… Azatlığın zirvesinde sohbete dalmış yıldızlar
Zühre bir türkü tutturmuÅŸ Babil’den kalan
Dilaver Cebeci
Yalancı dünya habersiz
Yalancı dünya sağır
Bir Harut’la Marut bir de ben dinliyorum
Derken kayıp gidiyor yıldızlardan birisi
Bir intikam fişeği gibi saplanıyor karanlığın bağrına
Senin namına yıldızları kıskanıyorum
Kim bilir kaç milyon ışık yılı uzakta
Öfkeyle kollarını çemriyor yalancı fecir
İmanım gibi biliyorum vakit asılmak vaktidir.
EVVELEN
Çölle ilgili her hikâye gibi bu hikâye de kuyuyla baÅŸlıyordu. Su, çölün kıymetlisiydi ve kuyu suyu baÄŸrında taşıyordu. Su arayana Yusuf veriyordu bazen yahut ölümün eÅŸiÄŸindekine hayat…
İhtiyar adam kuyuya yaklaşırken Yusuf bulmayı beklemiyordu elbet ama onu çölün en bilinmez köşesine atan kum fırtınasından sonra kuyuda hiç olmazsa bir damla umut bulabilirdi… Ama bunun yerine bir hikâye buldu. Yeryüzünde yaÅŸamın baÅŸlamasıyla baÅŸlayan, bitmesiyle bitecek olan bir hikâye.
Titreyen elleriyle kuyunun aÄŸzını kapayan büyükçe taşı kaldırmaya çalışırken taşın üzerindeki kadim zamanlara ait yazıyı gördü. Birden ürktü, kalbinin sıkıştığını hissetti. “Bir kuyunun aÄŸzı neden kitabeyle kapatılır ki” diye düşündü. Sonra haline gülüp söylenmeye baÅŸladı:
“Uçsuz bucaksız çölün, günlerce süren kum fırtınalarının ve susuzluÄŸun durduramadığı ihtiyar kalbimi bir kör kuyu durduracaktı az daha.”
Üç gün önce kervanı basan haramilerden kaçıp çölün derinliklerine doğru atıyla doludizgin giderken ilk kez kalbinin teklediğini hissetmişti. İki gün süren kum fırtınasının ardından ölüme bu kadar yaklaşmışken bu kuyu bir umut gibi karşısında duruyordu.
İhtiyar, titreyen dudaklarıyla Allah’ın adını andıktan sonra tüm gücüyle kapağı açmak için yüklendi. Son gücünü son umudu için harcadığının farkındaydı. Ve kuyunun aÄŸzını kapayan taÅŸ yavaÅŸ yavaÅŸ hareket etmeye baÅŸladığında ihtiyarın gözlerinin içi gülüyordu. Daha bir kuvvetle zorladığı kapağı yarıya kadar açtığında ise bir gariplik hissetti. Kuyunun karanlığı içinde bir kıpırdanma vardı. Daha iyi görebilmek için biraz eÄŸildi. Gözleri karanlığa alışmaya baÅŸladığında kuyunun dibine doÄŸru uzanan iki halat gördü. Halatların ucunda ayaklarından baÅŸ aÅŸağı asılmış iki kiÅŸi duruyordu. Gözlerine inanamadı… Kuyuda asılı duranların hareket ettiklerini gördüğünde artık ayakları onu taşımaz oldu. Korkuyla yere yığılırken kalp atışları iyice zayıflamıştı. Kumların üzerine boylu boyunca uzanırken bu kumların mezarı olacağını anlamıştı. Son bir gayretle kelime-i ÅŸahadet getirirken, kuyudakiler “Muhammedun Rasulullah” kelamını duyduklarında irkildiler… Ayaklarından asılı duranlardan biri, diÄŸerine:
“Duydun mu?” dedi heyecanla, “son peygamberin ismini söyledi.”
“Evet” dedi diÄŸeri, gözlerinin içi gülüyordu:
“Demek ki kıyamet yakın ve cezamızın bitmesine az kaldı”
SANİYEN
Rivayet odur ki Harut ve Marut adlı iki melek bir gece kayan yıldızlar gibi eski Bâbil şehrine indiler. Ne insanlar bu gecenin diğer gecelerden farklı olduğunu anlayabildi ne de melekler hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağının farkına varabildiler.
Bâbil’in serin gecelerinden biriydi. Her zamanki sessizliÄŸin içine inen iki melek, insan bedenine alışmaya çalışan tedirgin ve rahatsız halleriyle kenar mahallelerden ÅŸehre doÄŸru ilerlediler. Gün aÄŸarmaya baÅŸlamıştı. Uykudan yeni uyanan Bâbil halkı, evlerinden dışarı çıkarken iki melek sokaklardan hızla geçip büyük meydana doÄŸru ilerliyordu. Harut ile Marut her ne kadar insan gibi görünseler de farklı duruyorlardı. İki meleÄŸi görenler yabancı olduklarını anlayıp garip garip bakıyorlar; kimi konuÅŸmaya çalışıyor, kimi de hızla onlardan uzaklaşıyordu. Ama bu uzun boylu, heybetli ve iyi giyimli yabancılar herkesi ürkütmüştü. Evlerin önünden hızla geçerken, dalgalanan saçları, savrulan cübbeleri, görülmemiÅŸ güzellikteki urbalarıyla dikkat çekiyorlardı. Pencere ve kapılarda insanlar onları görmek için sıralanmıştı.
Harut’la Marut, meydanın ortasında bulunan ve kölelerin satılırken gösterildiÄŸi büyük ve yüksek taşın üzerine çıkıp bir süre dimdik durdular. Rüzgâr bile hızını kesip sakinleÅŸtiÄŸi halde insanlar onlara dönüp bakmadılar bile. UÄŸultu aksine daha da artıyordu ki, Harut havaya kaldırdığı iki elini yanlara doÄŸru açarak bağırdı: “Ey insanlar !”
Harut’un sesi öyle gür çıkmıştı ki meydandaki herkes irkildi. Sesi ilahi bir ikaz gibi uzun süre yankılandı. Meydanı dolduran kalabalık adeta buz kesmiÅŸti. Daha önce duymadıkları ve hiçbir sese benzemeyen bu sesin meydanın ortasında duran iki yabancıdan birine ait olduÄŸunu uzun süre kavrayamadılar.
Günbatımı gelip akşam yavaş yavaş inerken, iki yabancı ortadan kaybolmuştu. Kimse nereye gittiklerini bilmiyordu. Şehirde neredeyse her evde onlar konuşuluyordu. Herkes duydukları ya da gördükleri küçük ayrıntıları anlatıyor, kendi yorumlarını da olaya ekliyorlardı. Kimi, onların gece gökyüzünden rüzgârda salınarak düşen yapraklar gibi indiklerini söylüyor; kimisi tanrının elçisi olduklarını, uğur ve bereket getireceklerini iddia ediyordu. İçlerinden en genç olanı daha fazla dayanamayarak söze karıştı:
“Peki, ya bize öğreteceklerini söyledikleri ÅŸey hakkında ne düşünüyorsunuz?”
İhtiyarlardan biri gence doğru döndü, kaşlarını çatmıştı:
“Ben bu yaşıma kadar böyle bir ÅŸey iÅŸitmedim, babamdan da dedemden de. Hakkında bir ÅŸey bilmiyorum ve bilmediÄŸim ÅŸeyler beni rahatsız eder. Ve siz gençler, hakkında bir ÅŸey bilmediÄŸiniz yeni ÅŸeylere tamahkâr yaklaşırsınız. İşte bu beni korkutuyor.”
Yaşlılardan bir diğeri usulca ve kendi kendine konuşur gibi önüne bakarak söze karıştı:
“Sende bir zamanlar gençtin Balar. Unutma ki sende tamahkârdın. Hem bu yabancılar Tanrı tarafından gönderildiklerini söylüyorlar, senin Tanrın tarafından. Bu durumda neden endiÅŸeleniyorsun?”

Dostu Sima’yla atışmak istemeyen Balar öfkeyle odayı terk etti. Meclistekiler onun öfkeli haline alışık olduÄŸundan gidiÅŸini umursamadılar. Onun çıkmasının ardından Sima sözlerine devam etti:
— ¬Bu yabancılar hakkında endiÅŸelenmeye gerek yok. EÄŸer söyledikleri gibi bize olaÄŸanüstü bir ÅŸey öğreteceklerse eminim bu ÅŸey herkesin hoÅŸuna gidecektir. Yok, eÄŸer yalancı çıkarlarsa o zaman baÅŸlarına gelecekleri onlar düşünsün.
Biraz önce konuşan genç aynı heyecanla yine söze karıştı:
— Ya gerçekten tanrı tarafından gönderilmiÅŸlerse?
Sima alaycı bir şekilde gülümsedi:
— Bunu Balar’a sorun, tanrıyla arası iyi olan o.
Balar meclisten ayrıldıktan sonra şehrin çıkışındaki tepeye doğru tırmandı. Şehir ışıklarını geride bırakarak, tepenin ardındaki çölün dalgalı kumlarını kaygılı gözlerle seyretmeye başladı. Sonra kendi kendiyle konuşur gibi kısık bir sesle:
“Yakında büyük ÅŸeyler olacak, görmediklerimizi göreceÄŸiz; bilmediklerimizi öğreneceÄŸiz. Önce bolluk sonra darlık bizi saracak. Tüm iÅŸaretler ortada.”
Sonra yere doğru diz çöktü. Başını gökyüzüne doğru kaldırdı:
“Ey atalarımın anlattığı, dedelerimden iÅŸittiÄŸim, yerin göğün ve arasında olanların yaratıcısı! Beni duy! Çıkacak olan fitnenin ÅŸerrinden beni koru”
Derken çölün içinden ÅŸehrin karanlığına doÄŸru ilerleyen birini fark etti. Kumlar üzeride yalın ayak yürüyen ve karanlıkta bile güzelliÄŸi alenen ortada olan bu kadın, gayet sakin bir ÅŸekilde Balar’ın bulunduÄŸu tepenin alt kısmından geçerek ÅŸehre doÄŸru ilerledi. Balar olduÄŸu yerden yavaşça kalktı. Bir gün için yeterince gariplik gördüğünü düşünerek evin yolunu tuttu…
Günün ilk ışıklarıyla birlikte iki melek yine sokaklarda göründü. Meydandaki bir aÄŸacın altına oturdular. Çevrelerini saran halk, onlara bir ÅŸeyler sormak için sabırsızlanıyordu fakat kimse bir ÅŸey söylemeye cesaret edemedi. Meleklerden biri ayaÄŸa kalkarak, “Ey insanlar” diye söze baÅŸladı. Gözleri etrafında toplanan insanların üzerinde dolaÅŸtı. Kalabalıktaki herkes, meleÄŸin sadece kendisine gözlerini dikerek baktığını düşündü. Zannettiler ki bu bakış kalplerinde sakladıkları tüm sırları görebilecek kadar derin. Melek daha gür bir sesle devam etti:
— EÄŸer size öğreteceÄŸimiz ÅŸeyleri karı-kocanın arasını bozmak için, cana kıymak, fesat çıkarmak ve bozgunculuk yapmak için kullanırsanız gizli ve saklı her ÅŸeyi bilen Rabbiniz sizi ÅŸiddetli bir azapla cezalandırır. Ey insanoÄŸlu! Sakın ola ki bunları fenalık için kullanmayın!

O gün insanlar duymadıklarını duydular, görmediklerini gördüler. Gece olduğunda toprak damlı evlerden saraylara uzanan hayallerle uykuya daldılar.
Gece, çölü siyah bir örtü gibi kaplarken, iki melek ÅŸehrin kapısından çıktı. Çölün karanlığına doÄŸru ilerlerken tepenin başında Balar’ı gördüler. Tepeden aÅŸağı onlara doÄŸru koÅŸuyordu. Harut’la Marut ellerini kaldırarak ona durmasını iÅŸaret ettiler. Balar olduÄŸu yerde çakılıp kaldı. Derken içinden bir sesin kendisine hitap ettiÄŸini fark etti:
— Allah’ın elçisini bul !
İki melek yollarına devam edip gözden kayboldular. Yerinde öylece bakakalan Balar, bir süre sonra uzaklarda göğe doÄŸru yükselen iki ışık gördü…
Sabah olduÄŸunda insanlar sihir öğrenmenin heyecanı ile meydana doÄŸru telaÅŸlı adımlarla ilerlerken, YaÅŸlı Balar Allah’ın elçisini aramak üzere ÅŸehirden ayrıldı.
Melekler her sabah günün ilk ışıklarıyla ÅŸehre gelip, akÅŸam karanlık bastırdığında ÅŸehirden çıkıp ortadan kayboluyorlardı. İnsanlar öğrendiklerini uygulama telaşına düşmüştü. Her gün yeni bir garipliÄŸe ÅŸahit oluyorlardı. Günlerce uzayıp giden iÅŸler bir çırpıda bitiyordu. Tarlalar daha çabuk sulanıyor, duvarlar kolaylıkla örülüyordu. Bütün bunları yapabilmelerini saÄŸlayan bu garip halin sebebini çözemiyorlardı. Her nasılsa oluyordu ve bu bilinmezlik umurlarında deÄŸildi. Sebebini ve nasıl meydana geldiÄŸini bilmedikleri bu olaylara “sihir” dediler. Sihir, yani ‘sebebi gizli olan ince ÅŸey”
Melekler endişe içindeydi. İnsanlara sık sık bunun bir sınav olduğunu; öğrendiklerini iyiye kullanırlarsa iyilik, kötüye kullanırlarsa kötülük yapacaklarını, nimete nankörlük etmemelerini hatırlatıyorlardı.
Günler bu ÅŸekilde geçerken bir gün Harut’la Marut’un yanına çok güzel bir kadın geldi. Adını çöl çiçeÄŸi Zühre’den alan bu kadın, Balar’ın gece çölde gördüğü kadındı. İki melek kadının güzelliÄŸine hayran kaldılar. İnsanlar, gözlerini bürüyen hırsın ve sihrin sarhoÅŸluÄŸuyla Zühre’yi fark etmediler bile. Melekler ise daha önce gördükleri hiçbir ÅŸeyle kıyaslayamadılar onun güzelliÄŸini. Bakışları iki meleÄŸe hiç hissetmedikleri duyguları yaÅŸattı. Bir ÅŸeyin etkisi altına girmiÅŸlerdi. Öyle bir sihirdi ki bu, kalbi tutsak ediyordu. Ve iki melek kadına meylettiler…

Kadın onlara:
“Beni istiyorsanız, ÅŸu yanımdaki çocuÄŸu öldürün” dedi. Oysa iki meleÄŸe haksız yere cana kıymak yasak kılınmıştı. Harut’la Marut, biz Allahtan korkarız, dediler.
Zühre bir zaman sonra yine geldi. İki melekten İsm-i Âzam duasını öğretmelerini istedi. Bu dua Meleklerin her akÅŸam göğe yükselmelerini saÄŸlayan ilahi bir kelamdı… Zühre’nin bu isteÄŸini de reddettiler. Ama her geçen gün Harut’la Marut’un bu kadına olan tutkusu artıyordu.
Zühre üçüncü kez geldiÄŸinde adeta güzelliÄŸin zirvesine ulaÅŸmıştı. Onun zarafetinden baÅŸları dönen iki melek, daha fazla direnemeyip kadının üçüncü isteÄŸini kabul ettiler. Zühre bu kez de iki melekten ÅŸarap içmelerini istemiÅŸ, onlar da diÄŸer isteklere göre bunu daha makul görmüşlerdi. Hem onlar zaten Zühre’nin güzelliÄŸinden sarhoÅŸ olmuÅŸlardı bile. Oysa Allah onlara ÅŸarap içmeyi de yasak kılınmıştı. Ve iki melek Allaha verdikleri sözü tutamadılar…
Günahın kuytusunda ÅŸarabın ilk yudumlarını istemeyerek de olsa içen melekler, içtikçe daha fazla içmek istediler. Bir süre sonra kendilerini kaybettiler. Uyandıklarında ise dehÅŸete kapıldılar. Ayıkken yapmayı reddettikleri her ÅŸeyi yapmışlardı… Zühre’nin yanındaki çocuÄŸu öldürüp onunla birlikte olmuÅŸlar, İsm-i Âzam duasını da farkında olmadan söylemiÅŸlerdi.
Zühre ortadan kaybolmuÅŸtu ve iki melek piÅŸmanlıklarıyla baÅŸ baÅŸa kaldılar…
SALİSEN
Balar yaptığı uzun yolculukta bulamadığı Allah’ın elçisine ÅŸehre dönerken çölde rastladı. Bir kuyunun başında duruyordu. Balar ona başından geçenleri anlatırken bir yandan ÅŸehre doÄŸru yola koyuldular. Allah’ın elçisi Balar’ı dinledikten sonra bu yolculuk sayesinde insanların çıkardığı fitneden uzak kalabildiÄŸini anladı. Olayların aslını en başından anlatmaya baÅŸladı:
“Âdem Babamızın çocuklarından Kabil, Habil’i öldürdükten sonra uzun yıllar boyunca sefil bir hayat yaÅŸadı. Bir gün torununun torunu, oÄŸluyla birlikte ÅŸehrin dışına doÄŸru yürürken yolda ona rastladılar. Çocuk babasına “Bu kim?” diye sordu. Babası “Bu senin büyük büyük dedelerinden Kabil’dir” dedi. Çocuk öfkelenip “Benim dedelerimden Habil’i öldüren Kabil mi?”dedi. Babası evet, deyince yerden aldığı taşı hışımla Kabil’e fırlattı. Ve Kabil bu taÅŸla olduÄŸu yere yığılıp kaldı.
Bu manzarayı göklerden seyreden melekler, insanoÄŸlunu kınadılar. Allah Celle Celalihu, onlara “EÄŸer size de nefis ve ÅŸehvet verseydim, sizde onlar gibi olurdunuz” diye nida etti. Melekler hayır, dediler “Biz onlar gibi sapkınlık yapmazdık.” Allah Celle Celalihu, “Öyleyse aranızdan en güvendiÄŸiniz iki meleÄŸi seçip bana gönderin. Onlara nefis ve ÅŸehvet verip yeryüzüne göndereyim. “ dedi. Melekler takvalarına güvendikleri Harut’la Marut’u seçtiler. Bu iki melek sihri öğretmek üzere dünyaya gönderilecekti. Rab’lerinin insanları sınamak için gönderdiÄŸi bu melekler, “ Biz sadece imtihan ediyoruz, sakın inkâr etme!”* diye uyardıktan sonra sihri öğreteceklerdi. Fakat önemli bir sınav da onları bekliyordu.
Allah Celle Celalihu onlara nefis ve ÅŸehvet vererek dünyaya gönderdi. Åžarap içmeyi, haksız yere câna kıymayı ve zina etmeyi yasakladı. Ancak onlar bu yasaklara riayet edemeyip ÅŸarabın sarhoÅŸluÄŸuyla yasakları çiÄŸnediler. Rab’leri onlara ceza olarak dünyada mı ahirette mi azap istersiniz diye sorunca onlar “Biz ahiret azabına tahammül edemeyiz, bize dünya da azap ver.” dediler. Ve Rab’leri onları kıyamete kadar sürecek bir azapla cezalandırdı. “
Sözün bu kısmında Balar Allah’ın elçisine dönüp “Yoksa kuyu mu?” diye sordu. Ardından uzun bir sükût gecenin derinliÄŸine doÄŸru uzayıp gitti…
Åžehre ulaÅŸtıklarında söylentiler her yere yayılmıştı. İnsanlar Harut’la Marut’un bir kuyuya baÅŸ aÅŸağı asılmak suretiyle cezalandırıldıklarını, kıyamete kadar suya bir karış mesafede suya muhtaç olarak kalacaklarını söylüyorlardı. Zühre hakkında da söylentiler vardı. Tanrı onu bir çöl çiçeÄŸinden kadın suretine getirmiÅŸ sonra da melekleri onun güzelliÄŸi ile sınamıştı. Peki, sonra ona ne olmuÅŸtu? Biri dedi ki: Zühre, İsm-i Âzam duasını öğrendikten sonra duayı okuyup arÅŸa yükseldi ve Tanrı da onu gökyüzünde bir yıldız haline getirdi…
İki melek ayaklarından asılı durdukları karanlık kuyuda susuzluktan çok piÅŸmanlıkla kavrulurken çölle ilgili her hikâye gibi bu hikâye de kuyuyla baÅŸlıyordu…
Bakara Suresi 102. Ayet :
“Süleyman’ın hükümranlığı hakkında ÅŸeytanların (ve ÅŸeytan tıynetli insanların) uydurdukları yalanların ardına düştüler. Oysa Süleyman (büyü yaparak) küfre girmedi. Fakat ÅŸeytanlar, insanlara sihri ve (özellikle de) Babil’deki Hârût ve Mârût adlı iki meleÄŸe ilham edilen (sihr)i öğretmek suretiyle küfre girdiler. Hâlbuki o iki melek, “Biz ancak imtihan için gönderilmiÅŸ birer meleÄŸiz. (Sihri caiz görüp de) sakın küfre girme” demedikçe, kimseye (sihir) öğretmiyorlardı. Böylece (insanlar) onlardan kiÅŸi ile karısını birbirinden ayıracakları sihri öğreniyorlardı. Hâlbuki onlar, Allah’ın izni olmadıkça o sihirle hiç kimseye zarar veremezlerdi. (Onlar böyle yaparak) kendilerine zarar veren, fayda getirmeyen ÅŸeyleri öğreniyorlardı. Andolsun, onu satın alanın ahirette bir nasibi olmadığını biliyorlardı. Kendilerini karşılığında sattıkları ÅŸey ne kötüdür! KeÅŸke bilselerdi!”


0 Yorumlar