Kader”, 1-4, “Kasâme”, 35, 36, 38; Ebû Dâvûd, “Mukaddime”, 54; Beyhakī, es-Sünenü’l-kübrâ, VII, 443; İbn Hazm, el-Muhallâ, Beyrut 1408/1988, X, 131-132; Serahsî, el-Mebsût, VI, 44-45; Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, Ahkâmü’l-Kurǿân (nşr. Ali Muhammed el-Bicâvî), Kahire 1387-88/1967-68, I, 202; III, 1096-1097; Abdülazîz el-Buhârî, Keşfü’l-esrâr, IV, 239; İbn Receb, el-KavâǾid, Kahire 1391/1971, s. 192; İbnü’l-Hümâm, Fethu’l-kadîr (Bulak), III, 310-311; Molla Hüsrev, Mirǿât, İstanbul 1967, II, 244; Emîr Bâdişâh, Teysîr, II, 250; Elmalılı, Hak Dini, VI, 4343-4345; Bilmen, Kamus2, II, 398; Ali Himmet Berki, Hukuk Mantığı ve Tefsir, Ankara 1948, s. 122; Zerka, el-Fıkhü’l-İslâmî, II, 239, 742; III, 240, 242; M. Ebû Zehre, Usûlü’l-fıkh, Kahire 1377/1958, s. 331; a.mlf., el-Ahvâlü’ş-şahsiyye, Kahire 1957, s. 386-387; Muhammed Yûsuf Mûsâ, el-Fıkhü’l-İslâmî: Medhal li-dirâseti nizâmi’l-muǾâmelât fîh, Kahire 1958, s. 222; Mahmud Esad Seydişehrî, Ferâidü’l-ferâiz, İzmir 1311, s. 30-35; Mustafa es-Sibâî, Şerhu Kanûni’l-ahvâli’ş-şahsiyye, Dımaşk 1963, II, 8; Muhammed el-Hudarî Bek, Usûlü’l-fıkh, Kahire 1965, s. 99-100; Muhammed Abdürrahîm el-Kişkî, et-Terike ve mâ yeteǾalleku bihâ mine’l-hukuk, Bağdad 1967, s. 157-158; Muhammed Sellâm Medkûr, el-Cenîn ve’l-ahkâmü’l-müteǾallika bih fi’l-fıkhi’l-İslâmî, Kahire 1389/1969, s. 31-32, 131, 143, 147-150, 276, 287, 293-299; Karaman, İslâm Hukuku, I, 182-183; Mustafa Uzunpostalcı, Hukuk ve İslâm Hukuku, Konya 1990, I, 207-210; Bedrân Ebülayneyn Bedrân, Hukuku’l-evlâd fi’ş-şerîǾati’l-İslâmiyye ve’l-kānûn, İskenderiye 1981, s. 6-10; Muhammed Ali el-Bâr, Kur’ân-ı Kerîm ve Modern Tıbba Göre İnsanın Yaratılışı (trc. Abdülvehhab Öztürk), Ankara 1991, s. 180-181.

Hülagû Han

Merhabalar arkadaşlar Bugün sizlere Hülagü han hakkında bilgileri alıntılar eşliğinde sunacağım...Cengiz Han'ın torunu olan Hülagü Han 1217 yılında Karakurum'da doğdu. Annesi Sorgotani Beki ve karısı Dokuz Hatun Nasturi Hıristiyandı. Moğol İmparatorluğu'nun dinlere karşı alışılmış hoşgürüsüne karşın Hülagü'nün Müslümanlara olan düşmanlığında bunların etkisi olduğu düşünülmektedir. Bir başka görüş ise Emeviler ve bazı Abbasi halifelerinin Türk-Moğol halklarına karşı kötü muamele etmesinin Hülagü Han üzerinde intikam hissi uyandırmasının Müslümanlara düşman olmasına etkisi olduğudur.

Hülagün Han, 1255 yılında ağabeyi Mengü Han tarafından Orta Doğu'da henüz ele geçirilmemiş toprakların fethini tamamlamak üzere görevlendirildi. Görevleri, Lurları hakimiyet altına almak, Haşhaşi tarikatını ortadan kaldırmak, Abbasi Halifeliği'ni yıkmak, Eyyubi-Suriye topraklarının istilası ve Mısır'daki Memlük Devleti'ni yıkmaktı. Mengü Han, Hülagü'ye teslim olanlara iyi davranmasını, karşı koyanları ise tamamen ortadan kaldırmasını emretti.

Hülagü Han ağabeyi Mengü Han tarafından aldığı emir üzerine büyük bir orduyla sefere çıktı. Luristan Atabeyliği'ni kolayca ele geçirdi. Haşhaşilerden alınması imkansız olan Alamut Kalesini orduda bulunan Hitaylı mühendislerin yardımıyla yoketti. Hülagü kalenin altına tünellerek açarak petrol ile doldurdu. Daha sonra tüneller ateşlenerek patlatılmak suretiyle imha edildi.

Daha sonra Moğol ordusu Bağdat'a yöneldi. Hülaga Han Halife Mustasım'dan teslim olmasını istedi. Bunun üzerine halife eğer kendisine saldırırsa Allah'ın gazabına uğrayacağını söyleyerek teslim olmayı reddetti.

Öte yandan birçok kaynak halifenin saldırıya karşı yeterli önlem almadığını yazmaktadır. Hülagü Han orduyu bölümlere ayırarak Bağdat'ı her yönden kuşatma altına aldı. Abbasi ordusu, batıdan saldıran Moğol kuvvetlerinin bir kısmını geri püskürtmeyi başardı. Fakat daha sonraki çarpışmalarda yenildiler.

Yapılan Düceyil Muharebesi'nde Moğollar, Düceyil Nehri'ndeki setleri yıkarak Abbasi ordusunu tuzağa düşürdüler. Askerlerin neredeyse tamamı kılıçtan geçirildi ya da boğuldu. Daha sonra şehir kuşatılarak alındı. Bunun üzerine Halife Mustasım anlaşma teklif etti ancak kabul edilmedi.

Moğollar 13 Şubat 1258 tarihinde Bağdat'a girdi. Şehir bir hafta boyunca yağmalandı, halk katledildi. Tarihçilere göre şehirde öldürülen insan sayısı 100 bini geçmektedir.

Hülagü Han, dönemin Fransa kralı IX. Louis'ye mektubunda ordusunun yaklaşık 200,000 kişiyi öldürdüğünü söylemektedir. Yapımı nesiller boyu süren cami, saray ve hastaneler yağmalanarak yokedildi. Halife öldürülmeden önce halkının katledilmesi ve şehrinin talan edilmesi izletildi. Daha sonra halife keçeye sarılıp atlar tarafından çiğnetildi. Bir oğlu hariç tüm oğulları da öldürüldü.

Öte yandan Moğollar sadece dirençle karşılaştıkları şehirlerde, halkıyla birlikte büyük bir yağma ve katliam yapıyorlardı. Eğer şehir savaşmadan teslim alınmışsa halkı bağışlanıyordu, Bağdat kuşatmasında da olduğu gibi kısa süren çarpışmalar sonucunda alınmışsa yağma yapılmakla birlikte bu kadar büyük bir vahşet olmuyordu.

Bağdat'ın yağma edilirken sergilenen vahşet Moğol tarihinin en acımasız olayıydı. Bazı Çin şehirlerinin de Bağdatla aynı kaderi paylaştığı söylenir ancak bunlar belgelenmemiştir. Bundan yüzyıllar sonra bile Bağdat terkedilmiş, harabe şehir görünümünden kurtulamadı.

Bağdat'ın alınmasının ardından bölgedeki küçük şehirler Hülagü Han'a bağlılıklarını bildirdi.

Moğol ordusu Suriye'ye Eyyubiler üzerine yürüdü. Akdeniz kıyılarına kadar birlikler gönderildi. Mısır'da bir sonraki hedef olarak görünüyordu. Fakat Mengü Han'ın ölümü Hülagü Han ve ordusunun büyük kısmını bu seferlerden vazgeçmek zorunda bıraktı.

Arkasından gelen taht kavgaları bir kardeşinin hapse girmesi ve diğerinin de Büyük Han seçilmesiyle sonuçlandı. Mengü Han'ın ölümünden sonra Moğol birliği dağılmış ve imparatorluk dört parçaya bölünmüştür.

Hülagü Han'ın kurduğu İlhanlı Devleti bunlardan biridir. Orta Doğu'da kalıp sefere devam eden Moğol ordusu Ayn Calut Muharebesi'nde Türk askerlerinden oluşan Memlüklere yenildi. 1262 yılında Hülagü hakimiyetindeki bölgeye döndü ancak yokluğundaki mağlubiyetlerin intikamını alma fırsatı bulamadı. Hülagü Han ordusunu toplayıp Ayn Calut yenilgisinin intikamını almak üzere sefere çıktığı sırada Berke Han, Nogay Han komutasındaki ordusunu İlhanlılar üzerine göndermişti. Bunun üzerine Hülagü seferden vazgeçip kuzeye döndü.

Kafkasların kuzeyindeki bölgeyi alma girişimleri sonuç vermedi ve Nogay Han tarafından bozguna uğradı. Bu Moğol orduları arasındaki ilk savaştı ve imparatorluk birliğinin bozulmasının açık göstergesiydi.

Hülagü Han 1265 yılında öldü. Daha sonra atı ve cariyeleri kurban edilerek yanına gömüldü. Cenazesi şamanist geleneklerine göre yapılan son hükümdardır. Mezarı Urmiye Gölü'ndeki bir adadadır. En büyük oğlu Abaka Han yerine geçerek babasının politikasını devam ettirdi.

Abaka Han




Merhabalar Arkadaşlar Bugün Sizlere Abaka Han Hakkındaki Bilgileri Alıntılar eşliğinde aktaracağım...Cengiz Hanın torunu Hulâgu Hanın oğlu (Moğolistan 1234-1282). Babası Hulâgu Han ile birlikte Bağdat’ın zaptına katıldı. Hulâgu Hanın ölümü üzerine (1265) ilhanlı tahtına geçti. Aynı yılda Bizans imparatoru Mihail VII Palaiologos’un kızı Maria ile evlendi.

Abaka Han döneminde Memluk Moğol mücadelesi sürdü. Bu mücadele daha önce Hulâgu Han zamanında başlamıştı. Aynı zamanda Deşt-i Kıpçak’da İslâmlık yayılmış, bir kısım hükümdarlar islamı seçmişlerdi. Böylece Moğol ilhanlı devleti iki taraftan müslümanlar ile savaşmak durumunda kaldı. 1266’da Deşl-i Kıpçak orduları Kür nehri civarına kadar geldiler. Abaka Han. Memlûk Deşt-i Kıpçak ittifakına karşı, diplomatik faaliyete geçti; birçok ilhanlı elçisi Batı hıristiyan ülkelerine yollandı.

Zamanın papalarına ve diğer Avrupa hükümdarlarına dostluk teklifinde götürdüler. Bu çabalara rağmen Memlûklara yenildiler. Abaka Han, yalnız Memlûklu ve Deşt-i Kıpçaklılar ile değil, Çağatay hükümdarı Barak Han ile de savaştı ve onu 1270’de Herat yakınlarında yendi. Döneminde önemli olaylar olmamış, vergiler azaltılarak halk memnun edilmişti. İslâmlığın yayılmasını önlemek için, Cengiz Yasasını en şiddetle uygulayan moğol hükümdarı odur. Abaka Han. bütün moğol hanları gibi içkiye düşkünlüğü yüzünden öldü.

Gazan Han


Merhabalar arkadaşlar bugün sizlere Gazan Han hakkındaki bilgileri alıntılar eşliğinde aktaracağım...İslamiyet'i kabul eden ilkMoğol hükümdarı olan Mahmud Gazan 4 Kasım 1271'de İran'da doğmuştur. Ülkesi'nde cami, mescid, medrese, han ve hamam gibi pek çok eserde yaptırmıştır.
Mahmud Gazan 4 Kasım 1271'de İran'da doğdu. Çocukluğu'nun büyük bir kısmı dedesi Abaka Han'ın yanında geçti. Budist geleneklerine göre yetiştirilen Gazan, babası Argun Han'ın İlhanlı Devleti'nin tahtına çıkması üzerine Horasan, Mazenderan ile Rey bölgelerine vali olarak tayin edildi. Bu dönemde komutanlarından Nevruz'un tebliği üzerine İslamiyet'e geçmiştir. Bunu takiben vezirlerinden ve askerlerinden oluşan 400.000 kişi de müslüman olmuştur. Ayrıca ülkesinde huzuru sağlayarak kendisine karşı gelenleri sert bir biçimde cezalandırmıştır.

Yeni reformlar düzenleyerek başka dinlerin tapınaklarını da yıktırmıştır. Halkın sırtından geçinen devlet adamlarını da cezalandırarak adalet işlerini düzene koymuştur. Ülkede cami, mescid, medrese, han ve hamam gibi pek çok eserde yaptırmıştır. Öte yandan Memlükler’in iç karışıklıklarından da faydalanarak 1299′da Suriye’ye bir sefer düzenlemiştir. Hum Savaşı'ndan zaferle ayrılan Mahmud Gazan, 17 Mayıs 1304 tarihinde 30 yaşında Rac şehrinde hayatını kaybetmiştir.



KAYNAK


Yorum Gönder

0 Yorumlar